![]() |
|
|||||||
| Çöp Forum Forum Başıklarına Uymayan ve Kırık Linkli Konular... |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Seçenekleri | Modları Göster |
|
|
#1 (permalink) |
![]() |
I.Dünya Savaşı sonrası Anadolu’da gelişen kurtuluş hareketi ve sonucunda kurulan yeni Türk Devletiyle süregelen savaşı sona erdirmek için 24 Temmuz 1923’te Lozan barış antlaşması imzalanır. Lozan sırasında Boğazların statüsü için ortak bir karara tam olarak varılamaz. En sonunda Boğazların konumunu ele alan Lozan Boğazlar Sözleşmesi imzalanır. Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nde bir yandan Türk Boğazlarından geçiş rejimi; ticaret ve savaş gemileri ayrımı ile savaş ve barış zamanı ayrımı yapılarak düzenlenirken askerden arındırılacak adalar ve bölgeler ile ilgili hükümlere yer verilmiş diğer yandan “Boğazlar Komisyonu” adı altında oldukça sınırlı görev ve yetkilere sahip bir uluslar arası komisyonun kurulması öngörülmüştür.Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nde yabancı devletlere savaş gemilerini Karadeniz’e geçirme hakkı tanınıp Boğazlar bölgesinin askerden arındırılması kabul edilirken; Türkiye’nin güvenliğinin sağlanması için geçiş serbestliği ihlali askerden arındırılmış bölge veya bölgelerin güvenliğini tehlikeye düşürecek herhangi bir saldırı halinde Milletler Cemiyeti Meclisi’nin vereceği karar doğrultusunda bu tehdit ve ihlaller ortaklaşa alınacak önlemlerle çözülecekti.Ancak daha sonra Avrupa’da gelişen yeni siyasi ortam ve hızla gelişen silahlanma çabaları Türkiye’nin güvenliğinin sağlanması amacıyla getirilen hükümlerin işlemez hale gelmesine neden olmuştur. Ben de ¤¤¤¤imi hazırlarken kısaca bu dönemde olan gelişmelerden bahsederek Boğazların Lozan Barış Antlaşması sonrasından Montrö antlaşmasının imzalanmasına kadar olan süre içindeki durumunu anlatmaya çalışacağım.LOZAN BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİNİN DEĞİŞTİRİLMESİNİ GEREKTİREN NEDENLER Türkiye Lozan Sözleşmesi sırasında diğer konuları halletmek ve özellikle kapitülasyonlar gibi çok önemli sorunları kaldırabilmek için Boğazlar konusu da dahil olmak üzere bazı konularda taviz vermeyi yeğlemiştir. Lozan Barış Antlaşmasına göre Boğazlar askersiz bölge haline getirilmişti. Bunun için Türkiye Boğazlarda asker bulunduramıyordu. Ayrıca Türkiye’nin Boğazlardan geçişi kontrol etme yani geçiş üzerinde denetim hakkı yoktu. Bu Boğazlar üzerinde Türkiye’nin egemenlik hakkının sınırlandırılması ve güvenliğinin tehlike karşısında bırakılması demekti. Lozan sistemi ile getirilen “Boğazlar Komisyonu” ise Türkiye’nin egemenlik haklarını sınırlandırıyordu. Bu durum yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bağımsızlık ilkesine tamamen ters düşüyordu.Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra büyük umutlar yaratan silahsızlanma girişimleri başarılı olamamış tam tersine bütün devletler silahlanmaya başlamıştı. 1933 yılından sonra silahsızlanma çabalarının başarısızlığı sonucunda Avrupa’da yeni bir savaş tehlikesinin güçlü belirtileri ortaya çıkmaktaydı. Bu durum karşısında Türkiye uluslar arası barış ve güvenliğin korunması yolundaki güçlüğü ileri sürerek Boğazların güvenliğini sağlamak amacıyla 11 Nisan 1936 günü Milletler Cemiyeti’ne başvurur. Bu başvuruda Türkiye Boğazlar Statüsünün değiştirilmesi isteğini belirtir. Bu sırada İtalya Habeşistan’a saldırmış Almanya Verailles Barış Antlaşması hükümlerini çiğneyerek askersiz bölge olarak kabul edilen Ren bölgesine asker sokmuştu. Görülmektedir ki savaşların nedenleri yine savaşlar sonunda imzalanan barış antlaşmalarında düğümlenmektedir. Galip devletler zaferden sonra ihtiraslarının ve çıkarlarının esiri olarak zorladıkları antlaşmalarla geleceğin savaşlarının tohumlarını atmaktan kendilerinin kurtaramamışlardır. Bu durum II.Dünya savaşı tehlikesinin belirmesine sebep olmuştur. Türkiye; bunun üzerine harekete geçerek Lozan Barış Antlaşmasını imzalayan ilgili devletlere verdiği nota ile Boğazlar statüsünün yeniden düzenlenmesi için görüşmeye çağırmıştır.MONTREUX ( MONTRÖ) BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİ Lozan sisteminin getirdiği rejimin dönemin siyasi koşulları karşısında uygulanamaz olduğu gerçeğiyle değiştirilmesini isteyen ve Montrö Konferansı’nın toplanmasını sağlayan Türkiye’nin temel amacını Boğazlar üzerinde kesin egemenliğin elde edilmesi ile askersizleştirmenin ve Lozan sistemiyle getirilen Boğazlar Komisyonu’nun kaldırılması şeklinde özetleyebiliriz. Bu amaçla Türk Hükümeti Boğazlardan geçiş rejimi hakkındaki görüş ve düşüncelerini 13 maddelik yeni bir sözleşme tasarısı şeklinde Konferans sekreterliğine bildirmiştir.Görüşmeler sırasında İngiltere ve Sovyetler Birliği başta olmak üzere Boğazlar üzerinde çıkarı olan devletler farklı tezler ileri sürmüşlerdir. Bunlardan biricisi görüşlerini Türkiye gibi bir tasarı halinde sunan İngiltere’ye aittir. İngiltere baş temsilcisi Lord Stanley; ticaret gemilerinin Boğazlardan Türkiye’nin katıldığı savaş dönemleri dışında kalan zamanlarda Lozan rejimi ile getirilen esaslar içinde geçmesini kabul ederken Türkiye’nin savaşa girdiği zaman Boğazlardan geçişler sadece gündüz saatlerinde olmalıydı görüşünü ileri sürüyordu. Karadeniz’in Boğazlardan geçilerek girilebildiği için denizlerin serbestliğini kabul eden uluslar arası hukuk rejiminden ayrılamayacağını ve dünya devletlerine açık olması gerektirdiğini belirtmişti. İngiltere’nin ileri sürdüğü tezde Boğazların askerden arındırılmış statülerine hiç değinilmemiş savaş gemileri için getirilen sınırlamalara ilave olarak Karadeniz’de kıyısı bulunmayan devletlerin gemilerinin bu denizlerde kalış süresinin bir ay olması önerilmiştir. İkinci görüşse; Sovyetler Birliği Baş temsilcisi Maxim Litvinoff tarafından savunulmuştur. Rusya Boğazlardan geçerek Karadeniz’e çıkacak savaş gemileri için bir tonaj sınırlaması getirilmesinden yana tavır almıştır. Boğazların askerden arındırılmış statüsüne son verilmesinin ve dolayısıyla Türkiye’nin bu bölgelerde asker bulundurma hakkını kabul etmiştir. Yabancı devletlerin savaş gemilerinin Boğazlardan geçişlerine ilişkin getirilen sınırlamaların yalnızca Karadeniz’de sahili olmayan devlet veya devletlerin savaş gemileri için uygulanmasını savunan Rusya Boğazların denizaltıların yanında uçak hava sahasına da kapatılmasını önermiştir. Sovyetlere göre Karadeniz bir transit deniz değildi ve uluslar arası hukuk kurallarının dışında kalıyordu. Bundan dolayı Karadeniz’de kıyısı olmayan ülkelerin savaş gemilerinin Boğazlardan geçip Karadeniz’de serbestçe dolaşmasına karşı çıkıyordu. Türkiye ise bir yandan ülkesinin Lozan’da açık bırakılmış olan güvenliğini ve Boğazlardaki egemenlik hakkını sağlamakla birlikte diğer taraftan bölge ve dünya barışını koruyabilmek için ilgili ülkelerce ileri sürülen farklı görüşlerin bağdaştırılabilmesinde bir denge unsuru olmak için çaba gösterdi.Türkiye’nin konferansa sunduğu 13 maddelik sözleşme tasarısında genel hatları ile Boğazlar bölgesinin askerden arındırılmış statüsüne son verilmesi ve Lozan sistemi ile getirilen Boğazlar Komisyonu’nun kaldırılması isteniyordu. Belirlenecek koşullar çerçevesinde ticaret ve savaş gemilerinin Boğazlardan geçiş serbestliği kabul edilirken barış ve savaş zamanında Türkiye’nin kendisini yakın bir savaş tehlikesinde hissettiği dönem gibi bir durumda bazı özel şartların eklenmesini istenmekteydi.Konferans sonucunda imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi 20 Temmuz 1936’da kabul edildi. Bu antlaşmada kabul edilen hükümler ana hatlarıyla kısaca şöyledir: ¨ Lozan antlaşması ile kurulmuş olan Boğazlar Komisyonu Kaldırıldı. Bu komisyonun görevleri ve yetkileri bütünüyle Türkiye’ye bırakıldı. ¨ Lozan Barış Antlaşması ile Boğazların iki yanında askersiz duruma getirilmiş olan bölgeye Türkiye’nin asker bulundurması kabul edildi. ¨ Yabancı ticaret gemilerinin Boğazlardan her iki yönde geçişi serbest bırakıldı. ¨ Yabancı devletlerin savaş gemilerinin Boğazlardan geçişi ile ilgili sınırlamalar kabul edildi. ¨ Herhangi bir anda Karadeniz’de bulunabilecek ve Karadeniz’de kıyısı olmayan devletlerin donanmalarına ait savaş gemileri zaman ve ağırlıkları bakımından sınırlandırıldı. Ayrıca Boğazlardan geçecek savaş gemileri için önceden Türk Devletinden izin alınacaktı.