![]() |
|
|||||||
| Tarihimiz Tarihle ilgili herşeyi bu alanda paylaşabilirsiniz. |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Seçenekleri | Modları Göster |
|
|
#1 (permalink) |
![]() |
Acemi Oğlanı
Osmanlı Devleti zamanında esirlerden yahut devşirme ile Hıristiyanlardan toplanan çocuklar meslek itibariyle Türk-İslam unsuruna ve milletine yabancı oldukları için acemi tabiri kullanılmıştır. Bu acemi neferler asker ocağına yeni gelmiş askeri talim ve terbiyeyi henüz öğrenmeye başlamış olanlardır. Acemi oğlanları kırk evden bir hesabıyla devşirilirdi. Alınan oğlanların yaşları 10-20 arasında olurdu. Zeki ve kibar olanları saraya iç oğlanı olarak kuvvetli olanları da bostancı ocağına alınırlardı. Acemi oğlanı alınan bölgenin halkı bazı vergilerden muaf tutulurdu. Savaşlarda esir alınan veya devşirme usulüyle reayadan toplanan bu çocuklar önce Türkçe ile İslami esaslar öğretilmek üzere 4-5 yıl Anadolu ve Rumeli’deki Türk çiftçi ailelerine verilirlerdi. Çiftçilik yapmayanlar acemi oğlanı olamazlardı. Çifti çubuğu olan köylüye verilen acemi oğlanlarının yoklamalarını yapmak için ikisi Rumeli’de ikisi Anadolu’da olmak üzere dört kişi görevlendirilirdi. Bunlara “Kethüda” denilirdi. Kethüdalar memur oldukları yerlere giderler; oradaki oğlanların verilen yerde çalışıp çalışmadıklarını kontrol eder ve yıllık vergilerini de bunları hizmetinde kullanan köylüden alırlardı. Acemi oğlanlar bulundukları çiftçinin yanındaki hizmetleri bitirdikten sonra İstanbul’a getirilirlerdi. Mensup oldukları yerlere göre Rumeli veya Anadolu Ağası’nın tezkeresi ile bunlara birer akçe ulufe tayin edilip yeniçeri yazılırlardı. Ulufeye yazılanlar Yeniçeri ocağının malı olurdu. Acemi oğlanları padişah ve vezirlerin saray hizmetinde ağa ve yeniçeri katipliklerinde gemi ve oda hizmetlerinde inşaat ve nakliye hizmetlerinde de çalıştırılırlardı. |
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
![]() |
Adaletname
Padişah veya halifelerin; kanunları uygulamayan ve görevlerini kötüye kullanan devlet adamlarını uyarmak veya tahta çıktıkları zaman devleti adaletle idare edeceklerini bildirmek için yayınladıkları yazılı emir. Adalet hükmü. Hüsn-i niyet sahibi hükümdarların İslamiyet'ten önceki devirlerde adaletname türünden belgeler veya sözlü ifadelerle idare ettikleri toplumları zulümden korumaya çalıştıkları görülmektedir. Peygamber efendimiz de kendisine nazil olan Kur'an-ı kerimle ve hadis-i şerifleriyle insanlara zulmetmemeyi adil davranmayı emir buyururlardı. Dini âlemşümul olduğu gibi getirdikleri ve söyledikleri de bütün insanları içine alırdı. Veda hutbesi bu hususta bir örnek olarak söylenebilir. Hülefa-i Raşidin'in de bu yolda güzel sözler söyledikleri ve yazılı belgeler verdikleri bilinmektedir. Ayrıca adaleti temin etmek ve idare ettikleri insanların durumlarından haberdar olmak için onlara kapılarını daima açık tuttukları da bilinen diğer bir husustur. Halktan herhangi bir kimse istediği zaman halifenin huzuruna çıkıp bizzat halifenin yaptığı bir işten veya diğer idarecilerden şikayetçi olabilir hakkını rahatlıkla isteyebilirdi. Bu geleneğin devamı olarak sonraki devirlerde hükümdarlar "Divan-ı Mezalim" "Divan-ı Adl" "Divan-ı Ala" gibi isimlerle mahkemeler kurarlar bizzat kendileri halkın şikayetçilerini dinlerler ve gerekli tedbirleri alırlardı. Bu şekilde divan tertibine Halife Mehdi ile Nureddin Zengi'nin çok riayetkâr olduğu bilinmektedir. Selçuklu sultanları ve diğer Türk sultanları da adalet divanları teşkil edip tebaalarının daha huzurlu bir hayat sürmesi için gayret gösterirlerdi. Bütün güzel adet ve gelenekleri en güzel şekliyle alıp uygulamakla tanınan Osmanlı hükümdarları da insanları rahat bir ortamda huzur içinde yaşatmak gayretinde idiler. Devlet merkezindeki halkın durumunu yakından takip eden Osmanlı sultanları ülke