Teknolojinin Adresi & TEKplatform  

Geri Dön   Teknolojinin Adresi & TEKplatform > Yaşam ve Eğlence > Şehir ve İlçelerimiz
Kayıt ol SSS Üye Listesi Takvim Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et

Şehir ve İlçelerimiz Şehir ve İlçelerimizin resimleri ve haberlerini burada paylaşabilirsiniz


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Modları Göster
Eski 07-02-2008, 13:07   #1 (permalink)
 
FONEX - ait Avatar
FONEX - MSN üzerinden Mesaj gönder
Tanımlı istanbul hakkında bilgi

 
İstanbul Genel Bilgi


Marmara Bölgesi’nde Türkiye’nin en büyük ili olan İstanbul’un doğusunda Kocaeli güneyinde Bursa ve Marmara Denizi batısında Tekirdağ kuzeybatısında Kırklareli kuzeyinde de Karadeniz bulunmaktadır. Kuzey-güney doğrultusunda uzanarak Karadeniz ile Marmara’yı birleştiren İstanbul Boğazı aynı zamanda Asya ile Avrupa’yı da iki köprü ile birleştirmektedir. İstanbul Trakya ve Kocaeli düzlükleri arasında bir plato konumunda olup yüksekliği çok fazla olmayan tepelerle engebelenmiştir. Ayrıca Marmara ve Karadeniz’e dökülen akarsu vadileri ile de bölünmüştür. İstanbul’un Avrupa yakasındaki belli başlı yükseltileri Yalıköy yakınlarındaki Garipkuyu tepesinde (361 m.) yükselen ve doğuya doğru alçalan Istıranca Dağlarının uzantılarıdır. Asya yakasında ise Kocaeli platosunda yükselen dağlardır. Bunlar Aydost Dağı (537 m.) Kayış Dağı (438 m.) Alemdağ (442 m.) Büyük Çamlıca Tepesi (262 m.) ve Yuşâ Tepesi’dir (202 m.).

This image has been resized. Click this bar to view the ¤¤¤¤ image. The original image is sized 700x525.İstanbul’da kısa ve düzensiz akışları olan akarsular vardır. Bunların çoğu denizlere ve göllere dökülür. Terkos Gölü’ne Istıranca deresi Küçükçekmece Gölü’ne Sazlıdere ve Nakkaş Dere Büyükçekmece Gölü’ne Hamzalı Çakıl Eskice dereleri Haliç’e Alibey ve Kâğıthane dereleri Karadeniz’e Riva ve Göksü dereleri Marmara Denizi’ne Safran ve Sellimandıra dereleri dökülmektedir. Yaz aylarında bu derelerin suları azalır. Kış aylarında da taşkınlıklar oluştururlar. Bunlardan Alibey Deresi üzerinde Alibey Barajı Riva deresi üzerinde Ömerli Barajı Heciz Deresinin kollarından Darlık Deresi üzerinde Darlık Barajı Göksu Deresi üzerinde de Elmalı Barajı kurulmuştur. Baraj göllerinin yanı sıra il sınırları içerisinde Büyükçekmece Küçükçekmece ve Terkos gölleri bulunmaktadır.

İl topraklarını bölen çok sayıdaki vadilerin en önemlileri İstanbul Boğazı ile Haliç’tir. Ancak bu vadilerin çoğu günümüzde yerleşim alanına dönüşmüştür. Akarsu vadileri ise tarım alanları olarak kullanılmaktadır.

Karadeniz kıyılarındaki yüksek alanlar ormanlarla kaplıdır. Marmara kıyılarında plaj niteliğinde yerleşimler bulunmaktadır. Bunların başında Silivri Selimpaşa Kumburgaz Büyükçekmece Küçükçekmece Dragos Tuzla Yalıköy (Podima) Karaburun Kısırkaya Kumköy (Kilyos) Demirciköy Riva ve Ağva gelmektedir. İlin yüzölçümü 5.220 km2 toplam nüfusu ise 10.072.447’dir.

İstanbul’da Akdeniz ile Karadeniz iklimleri arasında geçiş iklimi olarak tanınan Marmara iklimi hakimdir. Güneyde Marmara kıyılarında yazlar sıcak ve kurak kışlar ılık geçerken Karadeniz kıyılarında yazlar daha ılık ve yağışlı kışlar da serin geçer.

Ekonomik yönden İstanbul Türkiye’nin en gelişmiş kentlerinden biridir. Turizm sanayii ticaret ekonomisinde ağırlıklıdır. Sanayi kuruluşlarının büyük çoğunluğu il dışına taşınmasına karşılık kent imalat sanayi yönünden önemini korumaktadır. İstanbul sanayiinde asıl gelişme Cumhuriyetten sonra başlamıştır. 1950’lerden sonra hızlanan sermaye birikimleri özel sektöre sağlanan destek sanayi ve ticaret yönünden İstanbul’un önde gelen bir kent olmasına olanak sağlamıştır.

İstanbul doğal güzelliği zengin kültür varlıkları ulaşım ve konaklama konusundaki gelişimi ile Türkiye’nin en önde gelen turizm merkezlerinden biri olmuştur. Türkiye’ye gelen yabancı turistlerin büyük bir bölümü İstanbul’dan giriş yapmaktadır.

Tarih boyunca İstanbul’un mesire yerleri ünlü idi. Ancak çarpık yapılanma sonucu bunların büyük bir kısmı özelliğini yitirmiştir. Günümüze gelebilen mesire yerlerinin başlıcaları Emirgân Korusu Gülhane Parkı Yıldız Parkı Çamlıca tepesi ve Adalar’dır. Ayrıca Kemerburgaz’da Aziz Paşa Ormanı Odayeri; Çatalca’da Çilingoz ve İnceğiz; Sarıyer’de Belgrat ormanı Binbaşı Çeşmesi Kurt Kemeri ve Fatih Ormanı; Adalar’da Dilburnu Değirmenburnu ve Kalpazankaya; Alemdağ’da Taşdelen Kaynakdolduran; Anadolu Hisarı’nda Kavacık ve Hacet Deresi; Beykoz’da Karakulak Ormanı ve mesire yerleri bulunmaktadır. Ayrıca Kuzguncuk Yıldız kandilli Vaniköy Bebek Emirgân Çubuklu Abrahampaşa Beykoz Tarabya Büyükdere koruları da onları tamamlamaktadır.