¨ Türkiye savaşa girerse veya savaş tehlikesi ile karşı karşıya kalırsa Boğazları istediği gibi açıp kapatabilecekti.SONUÇ Antlaşma imzalandıktan sonra Montrö’nün yürürlükte kalma süresi uzun tartışmalara yol açmıştır. İngiltere 50 yıl geçerli olmasını isteyerek en uzun süreli öneriyi getirmiştir. Sovyetler Birliği uluslar arası ilişkilerin hızlı gelişmesini ve koşullarında ona uygun olarak hızla değişmekte olduğunu ileri sürerek sözleşmenin 10-12 yıl geçerli olmasını istemiştir. Bu çeşitli isteklere rağmen Montrö hala yürürlükte olup Türkiye’nin tam bağımsızlığını kanıtlayan antlaşmalardan biri olma özelliğini korumuştur. Montrö Sözleşmesi ile Boğazlar üzerindeki Türk egemenliği kesin olarak kabul edilmiştir. 20 Temmuz 1936 gece yarısı Türk ordusu Boğazların Lozan Barış Antlaşması ile askersiz alan olarak kabul edilen bölgesine girmiş Türk donanması da denizden bu harekete katılmıştır. Böylece Osmanlı Devletinin son yüzyıllarından beri süregelen en büyük problemlerden biri olan Boğazlar meselesi halledilerek Türk Boğazları üzerinde kesin olarak Türk egemenliği tekrar kurulmuştur.Montrö Lozan’ın Boğazlar bölgesinde Türkiye adına açık bıraktığı boşluğu doldurmuş ve Türkiye Cumhuriyeti’ne büyük bir güvenlik getirmiştir. Montrö Sözleşmesi Türkiye için büyük bir siyasi zaferdir. Çünkü Boğazlar bölgesinde asker bulundurması ve Boğazların denetimi ile Türkiye’nin Karadeniz’den Akdeniz’e uzanan geniş alanda durumu güçlenmiştir. Ayrıca uluslar arası dengede önemi artmış ve dünya devletleri arasında önemli bir yer almıştır. Boğazlar çeşitli biçimlerde geçmişten günümüze Türk dış politikasını etkilemiştir. Boğazlar sorununun geçmişten günümüze incelendiği bu makalede Lozan Antlaşması’nın yanı sıra Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nden de söz edilmekte özellikle ticaret gemilerinin zararsız geçiş hakkının İstanbul ve Boğazın çevresel güvenliği açısından sorun yarattığı üzerinde durulmakta ve çevresel güvenlik sorununun Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin revize edilmesi ya da yeniden yapılandırılması sorununu gündeme getirdiği vurgulanmakta ve bu konuda Türk bilim yaşamındaki tartışmalardan bir kesit sunulmaktadır.Boğazlar sorununun temelinde Türkiye’nin geçit yolları üzerindeki konumu yatmaktadır. Kara ve deniz geçit yollarındaki konumuyla Türkiye Boğazlar Sorunu ve diğer sorunlar bağlamında fazlasıyla etkilenmiştir ve hala etkilenmektedir. Bilindiği üzere Türk Dış Politikası’na Osmanlı İmparatorluğundan miras kalan başat öğelerden biri de coğrafi konumdur (Sander 1987:205).Boğazlar sorununun iki antlaşma çerçevesinde inceleneceği bu makalede sorunun Türkiye’nin jeostratejik konumundan kaynaklanan olaylardan en başlıcalarından birini oluşturduğu üzerinde duruluyor. Lozan ve Montreux Sözleşmeleri öncesi tarihsel gelişim ve ilgili devletlerin dış politika yaklaşımlarıyla irdeleniyor. Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin 20 Temmuz 1996’da 60. yılını doldurduğu göze alındığında konunun önemini iyice vurgular niteliktedir. 1. Boğazlar Sorununun Tarihsel Gelişimi Boğazlar coğrafi açıdan iki kara parçası arasındaki dar su yolları olarak tanımlanabilir. Boğazlar Ulusal ya da Uluslararası özellikleri Boğazların niteliğiyle ilişkilidir. Ulusal ya da Uluslararası ölçütü önce mesafe daha sonra Uluslararası ulaşımdaki rolüne göre değerlendirilmektedir. Konumu gereği özel ya da uluslararası sözleşmelerle düzenlenen Boğazlar ayrı bir grup oluştururlar. Türk Boğazları konumları gereği özel sözleşmelerle düzenlenen boğazlardandır. Türk Boğazları sınırlar açısından bakıldığında T.C. Devleti’nin sınırları içinde bulunduklarından ve kendi sınırlarını kapsadığından dolayı Ulusal Boğaz özelliği gösterse bile bir antlaşmanın konusunu oluşturmalarının yanı sıra yarı kapalı bir deniz olan Karadeniz Devletleri’nin açık denize ulaşmalarında tek yol olmaları nedeniyle uluslararası boğaz özelliğine sahiptirler.a. Türk Boğazları’nın Önemi Türk Boğazları’nın siyasal ekonomik ve jeostratejik öneme sahip olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Boğazların tarihi gelişim sürecine göz atıldığında bu savı kanıtlar nitelikler görülür. Dünya haritasına bakıldığında İstanbul Boğazı’nın Asya ve Avrupa’yı birleştiren geçit konumuna sahip olduğu hemen görülmektedir. Rusya’nın Karadeniz kıyılarında topraklar elde etmesinden sonra Türkiye tarihi tüm güvenlik sorunları ve varlığını Boğazlara bağlamıştır.Uzunluğu 31.7 km (17 deniz mili) olan İstanbul Boğazı’nın eni Karadeniz girişinde 4.7 km Marmara girişinde 2.5 km kadar olup en dar yeri ise (Kandilli-Rumelihisarı-Bebek) 700 m genişliğindedir. 61.8 km (36 deniz mili) uzunluğundaki Çanakkale Boğazı’nın eni 1.25 km ile 7.5 km arasında değişmektedir. (Meydan Larousse 1969:460) Boğazlar Türkiye’inn egemenliğine tabi iç sulardır (Bilsel 1948:30). Boğazların önemini kısa tarihsel geçmişini irdeleyerek daha iyi anlayabiliriz. Türk Boğazlarından genelde İlkçağda Ege Denizi’ne açılan Çanakkale Boğazı İstanbul Boğazı’ndan daha çok önem taşıyordu. Çanakkale Boğazı’na hakim bir tepede kurulan Truva ile Helenler Boğazı denetlemek için bir yarış halindeydiler. Truva’nın Helenler tarafından yıkılmasında Boğazın paylaşım ve denetim sorunu yatmaktadır. Bundan başka adı geçen Boğaz Med ve Peleponez savaşları sırasında Persler ile Atina ve Sparta arasında bir anlaşmazlık konusu oluşturmuşlardır. Ksekes I Çanakkale’den Avrupa’ya geçmiştir. M.Ö. 512 yılında Pers Kralı Dara İskitleri kovalarken İstanbul Boğazı’nın en dar yerine bir köprü kurdurarak ordusunu Anadolu’dan Rumeli’ye geçirmiştir. Büyük İskender’in orduları Çanakkale Boğazı’nı kullanarak Anadolu’ya geçmiştir.Roma İmparatorluğu’nun doğu ve Akdeniz’e yayılmasıyla tarihsel ve stratejik gerekçeler Akdeniz’e geçtiğinden Çanakkale Boğazı önemini yitirmiştir. M.S. 300 yılında Doğu Roma İmparatorluğu’nun Başkentinin Kostantinapolis oluşu ile Boğazlar eski önemine yeniden kavuşmuştur.Ortaçağ’da da Boğazlar önemini korumuştur. 100 yıllık sürede Hunlar Avarlar Persler Araplar ve Slavlar’ın saldırılarıyla karşılaşan Boğazlar ele geçirilememiştir. 