büyüyüp merkezden uzak yerlerde karışıklık ve yer yer haksız davranışlar görülmeye başlayınca ilgili yerlerin idarecilerine adaletname adı verilen yazılı belgeler göndermeye başladılar. Adaletnameler üç bölüm halinde hazırlanırdı. Birinci bölümde şikâyetler sıralanır ve belgenin gayesi belirtilir; ikinci bölümde şikâyetlerin değerlendirilmesi neticesinde yasaklanan veya serbest bırakılan hareketler zikredilirdi. Üçüncü bölümde ise emirlerin tatbik edilmemesi neticesinde verilecek cezalar yazılırdı. Adaletnameler kadılar tarafından şer'iyye sicillerine işlenirdi ve isteyen herkese ücretsiz bir nüsha verildiği gibi herkesin dinleyebileceği bir meydanda okunması mecburi idi. Adaletnamelerde beylerbeyi sancakbeyi kadı gibi idarecilere kimseye zulmetmemeleri ve zulmettirmemeleri emredilirdi. Ayrıca adaletnamelerde belirtilen hükümlerin uygulanıp uygulanmadığı merkezden gönderilen müfettişler vasıtasıyla gizlice teftiş edilirdi. Osmanlılar'da bilinen ilk adaletname Yavuz Sultan Selim Han devrinde Eflaklar için yayınlandı. Daha sonraları buhran büyüyüp anarşi arttıkça adaletname sayısı da arttı. Çıkarılan adaletnamelerde idareciler kontrol altında tutulmaya Müslim-gayrimüslim ayırmaksızın tebaaya huzurlu bir ortam sağlanmaya çalışıldı. Osmanlı adaletnamelerinin yayınlanmasına sebep olan şeylerden bazıları şunlardır: 1. Vergi yolsuzlukları ve vergi olarak toplanan malların halka zorla uzak mesafelere kadar taşıttırılması 2. Kadı naiblerinin sık sık teftişe çıkıp halkı rahatsız etmeleri 3. Muhtelif devlet memurlarının; suçlulardan kadılardan izinsiz cerime almaları 4. Bid'atlerin yani sonradan ortaya çıkıp halkın dinine itikadına uymayan şeylerin ve hurafelerin yaygınlaşması 5.Memurlukların yakınlara (dost akraba) verilmesi veya fahiş fiyatlarla satış yapılması 6. Rüşvet 7. Timarlı sipahiler beylerbeyiler sancak beyleri mütesellimler subaşılar kethüdalar kadılar naibler kassamlar amiller muhassıllar ve mübaşirler gibi memurların halktan ücretsiz yem ve gıda maddeleri almaları. 1516 senesinde yayınlanan Eflaklar (Karadağ-Romanya bölgesi sakinleri) adaletnamesinde yasaklanan suiistimaller ve bid'atler sırasıyla şunlardır: 1. Semendire sancağını yazmış olan eminler tarafından yeni deftere sancak beyi için harman vaktinde her köyden belli mikdarda arpa buğday tayin edilmiştir. Bunun dışında hiç kimse halktan fazla bir şey istemeyecektir. Bal yağ koyun kepenek gibi şeyler almayacaklar kadılar da bunları önleyeceklerdir. Fakat paraları ile almak isterlerse reaya ve Eflaklar da satmaktan çekinmeyeceklerdir. 2. Kanuna göre elli evden bir kişi olarak alınan hizmetçiye gelince beyler daha çok hizmetkâr istemekte ve daha uzun zaman hizmette tutmağa çalışmaktadırlar. Yahut sancak beyi hizmetkâr yerine bazen para almak istermiş. Bu da yasak edilmiştir. Kanuna göre işlem yapılacaktır. 3. Padişah kapısına mahpus göndermek veya sair devlet hizmetleri için davar ve adam gerekirse lüzumu kadar alınacak bu bahane ile fazla davar çıkarmak veya karşılığında para istemek gibi yollara gidilmeyecektir. Sancak beyinin kendi hizmeti için davar ve adam istemesi yasaktır. 4. Eflakların hane başına ödedikleri flori resmini toplamak için gidenler her yerin kadısı ile birlikte bu resmi toplayacaklar ve kendileri için hane başına sadece bir akçe florici bir akçe kâtibi alacaktır. Ayrıca bahşiş veya başka adlar altında hiçbir şey istemeyeceklerdir. 5. Eflaklar sancak beyine ev yapmak mecburiyetinde değillerdir. Ancak voyvoda için her nahiyede belli bir yerde nahiye halkı bir ev yapar ve tamirine bakar. Her gelen voyvoda orada oturur. 6. Voyvoda halktan istediğini parası ile ala. Para cezası veya siyaset cezaları hususunda kadının izni olmadan kendiliğinden hareket etmeye ve reayayı tutuklamaya. Voyvodalar zorla ot arpa saman ve tavuk almayalar. 