![]() |
|
|||||||
| Şiirler Her Konuda Şiirin Bulunduğu Ortamınız |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Seçenekleri | Modları Göster |
|
|
#1 (permalink) |
![]() |
Benerci Kendini Niçin Öldürdü ? - İkinci Kısım - BİRİNCİ BAP BENERCİ TEKRAR ARKADAŞLARINA KAVUŞUR... SOMADEVA YATAĞA DÜŞER... ROY DRANAT'IN HAYAT FELSEFESİ... YİRMİNCİ ASIR TARİHİNİN BAŞLANGICI V. S... V. S... Noktanoktanoktanokta nooook-ta Basmıştır yine bağrına Benerci'yi o inanılmayacak kadar iyi kahredip yaratan KALKÜTA. Noktanoktanoktanokta Noooook-ta I Bu yaz: Sabahları — taze süt gibi beyaz öğle zamanları — erimiş bakır gibi aydınlık akşamları — Bombaylı kadınların esmer teninden ılık ve geceleri — üzüm salkımları gibi yıldızlıyken hava SOMADEVA düştü yatağa. Kan geliyor boğazından. Dinleyin bunu Benerci'nin ağzından: «— Gazete kâatlarıyla örtülmüş olan masada bir gaz lambası yanıyordu. Somadeva duvarın dibindeki yer yatağındaydı. Boynu bembeyaz. Elmacık kemiklerinin derisi kırmızılaşmıştı. Tıraşı uzamış. Ve gözleri lüzumundan fazla aydınlık lüzumundan fazla karanlıktı. Yatak çarşafının ayak ucunda bir tahta kurusu yürüyor. Gittim tahta kurusunu aldım. Masadaki gazete kâadını kopardım koyulaşmış siyah bir kan damlasına benziyen hayvanı kâadın içinde ezdim. Somadeva güldü: — Benerci beni seviyorsun dedi. Gözlerini yüzümde gezdirdi. Gözleri alnımda durdu: — Benerci seneler geçti. Benim attığım taşın izi silinmemiş. Bunun şimdi farkına vardım dedi. Yeni doğmuş bir çocuk gibi nefes aldı: — Bugün iyiceyim dedi. Su istedi. Verdim. — Karanlık dedi. Lambanın fitilini açtım. Yine ona para getirmiştim. — Bu parayı nineye verirsin yine. Her gün besleyici yemekler pişirsin. Hem üç öğün mutlaka yemelisin dedim. Cevap vermedi: — Geçen hafta sana getirdiğim paradan hapisanedekilere göndermişsin sonra iki gün kuru ekmek yemişsin dedim. İşitmemezliğe geldi. — Sana yemeğin için verilen parayı başka yerlere harcamaya hakkın yok dedim. Yemek yemen iyi olman lâzım dedim. Bir şey söylemek istedi. Söylemedi. Düşünüyorum. Bir kamyonun üstünden uçsuz bucaksız kalabalığa söz söyliyen Somadeva aklıma geliyor. Yağmurlu bir akşam aklıma geliyor. Karakolun duvarına çömelmişim. İçerde Somadeva'nın omuz başları lime lime yarılarak kanıyor. Somadeva'nın mahkemesi aklıma geliyor. Yumruklarını maznun parmaklığına vurarak haykırıyor. Somadeva hapisaneden kaçıyor. Yine beraberiz. Britanya'ya karşı grevler nümayişler içtimalar... Sıcak bir öğle zamanı aklıma geliyor. Uzun bir yol yürüyoruz. Terimi silmek için Somadeva'dan mendilini istiyorum. Dalgın mendilini veriyor. Mendilde kan. Gece boğazından kan boşanmış. Doktora gidiyoruz. Verem. Metelik yok. Zaten hastaneye de yatırmak mümkün değil. Kaçak. Somadeva'yı ninenin evinde duvarın dibindeki yer yatağına yatırdığım gün aklıma geliyor. Düşünüyorum. Kötü berbat şeyler aklıma geliyor. Sonra mendillerine kan tüküren veremli genç kız romanları okuya okuya bütün bu anlattıklarımı bayağı bulacak olan bazı okuyucular aklıma geliyor. Gülüyorum. Somadeva soruyor: — Niye güldün? — Hiç.. Hem artık ben gideceğim. Somadeva soruyor: — Haftaya geleceksin değil mi? — Tabii. Odadan çıkarken Somadeva'nın sesini işitiyorum: — Böyle duvar dibinde