1356 yılında Osmanlılar Çanakkale Boğazı’nın Avrupa tarafını ve Gelibolu’yu ele geçirdiler. Gelibolu 1366 yılında Bizanslılar tarafından geri alınmış ama yine ertesi yıl Türkler tarafından ele geçirilmiştir. Yıldırım Bayazıt 1390’da Çanakkale Boğazlar muhafızlığını kurmuş ve 1393’de Anadolu Hisarı’nı yaptırmıştır. Trakya’nın fethinden sonra Başkent Bursa’dan Edirne’ye alınmıştı. Osmanlılar güvenliklerini İstanbul Boğazı’nı ele geçirdiklerinde sağlayabileceklerine inanıyorlardı. Yıldırım Bayazıt İstanbul’u almak için girişimlerde bulunmuşsa da başarılı olamamıştır. Boğazlar Ortaçağdaki önemini 1453 yılında Fatih’in İstanbul’u almasıyla yitirmeye başlamış hatta 1484 yılında hemen hemen tüm Karadeniz kıyıları Osmanlı İmparatorluğu’na bağlanınca Karadeniz iç deniz niteliği kazanmıştır. Karadeniz kıyılarının içdeniz olması Boğazların önemini yitirmesine neden olmuştur.Andre Ribard bu olayı şöyle yorumlamaktadır (Ribard 1983:307). “Türk donanması Kırım’dan Yunanistan’a yelken açıyordu. Önemli Asya Pazarı Trabzon da teslim olmuştu. Ama Bizans’ın varisleri olmakla övünen Türklerin Doğu Karadeniz ülkeleri ticaretini ve ulaşımını kesintiye uğratmaktan hiçbir çıkarları yoktu. Tam tersine bu ticaret ve ulaşımı kolaylaştırmaktan yarar ve üstünlük sağlıyordu. Yalnız onlar bu ticareti ağır yükümlülükler altına sokuyor ve ağır vergiler alıyorlardı. Ticaret malları ve metalar Araplara ve Türklere yol ve köprü paralarını ödedikten sonra Avrupa’ya aşırı ölçüde pahalıya mal oluyordu. İtalyan şehirleri hiç şüphesiz bu aracılardan seve seve vazgeçeceklerdi”. Yani Osmanlı İmparatorluğu Boğazlar yolunu ve ticaretini ele geçirince Batıda Coğrafi keşiflerin yeni yollar bulmanın gerekliliğini pekiştirmiştir. Boğazlar ve Doğu Akdeniz ticaret yolu canlılığını yitiriyordu. Boğazlar ekonomik yönden önemini bir daha eskisi gibi asla kazanamayacaktı. Ama jeostratejik yönden Boğazların önemi Rusya’nın Karadeniz kıyılarındaki bazı limanları ele geçirmesiyle yeniden ortaya çıkacaktı. Boğazlar 1484’den 1809’a kadar kesin kapalılık devri yaşayacaktı.Boğazların Karadeniz’in tüm yabancı ticaret ve yolcu gemilerine kapalı olması ilkesi Osmanlıların Fransızlara İngilizlere Hollandalılara verdiği ayrıcalıklar dışında 1774 yılına kadar sürecekti. 1774 yılında Osmanlı İmparatorluğu Rusya ile yaptığı Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Rus ticaret gemilerine Boğazlardan serbest geçiş hakkı veriyordu (İnan 1995:8).1798 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya İstanbul Antlaşması’nı imzalamışlardı. Bu antlaşmanın kimi gizli maddeleri tüm yabancı devletler savaş gemilerine Karadeniz’in kapanmasını ancak Rus savaş gemilerine (savaşta) Boğazlardan geçiş hakkını öngörüyordu (Armaoğlu 1983:36-37). Bu husus Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya’nın yaptığı 1805 tarihli ittifak Antlaşması’nda da yinelenmiştir.Tüm bu antlaşmalara karşin Osmanli Imparatorlugu’nun Bogazlarla ilgili kapalilik kurali Çanakkale (Kale-i Sultaniye) (1809) Antlaşmasi’na kadar sürmüştür. Bu Antlaşma Imparatorlugun kendi koydugu kuralin ikili antlaşmalarla düzenlenmesi dönemini başlatmişti (Çelik 1987:119). 1829 Edirne Antlaşmasiyla da Rusya’ya taninan ticaret gemilerine açiklik tüm devlet gemilerine taniniyordu. 1833 Hünkar Iskelesi Antlaşmasiyla Osmanli Imparatorlugu ve Rusya Karadeniz dişinda tüm devletlerin savaş gemilerine kapaliligini saglamişti.Antlaşmanin gizli maddelerine göre Rusya Osmanli Imparatorlugu’na yapacagi yardima karşilik Rusya’dan yardim istemesi halinde Osmanli Imparatorlugu da Çanakkale Bogazi’ni Rusya aleyhine tüm devletlerin savaş gemilerine kapatmayi öngörüyordu. Bu antlaşma ile Rusya Akdeniz’den kendisine yönelecek tehlikeleri önlemeyi amaçliyordu. Ancak Rusya’nın açık denizlere özellikle Akdeniz’e çıkma çabası İngiltere’nin Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da da etki alanları yaratma çabalarıyla çatışınca Akdeniz’in choke points (çıkış kapılarından) biri olan İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nın İngiltere gözünde önemini arttırdı. İngiltere artık bundan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun Rusya’nın himayesi altına girmesi için her türlü politikayı izlemiştir. Bu meyanda 1841 Londra’da Avusturya Fransa İngiltere Prusya Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında “Akdeniz ve Karadeniz Boğazlarına İlişkin Londra Sözleşmesi” imzalanmıştır. Bu sözleşmenin en önemli yönü diğer devletlerin imzasına açık olmasıydı. Bu antlaşmaya göre Osmanlı İmparatorluğu barış zamanında Boğazları her türlü savaş gemisine kapalı tutacaktı. Antlaşmanın bu yargısı Osmanlı İmparatorluğu tarafından uygulanmasının yanı sıra uluslararası toplumun da desteği sağlanıyordu. (İnan 1995:13)1841 Londra Boğazlar Sözleşmesi Boğazların barış zamanında tüm ulusların ticaret gemilerine açıklık ve tüm devletlerin savaş gemilerine kapalılık rejimini getirmiş ve I. Dünya Savaşı’na kadar Boğazların rejimini belirleyen temel antlaşma olmuştur. Bu temel antlaşmaya karşin belirlenen statü zaman zaman ihlal edilmiştir. 1844’de Rusya’nin Karadeniz Limanlarindan kalkan savaş gemileri Uzak Dogu limanlarina gitmiştir. 1904 Temmuzunda Rus donanmasina ait Petersburg ve Smolensk adli savaş gemileri Bogazlardan ticaret gemisi kimligi (kisvesi) altinda geçirilince Ingiltere Osmanli Imparatorlugu ve Çarlik Rusyasina birer nota göndererek anilan olayi protesto etmiştir (Özdalga 1965:22).Daha sonra Boğazlar sorunu Fas buhranı ve Trablusgarp Savaşı sırasında yeniden ortaya çıkıyordu. Rusya 1911 yılında savaş gemilerinin Karadeniz’den Akdeniz’e çıkarılması isteminde bulunduysa da Osmanlı İmparatorluğu kabul etmemişti. Ayrıca İtalya Trablusgarp savaşında 18.04.1912’de Çanakkale İstihkamlarını bombardıman etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu da Boğazları kapatmıştır. Rusya İngiltere Fransa İtalya’nın istemi üzerine Osmanlı İmparatorluğu’na Boğazların açılması gerektiğini bildirmişlerdir. Osmanlı Devleti zaten antlaşmalara uygun davranıyordu savaş zamanı Boğazları kapayabilme hakkına sahipti.I. Dünya Savaşi’na kadar Bogazlarda ihlallere rastlandiysa da Bogazlarin statüsünde bir degişiklik olmamiştir. I. Dünya Savaşi’nin başlamasi ile askeri açidan Bogazlarda çok önemli olan egemenlik sorununu gündeme getirmiştir. Artik Ingiltere de Osmanli Imparatorlugu’nun toprak bütünlügünü desteklemiyor Bogazlarda ve özellikle Ortadogu topraklarindan pay almak istiyordu.I. Dünya Savaşi sirasinda Osmanli Imparatorlugu henüz tarafsiz bir konumdayken 9 Agustos 1914 Ingiliz donanmasi önlerinde kaçan iki Alman gemisi (Goeben-Breslau) Çanakkale Bogazi’ndan Musul Torpidobotunun kilavuzlugunda Marmara Denizi’ne girmişlerdi. Zaten I. Dünya Savaşi’ndan birkaç hafta sonra 2 Agustos 1914’te Osmanli Imparatorlugu ile ittifak devletlerinden Almanya arasinda gizli bir antlaşma imzalanmişti. Osmanli Imparatorlugu’nun Çanakkale Bogazi’ni aşarak gemilerin Marmara’ya geçirmesi antlaşmalara aykiriydi. 1841 1856 ve 1876 Antlaşmalarinin maddelerine aykiri olup 12. madde gemilerin 24 saatten fazla kalmasına karşıydı. İtilaf devletleri Osmanlı İmparatorluğu’nu protesto ettiklerinde 12 Ağustos 1914 günü Osmanlılar Goeben ve Breslau’nun İngiltere’nin Osmanlının parasını ödediği halde satışı durdurulan iki gemisinin (Reşadiye ve Sultan Osman) yerine alındığını açıklıyordu. 28/29 Ekim 1914’de alınan gemiler Karadeniz’e geçip Rus donanmasıyla çatışınca Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı’na fiilen katılıyordu. Osmanlı Devleti’nin savaşa katılmasıyla Boğazlara ilişkin 1841 - 1856 ve 1876 Antlaşmalarının hükümleri yürürlükten kalkıyordu. Bu antlaşmalar barış zamanında geçerliydi. Savaş zamanında Osmanlı Devleti kendi isteği doğrultusunda hareket edebilecekti.I. Dünya Savaşiyla Bogazlarin askeri ve stratejik önemi fiilen vurgulaniyordu. Itilaf (Anlaşma) devletlerinin en önemli sorunlarindan birini Bogazlardaki egemenlik oluşturuyordu. Goeben ve Breslau’nun Yavuz ve Midilli adlarini alarak Osmanli Devleti’ne katilmalari üzerine Ingiliz donanmasi Bogazlari abluka altina aliyordu. İtilaf devletlerinden Rusya İstanbul kenti ve Boğazı İzmit Körfezi’ne kadar olan Anadolu toprakları ve Marmara Denizi adalar ve Çanakkale Boğazı adaları (İmroz-Bozcaada) ve Çanakkale Boğazı’nda batıdaki stratejik noktaları 4 Mart 1915’de kendi yaşam sahası olarak gördüğünden dem vurarak İtilaf Devletleri’nden istedi. Rusya’nın bu isteği İngiltere ve Fransa tarafından koşulsuz kabul ediliyordu. Yine Rusya’nın istemlerinden endişe duyan İngiltere ve Fransa 18 Mart 1915’de Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul’a ulaşmak istiyorlardı. Çanakkale Boğazı Osmanlılar tarafından büyük bir özenle korununca itilaf devletleri