7. Eflakların çayırlarına bahçelerine tahıllarına ve terekelerine ve otlaklarına sancak beyi ve adamları at salıverip zarar verdirmeyeceklerdir. Seyislerin reayadan yem ve yiyecek almasına müsaade etmeyeceklerdir. 8. Domuzlar bir kimsenin tımarında otlamıyorsa otlak hakkı alınamaz. 9. Yeni gelen voyvodanın primi (köy kethüdaları) birer karın yağ birer kebe (kepenek) alması da yasaklanmıştır. 10. Muharebe zamanında sancak beyleri voyvodaları ve subaşıları knezler (nahiye kethüdaları) ve primikurlar Eflakların zorla atlarını silahlarını alıyorlarmış. Bu da men edilmiştir. 11. Hıristiyan köylerinde oturan Müslümanlardan Hıristiyanlara zarar gelmiyorsa yerlerinde kalabilirler. Aksi halde yerlerinden göçürülecek Müslümanlar bir arada oturacaklardır. 12. Bu adaletname ile eski Despot Kanunu da kaldırılmıştır. (Despot Kanunu bazı davaları Eflakların kendi aralarında halletmeleridir. Bu adaletname ile her türlü ihtilafın kadı ve sancak beyi marifetiyle halledilmesi emredilmektedir). |
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
![]() |
Adem-i Merkeziyetçilik
Mahalli idarelere geniş yetkiler tanıyan ve İkinci Meşrutiyet'ten sonra Prens Sabahaddin’in Türk idare sisteminde uygulanmasını teklif ettiği ve savunduğu prensip. Merkeziyetçi idare prensibinin zıddı. Ortaçağ Avrupası'nda feodal düzenin ortak özelliklerinin değişmesinden sonra gittikçe güçlenen merkezi idareler geniş halk kitlelerine hükmetmeye başladı. Mahalli idarecilerin ve kilisenin hükümranlık yetkileri kısıldı. Devlet idaresine tamamen merkeziyetçilik hakim olup güçlü bir devlet otoritesi ortaya çıktı. Bunun yanında halkın mahalli problemlerinin tespiti için bölge temsilci meclisleri veya bölge temsilcileri teşkil edildi. Osmanlı Devleti'nde de sancak beylerine valilere ve kadılara geniş yetkiler verildi. Kadılar ilmiye sistemine göre tayinle gelen mahalli idarecilerdi. Kadıların veya yardımcı personelin yöre halkı tarafından seçilmesi veya denetlenmesi söz konusu değildi. Ancak ekonomik işlerde kolluk görevinin yerine getirilmesinde mali işlemlerin yürütülmesinde kadılar halkın ve esnafın temsilcisi sayılan kimselere başvurduğu takdirde bunlar kendilerine yardımcı olurlardı. Tanzimat devrine kadar geniş manâda adem-i merkeziyet prensibine uyulmamakla beraber mahalli idarecilere geniş yetkiler verilmesi Osmanlı Devletinde tamamen merkeziyetçi bir idarenin söz konusu olmadığını ortaya koymaktadır. Tanzimat döneminde her sahada olduğu gibi devletin idari yapısında da bazı değişiklikler yapılmasına ihtiyaç duyuldu. Tanzimat Fermanı'yla gayrimüslim vatandaşlara Müslümanlardan daha geniş haklar verildi. Osmanlı Devletinin parçalanmasını ve yıkılmasını isteyen Avrupa devletlerinin destek ve teşvikiyle gayrimüslim vatandaşlar mahalli idarelerde söz sahibi olmak istediler. Onların istekleri doğrultusunda bazı mahalli muhassıllık meclisleri kuruldu. Fakat kısa bir müddet içinde bu uygulamadan vazgeçildi. Batılı devletler Tanzimat ve Islahat fermanlarında gayrimüslimler için vaad edilen reformların uygulanması ve merkeziyetçi sistemin terk edilmesi konusunda Babıali’ye yani Osmanlı hükümetine baskılarını arttırdılar. Batılı devletlerin baskılarıyla hazırlanan 9 Haziran 1861 tarihli Lübnan Nizamnamesi adem-i merkeziyetçiliğe doğru gidişin ilk müşahhas örneği oldu. Dini ve etnik çatışmaların hüküm sürdüğü Lübnan’da cemaatlerin yönetime eşit ağırlıkta katılmaları sağlandı. Bu doğrultuda bütün Osmanlı İmparatorluğunu içine alacak idari yapının yeniden düzenlenmesi hususunda iki farklı görüş ortaya çıktı. Bir kısmı sınırları genişletilmiş vilayet ve livalara mali ve idari yetkiler verilmesini savunurken bir kısmı adem-i merkeziyet prensibini Osmanlı tebaasının bölünmüş olması dolayısıyla mahzurlu buldular. Bu tartışmalar sonunda hazırlanan 1864 tarihli Vilayet Nizamnamesi Fransız