İstanbul ekonomisinde tarımın payı çok azdır. Bizans ve Osmanlı dönemlerinde başlayan gıda ürünlerinin dışarıdan gelişi ve İstanbul pazarlarına aktarılması günümüzde de sürmektedir. İlin tarım alanlarının büyük bölümleri yapılanmaya ayrılmıştır. 1950’li yıllara kadar kent içerisinde ve çevresindeki bağ bahçe ve bostanlardan karşılanan gereksinim bugün kalmamıştır. Silivri Çatalca Şile gibi ilçelerde kısıtlı miktarda tarım yapılmaktadır. Buralarda buğday elma armut yulaf ay çiçeği ve soğanın yanı sıra sebzecilik yapılmaktadır. Aynı ilçelerde hayvan besiciliği ve tavukçuluk da yapılmaktadır. Buna karşılık balıkçılık İstanbul yaşamında ayrı bir yer tutmaktadır.

İstanbul’un yer altı zenginlikleri bakımından önemli olan ilçeleri Çatalca Şile Bakırköy Kartal Gaziosmanpaşa Sarıyer Beykoz Eyüp’tür. Şile yöresinde bentonit kil sanayi kumu tuğla kiremit hammaddesi ve linyit; Bakırköy’de çimento hammaddesi; Kartal yöresinde kiraçtaşı ve çimento hammaddesi; Gaziosmanpaşa yöresinde kaolin; Sarıyer yöresinde kil sanayi kumu ve kaolin; Eyüp yöresinde kil ve Ağaçlı Köyünde linyit yatakları bulunmaktadır.

İstanbul tarih boyunca çeşitli şekillerde isimlendirilmiştir. Kaynaklar İstanbul’un 135 civarında ismi olduğunu belirtmektedir. Dünyanın büyük kentlerinden hiç birisi bu kadar çok isimle tanınmamıştır. Bununla beraber İstanbul’un isimleri kesin bir kronolojiye göre sınırlanamamaktadır. Kentin ilk yerleşimi olan tarihi yarımadanın bilinen en eski ismi Licus (Ligos)’dur. Bu isim tarihi yarımadaya (Eminönü yöresi) doğru akan Lekop Deresinin sağından Haliç vadisine kadar inen yerin ismi idi. Daha sonra bu ismin yerine
Click this bar to view the ¤¤¤¤ image.Antik Çağ kenti olarak gelişen Byzantion almıştır. Kentin kurucusu kabul edilen Bizas’ın anısına verilen bu isim zamanla bir imparatorluğun ismi olmuştur. Çeşitli dillerde İstanbul’un isimlerinden ve kente verilen sıfatlardan bazıları şunlardır: Secunda Roma (II.Roma) Nova Roma (Yeni Roma) Roma Orientum Megalipolis (Büyük Şehir) Kalipolis (İyi şehir) Konstantinopolis (Konstantinin Kenti) İslambol İstimboli İstimpolin Kayzer-i Zemin Mahrusa-i Konstantiniye Mahmiye-i İstanbul Pay-ı Taht-ı Saltanat Asitane Beldetü’l Tayyibe Darü’l Hilafe Darü’l İslâm Darü’l Mülk Darü’s Saltana der Aliyye Der-i Devlet Dergâh-ı Selâtin Dersaadet ve İstanbul’dur.

Byzantion M.Ö.VII.yüzyılın ortalarında büyük Yunan göçleri sırasında kurulmuş ve bu döneme ait çok az da olsa çanak çömlek parçaları Sarayburnu çevresinde ele geçmiştir. İstanbul çevresindeki en eski yerleşim yeri Anadolu yakasındaki Fikirtepe Çatalca Dudullu Ümraniye Pendik Davutpaşa Kilyos ve Ambarlı’dır. Bu bölgede Kalkolitik Çağda MÖ.3000’in başlarından itibaren yerleşim olduğu bilinmektedir. Bununla birlikte İstanbul’un 20 km. batısındaki Küçükçekmece’nin kuzeyindeki kayalık bir tepe üzerinde yer alan Yarımburgaz Mağarası’ndaki buluntular Orta Paleolitik Çağdan (MÖ.5000-3000) başlayarak burada yerleşimin olduğunu göstermektedir. Nitekim bu mağara Bizanslılar zamanında kutsal bir yer olarak kabul edilmiştir. Bu verilere karşın ilk kentin doğal bir koy olan 7.5 km. uzunluğundaki Haliç (Keras)’in üst tarafında Alibey ve Kâğıthane dereleri arasındaki dağlık ve yüksek burunda Silivritepe’de kurulduğu öne sürülmektedir. Ayrıca bugün Sarayburnu olarak bilinen ve kent surlarıyla kuşatılmış bölgede yerleşim olduğu da bilinmektedir. Plinius bu kesimde Lygos adı verilen bir köyün bulunduğundan söz etmektedir. MÖ.VIII.- VII. yüzyılda ise Megaralılar Ege ve Marmara kıyılarından Boğaz’a gelerek Sarayburnu (Akra)’nda büyük olasılıkla Trak yerleşmesinin üzerine kentlerini kurmadan önce Khalkedon (Kadıköy) çevresine yerleşmişlerdir. Bu dönemde Haliç’in sonunda Galata’nın bulunduğu kesimde ve Hrisopolis (Üsküdar)’te de Yunanistan’dan gelen koloni yerleşmeleri olduğu bilinmektedir. Sarayburnu’ndaki yerleşme sonradan Byzantion olarak anılmaya başlanmış diğer kesimleri ise Konstantinopolis’in dış mahalleleri haline gelmiştir. Bu dönemden sonra M.Ö. 513’te Pers M.Ö. 479’da Sparta MÖ. 477 sonrasında Atinalıların egemen buraya egemen olmuşlardır. Kent MÖ. 340-339’da da Makedonya Kralı II. Philippus’un eline geçmiş Helenistik Çağda Byzantionun Sirkeci Sultanahmet ve Ahırkapı çevresinde gelişmiş tüm yapılar antik akropol olan Topkapı Sarayı ve çevresinin bulunduğu alanda toplanmıştır. Akropolde bulunan kent taş bloklarla yapılmış sağlam duvarlarla kuşatılmıştır. Burada surların batısında Trakion Kapısı ile 27 kule bulunmaktaydı. Sarayburnu yakınındaki tepede yer alan ve içinde saray Zeus Athena Artemis-Selene ve Poseidon mabetleri hamamlar gymnasion agora stadion ve tiyatronun bulunduğu Akropolis ayrı bir duvarla kuşatılmıştı. Akropolis yakınında etrafı revaklarla ( porticus ) çevrili dörtgen planlı bir Agoranın ortasında Apollon Helios’un tunçtan bir heykeli bulunuyordu. Agoranın batısında Traklara karşı kazanılan bir savaşın anısına yapılmış bir başka meydan daha vardı. Ayrıca şehrin en büyük hamamı olan Akhylleos Hamamı’da bu çevrede idi. Trakya’dan su kanalları aracılığıyla getirilen sular şehrin içerisindeki açık ve kapalı sarnıçlarda toplanıyordu. Nekropolis (mezarlık) de batıda surların dışındaydı. MÖ.II. yüzyıl sonlarına kadar yüksek duvarlarla çevrilmiş Byzantion zengin bir kentti. Bu refah düzeyinin kaynağını balıkçılıktan elde edilen gelirler Boğaz’ı geçen gemilerden alınan vergiler ve toprağın verimliliği oluşturmakta idi. Bu durum MS.193 yılında Roma İmparatorluğunda taht kavgalarının neden olduğu kargaşa dönemine kadar sürmüştür.