geri çekilmek zorunda kaldılar.Zaten Boğazların karşı taraf devletlerince zorlanacağını anlayan Türk komutanlığı 26 Eylül 1914’de Boğazı tüm yabancı savaş gemilerine kapatıyordu (Üçok 1975:218). Ama I. Dünya Savaşı genelinde Almanya’nın büyük bir yenilgiye uğraması sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nun diğer bölgeleri gibi Boğazlarda işgal edilecekti.I. Dünya Savaşi sona erdiginde Bogazlarin Uluslararasi statü haline konmasi isteniyordu. Wilson’un 12. noktasi Osmanli Imparatorlugu’nda Türklerin yerleştigi bölgelerin bagimsizliginin saglanmasinin yani sira Bogazlarin sürekli uluslararasi garantiler altinda tüm devletlerin ticaret gemilerine açik tutulmasini içeriyordu (Üçok 1975:230). Yani Bogazlarin serbest bir geçit oluşturmasi öngörülüyordu. Avam Kamarasi’nin 17.12.1919 tarihli oturumunda Lloyd George Bogazlar sorununa ilişkin şöyle konuşuyordu (Akşin 1991:85);“Bu meseleyi çözmek için Amerika’nın ne yapmak istediğini bilmemiz gerekmektedir. Bize diyorlar ki niçin katıksız olarak Türk olmayan toprakları Türklerin elinden alarak barış yapmıyorsunuz? Evet öyle. Fakat İstanbul ile Boğazları ne yapalım? Eğer Boğaz kapıları açık bırakılarak harp ve ticaret gemileri serbestçe geçebilmiş olsalardı harp iki yıl kısalmış olurdu.” 27.02.1920’de yukarıda adı geçen kişi Avam Kamarası’nda “........ Türkler artık Boğazların bekçiliğini edemeyecekler oradaki tüm istihkamlar yıkılacaktır;” diyordu (Akşin 1991:86).Bu arada yenen devletler 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi (Bırakışması)’nı imzalıyorlardı. Anılan Bırakışma’nın 1. maddesine göre Osmanlı Devleti (İmparatorluğu) Çanakkale ve İstanbul Boğazları’nın açılmasını ve Karadeniz’e geçişin sağlanmasını ayrıca her iki boğazın kıyılarındaki askeri tesislerin İtilaf Devletlerince işgalini kabul ediyordu (Bayur 1973:23) (İnan 1986:22). 1915 yılında savaş sonucu ele geçirdikleri Boğazlar savaşsız İtilaf Devletleri’nin eline geçiyordu. Anılan Bırakışmayla İtilaf Devletleri’nin işgali altında Boğazlar rejimi belirleniyor ve Boğazlar trafiğe açılıyordu. İtilaf Devletleri Osmanlı İmparatorluğu’na yenilen devletler grubunda en ağır antlaşmayı Sevres Antlaşması’nı imzalatıyorlardı. Sevres’in diğer hükümleri gibi Boğazlara ilişkin hükümleri de hukuksal geçerlilikten ve hakkaniyetten uzaktı. Anılan Antlaşmayla Çanakkale Boğazı Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı’nı kaplayan Boğazlar Bölgesi barış ve savaş zamanlarında tüm devletlerin ticaret ve savaş gemilerine açık olması öngörülüyordu. Bu kurala getirilen tek istisnayı Milletler Cemiyeti’nin barışın korunmasına ilişkin koyacağı zorlama önlemleri oluşturacaktı.Anılan Antlaşmayla Boğazlar Komisyonu kuruluyor Komisyonun kendine özgü bayrağı bütçesi olması ve kolluk kuvvetlerine bağlanması öngörülüyordu. Komisyonun görevi gemilerin Boğazlardan geçişi kılavuzluk işleriyle sınırlı kalmayacaktı. Komisyon Amerika Birleşik Devletleri Japonya Fransa İtalya Rusya devletlerinden delegeler 2 oya sahip olacaklar Bulgaristan Türkiye Romanya ve Yunanistan delegeleriyle 1 oya sahip olacaklardı. Amerika Birleşik Devletleri istediği zaman Rusya’da ancak Milletler Cemiyeti’ne üye olduğu takdirde Komisyona delege gönderme hakkına sahip olacaktı (Bayur 1973:147).Antlaşma’nin 38. maddesiyle Çanakkale Bogazi’nin Avrupa’ya bakan kiyilari Yunanistan’a verildiginden Yunanistan ve Osmanli Devleti Bogazlar üzerindeki denetimi bu komisyona devretmeleri hükme baglaniyordu. Yine Serves antlaşmasi Bogazin silahlandirilmiş bölgelerinde ancak Fransa Ingiltere ve Italya asker bulundurma hakkini sakli tutuyordu. Istanbul’un durumu 36. madde ile düzenliyordu. Sözü geçen bu madde Istanbul’u koşullu olarak Türkiye’ye birakiyordu.İstanbul’a müstakil olarak sahip olmak isteyen devletler birden fazlaydı. Bir yanda Rusya savaş içinde İstanbul’un kendilerine söz verildiğini öne sürüyor öte yanda İngiltere Karadeniz ve Akdeniz arası ulaşımın sağlanması için Ortadoğu’da stratejik değeri olan bir nokta ele geçirmek istiyordu. Yunanistan’ın da gözü Boğazlar ve özellikle İstanbul’daydı. Fransızlar da bu sırada İngilizlere Boğazlar bölgesinin yönetiminin verilmesini istemiyor bu bölgede uluslararası statüye bağlı yeni bir devletin kurulması taraftarı görünüyordu.Ancak Sevres Antlaşmasi Bogazlar içinde olmak üzere her hükmüyle bagimsizlik savaşimi veren Ankara Hükümeti’ni baglamiyordu. Bagimsizlik Savaşi’nin başarili sonuçlanmasindan ötürü işgalci donanmalar geldikleri gibi döneceklerdi.İngiltere Hindistan yolunun güvenliği için 19. yy. boyunca Boğazları Çarlık Rusyasına karşı kapalı tutmaya çalışmıştı. Bunu da 1841’de formüle etmişti. Ama I. Dünya Savaşı İngiltere’yi yeni bir çözüm yoluna yöneltiyordu. Türkiye belirttiğimiz üzere Boğaz kapılarını İngiltere’ye kapatarak 2 yıl daha savaşı uzatmıştı. İngiltere önceleri dost Yunanistan’ın yanında Boğazlar ve civarının da Sultan’ın yönetimine bırakmayı düşünmüşse de Türk Kurtuluş Savaşı bu hesapları yanlış çıkarmıştır. Yunanistan yenilmiş ve İngiltere’ye bağlı olmayan yeni bir Türkiye ortaya çıkmış ve kendini kabul ettirmiştir. Rusya’da Bolşevikler yönetime egemen olduktan sonra da Lenin Rusya ile İngiltere’nin Boğazlara ilişkin antlaşma yapmasının zor olduğunu ama bunun aşılmaz olmadığını açıklıyordu. Lenin Boğazların barışta ve savaşta tüm devletlerin savaş gemilerine kapalılığını istiyordu. Zaten Rusya genelde global etkisi az olduğu zaman kapalılığı güçlü olunca da Boğazların açıklığını Akdeniz ve Okyanuslarda etkili olmak için istemiştir. Kuruluş aşamasındaki Bolşevik Rusya Boğazların İngiltere ve Milletler Cemiyeti etkisi altına girmesini kabul edemezdi. Rusya zayıf kaldığı sürece Boğazların Türk Devleti’nin denetiminde kalmasını istiyordu (Kürkçüoğlu 1978:264-265).Sovyetler Birliği’nin ilk dönemlerinde kurtuluş savaşı veren Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Anadolu’daki etkinlikleri büyük bir dikkatle izleniyordu. Buna koşut olarak 23 Nisan 1920’de oluşturulan TBMM’nin dış politikası özellikle Boğazlar sorunu ile yakından ilişkili Sovyet Rusya’yı yakından ilgilendiriyordu. Bu bağlamda Rus yazarı Y. Steklov 1919 sonunda İzvestia gazetesinde Mustafa Kemal’in dış politikasına olumlu bakar ve bunu şöyle ifade eder “Şimdi Türk İhtilali Çanakkale Boğazı’nı Türk emekçi sınıflarının eline bu yoldan içlerinde Rusların da bulunduğu dünya proleterlerine vermektedir. Böylece Rus emperyalizminin yüzyıllardır çevirdiği entrikalarla başamadığı şey olgun bir erik gibi Rus işçi sınıfının avucuna düşüyor” (Tunaya 1981:48 1 nolu dipnot). Yine de Kurtuluş Savaşı’nda TBMM Hükümeti’nin güvenliği korunmuş olmak koşuluyla Türk Boğazlarından serbest geçişi kabul edeceklerini bildirdikleri gözlenmektedir (Pazarcı 1986:853-854).Lozan Konferansı sırasında İngiltere açıklığı savunmuş Türkiye’de İngiltere’ye yakın bir görüş ortaya koyunca İngiltere Türkiye’yi Rusya’dan uzaklaştırmayı başarmıştır (Kürkçüoğlu 1978:259).Lozan Konferansı’nda Türkiye Boğazlara ilişkin üç değişik görüşle karşı karşıya kalmıştı. Müttefikler Boğazların hem ticaret hem savaş gemilerine mutlaka açıklığını savunuyorlardı. Bu açıklığı sağlamak için Boğazlar komisyonu oluşturulmuştu ve Boğazların her iki kıyısının da askerden arındırılması öngörülüyordu. Sovyet Rusya yukarıda Lenin’in görüşünden de anlaşılacağı üzere Boğazların yalnız ticaret gemilerine mutlak açıklığın yanı sıra savaş gemilerinin de Karadeniz kıyıları dışındaki devletlere yasaklanmasını ve Türkiye’nin Boğazları tahkim etmesini istiyordu.Konferans sırasında İngiltere; Türkiye ve Rusya ile çatışma halindeydi. Dünyanın en büyük deniz devletlerinden biri olan İngiltere için Boğazlar çok önemliydi. İnönü; Ulusal And’ın Boğazlara