department sistemini andıran bir hüviyete sahipti. Merkeziyetçiliği ve adem-i merkeziyetçiliği bir denge içinde uygulamayı hedef alan 1864 nizamnamesi 22 Ocak 1871 tarihli İdare-i Umumiye-i Vilayat Nizamnamesi'nde merkeziyetçiliğin ağır basması yönünde değiştirildi. Nizamname hükümlerine göre vilayet sancaklara sancaklar kazalara kazalar da karyelere (köylere) ayrılıyordu. Vilayet merkezinde valinin başkanlığında toplanan bir vilayet idare meclisi kazalarda da kaza idare meclisi vardı. Hakim mektupçu defterdar hariciye memuru müftü ve gayrimüslim ruhani reis meclislerin tabii üyeleriydi. Ayrıca meclislerde halkın seçtiği iki Müslüman iki gayrimüslim dört üye daha vardı. Bazı vilayetlerde Avrupa devletlerinin destek ve müdahalesiyle yarı bağımsız bir statü uygulandı. Umumi vilayet sisteminin dışında kalan Yemen Hicaz ve Mısır gibi yerler mahalli hanedanlar tarafından idare edildi. Osmanlı merkezi idaresi burada sadece asayişi temin etmekle meşgul oldu. Avrupa devletlerinin Osmanlı Devletini parçalamak ve yıkmak emeline dayanan gayrimüslim unsurları tahrik ve teşvik ederek ve Osmanlı hükümetine baskı yaparak kurdukları adem-i merkeziyetçi idareler kısa zamanda merkezi devlet otoritesini zayıflattı. Bu sebeple merkeziyetçi idareye yönelik bazı reformcu uygulamalara gidildi. Birinci Meşrutiyet'ten sonra Osmanlı ülkesinin parçalanmasını önlemek isteyen Sultan İkinci Abdülhamid Han daha çok merkeziyetçi bir idare tarzını uygulamaya çalıştı. Onun devlet ve milletin faydasına olarak aldığı kararlara karşı çıkan bazı kimseler Avrupa’ya kaçarak adem-i merkeziyetçi bir idare tarzını hararetle savundular. Avrupa devletlerinden destek gören bu kimseler çıkardıkları gazeteler ve dergilerle Osmanlı Devletinin aleyhinde bulundular. Bunlardan birisi de Damad Mahmud Celaleddin Paşanın oğlu Prens Sabahattin’dir. Fransız yazarı Edmond Domolins’in fikirlerinden etkilenen Prens Sabahattin Jön Türkler hareketinin önde gelenlerinden oldu. 1902 Paris Kongresinde Jön Türkler ikiye ayrıldılar. Bir kısmı Ahmed Rıza’nın bir kısmı ise Prens Sabahattin’in etrafında toplandılar. Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti adıyla bir cemiyet kurdular. Avrupa devletlerinin teşvik ve destekleriyle Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan Devletiyle yine o devirde Osmanlı Devletinin hakimiyeti altında bulunan İşkodra Yanya ve Kosova gibi vilayetlerden meydana gelen müstakil bir Arnavutluk Devletinin kurulmasını ve çeşitli unsurlara muhtariyet ve bağımsızlık verilmesini savundular. 23 Temmuz 1908’de Meşrutiyet'in ilanından sonra yurda dönen Prens Sabahattin ve arkadaşları çeşitli gazetelerde adem-i merkeziyet ve teşebbüs-i şahsi fikirlerini neşrettiler ve kendilerine taraftar topladılar. Prens Sabahattin’in adem-i merkeziyetçi görüşlerini benimseyen gençler Nesl-i Cedid Kulübünü kurdular. Daha sonra İttihat ve Terakki Fırkasına muhalif olarak kurulan çeşitli unsurları bünyesinde toplayan Hürriyet ve İtilaf Fırkası da Prens Sabahattin’in adem-i merkeziyet ve teşebbüs-i şahsi fikirlerini savundu. Prens Sabahattin’in savunduğu adem-i merkeziyet prensibine göre; “Her şeyi devletten bekleyen Osmanlı toplumunun gelişebilmesi için ferdiyetçi bir yapıya geçmesi gereklidir. Adem-i merkeziyetçilik ferdiyetçi yapıya geçilirken devlet düzeninin yenilenmesinde temel ilke olacaktır. Yeni yetişecek burjuva sınıfının teşebbüsçülüğünü engellemeyecek bir idare biçimi ancak İngiliz ve Amerikan örneğine uygun bir adem-i merkeziyet modeli olabilir. Buna göre yapılacak ıslahatla bütün tebaayı içine alan bir adem-i merkeziyet uygulanmalıdır. Seçimle gelecek belediye meclisi üyeleri mahalli idarede söz sahibi olmalıdır. Vilayet meclislerinde azınlıklar nüfusları oranında temsil edilmeli Osmanlı tebaası arasında imtiyazlı hiçbir grup bulunmamalıdır. Jandarma