Devletin yönetimini ele geçiren Septimus Severius zamanında (193-211) önce en önemli yapıları ile birlikte büyük ölçüde yıkılan sonra yeniden daha büyük olarak kurulan kent oğlu Aurelius Antoninus Caracalla’nın adına izafeten Anatonina olarak tanınmıştır. Sirkeci’den Çemberlitaş’a oradan da doğuda Marmara Denizi’ne kadar uzanan ancak günümüze gelememiş surlar Septimus Severus tarafından yaptırılmıştır. Kent merkezi hamamlar Apollon-Helios ve Aphrodite mabetleri ve tiyatro da dahil olmak üzere anıtsal yapılarla donatılmıştı. Nekropolis (mezarlık) Çemberlitaş’la Beyazıt arasındaki alanda yer almaktaydı. Zamanın ana yolları iki yanda sütunlarla sınırlandırılmıştı ve bu caddelerin en ünlüsü Divanyolu (Yeniçeriler) Caddesi güzergâhını izleyen Mese Caddesi idi.

Roma İmparatorluğunun ikiye bölünmesinden sonra Konstantinopolis yeniden yapılanmaya başlamıştır. Ancak bunlar yangın deprem kuşatma ve isyanlardan ötürü zarar görmüş çoğunun kalıntıları günümüze ulaşamamıştır. Bizans döneminde şehir akropolün çevresindeki alanda yapılan Hippodrom Hagia Sophia Hagia Eirene ve Sarayburnu’na kadar uzanan Büyük Saray çevresinde toplanmıştı. İmparator Theodosios II. Zamanında şehir genişletilmiş surlar bugünkü Edirnekapı’dan Balat’a kadar inen alana kadar uzatılmıştır. Kent içerisinde kiliseler manastırlar yapılmıştır. Kentin ticaret merkezi de Hippodrom’dan bugünkü Beyazıt Meydanı’na kadar uzanan alanda yer alıyordu. Ayrıca çeşitli meydanlar sütun ve heykellerle bezenmiştir. Bunlardan hemen hepsi günümüze kadar iyi durumda gelebilmiştir.

Bizans İmparatorlarından Arcadius (395-408) II.Theodesius II.Iustinianus (527-565) Thephios III.Mikhael kente yeni yapılar eklemiştir. Buna rağmen kentin tarihi yarımadası çeşitli isyanlardan büyük ölçüde etkilenmiş zaman zaman da yakılıp yıkılmıştır. İstanbul patriği Ioannes Chrisosthomos’un İmparator Arcadius’un karısı Eudoksia ile sürekli çatışması halkı ayaklandırmış çıkan isyan önlenemeyince Ayasofya başta olmak üzere şehirdeki pek çok yapı yakılıp yıkılmıştır. II.Iustinianus’un yaşamını ve tahtını tehlikeye sokan Nika Ayaklanması (532) eşi Theodora ve komutanı Belisarios’un desteği ile bastırılabilmiştir. Bu ayaklanma sonunda şehrin hemen her yanında yangınlar çıkmış Hagia Sophia Hagia Eireni ve Samson Ksenodokion zarar görmüştür. Bunun ardından 732 ve 740 depremleri kentin belli başlı anıtlarının yıkılmasına neden olmuştur. Bu arada ilahi hikmetin simgesi sayılan Ayasofya Nika İhtilalinden sonra yeniden yaptırılmıştır.

Bizans döneminde İstanbul her geçen gün biraz daha gelişmiş yerleşim artmış yapılar yoğunlaşmış çeşitli heykellerle bezeli Hippodrom yenilenmiştir. Hippodrom’dan Marmara’ya uzanan alanda çeşitli yapılardan oluşmuş Büyük Saray inşa edilmiştir. Tarihi yarımadada büyük yollar ve caddeler açılmıştır.

Romalıların şehirlerini dikili taşlarla ve heykellerle süsledikleri bilinmektedir. Bizanslılar da onları örnek alarak şehrin çeşitli yerlerinde sütunlar dikmiş üzerlerine imparatorlarının heykellerini yerleştirmişlerdir.