ilişkin hükümlerinden söz ederek Boğazlar sorununun Türkiye dışındaki hiçbir ülke için öneminin olmadığını vurguladı. Zaten İnönü Müttefiklerin 23 Eylül tarihli notalarında Boğazları askerden arındırıp Milletler Cemiyeti denetimine vermek istediklerini biliyordu buna şiddetle karşı çıktı.Sovyet Rusya Dışişleri Bakanı Çiçerin daha ileri giderek Boğazların Rusya dahil tüm savaş gemilerine kapalı olmasını savunmuştur. Bu öneri Türkiye yanlısıydı.Boğazlar Sovyet Rusya’nın savunma sistemi içine yakın doğudaki en hassas noktaydı. Rusya’nın güvenliği Türk Boğazları nedeniyle tehlikeye düşebilirdi ve bu olay zaman zaman yineleniyordu. Kırım Savaşı’ndan başlayarak Sosyalist yönetimin Rusya’da iş başına gelmesini önlemeye çalışan müttefik girişimleri Rusların Boğazlar üzerinde aşırı titiz davranmasına yol açıyordu (Ergil 1978:106). Tüm bunlara karşın Rusya için Çarlık döneminden beri Boğazların büyük yaşamsal önemi vardı. Akdeniz’e çıkma ve oradan okyanuslara açılma hiçbir Rus yönetimi için geçici bir sistem olarak değerlendirilemez. Ama Rusya’nın coğrafi konumunun bunu gerektirdiği öne sürülmesi Boğazların Türk egemenliğinde oluşunu zedeler niteliktedir (Bilsel 1948:18-19). Zaten İngiltere’nin Hindistan yolu güvenliğinin Akdeniz’den geçmesi ve bunu başlıca tehdit edebilecek gücün Rusya olması dolayısıyla Lozan’da bir çatışma içine girmişlerdir. İngiltere Boğazlardan Türklerin uzaklaşmasına Rusya tehlikesi açısından karşıydı (Akşin 1991:281).Lozan Konferansı’nın I. Bölümü üzerinde kabul ettiği nokta: Boğazların tüm ticaret gemilerine barış ve savaşta açıklığıydı. Savaş gemilerine açıklık tanınıp tanınmamasında ise sorunlar çıkmıştır. Lozan’da esasen deniz egemenlik görüşünü savunan İngiltere ile kara egemenlik görüşünü savunan Rusya çarpışıyorlardı. Sovyet Rusya’nın isteği doğrultusunda Boğazlar kapatılırsa Karadeniz’de sınırsız bir Rus egemenliği olacaktı bu durum Müttefiklerin ve Türkiye’nin işine gelmezdi. A.F. Miller adlı Rus tarihçi; “Karadeniz hiçbir zaman açık bir deniz sayılmamıştır ..... buradan Boğazlar dışında çıkış yoktur. Burası ne de olsa Cebelitarık’tan girilip - Süveyş’ten çıkılan Akdeniz değildir ” (Miller 1977:276) demekle Karadeniz’e özel bir statü tanımaktadır.Almanya’nın eski büyükelçisi ve Dışişleri Bakanlarından Von Kuhlman 22 Mayıs 1935 yılında Frankfurter Zeitung gazetesinde “1923 Antlaşması’nın Boğazlar sorununu çözmüş olduğuna inanmak kadar safdillik olmaz. Hiçbir Rus Hükümeti bu işe alakasızlık gösteremez zira Boğazlar Rusya için hayati bir iştir ” (Akşin 1991:88) biçiminde yorumda bulunmaktadır. Zayıf ve güçsüz durumdaki Sovyet Rusya Boğazlara sahip olamayınca Boğazların kapalılığını ve Boğazlar sorununun Karadeniz’de kıyısı olan devletler tarafından çözümlenmesi ve bir Karadeniz Federasyonu kurulması tezini savunuyordu (Avcıoğlu 1976:75). Bu olmayınca Lozan’da Boğazlara Türklerin sahip olmasına ve Boğazları kapatmalarına karşı çıkmamıştır. 1945 yılında ABD ile birlikte süper güç olma eşiğindeyken Türkiye’den Boğazların birlikte savunulmasını önererek üs istemiştir.Lozan Konferansı’nın 23 Nisan 1923’te başlayan II. bölümünde Boğazlar rejimi tartışılmıyordu bu yüzden Sovyet Rusya yoktu. Türkiye II. bölümde kendine verilen bazı ödünlerin etkisiyle İngiliz görüşünün yumuşatılmış biçimini benimsiyordu (İnan 1986:29). Türkiye daha önce açıklandığı gibi tarihsel olarak Karadeniz’deki Rus egemenliğinden güvenlik kaygısı duyuyordu. 24 Temmuz 1923 günü imzalanan Lozan Boğazlar Sözleşmesi hükümlerine göre “Boğazlar” terimi Çanakkale İstanbul Boğazı ve Marmara Denizi’ni içermektedir. I. Madde; Boğazlardan denizden ve havadan gerek barış gerek savaş zamanında geçecek ticaret gemilerinin sivil uçakların savaş gemilerini savaş uçaklarının ulaşımını serbest bırakıyordu. Bu sözleşme tonaj açısından bazı sınırlamalar getirmesine karşın barış zamanında ve Türkiye’nin tarafsız kaldığı tüm savaşlarda geçiş özgürlüğü tanımaktaydı. Anılan sözleşmelerle Boğazlar Milletler Cemiyeti koruması altına alınmış ve Boğazlara ilişkin düzenlemeler bir uluslararası komisyona bırakılmıştır (Ülman 1968:263).Lozan Boğazlar sözleşmesi Türkiye’nin gereksinimlerine uygun değildi. Türkiye Boğazlar üzerinde tam egemenlik ve yetki istiyordu. 1936’dan sonra Revizyonist devletler İtalya ve Almanya ile Batı demokrasileri arasındaki ilişkiler giderek kötüleşmekteydi. Değişen koşullar karşısında Türkiye Lozan Antlaşmasıyla Boğazların Uluslararası bir denetime tabi tutulduğunu ve bazı kayıt ve koşullar altında savaş gemilerinin Boğazlara girmesine izin veriliyordu. Boğazın her iki tarafında askerden ve silahtan arındırılmış bölgeler kurulmuş ve Türkiye’nin bu bölge içinde top mevzileri yapması yasaklanmıştı. Ama yinede bu bölge savaş zamanında istisnai olarak kullanılabilirdi. Savaş sırasında yığınak yapmak oldukça zor olacak ve kısa zamanda gerçekleştirilemeyecekti. Türkiye silahlanmadan yana değildi ama gelişen koşullar bunu gerektirecekti.Türkiye Milletler Cemiyeti’nin silahsızlanma için yapılan çeşitli toplantılarına katılmış ve oralarda girişimlerde bulunmuşsa da bir sonuç alınamamıştır. Silahsızlanmayı sağlayamayan bir uluslar topluluğu o günkü koşullar altında barışı koruyacak bir işlev yüklenmesi olası görülmemekteydi. Bu koşullar altında Boğazlar bölgesinin askerden ve silahtan arındırılması Türkiye’yi güvenlik endişesine düşürüyordu. Türkiye revizyonist devletler gibi işi olup bittiye getirmek istemiyordu haklılığını uluslararası platformlarda kabul ettirmeye çalışıyordu. İşte bu meyanda 23 Mayıs 1933’de Londrada’ki toplantıda Boğazların silahsızlandırılmasına ilişkin hükümlerin resmen iptalini istiyordu. Ayrıca toplantıda Sovyetler Birliği de Türkiye’nin yanında yer alıyordu. Anılan devlet Boğazların Türkiye’nin elinde olması halinde güvenliğinin daha iyi sağlanacağına inanıyordu. Ancak Türkiye’nin istemi kabul edilmiyordu.Türkiye’nin Boğazların rejiminde değişiklik yapmak istemi Boğazların kapalılığına doğru bir eğilim sayıldığı için başlangıçta İngiltere üzerinde iyi bir etki yaratmamıştır (Armaoğlu 1983:343). İngiltere bunu Rusya’yı destekleyen bir hareket gibi görüyor Türkiye’yi Rusya’nın bekçisi olarak yorumluyorlardı (Akşin 1991:285). İngiltere dışındaki diğer batı ülkelerde Boğazlar statüsünün değiştirilmesine ilişkin öneri tereddütle karşılandı. Yunanistan’da Boğazlar Statüsünün değiştirilmesi taraftarıydı. Esasen Türkiye Yunanistan ile ilgili sorunlarını çözmüş iyi bir diplomasi ile kendi tarafına çekmişti. 25 Nisan 1934’de Atina’da yayınlanan Proia gazetesi Yunanistan ile Türkiye’yi bağlayan sıkı ilişkiler ve müstakil sınır güvenliği dolayısıyla Bulgaristan’ın yeniden silahlanması kadar Boğazlar ve Trakya’nın yeniden tahkiminin Türkiye kadar Yunanistan’ı da ilgilendirdiğinden söz ediyordu (25 Nisan 1934 Proia - 11 Temmuz 1935 Anadolu Ajansı Bülteni’nden aktaran Akşin 1991:287).Özellikle Batılı Devletler Boğazlar bölgesinin tahkimine Ren bölgesinin statüsünü etkileyebileceğinden çekiniyorlardı.Bu sırada Almanya’da Versay Antlaşması hükümlerinden duyulan huzursuzluk had safhaya çıkmıştı. Almanya kendini saran bu zincirlerden kurtarmak için 1934 yılı başlarından itibaren silahlanmaya başladı ve yasak olduğu halde zorunlu askerlik sistemini kabul etti.Milletler Cemiyeti’nin Almanya’nın bu girişimi nedeniyle 17 Nisan 1935’de yapılan olağanüstü toplantıda Türk Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin silahsızlandırılmaya ilişkin maddelerinin iptalini (yok sayılmasını) istedi. Aras değişen dünya koşullarında Türkiye’nin Boğazları silahsızlandırması ve güvenliğine yakın ilgisi vurgulandı. Bu bölge silahtan arındırılınca Türkiye’nin Batı savunmasında büyük bir gedik açılıyordu bu nedenle Lozan Boğazlar sözleşmesinin Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden hükümleri kaldırmasının gerektiğini savunuyordu. ( İnan 1995: 43. 