teşkilatında her azınlık nüfusu oranında yer almalıdır. Yalnız vali mutasarrıf defterdar ve mahkeme reisleri merkezi idare tarafından tayin edilmelidir.” Prens Sabahattin’e göre; “Bir toplumun bir devletin temelini fertler teşkil eder. Toplumu kuran ona varlık bütünlüğü ve yaşama gücü kazandıran fert olduğu için sosyolojinin işe fertleri ele alarak başlaması gerekir. Fert toplum için değil; toplum fert içindir. Devletin idare biçiminin değiştirilmesiyle yenileşme ve reform olmaz. Reform ancak fert hayatının gelişimini durduran özel teşebbüsü önleyen kurumların değiştirilmesi yenilerinin kurulmasıyla olur. Türkiye’de yapılması gereken en önemli yenilik eğitim ve öğretim düzeninde olmalıdır.” Osmanlı Devletindeki geleneksel teşkilatlanmayı çağdaş gelişmeye ayak uyduramamanın sebebi olarak gören ve eskiye ait değerleri inkâra yönelen Prens Sabahattin’in ilk bakışta parlak görünen adem-i merkeziyetçi fikirlerinin bazılarının uygulanması bile Osmanlı Devletinin parçalanmasına ve yıkılmasına sebep olmuştur. Cumhuriyet döneminde 1921 Anayasasının 11-14. maddeleri vilayetlere muhtariyet ve manevi şahsiyet (tüzel kişilik) bağışladı. Vilayet şuralarına da mahalli konularda yetkiler verdi. Vali TBMM’nin temsilcisi olarak devletin işlerini görecekti. 1924 Anayasasında bu hükümlere ve benzerlerine yer verilmedi. Mahalli idarelerle ilgili düzenlemeler ise büyük ölçüde iktidara gelen siyasi partilerin tutumuna bağlı kaldı. |
|
|
|
|
|
#4 (permalink) |
![]() |
Ağa
Türk devletlerinde askeri ve sivil kuruluşlarda kullanılan bir unvan. Moğolca büyük erkek kardeş manasındaki “aka” kelimesinden Türkçeleşmiştir. Bu manâsından başka bazı lehçelerde baba dede amca dayı abla gibi yaşça büyük akrabalar için kullanılmaktadır. Ağa kelimesi unvan olarak kağanlar devrinden itibaren kullanılmıştır. Moğol prenslerine de aka unvanı verilmekle beraber bu unvan daha çok tanınan bir soydan olmayan fakat hizmetleri sayesinde önemli mevkilere yükselen devlet adamlarına verilmiştir. Timurlular devrinde ise bu unvanın sadece kadınlara verildiği kaynaklardan anlaşılmaktadır. Akkoyunlu Devleti'nde bey zümresine mensup olmayan vazifeliler "Ağa" unvanını kullanmışlardır. Aynı şekilde Türk ve Moğol devlet teşkilatına bağlı kalan Safevi Devleti'nde de oymak ileri gelenleri avcıbaşılar darugalar elçiler saray hadımları bu unvanla anılmışlardır. Kaçarlar devrinde ise mülki memurlar için ağa unvanı kullanılmıştır. Osmanlılarda devlet teşkilatının genişleme ve gelişmesinden sonra ağa kelimesi askeri teşkilatta çok kullanılan bir unvan haline geldi. Eyalet ve sancakların valileri olan paşa ve beylerden sonra merkez askeri teşkilatının bütün emirleri saray kuruluşlarının başında bulunanlar ve ihtisab ağası gibi bir kısım yöneticilerin bu unvanı taşıdıkları görülmektedir. Ağa unvanı taşıyanların çok defa vazifeleri veya şekilleri ile tarif edilmeleri de bu unvanın yaygın bir şekilde kullanılmasından ileri gelmiştir. Osmanlı Devleti'nde ağa unvanının kullanıldığı yerlerden bazıları şunlardır: Yeniçeri ağası harem ağası hazine ağası kızlar ağası silahtar ağa rikabdar ağa kol ağası çuhadar ağası iç ağası tatar ağası. On dokuzuncu asırda Yeniçeri ocağının kaldırılmasıyla başlayan yeniliklerden sonra ağa unvanı yerini bazı unvanlar hariç efendi ve bey unvanlarına bırakmıştır. 1934’ten sonra imtiyaz anlatan diğer kelimelerle birlikte ağa unvanı da kaldırılmıştır. |
|
|
|
|
|
#5 (permalink) |
![]() |
Ahali Mübadelesi