Osmanlılar Konstantinopolis’i ilk kez Sultan Yıldırım Beyazıt döneminde (1389-1402) kuşatmışlardır. Yıldırım Beyazıt Karadeniz’den gelecek yardımları önlemek için 1396 yılında bugünkü Anadolu Hisarı’nı yaptırmıştır. Fatih Sultan Mehmet’te (1451-1481) onun karşısına Rumeli Hisarı’nı yaptırarak Boğazı kontrol altına almıştır. Böylece İstanbul’un fethi için başlayan çalışmalar arasında kuşatmada gerekli olacak büyük toplar döktürülmüş 12 kadırgadan oluşan güçlü bir donanma oluşturulmuş ordunun sayısı arttırılmış ve yardımı önlemek amacıyla bütün yollar tutulmuştur. Bu arada Cenevizlilerin elinde bulunan Galata’nın savaş sırasında tarafsız kalması da sağlanmıştır. Osmanlılar 2 Nisan 1453’te İstanbul surları önünde görülmüş ve iki aya yakın süreden sonra 24 Mayıs 1453’te şehir ele geçirilmiştir.

İstanbul’un fethinden sonra öncelikle şehrin yıkılan yapıları onarılmış Bizanslıların güvenliği sağlanmış ve yeni yerleşim bölgeleri oluşturularak Türkler yerleştirilmiştir. İstanbul dört yönetim birimine ayrılmıştır. Bunlardan biri imparatorluğun merkezi olan Suriçi diğerleri Bilad-i Selase olarak isimlendirilen Büyükçekmece’yi Küçükçekmece’yi Çatalca’yı ve Silivri’yi kapsayan Eyüp yönetimi diğerleri de Galata ve Üsküdar idi. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’a taşınmış ve yeni bir dönem başlamıştır.

Sultan II.Beyazıt zamanında depremde büyük ölçüde zarar gören şehir 1510’da hemen hemen yeniden yapılmıştır. Kanuni Sultan Süleyman zamanında İstanbul’da bir kent planı yapılmış ve geliştirilmiştir. Osmanlı mimarisinin Klasik Dönemine ait eserler Mimar Sinan ve Onun ekolünü benimsemiş mimarlar tarafından yapılmıştır. Bu dönemde İstanbul en parlak konumuna ulaşmıştır.

Osmanlı döneminde şehrin görünümü sosyal yaşantısı tamamen değişmiştir. Ancak şehir depremler seller yangınlar salgın hastalıklardan zarar görmüştür.

Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın Sadrazamlığı (1718-1730) sırasında lale Devri olarak isimlendirilen dönemde İtfaiye Teşkilatı kurulmuş ilk matbaa açılmış ve yeni yapılanma ile İstanbul’un görünümü değişmiş batılılaşma süreci hız kazanmıştır. Bu arada Topkapı Sarayı’nın dış bahçesi olan Gülhane’de Tanzimat Fermanı ilân edilmiş ve batılılaşma resmen ortaya konmuştur. Bunun sonucu olarak İstanbul yaşamında eğitiminde mimarisinde sanayii kuruluşlarında büyük değişimler görülmüştür. Bu dönemde şehir yeni yerleşim alanlarına doğru genişlemeye başlamıştır. Tarihi yarımada Bakırköy Yeşilköy yönüne Galata Taksim Maçka yönüne doğru yayılırken; Boğaziçi’nde yapılanma hız kazanmış ve Sarıyer’e doğru genişlemiştir. Diğer taraftan şehir Anadolu yakasında Bostancı ve Beykoz’a kadar büyümüştür. Bu dönemde altyapı ve kent hizmetlerinde önemli gelişmeler olmuş Galata ile Eminönü’nü birleştiren köprü yapılmış Karaköy’den Beyoğlu’na çıkan dünyanın 3.Metro’su (Tünel) hizmete girmiştir. Rumeli Demiryolu kent içi deniz taşımacılığı yapan Şirket-i Hayriye’nin kurulması Şehremaneti (Belediye) örgütünün ve diğer belediye dairelerinin kurulması ilk telgraf hattının çekilmesi Zaptiye Nezareti’nin kurulması ve ona bağlı karakolların açılması Vakıf Gureba Hastanesi’nin hizmete girmesi ve Atlı Tramvay Şirketi bu gelişmelerden bazılarıdır.

XIX.yüzyıl ile XX.yüzyılın başları Osmanlı Devletinin en karmaşık dönemi olmuştur. Bundan da İstanbul büyük ölçüde zarar görmüştür. Peş peşe yenilgilerle sonuçlanan savaşların ortaya koyduğu çöküntü İstanbul’a da yansımıştır. I.Meşrutiyetin ilanı (1876) II.meşrutiyetin ilanı (1908) 31 Mart Olayı ve Hareket Ordusunun İstanbul’a girişi (1909) ve II.Abdülhamit’in tahttan indirilişi Osmanlı-Rus Savaşı’nda Rusların Yeşilköy’e kadar gelmesi Balkan Savaşları’nda (1912) Bulgarların Çatalca’ya kadar ilerlemesi ve I.Dünya Savaşı’nın başlaması bu dönemin İstanbul’u etkileyen en önemli olaylarıdır. I.Dünya Savaşı’nın başlaması Mondros Mütarekesi’nin imzalanması (30 Ekim 1918) Osmanlı Devletinin yıkılmasının en büyük nedeni olmuştur. Yunanlıların 23-30 Mayıs 1919’da İzmir’i işgalini kınamak için İstanbul’da Sultanahmet’te düzenlenen mitingler İstanbul tarihinin en önemli olaylarındandır. Bunun ardından İstanbul 15-16 Mart 1920’de İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmiş Heyet-i Mebusan kapatılmıştır.

Atatürk’ün önderliğinde kazanılan Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Ankara merkez olmak üzere kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti 1 Kasım 1922’de saltanat ve hilafetin ayrıldığını Osmanlı Devletinin sona erdiğini ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) kurulduğunu ilân etmiştir. Son Osmanlı Padişahı VI.Mehmet (Vahidettin) 17 Kasım 1922’de İstanbul’u terk etmiş ardından İtilaf Devletleri de İstanbul’dan ayrılmıştır. Yeni Türkiye Cumhuriyetinin ordusu 6 Ekim 1923’te İstanbul’a girmiş ve İstanbul’un ikinci kez fethi gerçekleşmiştir. Bundan sonra İstanbul yüzyıllardır sürdürdüğü başkentlik işlevini yitirmiştir.