64 nolu dipnot.) Türkiye aynı sorunu Eylül 1935’de yapılan Milletler Cemiyeti Güvenlik Konseyi toplantısında yinelediyse de sonuç alınamadı. Yine de Türkiye bu yıllara kadar sürdürdüğü çeşitli diplomatik etkinlikler dolayısıyla kendi istediği doğrultusunda genel bir hava yaratıyordu. Aynı toplantıda Rus delegesi Türk görüşünden yana tavır alıyordu. Yunanistan delegesi de Türkiye’nin görüşünün makul olduğunu vurguluyordu. Batılı devletler aynı biçimde Almanya’nın silahlanmasını sürdürüp her şeyi olupbittiye getirmesinden çekiniyorlardı.Sonunda Almanya’nın askerden arındırılmış Ren bölgesini işgal etmesi Ankara’da büyük tepki alıyordu. Atatürk her ne kadar Serves ve Versay Antlaşmaları’nın ağır koşullar taşıdığı belirtilmişse de Almanya’nın Uluslararası hukuka ilişkin Antlaşmaları ihlal etmesi Fransa ve Küçük İtilaf’ın dostu olan Türkiye’nin Boğazlar bölgesini tek başına olup bittiye getirerek Almanya’nın yanında yer almayacağı özetle belirtilmiştir (Akşin 1991:288).Bu arada Milletler Cemiyeti’nin de bir süredir olagelen olaylara bir yaptırım getirmeyeceği de belli olmuştu. Japonya’nın Mançurya’yı işgali karşısında hiçbir yaptırım uygulanmıyordu. Aynı biçimde Almanya’nın Ren bölgesini silahlandırılmasına da karşı hiçbir önlem alamamıştı. 1935 yılında da İtalya Habeşistan’ı işgal ediyordu. Milletler Cemiyeti çeşitli zorlama önlemleri aldıysa da ülkeler arası birlik sağlanamamıştı. Zaten İtalya 1934 yılında Mussollini’nin yaptığı bir konuşmada İtalya’nın tarihi emellerinin Ön Asya ve Afrika’da olduğunu açıklıyordu (Gönlübol vd. 1987:111). Bu konuşma Türk yöneticileri de bir endişe krizine sokuyordu. Daha sonra burada Türkiye’nin kastedilmediği bizzat İtalyan Dışişleri Bakanı Ciano tarafından Roma Büyükelçiliğimize bildirdiyse de Türk görevlilerinin endişesi giderilememiştir. 1936 yılında Türk sahillerine yakın Oniki Ada’yı özellikle Leros adasını tahkim etmesi Türkiye’nin güvenlik endişesinin haklılığını ortaya çıkarıyordu. İtalya’nın bu hareketleri özellikle Doğu Akdeniz’deki etki alanlarına dokunulacağından çekinen deniz gücü İngiltere’yi tehdit ediyordu. İtalya’nın yukarıda söz edildiği üzere 3 Ekim 1935’de Habeşistan’a saldırması da olaya tuz biber ekiyordu. Artık İngiltere’de Türkiye’nin Lozan Boğazlar sözleşmesinin askerden arındırılması hükümlerinin değiştirilmesinin gerekliliğine inanıyordu. Akdeniz’deki gerginlik ve anlamsızlık sırasında Türkiye’nin İngiltere’nin yanında bir politika izlemesinin çıkarlarına koşut olacağı kanısındaydılar.Türkiye sonunda büyük küçük birçok devleti yanına alarak Boğazlar statüsünün değiştirilmesi gereğine inandırmıştır. Bu yıllarda Avrupa’nın durumu gerek asker gerek siyasal açıdan değişiyordu. 1923 yıllarından başlayarak silahsızlanmaya doğru bir eğilim gözlenirken 1930 yıllarından sonra silahlanma yarışı hızlanıyordu. Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye’ye sağladığı güvence artık işlemez bir hale geliyordu. Anılan güvence işlemeyince Boğazlar sürekli tehdit altında kalıyordu. Sözleşme dengeleri Avrupa barışı aleyhine bozulmuştu bu yüzden Türkiye Boğazlara tam egemen olmalıydı. Ayrıca Lozan Boğazlar sözleşmesi yalnızca savaş ve barış durumuna ilişkin düzenlemeler öngörüyordu. Oysa ki çok yakın savaş tehlikesi altındaki Türkiye’yi koruyacak hükümler yer almıyordu. Türkiye’ye kendini savunma hakkı verilmeliydi. Türkiye 1923’den 1936’lara barışcı bir politika izlemişti uluslararası anlaşmalara sadık kalmıştı. Yine değişen dünya koşulları bu antlaşmanın yeniden gözden geçirilmesini gerektiriyordu. Ayrıca Türkiye bu statünün kendisine uluslararası bir sözleşmeyle verildiğini bildiğinden değiştirirken de uluslararası bir konferans toplanmasını istemiş ve bunu başarmıştır. Türkiye değişen koşullar altında artık Boğazlar gibi stratejik bir konuma sahip noktasını güvence altına almalı ve rahatlamalıydı.Türkiye daha önce belirttiği üzere bu istemi sağlamış büyük küçük tüm devletleri İtalya dışında Uluslararası Konferans toplanması için ikna etmişti. 10-11 Nisan 1936’da Türkiye Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliğine gönderdiği notalarda Boğazlar rejiminin değiştirilmesine ilişkin şunları öne sürüyordu:“Türkiye geçiş serbestisi ve askersizleştirmeyi öngören Bogazlar konvansiyonunu 1923’de Lozan’da imzalamaya riza gösterirken Avrupa’da genel durum siyasal ve askeri açidan farkliydi Türkiye o zamanlar yabanci kuvvetlerin işgali altinda bulunan Bogazlarin askersizleştirilmesi talebini kabul ederken askersizleştirmenin askeri açidan Türkiye için hakli görülemez bir tehlike yaratmamasi kendisine verilen asgari garantilerin degerini iyice tartişmiştir.”“Boğazlar rejimini düzenleyen hükümlere ayrılmaz biçimde bağlı güvenlik garantisi öngören 18. maddeye imzacı devletler o kadar önem vermemişlerdir ki söz konusu garantinin askersizleştirme ve geçiş serbestisine ilişkin hükümlerin bütünleyici bir parçası olduğunu resmen teyit etmişlerdir.” .... Türkiye Cumhuriyeti “Boğazlar rejiminin Türk Ülkesinin dokunulmazlığı için kaçınılmaz olan güvenlik koşulları çerçevesinde ve Akdeniz-Karadeniz arasında ticari ulaştırmanın sürekli gelişmesi konusunda en liberal bir anlayışla düzenlemeyi amaçlayan bir anlaşma akdine hazır olduğunu açıklar.” (S. Toluner 1982:18. 47 nolu dipnot.)Yukarıda Türk Hükümeti’nin verdiği nota üzerine 14 Haziran 1936 tarihli Pravda’da şöyle bir yazı çıkıyordu; “Avrupa’da saldırgan emperyalist devletlerin izlediği siyaset özellikle Alman faşizminin siyaseti sonunda doğan savaş tehlikesi toprak bütünlüğünün zedelenmezliği konusunda duyarlı olan Türkiye Hükümeti’nin Lozan Antlaşmasını yeniden gözden geçirmesini istemesine yol açmıştır. Türk Hükümeti Lozan Antlaşması’nda öngörülen güvencelerin artık geçerliliğini yitirdiğinin farkındadır ve gerçekten de dört garantör devletten biri olan Japonya Milletler Cemiyetinden ayrılmıştır ve yıllardır Çin’e karşı savaşmakta olup Çin topraklarının her yeni bir bölümünü işgal etmektedir. Diğer bir garantör devlet İtalya’da Doğu Afrika’da savaş sürdürüyor. İngiltere ile Fransa arasında ise ortak bir görüş ve birliğin varlığından söz etmek mümkün değildir. Avrupa’nın belli başlı emperyalist devletleri Boğazları -bu önemli stratejik bölgeyi- kendi savaş gemilerini Türk kıyılarına ve Karadeniz’e engelsizce gönderebilecekleri bir durumda tutma çabası içindeydiler. Eğer bugün Karadeniz’de sürekli bir barış varsa bu birinci olarak Sovyetler Birliği’nin izlediği barış siyasetinin ikinci olarak da Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki dostça ilişkilerin bir sonucudur. Buna karşılık Boğazlara komşu olan Akdeniz’de son yıllarda özellikle İtalyan-Habeş savaşı ve İngiltere ile İtalya arasındaki zıtlıkların keskinleşmesi sonucunda gergin bir durum yaratılmıştır.Boğazlar bölgesinin Türkiye tarafından tahkim edilmesinin sadece savunma anlamı taşıdığı çok açıktır. Türkiye Hükümeti ilk günden beri barışcı bir siyaset izledi. Türkiye genel güvenliğin güçlendirmesine saldırı ve saldırganlara karşı kollektif güvencelerin yaratılmasına yönelen tüm kararlara en başta katılmıştır ve katılmaktadır. Lozan Antlaşması’nın yeniden gözden geçirilmesi sorununu ortaya atmakla Türkiye kimseyi tehdit etmiyor. O sadece kendi güvenliğinden emin olmak istemektedir ve Boğazların tahkimatı sorununu hiç kimseye karşı yönelmeyen zorunlu bir savunma tedbiri olarak görmektedir. Buna ek olarak Türk Hükümeti’nin Lozan Antlaşması’nın yeniden gözden geçirilmesini uluslararası alanda ortaya çıkan çeşitli sorunların barış yoluyla çözümüne tamamen uygun bir şekilde ele alındığını da