sırtüstü gebermek berbat şey be. Hiç olmazsa orada ölsem. Sen söyle arkadaşlara... Gözlerim yaş içinde. — Arkadaşlara söyle. Unutma Benerci. Orada. Anlıyor musun?» II Sıcak. Ufukta ışıldayarak nehir akıyor. Benerci kapalı bir kitap gibi. ROY DRANAT toprağa bakıyor Ve konuşuyor yarı yoldan dönen bizim eski ahbap gibi: «— Benerci sen yüksek dağların çayırlarında biten keskin kokulu göz alan renkli bir otsun. Fakat devedikeninden daha faydasız bir ot. Benerci sen bir Don Kişot'sun kahraman ve gülünç bir Don Kişot. Benerci bil ki neticeler çıkarmak öyle mümkün değil ki... Hayat öyle karışık. Geç efendim bunları bırak. Akşamüstü serinlikte teferrüce çık... Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz yaz: "Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz..." Gerisini at. İşte felsefei hayat.» Benerci güldü. Ben bir şey demedim. Eski bir kavga şarkısı mırıldanarak bakıyorum ufukta akan suya. Sıcak. Yazdım bütün gece Benerci'yi şimdi bir yatsam uykuya.* (*) Okuyucularıma ismiyle ilk defa karşılaştıkları ROY DRANAT hakkında kısa bir malûmat vermeyi münasip buldum. Roy Dranat Benerci'nin eski bir kavga arkadaşıydı. Fakat sonra galiba korktu galiba sabrı tükendi ve galiba ruhunu satıp rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi. Kavgadan ayrıldı. Şimdi ROY DRANAT İngiliz emperyalizminin emrinde sakalsız pelerinsiz ve kılıçsız rahatını arayan zavallı mustarip bir Faust'tur. N.H. III. «Keşmirli Ebe kadın anamın kasıklarından çekti beni. Ve kundakladı bir sinema biletiyle. Biletim üçüncü mevkiydi. Anam etekliğini giydi babam mavi gömleğini yola düzüldük... Gittiğimiz sinemanın üç kapısı var: Birincinin önünde: otomobiller tepiniyor fraklı Britanya bankaları iniyor. İkincinin önünde: küçük dar dükkânlarla dar tarlalar. Üçüncü kapı bizim oradan biz giriyoruz istihsal aletinden mahrum olanlar. İçerde the polismenler gösteriyor yerlerini müşterilerin: — Buyrun siz oturunuz! Oturtuldular. — Oturun! Oturdular. — Otur ulan kerata... Oturduk. Lambalar söndü. Muzıka başladı makina döndü. Perdede filmin ismi göründü: (Yirminci Asrın Sergüzeştleri nâm dram.) Yirminci asır dört kanatlı bir tayyareden mendil salladı bize. Yakasında kapitalizm açıldı kabak çiçeği gibi. O kadar çoğaldı o kadar uzadı ki bacalar saçlarından asıldılar sıra sıra kehkeşanlara. Öyle duman çıktı kurum yağdı ki gökte Allah bile meleklere Amerikan markalı muşambalar giydirdi. Şikagolu bir milyoner öptü telsiz telefonla Tokyolu sevgilisini. Elektrikli salhanelerde makinaların bir ağzından pastırma attılar öbür ağzından boynuzlu inekler çıktı. Bir coğrafya hocası dedi ki derste: "Senegalli zencinin yegâne derdi yüzünün siyah olmasıdır." Bu haber bir velveleyle köpürdü Paris'te müstemlekeler nezareti emir verdi pudra fabrikaları geçti seferberliğe. Paris'te olan işler duyulunca Londra'dan hemen içtima edip karar koydu Avam Kamarası: "Kıçlarına kuyruk takmıyan Hintlilerin kesilecek kafası." Telsizler daha tebliğ ederken bu kararı Hind'e muazzam bir kuyruk tröstü teşekkül etti Mançister şehrinde. Kutbu şimalide Eskimolar görünce bu halleri kıça kuyruk takmamak ve değiştirmemek için deri ince Japon fincanlarında okkalarla Hollanda sütü içmeğe başladılar. Üstünde