İstanbul’daki belli başlı tarihi eserler: İstanbul Doğu Roma Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi eserlerini bir arada toplamış bir kenttir. Doğu Roma’dan (Bizans) başta Ayasofya Aya İrini gibi Bizans kiliseleri (İstanbul’un fethinden sonra bu kiliselerin büyük çoğunluğu camiye çevrilmiştir) Bizans sarayları Bizans sarnıçları su kemerleri surlar meydanlar dikili taşlar ve hippodromu günümüze ulaşan eserlerdir. Osmanlı dönemine ait Erken Dönem Klasik Dönem Barok Rokkoko Ampir ve Neo-Klâsik üslupta dini yapılar namazgâhlar sıbyan mektepleri kervansaraylar su yolları mevlevihaneler ve dergâhlar medreseler hanlar hamamlar çeşmeler sebiller imarethaneler darüşşifalar türbeler tarihi mezarlıklar kaleler köprüler saraylar kasırlar yalılar konaklar ve Türk sivil mimari örneklerini yansıtan eserler Cumhuriyet dönemi anıtları binaları günümüze gelmiştir. Ayrıca uygarlık tarihinin tüm eserlerini bir araya toplayan müzeler de yine bu kentte bulunmaktadır.
FONEX isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 07-02-2008, 13:07   #2 (permalink)
 
FONEX - ait Avatar
FONEX - MSN üzerinden Mesaj gönder
Tanımlı Cevap: istanbul hakkında bilgi

 
İstanbul Gezgin Gözüyle


Topkapı Sarayı’nın Gizemli Köşesi: HAREM

Erdem Yücel


İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet Topkapı Sarayı’nın yapımına Sarayburnu’ndaki Bizans’tan arta kalan kalıntılar üzerinde 1465 yılında başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderinde rol oynayan bu saray kompleksi Saray-ı Cedid-i Amire (Yeni Saray) ismiyle 1478’de tamamlanmıştır. Osmanlı devleti yönetim yapısı niteliğindeki saraya haremin ne zaman taşındığı konusunda kesin bir tarih verebilmek çok zordur. Bu konuda yazılı belge olarak yalnızca Arabalar Kapısı üzerinde 1578 tarihli bir kitabe dışında başka bir belgeye rastlanmamaktadır. Bazı tarihçiler Saray Atik’den (Eski Saray) Haremin Kanunî Sultan Süleyman devrinde (1520-1566) taşındığını ileri sürmüşlerse de bu iddia da bir belgeye dayanmamaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda padişahın evi anlamında olan Haremde padişahlar çiniler ocaklar çeşmelerle bezeli dairelerinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Burada acı-tatlı bir yığın olay birbirini izlemiştir. Padişahlar ölmüş öldürülmüş masum şehzadelerin canına kıyılmış gün gelmiş devletin varlığını tehlikeye düşürecek olaylar saray entrikaları birbirini izlemiştir. Bütün bu entrikalarla dolu ortamda yaşayanlar büyük olasılıkla kendilerini mutsuz hissetmişlerdir. Sultanlar sultan eşleri cariyeler valide sultan şehzadeler hizmetçiler köleler ağalar zengin bezemeli Harem dairelerinde yaşamış dış dünyadan kopmuşlardır. Bütün bu insanların yaşamı güvencesi tek bir kişiye; Padişaha ve onun ağzından çıkacak bir çift söze bağlanmıştı...

Haremde yaşayan kızların çoğu yabancı kökenli olup Darüssaade Ağası tarafından güzelliklerine göre seçilip satın alınmışlar veya bir baskında ele geçirilmişlerdir. Sonra da Haremde İslam kurallarına göre yetiştirilip nakış dans müzik öğretilmiş içlerinden en iyileri güzelleri Sultanın hizmetine sunulmuşlardı. Sultanın yatağına girebilme onuruna ulaşanlara gözde birliktelikleri süreklilik kazananlara da ikbal denilmiştir. Sultandan çocuk doğuran ikbal haseki olurdu. Bunlardan erkek çocuk doğurana haseki sultan kız çocuk doğurana da haseki kadın ismi verilirdi. Hasekilerin Haremde farklı yerlerde daireleri özel gelirleri özel hizmetçileri olurdu. Sultanın en büyük oğlunun annesi baş haseki sultan olurdu. Bu çocuk padişah olduğunda da annesi Osmanlı’nın en güçlü kadını valide sultanlık mertebesine erişirdi. Ancak Sultanın dikkatini çekmeyen şanssız diye nitelenenler çocuk doğurma yaşını aşanlar çocuk sahibi olması yasak şehzadelere verilirdi. İçlerinden şanslı olanlar ise sarayda eğitildikten sonra saray dışında görev alanlarla evlendirilirdi.

Topkapı Saray’ında Harem Babüsselâm’dan girildikten sonra ikinci avlunun (Birûn) sol yanından başlayarak üçüncü avlu (Enderun) içerisine kadar uzanmaktadır. İlk yapımından XIX. yüzyılın ilk yarasına kadar geçen süre içerisinde her padişah döneminde yapılan eklerle genişletilmiş ve 400’ü aşkın odasıyla adeta küçük bir şehir görünümüne ulaşmıştır. Böylesine uzun bir zaman süreci içerisinde yapılan eklerle çeşitli devirlerin mimari özelliklerini bezemelerini görebilme olanağı vardır.

Arabalar Kapısı’ndan yekpare demir iki kanatlı kapı ile içerisine girilen Haremin yuvarlak kemeri üzerinde siyah zemine altın yaldızlı bir kitabe yerleştirilmiştir.