belirtmeliyiz.Nitekim Boğazlar bölgesinin bölünmezliği sorunu kendisi için bir önem taşıyan Türkiye’nin faşist Almanya örneğine uyup diğer imza sahibi devletleri bir oldubittiyle karşı karşıya bırakma yolunu seçmemesi de Türk Hükümeti’nin niyetinin barışcı ve savunma niteliğinde olduğunu göstermektedir. Türkiye üstlenilen yükümlülüklerin tek taraflı olarak çiğnenemeyeceği ilkesinden hareket ediyor ve Boğazların rejimi sorununu meşru yoldan çözmeye çalışıyor. Bu söylenenlerin ışığında Sovyetler Birliği’nin Türk Hükümeti’nin önerisi karşısında aldığı tavır açıklanmaktadır. Başlangıçtan beri Türkiye Hükümeti ile dostça ilişkiler içinde olan ülkemiz Boğazlar bölgesinin Türkiye’nin egemenliği altındaki toprakların ayrılmaz bir parçası olduğu şeklindeki reddedilmez gerçeğe uygun hareket etmiştir. Sovyetler Birliği’nin Boğazlar sorunundaki bu tavrı değişmemiştir. Bu tavır ülkemizin izlediği barış siyasetine bütün halklarıyla mutlak eşitlik temelinde dostluk siyasetine tamamen uygundur. Sovyetler Birliği Lozan Antlaşması’na katılmakla birlikte onu henüz parlamentosunda onaylamamıştır. Türkiye Hükümeti’nin önerisi barışın sağlamlaştırılmasına ve Türkiye Hükümeti’nin sınırlarının güvence altına alınmasına dolayısıyla Karadeniz ve Akdeniz de barışın sağlanmasına hizmet etmektedir.” (Rundsschau 16 Nisan 1936 Sayı 17 s. 664’den aktaran Boğazlar Meselesi Lozan ve Montrö (Komünist Enternasyonal Belgelerinde Türkiye Dizisi) Mart 1977:98-100).Türkiye’nin oldu bitti yaratmadan antlaşmalara saygi göstermesi tüm yabanci basin ve politika çevrelerinde uygun bir ortam dogmasina zemin hazirlamiştir (Akşin 1991:290). Yukarida belirtildigi üzere de Türkiye ile Sovyet Rusya’nin çikarlarinin da birbirine çakişmaktaydi. Montreux Bogazlar Konferansi 22 Haziran 1936’dan 20 Temmuz 1936’ya kadar sürdü. 20 Temmuz 1936’da imzalanan Montreux Bogazlar Konvansiyonu 29 maddeden oluşmakta olup 4 eki ve bir protokolü vardir (Montreux Sözleşmesi’nin metni için bkz. Soysal 1989:501-518 Sözleşmenin Ingilizce metni için bkz. Soysal (Ed) 1995:10-24).Montreux Boğazlar Sözleşmesinin imzalanmasıyla Lozan Boğazlar Sözleşmesi ancak 13 yıl süreyle uygulanma olanağı bulmuş oluyordu. b. Montreux Boğazlar Sözleşmesi Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin yapılmasına taraftar olanlar kadar karşı çıkan devletler de olmuştu. Özellikle İtalya Montreux Sözleşmesini onaylamayacağını açıklıyordu. Türkiye ile İtalya arasında Montreux Sözleşmesi imzalandıkta sonra yapılan görüşmeler antlaşmayla neticelenecekti. Bilindiği üzere İtalya 2 Mayıs 1938 tarihinde sözleşmeye katılacaktı.Romanya yeni bir sözleşme yapilmasini I. Dünya Savaşi’ndan sonra yapilan antlaşmalarin degişimine taraf oldugundan Türkiye’nin istegini kabul ediyordu. Bulgaristan Türkiye’nin Bogazlarda mutlak egemenligine karşi olmakla birlikte Neuilly Antlaşmasi’nin degişimine yol açabilir diye olumlu yanit vermişti. Bulgaristan Türkiye’nin verdigi 11 Nisan tarihli notayi inandirici bulmuştu.İngiltere’de yukarıda anlatmış olduğumuz İtalya tehlikesi dolayısıyla Türkiye’nin sözleşmenin hükümlerini değiştirmesini doğal karşılamıştır. Aynı biçimde Yunanistan’da bunu kabul etmişti. Konferans II. Başkanı Politis Montreux konferansı sonucu Yunanistan ve Türkiye’nin güvenliğini ilgilendiren sorunların tam bir çözüme ulaşması yolundaki isteğini yineliyordu. (Meray ve Olcay 1976:32)22 Haziran 1936’da Montreux’da başlayan konferans da 12 yil önce Bogazlari askersizleştiren ve silahtan arindiran hükümlerin degişimi görüşülüyordu. Türkiye yeni bir savaş başlamadan tüm Balkanlar ve Ortadogu’nun kilit taşi konumundaki Bogazlarin statüsünü açikliga kavuşturmak istiyordu. Konferans Bulgaristan Fransa Ingiltere Yunanistan Japonya Romanya Sovyetler Birligi ve Yugoslavya’nin katilmasiyla açilmiştir. Italya Habeşistan’a ait Türkiye’nin Milletler Cemiyetindeki zorlama önlemlerine katilimi nedeniyle muhalefet ediyordu. Türkiye görüşünü 13 maddelik bir sözleşme tasarisinda bildirmiştir. (Ayin Tarihi Haziran 1936:46-50) ve (Meray ve Olcay 1976:437-440) Türk tasarisi özellikle kendini pek yakin savaş tehdidi altinda hissetmesi halinde Bogazlarda uygulamak istedigi rejime ilişkindi. Türkiye artik savaş ve pek yakin savaş halinde savaş gemilerinin Bogazlardan geçirilişinde denetim hakkina sahip olmak istiyordu. Bir diger fark ise askeri uçaklarin gemiler gibi Bogazlarin üstünden uçmasinin yasaklanmasiyla ilgiliydi.Türk tasarısı ticaret gemilerinin geçişi konusunda Türkiye’nin gerek barış ve gerek Türkiye’nin tarafsız olduğu savaş durumunda serbestlik ilkesini kabul ediyordu. Türkiye savaşan devletse yine tarafsız ticaret gemilerinin Boğazlardan geçebileceğini kabul ediyordu. Türkiye gerek barış zamanında gerekse tarafsız olduğu durumlarda savaş gemileri ve denizaltılar dışında bazı kısıtlamalarla geçebileceklerini ancak Karadeniz’e kıyısı olan gemilerle kıyısı olmayanlar arasında bir ayırım olmamasından yanaydı. Ama yine de Karadeniz’de kıyısı bulunmayan devletlerin bu denizde bulundurabilecekleri toplam tonajın ve bu devletlere ait gemilerin bu denizdeki kalış sürelerinin sınırlandırılmasından yanaydı (İnan 1986:53-54).Doğal olarak Sovyetler Birliği Türkiye’nin bu tutumdan hoşnut değildi. Konferans sürerken Pravda’da yayınlanan bir makalede Türkiye şöyle eleştiriliyordu; (Akşin 1991:190)“Karadeniz’e serbestçe girme ve çıkma ancak bu denizde sahilleri olan memleketleri ilgilendirecek bir meseledir ve Karadeniz sahillerininde ancak bu devletler olması pek aşikardır. Bu gerçeklerin yalnız Japonya tarafından değil aynı zamanda Montreux Konferansına katılmış olan başka devletler tarafından da idrak edilmemekte olduğunu söylemek lazım geliyor. Şurası da teessüfe değer ki Türkiye bile Karadeniz’de kıyı sahibi devletlerin hakları bakımından kesin ve belirli bir vaziyet takınamamıştır. Tevdi etmiş olduğu projede Türkiye Karadeniz’de kıyıları olan memleketlerin gemilerinin çıkış haklarını bu memleketi ziyarete gelen Karadeniz’e yabancı memleketler için öngördüğü 15 bin tonilatoluk hadde indirilmesini teklif etmektedir. .... Türk teklifinin kendisiyle dostane münasebetlerde bulunan ve Türkiye’nin menfaatlerini gözeten Sovyet Rusya’nın menfaatlerini gereği gibi gözetmediği besbellidir. Şurası da bir gerçektir ki Türkiye’nin bu davranışında Sovyet Rusya’ya muhalif bazı akımların Türk politikası üzerinde yaptıkları etkiler sezinlenmektedir. Türkiye’nin Montreux Konferansı’nda takındığı vaziyetin her iki memleket arasında uzun bir süreden beri mevcut olan münasebetlerden beklenebilecek kadar Rusya’ya karşı dostane olmadığını esefle kaydetmek zorundayız. Eğer Türkiye bu meselede ikisi ortası bir çözüm yolu bulmak istiyorsa -ki buna varılması için Litvinof Türk tekliflerini kabul etmiştir- bu çare aşağıdaki şartları gözetmektedir:1. Rusya’nın da bütün genişliği ile gözetmeye hazır olduğu Türkiye’nin emniyet ve menfaatleri 2. Emniyetini Karadeniz dışında da müdafaa etmek zorunda olan Sovyet Rusya’nın da dahil olduğu Karadeniz’de kıyıları olan memleketlere yardım edilmesini isteyebilecek olan Akvam Cemiyeti Misakının nazarı itibara alınması gerekmektedir.” İngiltere Konferans sırasında Türk tasarısının Teknik Komite’de görüşmesinden sonra bu komitede öne sürülen görüşleri de değerlendirerek Türk tasarısının değişik bir versiyonunu sunuyordu.Montreux Sözleşmesi görüşmeleri 22 Haziran 1936’da başlamiş ve 20 Temmuz 1936’da imzalanmiş oldugu daha öncede belirtilmişti. Sözleşme 9 Kasim 1936’da yürürlüge girmiştir ve halen yürürlüktedir. Bogazlar terimi ile Çanakkale Marmara Denizi ve Istanbul Bogazi’nin birlikte kastedildigi bildirildikten sonra 1923 Lozan Sözleşmesi yerine anilan sözleşmenin Türkiye’nin güvenligi ve Karadeniz’de