1923'te imzalanan Lozan Antlaşması gereğince Türkiye'deki Rumlarla Yunanistan'daki Türklerin büyük bölümünün karşılıklı değiştirilmesi. Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında meydana gelen Kırım Doksanüç ve Balkan harplerinden sonra Anadolu'ya Kırım'dan Kafkaslardan ve Balkanlardan pekçok Müslüman-Türk nüfus göç etti. Öte yandan Tanzimat'tan sonra gayrimüslim tebaaya ve azınlıklara verilen imtiyazlar özellikle Rumların ekonomik bakımdan güçlenmesi neticesini ortaya çıkardı. Bu sebeple Yunanistan'dan Anadolu'ya göç oldu. Rumlar özellikle İstanbul'da Batı Anadolu'da Trakya'da ve Karadeniz kıyılarında yerleştiler. Ekseriyeti şehirlerde oturan ticaret ve sanatla meşgul olan Rumlar dış ticarette ve imalat sanayiinde önemli yer tuttular. 1919 senesinde Batı Anadolu'daki imalathanelerin % 73'ü Rumların elindeydi. Osmanlı Devletinin parçalanması yeni devletlerin kurulması kurulan devletlerin Müslüman-Türklere zulüm ve işkenceler yapmaları neticesinde Rumeli'den Türkiye'ye büyük göçler oldu. bu göçler 1911-12 Balkan Savaşları sonrasında hızlandı. 140 bini Yunanistan'dan olmak üzere 400 bin Müslüman-Türk Türkiye'ye geldi. 1919'da Batı Anadolu'daki Yunan işgalinde yerli Rum ahali Yunan ordusuyla işbirliği yaptı. Yunan ordusunun yenilerek geri çekilmesi Rumların da büyük zarar görmesine bir kısmının Yunanistan'a kaçmasına sebep oldu (Bkz. Türk Göçleri). Lozan'da Yunanistan'daki Müslüman-Türk ahali ile Türkiye'deki Rum ahalinin karşılıklı mübadelesi yani değiştirilmesi konusu da ele alındı. 30 Ocak 1923'te imzalanan antlaşmaya göre; Batı Trakya'da yaşayan Türkler ile İstanbul'da yaşayan Rumlar dışında kalan bütün Türk ve Rum nüfus değiştirilecekti. Mübadele edilen ahali bir daha geri dönemeyecek taşınır mallarını yanlarında ***ürebilecekler taşınmazlarını ise karma komisyon denetiminde altın değerine göre tasfiye edebilecekti. Antlaşmanın uygulanması için iki ülkeden dörder Milletler Cemiyeti Kurulunun seçtiği üç üyeden meydana gelen bir komisyon teşkil edildi. Komisyon ekim 1923'te çalışmaya başladı. Birinci yıl bir miktar ahali mübadele edildi. Fakat İstanbul'daki Rumların tespiti hususunda anlaşmazlık çıktı. Yunanistan hileli yollara başvurarak İstanbul'da oturan Rumların doğum yerleri ve İstanbul'a yerleştikleri tarih ne olursa olsun mübadele dışı bırakılmasını istedi. Türkiye ise bunların Türk kanunlarına göre tespit edilmesini istedi. Milletlerarası Adalet Divanı Türkiye'nin görüşüne yakın bir karar aldıysa da Yunanistan bu karara uymadı. Batı Trakya'daki Müslüman-Türk ahalinin mallarına antlaşmalara aykırı olarak el koydu. Bu malları Rum göçmenlere dağıttı. Buna karşılık Türkiye de İstanbul'daki Rumların mallarına el koydu. İki ülke arasında bir müddet gergin bir hava hakim oldu. 1926 senesinde yapılan bir antlaşmayla el konan taşınmazlar meselesi çözümlendi. Ahali mübadelesi 1923'ten 1927'ye kadar sürdü. Mübadele neticesinde 400 bin Müslüman-Türk Türkiye'ye gelirken 1 milyonu aşkın Rum Yunanistan'a gitti. Mübadele sırasında giden Rumların yüzde ¤¤¤¤eni Anadolu'dan yüzde yirmisi ise Trakya'dandı. 1927 senesine gelindiğinde İstanbul'da yaşayan 110.000 Rum kaldı. 1930 senesinde "İkamet Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi" adıyla Yunanistan'la imzalanan antlaşmayla Türk tebaası bile olmayan Rumlara Türkiye'de aynen Türk vatandaşları gibi haklar tanındı. Antlaşmada "Mütekabiliyet" yani iki tarafın da bu hakları karşılıklı olarak kullanması hükmü yer aldı. Türkiye'deki Rumlar bu hakları fazlasıyla kullandılar. Hattâ Türkiye'de ticari hayatın köprü başlarını Rumlar tuttu. Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin takip ettiği tavizci dış politika sebebiyle Türklerin Yunanistan'da aynı hakları kullanması bir tarafa ellerindeki hakları antlaşmalara rağmen alındı. Yunanistan Batı Trakya Türklerine rahat zulmedebilmek için Türklerin yaşadıkları bölgeyi birinci derecede askeri yasak bölge ilan etti. Güneydoğu Rodoplarda bulunan Pomak Türklerine Hıristiyanlaştırarak eritme siyaseti tatbik edildi. Pomaklara yoğun bir şekilde kendilerinin aslen Türk olmadıkları telkini yapıldı. Pomaklar arasında Türkçe konuşmak yasak edildi. Diğer bölgelerde yaşayan