Güzin-i Padişahan han-ı Murad-ı âlişân
Letafetiyle beridir der behişti acip
Haim-i cennet-i âlide bab-ı Sultan
996 (1588)

Arabalar kapısından Haremin asıl giriş kapısına kadar uzanan üzeri açık ince uzun avlunun çevresinde Dolaplı Kubbe Şadırvanlı Taşlık Kule Başhazinedar Ağa ile Başmuhasip Ağa’nın daireleri Meşkhane Kapısı Karaağalar Mescidi Karaağalar Koğuşu Kızlar Ağası Dairesi sıralanmıştır. Bu avlunun karşısına gelen küçük bir holün ardında da Haremin asıl giriş kapısı bulunmaktadır. Buradan da tonozlu koridor üçüncü avluya (Enderun) açılan Kuşhane Kapısı yer almaktadır. Haremin belli başlı bölümlerini Dolaplı Kubbe Şadırvanlı Taşlık Kule Karaağalar Mescidi Karaağalar Koğuşu Kadın Efendiler Taşlığı Valide Sultan Daireleri Hünkâr Hamamı Hünkâr Sofası Ocaklı Sofa Murad III Has Odası Ahmet I Okuma Odası çifte Kasırlar-Şehzadeler Daire oluşturmuştur.

Topkapı Saray’ı Hareminin her bölümü ayrı ayrı gezilmelidir. Bu bölümler Osmanlı tarihi tarihinde acı ve tatlı pek çok olaya tanık olmuştur. Burada entrikalar aşklar kıskançlıklar yaşanmış ve bir çok acımasız olaylar birbirini izlemiştir. Kısacası her bölümün ayrı bir öyküsü vardır.

İşte bunlardan bir örnek: Söylenenlere göre Mehmet isimli bir Harem ağası sevdiği ümitsiz aşkına ortak olmuş genç bir cariye ile birlikte Dolaplı Kubbe’nin içerisinde eskilerin değişi ile sır olmuş yani yok olmuştur. Söylentiye göre padişahın biri bu aşkı öğrenmiş hançerini çekerek “Kanın benim elimden akacak melun” diyerek zenci ağayı kovalamıştır. Canını kurtarmak için kaçan Mehmed Dolaplı Kubbe’ye kaçmış ancak elbisesinin ucu kapının dışında kalmıştır. Peşinden koşan padişah kapıyı açtığında zencinin yerinde yeller estiğini görmüştür. Bu olay genç cariye içinde söylenmiş ve saraylılar bir anda yok olan çiftin erdiğine inanmışlardır. Bunun üzerine de Dolaplı Kubbe’nin kapıları yeşile boyanmış üzerine bir daha açılmaması için kilit vurulmuştur.

Haremde yaşayan en önemli kişilerin başında da Kızlar Ağası gelirdi. Karaağaların başı olan Kızlaraağası’nın resmi ismi de Darüssade Ağası idi. Padişahın görevlendirdiği Darüssade Ağası son derece nüfuslu olup resmi protokolde sadrazam ile eş tutulurdu. Ancak onunda kaderi padişahın iki dudağı arasında idi. Padişahı kızdıran Darüssade Ağası’nı yalnızca Sultan azlederdi. Bu durumda kendisini saygıda yine kusur edilmez yol hazırlıklarını yapması için sarayda daha birkaç gün kalır sonra da bir gemi ile Mısır’a gönderilir ve orada ölünceye kadar yaşardı; ancak padişahın gazabına uğrayanlar sarayın Balıkhane Kapısına getirilerek orada korku içerisinde bekletilirdi. Burada bekleyen ağanın karşısına ya cellat ya da kendisini Mısır’a götürecek olan geminin kaptanı gelirdi.

Osmanlı Haremi’nin tarihe geçmiş en ünlü kadınlarının başında Kösem Mahpeyker Sultan gelmektedir. Kocasının iki oğlunun ve bir torununun zamanında Haseki Sultan Valide Sultan ve Büyük Valide Sultan olarak yarım yüzyıla yakın sarayda saltanat sürmüştür. Reşat Ekrem Koçu’nun deyişiyle; sevmiş sevilmiş baş tacı edilmiş Osmanlı sarayında her türlü entrikaya karışmış ve rakiplerinin hepsini yere sermiş saltanatı uğruna cinayete varıncaya kadar her şeyi meşru görmüştür. Osmanlı sarayına on üç yaşında gelmiş on dört yaşındaki şehzade Ahmet’in koynuna sokulmuştur. Aslında adalı bir Rum kızı olup bir papazın evlatlığı idi. Sultan I. Ahmed ona “Kösem” (sürünün başında giden) ismini yakıştırmıştır.

Osmanlı tarihinin en kanlı olaylarından biri olan Alemdar olayı da yine Haremin çevresinde geçmiştir. Alemdar Mustafa Paşa Sultan III. Selim’i yeniden tahta çıkarmak için Babüssaade Kapısını kırıp içeri girdiğinde padişahın cesedi ile karşılaşmıştı. Bu sırada tahta çıkardıkları Sultan IV. Mustafa’nın yerinde kalabilmesi için isyancılar Şehzade Mahmud’u öldürmeye koşmuşlardı. Ancak genç şehzadeyi Cevri Kalfa isimli cesur bir kadın korumuş taş merdivenin başında eline geçenleri isyancıların üzerine attıktan sonra elini kül dolu çömleğe sokarak merdivenleri çıkmaya çalışanların üzerine kızgın külleri atmış genç şehzadenin damdan dama atlayarak kaçmasını sağlamıştı. Bu mücadele Alemdar Mustafa Paşa’ya zaman kazandırmış ve Sultan II. Mahmud Osmanlı tahtına çıkmıştır.

Sultan I. Abdülhamit ise Ruhşah isimli bir Başkadın’a aşık olmuş; ancak ömrünün sonuna kadar Onun yüzünden aşk acıları çekmiştir. Harem de yazmış olduğu mektuplarda bu aşkın izleri açıkça görülmektedir.

“Ruhşanım Hamidin sana kurban ola Cenab-ı Hallâk-ı Âlem cal mahlûkatın hâlihidir. Bir kusur ile azap eylemez. Efendim sana bendolmuş bir kulunum. İster darp eyle ister öldür; sana teslimim. Bu gece gel niyazımdır. Billâki sebeb-i illetim gözüm sürerek reca eylerim kendimi zaptedemiyorum billâhilâzım.”