uzun katarlar kayan raylar bahrimuhitlerin elli bin tonlukları ham mevat taşıyorlar müstemlekelerden. Kilometreler ticaret evleriyle bağlandı birbirine. Sahrayı Kebir'in ortasında ilân kuleleri dikildi. Tröstler kartellerle tokuşuyor. Balyalar denkler çuvallar kutular şarktan garba garptan şarka koşuyor... Perde karardı makina durdu. Perde beyazlandı lambalar yandı. Lambalar yanar yanmaz kocaman bir gürültü ortalıkta çalkandı. Babama sordum: "— Ne oldu?" Anam güldü. Ve birdenbire küçücük kafam yukardan düşen bir kitabın yapraklarıyla örtüldü. Kitabı kafamdan atıp yukarı baktım: Britanya bankalarının localarından filozoflar: tonlarla yaldızlı eserlerini fırlatıyorlar üstümüze. Lambalar söndü. Muzıka başladı makina döndü. Perdede ikinci kısmın ismi göründü "Hindistanlı Parya VE PROLETARYA.." The polismenler el attı kıçlarına. Birinci mevki homurdandı. İkinci sallandı. Bağırdı üçüncü mevki avazı çıktığı kadar: "— Geliyor ror geliyor bizimkiler...." Mehtaba dökülen bahrimuhit gibi mavi pantolonların dalgaları kapladı perdeyi. Başladı resmigeçit Misisipi gibi uzun Amazon kadar geniş. Maden ocaklarında çalışanlar ata biner gibi kazmalarına binip tünellerde koşuyorlardı dörtnala. Keşmirli mensucat amelesi hep bir ağızdan şarkılar okuyarak kocaman bir bayrak dokuyarak geçti. Nakliyatçılar şehirlere tekerlek takarak tramvaylara çektirdiler. Elektrikçiler lastik eldivenlerine sırma saçlarından dolamışlardı voltları. Elektrikçiler geçtiler elektrik kadar temiz elektrik kadar çevik elektrik elektrik... Geçiyor bizimkiler Misisipi gibi uzun Amazon kadar geniş... Omuzlarımda fır dönerken kafam karnıma vurdu babam. Şimdi yürüyordu perdede on milyon beygir kuvvetinde bir ıstırap: Elleri ceplerinde kilitli parmakları burunlarında ağır ağır sürüklendi işsiz ordusu. Adımları nalladı gözbebeklerimizin kulaklarını. Sırıttı birinci mevki. İkinci düşündü. Perdede yeni yazı göründü: "BURJUVAZİ!." The polismenler giydi pazarlıklarını. Alkış yağdı localardan. Ağzı sulandı ikinci mevkiin. Biz çuvaldızla dikildik birbirimize gündeliklerimizden avuçlarımız alevlendi fırladı gözlerimiz burun deliklerimizden. Başladı resmigeçit: İmparatorluk üniformaları davul çalarak yol açarak geçti. Britanyalı diplomatlar bonjurlarının kuyruklarını döşediler yola. Bayraklar çekildi her karakola. Sökün etti tröstler. Başlarında banka kavaslarının şapkası vardı. Sıkıştırmışlardı fabrika bacalarını kulaklarına. Toprakların kilometreleri tespihti ellerinde. Ağızları havada kartel avlıyordu. Esham senetlerindendi boyunbağları. Parmaklarımla saydım bu dağları geçtiler. Göründü müteşebbislerin alayı. Hepsi bir iki fabrikanın tutmuştu kulaklarından. Sünnet çocukları gibi yürüyorlardı. Hepsinin parlıyordu apış arasında malî sermayenin altın kazığı. Bunları da birer birer saydık anamla beraber... Alay bitti. Toz duruldu. Baktık ki yollara çıplak göbeklerinden çivilenmişti orospular.» Somadeva deminden beri okuduğu defteri kapattı. Yastığının altına koydu ve Benerci'nin yüzüne baktı: — Nasıl buldun? Benerci sordu: — Hepsi bu kadar mı? — Şimdilik bu kadar. Daha doğrusu bu yazmak istediğim «Yirminci Asır Hindistan Tarihi»nin başlangıcı. — Bakalım gerisi nasıl olacak? — Gerisi