Türkler arasında milli şuura hizmet eden gazeteler kapatıldı. Gazeteciler çeşitli bahanelerle hapsedilerek kendilerine işkence yapıldı. Cami çeşme mektep gibi dini ve hayrî eserlerin yapılmasına müsaade edilmediği gibi eskilerin tamir edilmesine de binbir güçlük çıkartıldı. Bu yüzden o güzelim eserler zamanla harabe hale geldi. Sık sık imar planları değiştirilerek açılacak yollara Türk-İslam eserleri isabet edecek şekilde çizildi. Türklerin elinde bulunan topraklar toprak reformu bahanesiyle istimlâk edilerek ellerinden alındı ve istimlâk bedelleri ödenmedi. Türk-İslam mezarlıkları aynı şekilde istimlâk edilerek ortadan kaldırıldı. Yerlerine de gazino ve sinema gibi eğlence yerleri yapıldı. Türk sözünü kullanmak yasak edilerek suni bir surette Türk ve İslam ayırımı yapıldı. Böylece Müslüman Türkler arasına ikilik sokulmaya çalışıldı. Mahalli idarelere seçilmiş bulunan Türkler Yunan emellerine hizmet etmedikleri takdirde bunlara işten el çektirildi. Türklere memuriyet hakkı verilmediği gibi Türklerden alış veriş yapılmasına çeşitli yollarla mani olundu. Türklerin tahsil imkânları çeşitli yollardan engellendi ve bu suretle onlar arasından münevver insanların yetişmesi engellendi. El altından ve çeşitli yollarla Batı Trakya Türklerinin Türkiye'ye göç etmeleri telkin edildi. Bu suretle Türk nüfusunun azalmasına azami gayret sarf edildi. Türkiye'de ise azınlık durumunda olan Rumlara karşı yumuşak bir politika izlendi. Konuştukları dillere göre yapılan son nüfus sayımında (1965) Türkiye'de Rumca konuşan 48.000 kişinin olduğu ve 80.000 Rum-Ortodoks olduğu tespit edilmiştir. Bu sayının sonraki yıllarda biraz daha azaldığı tahmin edilmektedir. Yunanistan'da ise yaklaşık 150.000 Türk bulunmaktadır. |
|
|
|
|
|
#6 (permalink) |
![]() |
Alay Türkçe'de tören veya gösteri gayesiyle bir araya gelen topluluğa; başında bir albayın bulunduğu tabur ile tugay arasındaki askeri birliğe; Osmanlılar'da askeri ve mülki merasimin tertip ve düzenine verilen ad. Sultan İkinci Mahmud Han tarafından 1826 senesinde kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediyye'nin 12.000 kişilik kuvvetinin tamamı İstanbul’da bulunan sekiz tertibe bölünmüştü. Daha sonra imparatorluğun başka bölgelerinde de tertipler kuruldu. 1828 senesinde “tertip” terimi “alay”a çevrildi. Her alay üç taburdan meydana geliyor komutanlığını miralay (albay) rütbesinde bir subay yapıyor ayrıca yardımcı bir kaymakam (yarbay) bulunuyordu. 1831’de bir alayın dört taburdan kurulması ve dördüncü taburun avcı taburu olması kabul edildi. Arkasından iki alaydan meydana gelen livalar (tugaylar) kuruldu. Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanında bulundukları bölgenin güvenlik ve savunmasını yürütmek üzere Hamidiye Alayları teşkil edildi. İkinci Meşrutiyet'ten sonra piyade alayları üç taburdan meydana gelmeye başladı. Süvari alayları altı bölükten topçu alayları ise 12 bataryadan ibaretti. Cumhuriyet döneminde ise bir piyade alayı üç piyade taburundan bir tanksavar bölüğünden bir piyade hava bölüğünden bir muhabere takımı ve piyade hafif koluyla bir alay karargahından teşkil edildi. Bir topçu alayı ise iki veya daha fazla topçu taburundan meydana geldi. Alay kelimesinin başına ve sonuna getirilen eklerle bir hayli tabir terim ve deyim meydana gelmiştir. Alaylı alay beyi alay emini alay katibi alay imamı alay müftisi alay çavuşu alay-ı hümayun alay köşkü alay kanunu alay meydanı alay meclisi alay erkanı alay sancağı alay bağlamak alay göstermek alaya binmek mevlid alayı valide alayı sürre alayı kılıç alayı selamlık alayı Hırka-i seadet alayı baklava alayı amin alayı kadir alayı bayram alayı mızraklı alayı hassa alayı düğün alayı bunların belli başlılarıdır. İslamiyet'ten önce örf adet ve geleneklerine düşkün olan Türkler Müslüman olduktan sonra da İslamiyet'in yasak