Padişahların zevk ve sefa sürdüğü Haremin hamamında iç oğlanlar cariyelerin oluşturduğu görünümler batılı gravürlerde de yer almıştır. Nitekim Tarihçi Reşat Ekrem Koçu Haremin hamamına kendine özgü üslubu ile anlatmaktadır:

“Muhteşem bir saray hamamının mermer ve altın yaldızlı bronz akisleri arasında saçı sakalı ağarmış bir padişahın gözleri nefis lezzeti ışıkları ile parlayarak cennet kaçkını huri ve gılman misali çıplak kızlar veya oğlanlar tarafından yıkanması altın taslar sızma işlemeli kırmızı peştemallar sızma veya ince işlemeli tasmaları ile sedef kakmalı âbânoz nalınlar tepe camlarından çubuk çubuk süzülen ışıklar ne muhteşem bir tablodur.”

Osmanlı’da padişahların tanrısal bir niteliği olmamasına karşılık hanedanın dokunulmazlığı vardı. Özellikle bu durum padişahta kutsallık olarak yoğunlaşmış ve bir köle aristokrasisine dönüşmüştür. Padişahın bile özel yaşamının olmadığı bu sistemde Haremde yaşayanların da hareketleri yasalarla törelerle sınırlanmıştır. Bu saray sistemi Osmanlı Devletini XX. yüzyılın başlarına kadar taşımıştır.
FONEX isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 07-02-2008, 13:08   #3 (permalink)
 
FONEX - ait Avatar
FONEX - MSN üzerinden Mesaj gönder
Tanımlı Cevap: istanbul hakkında bilgi

 
İstanbul Sözlü Tarih

İstanbul’un kuruluşuna ilişkin söylence

Megaralı BizansKendi halkı için bir kent kurmaya niyetlenir.Delf bilicisine başvurarak yer sorar.Bilici şöyle der:"Bu kenti körler ülkesinin karşısına kur."

Bizans bilicisinin söylediği yeri bulmak için hazırlıklara girişir.göç başlar.Günün birinde Sarayburnu’na gelirler.Buradan çevreyi seyerderkenKadıköy’de kurulmuş kenti görür."Bu kenti neden halşen benim bulunduğum yere değilde karşıki çorak yere kurmuşlar.Bu adamlar körmü"diye düşünür.Birden bilicinin sözlerini hatırlar.Aradığı yeri bulmuştur.Kentini bulunduğu kıyıdaki yemyeşil yedi tepeüzerine kuracaktır.Kısa sürede kurulan kente Bizans adı verilir.
İstanbul’un Fethine ilişkin söylence ll

İstanbul’un fethine ilişkin bir söylence de şudur:Fatih Padişah olunca İstanbul’un fethini görüşür devlet yetkilileriyle fakat kimse bu işe rıza göstermez.Hulefai Raşidin’e nasip olmayan fetih ancak Mehdi Hazretlerine nmasip olur derler fakat Ak Şemseddin "Konstantiniyyeyi Muhammed Han Fethedersonra Beni asfar alır."der.

Devlet ileri ileri gelenleri bu söze pek rağbet etmezlerse de Fatih inanır.adamlarını gönderip tekrara tekrar sordurur.sonunda da "Bu yılın Rebiülevvel ayının yirminci günü seher vakti ihlas ve gayretle falan falan tarafdan yürünüro gün feth olunurKonstantiniyye Ezan sesleriyle dolar" dedi.

Savaşa devam edildiği bir esnada Fatih bir ara Akşemseddin’i davet eder.Fakat Akşemseddin çadırına kimsenin alınmamasını talebelerine tembih ettiğinden kimse yanına varamaz.Gelmeyince Fatih hiddetlenir.Kendi gelir fakat bakar ki çadırı çadırı örtülmüş vaziyette kapalı.Kılıcını çekerek yarar ve içeri girer.Görür ki içeride hiç bir şey yok Akşemseddin sadece toprak üzerind esecdeye kapanmıştacı mübarek başından yuvarlanmışbaşının ak sacı ve sakalı parlamaka ..Ak sacını ve sakalını toprağa sürmüş toprak olmuşgözlerinden boşanan yaşlar yeri ıslatmış.Allah’a yalvarmak’ta..

Fatih bu durumu görünce dönüp makmına gelir.Kaleye bir bakar ki :İslam askeri Hisara yürümüş ..önlerind e ak elbise ( aba) giymiş bir taife hisaar gelmektedir.Ardından islam askeriderken İstanbul feth edilir.

fetihten sonra Akşemseddin’e fethi nasıl bildiğini sorunca o şöyle der:

-Kardeşim Hızır’la İlm-i ledünde Konstantiniyye’nin fethini istihrac etmiştik.Kale fetholunduğu gün hızır’ı gördümaba giymiş velielrle askerin önünde Hisara girmişti.Kalenin fethinden sonra da hızır kardeşim kale duvarının üzerine çıkmış ayaklarını sarmış oturyordu.cevabını verir.

Fetihten sonra da Fatih Akşemseddin’i aratır bulamazlar. Nihayet Edirnekapı’da bir eski oda da ibadet ederken bulurlar.

İstanbul’da bulunduğu sürece Akşemseddin o evde oturur.Oraya bir mescit yapmıştır.Halen oraya Akşemseddin mahallesi denir.
Eyüp Sultan’a ait söylence

Söylenceye göre Peygamberimizin müjdesini duyan Emevi orduları İstanbul’u fethetmek için kuşatır fakat bir türlü fethedemez.Kuşatma orduları içinde Pegamberimizin sancaktarı Eyüp Sultan Hz.leri de vardır.Sefer sırasında ağır hastalanır.Çevresindekilere ölünce surlara en yakın yere gömülmesini vasiyyet eder.Ölünce de gerçekten de en yakın bir yere gömülür.Gece olduğunda kabrinden çıkan nur Bizans imparatoru’nun dikkatini çeker ve durumu araştırıp öğrenir ve buraya bir türbe yaptırarak dört kandil yakılmasını emreder.Böylece Eyüp Sultan’ın kabri Bizanslılar’ca da kutsal kabul edilir.