sonu harikulade olacak asıl Benerci. Bu tarihin sonu inanılmıyacak kadar mükemmel olacak. Yalnız bir yazabilsem yani onu ben de bir yazabilseydim. Benerci kalktı. Masanın üstündeki gaz lambasını yakmak istedi. Somadeva seslendi: — Lambayı yakma. Böyle daha iyi. Geçmiş gelecek kafamın içindekileri böyle daha iyi görüyorum. Akşamları ateşim dehşetli artıyor. Ağrılar filan dehşetli. Artık dayanılmıyacak kadar... Neyse bunları bırak. Sen bir şeyler anlat bakalım. Son günlerde okuyor musun? Fabrika kaçta bitiyor? Neler okudun? — Son günlerde bir iki meraklı kitap okudum. Hatta iki tanesi yanımda. İstersen lambayı yakayım da sana biraz okuyayım. — Olur Benerci. Benerci lambayı yaktı. — Kitaplardan biri şu meşhur Fransız gazetecisi Alber Londr'un. Fransız Kongosu'na dair. Sana kitabın en feci faslından beş on satır okuyacağım. Fransız Kongosu'nun merkezi Brassavil'le Karaburun limanını birleştirecek olan Kongo - Osean demiryolunun inşaatına dair birkaç satır. İnşaatı Batilon Şirketi yaptırıyor. Şimdi dinle: Benerci lambanın fitilini biraz daha açtı. Okumaya başladı: «— Bakota Baiyya Linfaondo Sara Banda Lizangö Mabaja Sinde Loano kabilelerinin adamları dalgın hayatlarından koparılarak Batilon'a gönderilmekteydiler. Bu çok garip bir yolculuktu. İstilâ zamanlarımızdan kalan mavnalara yükleniyorlardı. Üç yüz dört yüz başlık insan sürüleri güvertenin altına ve üstüne yığılıyordu. Aşağıda olanlar nefessizlikten boğuluyorlardı; yukardakiler ne oturabiliyorlardı ne de kalkabiliyorlardı. Ve ayaklarında zencir olmadığı için Brassavil'e kadar 15-20 gün süren yolculuk esnasında Şari Sangu Kongo nehirlerine her gün iki üç insan kendini atıyordu. Mavna yolunda ilerliyordu. Düşenlerin hepsini toplıyamazsın ya!... Kıyıdan gidildiği zamanlar ağaç dalları en yukarda bulunanları nehre yuvarlıyor... Hiçbir çatı yok. 15 gün yuvarlak güvertenin üstünde. Güneşin altında. Yağmurun altında. Ocak odunla yakıldığı için uçuşan küçük kıvılcımlar zencilerin derilerinde yanıklar yapıyor... İşte nihayet Brassavil... Üç yüz kişiden ancak iki yüz altmışı bazen de iki yüz ellisi gelebilmiştir. ....Gelenler sürüye sokuluyor. Yaya yolculuk başlıyacaktır. İlk önce en sağlam olanlar seçiliyor. ....Ve sürü balta görmemiş ormanlardan yürüyerek bataklıklar geçerek dehşetli Mayombe ormanına doğru ilerliyor. ....Bu korkunç bir manzaradır. 10 kilometreye uzanan insan sürüsü boğumlarını kımıldatmaya mecali olmayan uzun yaralı bir yılana benzer. Biyalılar düşer Zindeliler ayaklarını zorlukla sürükleyebilirler ve kırbacın düğümü onları kovalar. Ben demiryollarının nasıl yapıldığını görmüşümdür. İş yerinde birçok aletler vardır. Fakat burada zencilerden başka hiçbir şey yok..... ....300 kilogram ağırlığında çimento fıçılarını nakletmek için Batilon Şirketi bir sırık ve iki zenciden başka hiçbir vasıtaya lüzum görmemiş. Irgatbaşıların ezdiği bitkin yorgun yaralı sıska zenciler yığınlarla ölüyorlar. ....Bu muazzam bir zenci imhası hareketiydi. Batilon Şirketi'ne verilen sekiz bin insan az bir zaman içinde beş bin sonra dört bin daha sonra iki bine indi. Ölenlerin yerini doldurmak için yeni devşirmeler yapılıyordu. Zenciler ormanlara Çat kıyılarına Belçika Kongosu'na Angola'ya