kiyidaş devlet güvencesinde Bogazlardan geçişin düzenlenmesi oldugunu bildirmektedir.Montreux Sözleşmesi savaş gemilerine Lozan’dan faarkli olarak Karadeniz’e kiyisi olmayan devletlerle olanlar arasinda ayrim yapmaktaydi tüm devletlere geçiş özgürlügü tanimakta ama Karadeniz’e kiyisi olmayan devletlere daha siki yaptirimlardan yanadir. Bunlarin gemilerinin Karadeniz’de kaliş süreleri sinirlanmakta (madde 18/2) uçak gemilerine ve denizaltilara geçiş özgürlügü tanimamaktadir. Buna karşi Karadeniz’e kiyisi olan ülkeler Türkiye’ye 8 gün önceden haber vermek ve bazi kayitlara uymak koşuluyla geçiş özgürlügüne sahiptirler. Ayrica bariş zamaninda Karadeniz devletlerinin savaş gemilerinin Bogazlardan serbestçe geçmesi kabul edildi. (Toluner 1989: 172) Uluslararasi denetimi kaldirmakta ve Bogazlar yeniden askerileştirilip Türkiye’nin egemenlik haklari yeniden saglanmaktadir. Ana Metin’in askerileştirmeye üstü örtülü destek verdigini görmekteyiz. Ek protokolde de askerileştirme açikça belirtilmektedir (Pazarci 1993:327-328).Montreux hem Türkiye hem de Sovyetler Birliği’nin çıkarlarına daha uygundu. Sovyetler Birliği’nin amacı Boğazları kendi savaş gemilerine açmaksa ondan daha çok istediği de Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlere kapatmaktı (Ülman 1968:264). Zaten Ruslar Karadeniz’i açık deniz saymıyorlar. Ama Karadeniz’in Boğazlardan başka çıkışı olmadığından genel olarak Ruslar tüm tarihleri boyunca Karadeniz’i açık deniz saymamışlardı. Onlar önce belirtildiği üzere Cebelitarık’tan girilen ve Süveyş’ten çıkılan Akdeniz’den çok farklı olduğunu sık sık vurguluyorlardı.İngiltere Konferansı sırasında Boğazların silahlandırılmasını kabul etmekle birlikte Boğazlar Komisyonu’nun kaldırılmasına karşı çıkıyordu. Boğazlardan geçişlerde savaş gemilerine serbestlik ilkesini benimsiyor Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin bu denizde bulundurabilecekleri savaş gemilerinin tonaj açısından sınırlandırılmamasından yanaydı. Ayrıca pek yakın savaş tehlikesi durumunu da kabul ediyordu.Rus ve İngiliz tezlerinin çatıştığı nokta Kurtuluş Savaşı’ndan beri uluslararası düzeyde bağlantısızlığı ile saygı kazanan Türkiye’nin Boğazlara tam egemen olmasıydı (Ergil 1978:106).Yine de Montreux Sözleşmesi Rus güvensizligini beraberinde taşiyordu. Rusya Montreux’da Karadeniz’e kiyisi olmayan savaş gemilerine Karadeniz ve bogazlarin tümden kapanmasini istiyordu. Yine A.F. Miller Antlaşma’nin Türkiye’ye savaş zamaninda kendisi savaşta olmasa bile Bogazlari yönetmek ve antlaşmayi yorumlamak ve uygulama konusunda Türkiye’ye özel bir hak verdigini iddia ederek Türkiye’nin antlaşmanin tek uygulayicisi ve yorumlayicisi kalmasindan yakinmaktaydi (Miller 1977:279).Feridun Cemal Erkin Sovyetler Birliği’nin Çarlık Rusyasının yüz yıllardır koparamadığı Boğazlara ilişkin hakları Montreux ile elde ettiğini öne sürmektedir. (Erkin 1968:118)Montreux Sözleşmesi Bogazlarin Karadeniz’e kiyisi olmayan devletlere yasaklanmasini gerçekleştiremediginden Sovyet güvensizliginin sürmesine yol açiyordu .(Ülman 1968:265) Ama yine Montreux Antlaşmasi yapildiktan sonra özellikle II. Dünya Savaşi’ndan sonra Karadeniz kiyisindaki devletlerin Sovyetler Birligi’nin başini çektigi bloka dahil olmasiyla Sovyet tezi agirlik kazandi ve böylece Türkiye’nin çikarlarina işleyen bir Bogazlar rejimi ortaya çikti.Yeni statü yeni bir dünya savaşinin arkasindan Karadeniz Bölgesinde güvenligi arttiriyordu. (Glasneck (Tarih yok) . 86)Boğazlardan geçişi Türkiye’nin egemenliği ve güvenliğini en iyi sağlayan hükümler Montreux Sözleşmesi’nin içinde bulunmaktadır (Bilsel 1948:3). Sözleşmenin bir takım değiştirme isteklerine karşın halen geçerli olması da bunu kanıtlar niteliktedir.Montreux Sözleşmesi’nin belki de en sicak degerlendirilmesini 19 Temmuz 1936’da Cumhuriyet Gazetesinde Yunus Nadi yapiyordu; “Montreux Konferansı dün Boğazlara verilecek yeni rejimi tayin eden mukavelenamenin tümünü görüşerek esas itibarıyla işini bitirmiştir. Bu yeni rejimle devletler sulhu bozabilecek bir zayıflık sebebini ortadan kaldırmış ve böylelikle belki bütün Avrupa’yı içine alan hizmeti görmüş oluyorlar. Barışın zayıflıkla değil ancak kuvvetle tutunabileceği son zamanların yeni yeni delilleriyle bir kere daha ve kesin olarak sabit olmuş bulunuyordu.Çanakkale’ye verilmesi hazırlanan yeni rejimde fazilet ve medeniyet vardır. İnsanlığın kendisi üzerine en büyük idealinin kurduğu Milletler Cemiyeti bile kaba kuvvetlerin taşkınlıklarından adeta iflas etti denilecek çok fena bir duruma düşmüş olduktan sonra Boğazlara ait haklı isteğimiz üzerinde nihayet devletlerin müspet bir ittifak vücuda getirmiş olmaları kırılan umutları tamir eden bir hamle gibi telakki olunabilir. Bu son milletlerarası belgesinde barışa hizmet fikrinin bir açık iyi niyeti vardır da onun için. Boğazlar rejimi en doğru ve en haklı olarak ancak böyle bir değişiklikle ıslah olunabilirdi. Dediğimiz gibi artık yeterli bir açıklıkla bir kere daha anlaşılmıştır ki barışı ayakta tutabilmek için dahi hayale değil hakikate yani kuvvete dayanmak lazımdır.Özellikle içinde bulunduğumuz devirde herhangi bir milletin emniyeti savaş ve barışın başlıca unsurudur. Ve yalnız o millete ait savaş ve barışın değil milletlerarası savaş ve barışın. Çanakkale ve Karadeniz Boğazları herkesten ve herşeyden evvel Türkiye’nin güvenliğiyle ilgili en hassas noktalarıdır. Bu güvenliğin o çok hassas noktalarda az çok eksik olması Türkiye’den başlayarak dünya barışını karıştıracak bir zayıflık sebebi teşkil ederdi. Savaş zayıf noktalara hücum heves ve ihtiraslarından doğan bir hastalıktır. Dayanıklı vücutlara mikropların hiçbir etki yapmadıkları fizyolojik bir hakikattir. Çarpışmaya ve kargaşaya imkan vermeyen kuvvetli durumlar barışın direnme gücünü teşkil eder. Yalnız biz değil dünya rahat etmek için Boğazlar tahkim edilmeliydi. Biz Türkler orada barışa bekçilik edeceğiz.Gerçekte meselenin yalnız Türkiye bakımından bizim milli menfaatlerimize böyle uygun düşmekten ibaret tek bir cephesi yoktur. Boğazlar Türkiye’yi Avrupa’ya bağlayan ve devrimci Türkiye Cumhuriyeti’ni Avrupalı milletler ailesi içine katan çok önemli köprübaşlarıdır. Boğazlarla ilgili olan yalnız biz Türkler değiliz. Şimdi mesele halledildikten sonra daha açık söylemekte beis görmeliyiz ki onlarla Türkiye’den sonra Karadeniz’de kıyıları bulunan devletlerinde kuvvetli ilgileri vardır. Türkiye’ye nisbetle ikinci derecede bile olsa Boğazlar onlar için de herhalde her ihtimale karşı daima güvenlik içinde bulunmak lazım gelen geçit noktalarıdır. Nihayet bu geçitler dünya ticareti bakımından bütün dünya milletleri hesabına daima emin durumda bulunmalıdır.Bütün bu emniyetleri Boğazların hakimi olan Türkiye Cumhuriyeti sağlayabilirdi. Fazla olarak kendi hayati emniyetinden dolayı Türkiye Cumhuriyeti’nin buna başa türlü düşünülemeyecek bir mecburiyeti de vardı. Biz üstümüze düşen bu görevi gerektiği gibi yerine getirebileceğimiz konusunda komşu dostlarımızdan başlayarak bütün dünyaya inanç ve güven vermiş bulunuyoruz. Boğazlara verilmesi hazırlanan yeni rejim yakın Doğu’da ve hatta bütün Doğu’da mevcut ve büyük barışcı külteyi olabildiğine kuvvetlendirmiş bulunmaktadır.”Oral Sander yıllar sonra Montreux Boğazlar Sözleşmesini şöyle değerlendirmektedir; “Montreux Boğazlar Sözleşmesi ile Türkiye’nin Boğazlarda mutlak üstünlüğe sahip olması Yalnız Türkiye’nin güvenliğini sağlamış değildir. Aynı zamanda Türk Dış Politikasının temel eğilimlerini de etkilemiştir. Bölgesel devletlerin en güzel tanımı bu devletlerin çıkarlarının bölgesel nitelikte olmasıdır. Ancak bütün devletler dünya çapında çıkarlara sahip olabilirler. Türkiye gibi temelde bölgesel nitelikte bir devletin![]() |