etmediği adet ve geleneklerini sürdürdüler. Müslüman olduktan sonra dinin ışığında pekçok güzel adet ve gelenekler ortaya koyarak İslamiyet'in emirlerini toplum olarak yaşamaya ve yaşatmaya gayret gösterdiler. Osmanlılar zamanında daha önceki Müslüman-Türk devletlerinde görülen bazı merasim ve gelenekler aynen devam ettirildiği gibi yeni ilaveler de yapıldı. Bu merasimlere umumi olarak alay adı verilirdi. Saray erkanı ile halkın kaynaşmasına vesile olan bu alaylar halktan büyük ilgi görür ve çok ihtişamlı olurdu. Padişahın tahta çıktığı gün sabahın erken saatlerinde Topkapı Sarayı-Akağalar Kapısında biat merasimi yapılırdı. Padişah hazine-i hümayundan çıkarılan tahta oturur teşrifata (protokole) riayet olunarak başta hanedan mensupları olmak üzere bütün rütbe sahipleri birliğin ve kuvvetin sembolü olan padişahı selamlayarak yerlerini alırlardı. Bu merasim büyük bir sessizlik içinde cereyan eder mızıka çalınmazdı. Bayram gümlerinde de buna benzer bayram alayı veya muayede denilen bayramlaşma merasimi yapılırdı. Bayramlaşma merasimini Babıali teşrifat kalemi idare ederdi. Herkes yerini aldıktan sonra padişah mızıka-i hümayun efendilerinin; “Aleyke av¤¤¤¤ah” ve; “Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var” sesleri arasında tahta oturur ve bu esnada mehteran bölüğü tarafından hünkâr marşı çalınırdı. Teşrifata uygun olan bu merasim son zamanlarda umumiyetle Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonunda icra edilirdi. Bu merasimlerden başka şu alaylar yapılırdı: Beşik alayı: Harem'de kus-i şadımani çalınınca Enderunlular doğum olduğunu anlarlar kurbanlar hazırlanırdı. Her koğuşun önünde kurban kesilirdi. Padişah Çinili Köşkün içinden altın serperdi. Mehter takımı marşlar çalarak bu sevince iştirak eder doğan şehzadenin veya sultanın ismini öğrenen şairler tarih düşürmekte yarışırlardı. Hazine kâhyası darphaneye giderken gümüş kabartmalı beşik ısmarlardı. Kısa zamanda yapılan beşik alayla saraya getirilir harem kapısında kızlarağasına verilirdi. Hazine kâhyası ve maiyetindekilere padişah tarafından ihsanda bulunulurdu. Sürre alayı: Osmanlılar zamanında hac mevsiminde Mekke ve Medine’ye saraydan ve halktan gönderilecek hediyeleri yollamak üzere düzenlenen merasimdir. Hırka-i saadet alayı: Ramazan ayının on beşinde yapılırdı. Hazine kâhyası vezirlere divan çavuşları vasıtasıyla davetiyeler gönderirdi. Ayrıca ilmiye sınıfı mensuplarına mülki ve askeri erkâna da haber giderdi. Merasimden önceki gece padişah süngerlerle Hırka-i saadetin bulunduğu sandukayı ve dolapları silerdi. Padişah sabah namazını Hırka-i saadet dairesinde kılar öğleden evvel hasodalılar Hırka-i saadetin gümüş yaldızlı sandukalarını altın anahtarla açarlar yedi kat ipek kadife üzerine som sırma ve incilerle işlenmiş bohçaların şeritlerini çözerlerdi. İkinci mahfaza bundan sonra padişahın yanında bulunan altın anahtarla açılırdı. Hırka-i saadet sandukasının açılışında silahdar çuhadar rikabdar dülbentdar ağa anahtar ve peşgir ağaları hasodalılar saray imamları da hazır bulunurlardı. Bu esnada güzel sesli müezzin ve çavuşağaları Kur’an-ı kerim okuyarak ziyarette bulunanlara ayrı bir manevi haz verirlerdi. Ziyareti evvelâ padişah sonra sırayla diğerleri yapardı. Baklava alayı: Ramazan-ı şerifin on beşinci günü gayet muhteşem bir surette yapılan Hırka-i saadet alayından sonra yeniçeri ocağı neferlerine baklava verilirdi. Bu uygulamaya ilk olarak Kanuni Sultan Süleyman Han zamanında harplerden zaferle dönen orduya pilav zerde ve yahni gibi yemeklerle ziyafet verilmekle başlandı. Askeri gazaya teşvik etmek maksadıyla çekilen bu ziyafetler sonraki padişahlar zamanında da devam etti. Ramazan-ı şerifin on beşinci günü İstanbul’da bulunan askerlerin her on neferine bir tepsi baklava ikramı adet oldu. Bu alay yapılırken yeniçeri ortaları saka |