kaçıyorlar. Eskiden insanların yaşadıkları yerlerde bizim müteahhitlerimiz şimdi yalnız şempanzeleri buluyorlar......» Benerci durdu ve — Somadeva dedi biliyor musun bu kitabı yazan Alber Londr kimdir? — Hayır tahmin ediyorum. Onda dehşetli bir iş adamı kafası var. Zencilerin mahvoluşuna körü körüne baltalanan bir ormanın mahvolması gibi acıyan bir adam. Anlıyorum ki o Afrika'ya makina istiyor. Zenciyi ölümden kurtarmak için değil. Zenciyi daha semereli daha uzun zaman daha dayanıklı işlettikten sonra öldürmek için. Fransız emperyalizminin acı söyleyen dehşetli bir gazetecisi şu Alber Londr.. Öyle değil mi? — Öyle.. İstersen sana kitapları bırakırım. Öteki kitap Jorj Lefevr'in «Kauçuğun Epopesi». Amerika otomobil fabrikalarına dair fasılları şayanı hayret. Bu Lefevr kadar köpoğlulukta mahir bir adam görmedim. İnsanların kocaman bir makinanın basit vidaları haline gelmesinde bile şiir bulan bir adam. Kitabı okur anlarsın. Lambayı söndüreyim mi? Haftaya gelirim yine. Dört gün sonra yapılacak mitingin sonu neye varacak? Böyle hasta olmasaydın. Kuvvetli söz söyliyen amma bıçak gibi söz söyliyen bir arkadaşa öyle ihtiyacımız var ki. Neyse. Ben gidiyorum. Kendine iyi bak... — Ben kendime iyi bakıyorum. Üzülme! Git. Lambayı söndür. Benerci lambayı söndürdü. Ve sanki lambayı söndürür söndürmez Somadeva hemen uyuyuvermişmiş gibi ayaklarının ucuna basarak odadan çıktı. Merdivenin sahanlığında nine Benerci'yi kolundan tuttu: — Ölecek dedi. Belki ölümün gelmesini beklemeden kendi kendini öldürecek. Benim oğlum da kafasını İngilizler sopayla parçaladıktan sonra o duvarın dibindeki yatakta ölmüştü. Bu da o duvarın dibindeki yatakta ölecek. Belki de kendi kendini öldürecek. Çok ağrı çekiyor. Sana göstermiyor amma siz hepiniz öyle ağrı çekseydiniz çoktan ölürdünüz. — Kendini öldüreceğini nerden biliyorsun? Sana bir şey söyledi mi? — Bana bir şey söylemedi. Bana o yalnız iyi şeyler söyler. Kendini öldüreceğini yalnız kendine söyledi gibi geliyor bana. Bunu belki kendine bile apaçık söylememiştir. Belki de söylemiştir. Dün ben evde yokken sokağa çıkmış... Yatağının altına bir çıkın korken gördüm. Çıkında ne vardı bilmiyorum. Sokaktan bir şey alıp getirdi. Benerci birdenbire geri dönüp Somadeva'dan sormak istedi. Sonra vazgeçti. — Sen onu yalnız bırakma nine ben iki üç gün sonra gelirim. Benerci sokağa fırladı. Yürüdü.. Yürüdü... Bir köşebaşında Roy Dranat'la karşılaştılar. Havagazı fenerinin altında durdular. Roy Dranat sarhoştu. Benerci'nin ellerini tuttu: — Benerci belki siz haklısınız dedi. Belki haklısınız. Fakat ben «dünyayı düzeltecek ben mi kaldım»a kadar düştüm. Mümkündür ki «beş parmak bir olmaz»a kadar da alçalayım. Amma bana öyle geliyor ki sizin hakkınız var. Allahaısmarladık Benerci. Ben bu tarafa sapıp yoluma gidiyorum sen de yoluna git.. Roy Dranat Benerci'nin ellerini bıraktı. Şapkasını çıkardı. Yerlere kadar eğilerek Benerci'yi selamladı: — Belki siz haklısınız....... Sallanarak uzaklaştı.. İKİNCİ BAP KALKÜTALI SEYYAR SATICI ESNAFINDAN BİR VATANDAŞ: KALKÜTA'DA İNGİLTERE EMPERYALİZMİ ALEYHİNE YAPILAN MİTİNGİ VE SOMADEVA'NIN ÖLÜMÜNÜ BERVEÇHİ ÂTİ ANLATIYOR. I Meydanda bir kalabalık vardı kardaşım uyy... aman kalabalık!! Rüzgârlı bir orman gibi uğuldardı kardaşım bu yaman kalabalık. Kalkütalı tornacılar Keşmirli dokumacılar Bombay gemicileri yetmiş yedi denizin getirdiği kum gibi insan var. Çırılçıplak çocuklar sarkıyor salkımlarla ağaçların dalından. Kocakarılar oturmuşlar eşiklere. İğne değil bir kıl koparıp atsan sakalından düşmezdi yere. Meydanda bir kalabalık vardı kardaşım uyyy aman kalabalık. Dalgalı karanlık bir suya düşmüşüm gibi beni sardı kardaşım bu yaman kalabalık. Baktım ki taaa... karşıda bir kamyonun üstünde bir adam avaz avaz söz söylüyor. Ama ne söz söylüyor anam okkalı söz söylüyor!!! Bakıyorum adama bir şey anlamıyorum ama söz söylüyor herifçioğlu söz söylüyor okkalı söz söylüyor: «— Bilemem hangi sebeple bilemem hangi sebebe!» Etrafta bağırıyorlar: «— Yaşşşşa be!!!» Ben de bağırıyorum. Acayip bir türkü çağırıyorlar. Makama uyup ben de çağırıyorum... Yanımda seyrek sakallı bir ihtiyar: «— Bunlar delidir diyor bunlar sanıyorlar ki diyor biz zorla devirebiliriz altın topuzlu kuyruğunu dalgalara vuran denizlerin ortasında demirden bir aslan gibi duran kocaman Britanya'yı...» Şimdi kamyonun üstünde başka bir adam.. Bu da söz söylüyor anam söz söylüyor. Okkalı söz söylüyor. Bakıyorum adama. Bir şey anlamıyorum ama belli ki ötekinden daha okkalı söylüyor. Etrafta daha çok bağırıyorlar. Ben de bağırıyorum. Bu sefer başka bir türkü çağırıyorlar makama uyup ben de çağırıyorum... Seyrek sakallı ihtiyar: «— Bak bu doğru söylüyor diyor zorla değil güzellikle yavaş yavaş diyor alırız!.. Birdenbire ayrılırsak köksüz bir ağacın dalları gibi kalırız...» Şimdi kamyonun üstünde yine başka bir adam. Elbet bu da söz söyleyecek anam. Söz söylüyor. Seyrek sakallı ihtiyarın keyfi yerinde yine. Belli ki geliyor kalabalık seyrek sakallının dediğine. Adamlar çıkıp iniyor kamyonun üstünden. Balta görmemiş bir ormanda yürür gibi yürüyorum kalabalıkta kamyona doğru ben. Bağırışlar. Türkü çağırışlar. Ben bir şeycik anlamıyorum ama etraftan laflar çalınıyor kulağıma: — Sol taraf hapı yuttu! — Kamyonun yanında Benerci'ye bak! Anası ölmüş kız kardeşi dağa kaldırılmış gibi somurttu... — Gandi'nin hakkı var! — Hind'in kurtarıcı ilahları: dokuma tezgâhları. Deniz tutmuş gibi dönüyor başım. Birden bir kıyamettir koptu kardaşım. Bağrışmalarla ipte çamaşır gibi sarsıldı hava. — Somadeva geliyor Somadeva! — Ona söz verin! — Söyletmeyin istemez! — Dinlemiyoruz! — Al aşağı! — Söyletmeyin istemez. Yanındakilerin omuzuna dayanarak tırmandı kamyona bir adam. Geldi bütün kalabalık bu sapsarı yüzlü bir tek adamla göz göze. Ortalık tıssss! Somadeva başladı söze... Hey anam! Heeey! Herifte bir ses vardı beyabey bir ses! Hani ormanda kaplanlar ölürken böyle bağırır.. «— Arkadaşlar! dedi. Hastayım.. Çok.. Fazla söze lüzum yok kendimi asacaktım. Gidip bakın odama: ipi yerde çengeli tavanda mıhlı bıraktım. Geberecektim bir kaçak gibi az daha.. Arkadaşlar!...» dedi. Ve sözünü bitiremedi. Sallandı sola bir sağa bir... Baktım ki kalabalığa bir kalabalık da rüzgârlı bir ekin gibi sallanıyor ben de sallanıyorum. O yine: «— Arkadaşlar...» dedi. Yine sözünü bitiremedi. Ve kamyonun üstünden devrildi üstümüze.. Birdenbire kardaşım bir hal oldu bize: boydan boya meydan uzattı kollarını düşeni tutmak için. Hani ancak Lortlar Kamarası'na girmeliyim bu hali unutmak için. Dalgalı bir denize düşen ay ışığı gibi yüzdü bembeyaz ölüsü Somadeva'nın yukarı kalkan kolların ve başların üstünde. Meydan bağırdı ben bağırdım: «— Somadeva! Somadeva! Kavga sonuna kadar kav—ga!...» Omuz başımda inledi bir ses: «— Deliler kesiyor kocaman bir çınarın en yeşil en geniş dalını.» Dönüp arkama baktım ki anam; yoluyor seyrek sakalını seyrek sakallı adam. İKİNCİ KISIM SONUNCU BAP İKİ ÖLÜNÜN ODASI... HİNDİSTAN YİRMİNCİ ASIR TARİHİNİN SON SÖZÜ... ROY DRANAT'IN AYNALI DOLABA BAKAN ÖLÜ GÖZLERİ... I Somadeva'nın ölüsü imamsız rahipsiz ve hahamsız ve kavga şarkıları söyleyen on binlerce kişilik bir cemaatla kaldırıldı. Benerci Somadeva'yı gömdükten sonra ninenin evindeki odaya geldi. İpi yerde ve çengeli tavanda mıhlı gördü. Duvarın dibindeki yer yatağının yastığı altından kırmızı kaplı çizgisiz defteri çıkardı. Defterin kabında: «HİNDİSTAN'IN YİRMİNCİ ASIR TARİHİ» diye yazılıydı. Benerci defteri açtı. Baş tarafta Somadeva'nın bir gece kendisine okuduğu yarı kalmış mukaddeme vardı. Sonra beyaz sayfalar. Son sayfada beş altı satır. Benerci bu beş altı satırı okudu: «Ben Somadeva Hindistan'ın yirminci asır tarihini yazmağa başladım. Fakat bitirmeden öleceğim. Arkadaşlarım bıraktığım yerden yazmağa devam etsinler. Tarihin sonu inanılmayacak kadar güzel olacaktır. Buna eminim...» II Benerci Somadeva'nın odasından sokağa çıkınca Roy Dranat'ın «akşamüstü serinlikte bir teferrüçten dönerken» soğuk alıp zatürreeden öldüğünü duydu. Ve Roy Dranat'ın oteline gitti. Gördüklerini şöyle anlatıyor: Girdim ki içeriye iki eli yanına gelmiş yatıyor otel odasının dört topuzlu karyolasında. Ölü. Omuzlarına kadar çarşafla örtülü gözleri açık... Çarşafın altında ayakları: acayip bir hayvanın dinliyen kulakları... Gözleri bakıyor ayakları arasından dolaba. Dolabın aynasında görüyorum: başını değil yüzünü değil kaşını değil kapakları açık içi örtülü gözlerini yalnız ölü gözlerini... Gözleri bakıyor dolaba. Ehramda bir kapı açar gibi açtım dolabı. Alt katta bir kutu var. Kutuda ölünün hiç giymediği siyah kunduralar. Ütülü elbiselerle dolu orta kat: asılmış dolabın içine sıra sıra elsiz ve başsız Roy Dranat. Bir şişe permanganat yakalık mendil çorap. Bir kitap: çok eski günlerde beraber okuyup satırlarının altını beraber çizdiğimiz bir kavga kitabı. Kapadım dolabı. Onun dolaba bakan gözlerini kapadım. Artık satılacak bir yürek kiralık bir kafa bile yok. Roy Dranat hoşça kal mesele yok. YORGAN GİTTİ KAVGA BİTTİ. Nâzım Hikmet Ran |
|
|
|
![]() |
| Konu Seçenekleri | |
| Modları Göster | |
|
|
Okuduğunuz Konuya Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Açan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Fikra ArŞİvİ(rep DeĞİl Yorum İstİyorum) | GüN_BaTıMı | Komik Fıkralar | 41 | 17-06-2008 18:37 |
| Fatİh Sultan Mehmed | abdulhamit | Tarihimiz | 27 | 25-04-2008 14:41 |
| ilginç nedenler..bence okuyun ilginç bilgiler içeriyor | -BAŞŞAD- | Süper Cafe | 32 | 03-12-2007 22:06 |
| Tüm NEDEN'lerinizin cevapları Burada...! ister İnan İster inanma 100 in 1 | CeHeNNeT | Çöp Forum | 19 | 16-10-2007 13:01 |
| Dini Sözlük | _E_R_E_N_ | Sahih Hadisler | 68 | 03-06-2007 19:33 |