Eyüp Sultan’ın kabrinin bulunuşuna ilişkin birçok söylence vardır.Bunlardan biri de şöyledir.

Fatih İstanbul’u ferthettikten sonra Hocası Akşemseddin ile beraber Eyüp Sultan tarafına gider at üzerinde ki yolculuk bugünkü Eyüp Sultan’ın kabrinin bulunduğu yere gelince Akşemseddin:

-Hünkarım bugünkü yolculuğumuz buraya kadar olsunder ve yere iki çınar dalı sokar.Gece fatih vezirini çağırıp çınar dallarının yerini değiştirmesini ve kimseye söylememesini emreder.

Sabahleyin yine aynı yere geldiklerinde Akşemseddin atından iner ve :

-Hünkarım bizim çınar dalları yerlerini değiştirdi der ve yerin kazılmasını ister.Bir müddet kazıldıktan sonra Eyüp Sultan’ın kabri bulunur.Yıkanıp temizlendikten sonra tekrar gömülür ve bugünkü cami ve türbe yapılırburadaki çınar dalları bugünkü çınar ağaçları olduğu söylenir.
Ayasofya ya ilişkin Söylence

İmparator Justinianus bir gece düşünde bir aziz görür.Aziz çevresine bakmakta ve her köşede bir duraklamaktadır.Justinianus hemen yanına varır.Aziz’in elinde gümüş bir levha levhada da şimdiye değin eşi benzeri görülmemiş bir kilise resmi vardır.İmparator:" keşke bu resim bend olsaydı da bu topraklarda aynısını yaptırsaydım" diye düşünür.Aziz resmi imparatora uzatarak " Justinianus tam şuraya bir kilise yaptıradını da Aaysofya koy "der.

İmparatorertesi dün çağırttığı mimarın elinde düşündeki yapı resmini görünce çok şaşırır.Aziz Mimarın da düşüne girmiştir.Uyandığında resmi kağıda döken mimar İmparatorun buyruğuyla Ayasofya’nın yapımına girişir.

Hz.Muhammet’in doğduğu gece İstanbul’da büyük bir zelzele olur.Ayasofya’nın büyük kubbesi yıkılır.bir türlü onarılamaz.Bunun üzerine Hızır’ın uyarısıyla Mekke’ye 300 keşiş gönderilir.Keşişler Henüz çocuk olan Hz.Muhammet’in tükrüğünden alırbiraz Kabe toprağı ve zemzem suyula İstanbul’a dönerler.Kubbenin onarımında kullanılan harca bunlar katılınca kubbe tutar.

İstanbul fethedildiğinde Fatih "Bu kubbe Peygamberimizin tükrüğüyle yapılmıştır."diyerek kubbenin ortasına paha biçilmez bir altın top astırmıştır.İnanışa göre bu Hızır’ın makamıdır.40 gün bunun altında namaz kılanlar mutlaka Hızır’ı görürler.

Ayasofya’nın büyük kubbesinin dört yanında birer melek resmi vardır.bunlardan Cebrail kanat açıp nara atınca tüm doğu mücevherlerle dolar.İsrafil nara atınca batıda kıtlık olurMikail seslenince Kuzeyde bir ermiş kişi ortaya çıkar.Azrail bağırınca da tüm evrende veba salgını başlar.Bir başka söylenceye göre de Cebrail ve İsrafil gelecekte olacakları Mikail düşman saldırısını ve kıtlığı Azrail’de hükümdarların ölümünü haber verir.Ayasofya’nın orta kapısı üzerinde pirinçten uzun bir sanduka vardır.İnnaışa göre içinde kraliçe Sofia’nı mumyası bulunmaktadır.Sanduka’ya el sürülürse korkunç bir gürültü çıkacak ve her yan sarsılacaktır.

Güney kapılarından soldan 10.sunun iç yanında dört köşe bir mermer sütun vardır.Buna "Terler Direk" denir.Sütun kış yaz nemlidir.Buna ilişkin olarak ta:Fatih İstanbul’u fethetmişAyasofya’yı da cami yapmıştır.İş bittiğinde Hızır cami’yi gezer bakarki Mihrap Kabe’ye yönelik değilTerler Direk’in kaideini parmağını sokarak binayı Kabe’ye çevirir.Terler Direk’te ki delik Hızır’ın parmağını soktuğu yer olarak kabul edilir.Burası bir çok hastalıkların çaresi ve dileklerin gerçekleşeceği yer olarak bilinir.

Büyük Kıble kapısının da Tufan’da Nuh’un kullandığı geminin tahtasında yapıldığı görülür.Deniz ticaretiyle uğraşanlar sefere çıkmadan önce buraya uğrar dualar eder Nuh A.S a dualar okur ve kendilerine iyi geleceğine sağsalim dönüp geleceklerine inanırlar.
ll.Bayezid Camii ne ilişkin söylence

Bayezid camisinin temelleri atıldığında Mimar Başı Bayezid’e Mihrabı nasıl yerleştirmeleri gerektiğini sorar.Bayezid:

-"Şu ayağıma bas" der Mimar başı denileni yaptığında Kabeyi görür ve Mihrabı ona göre yerleştirir.
Ahmed Paşa Camisine ilişkin söylence

Söylenceye göre Hafız Ahmet Paşa Fatih Camii nin yanına bir cami sebil medrese ve çeşme yaptırır.Cami bittikten sonra Paşa bir düş görür ve düşünde Fatih:"amimin yakınında cami yaptırıp neden cemaatimi aldın." diye onu azarlar ve başını vurdurtur.Ahmet Paşa heyecanla uykudan uyanırdüşünü yorumlatır.Yetmiş gün sonra paşa ölür.Cesedi gömülürken lahdin kenarından kopan bir taş başını kılıç gibi keser
Rahime Sultan ve Merkez Efendi söylencesi

Sümbül Efendi’nin Rahime adlı bi rkızı vardır.Müritlerden Merkez Efendi onunla evlenmek ister.Sümbül efendi kızı vermek istemediğinden ancak kırık deve yükü altın getirirse razı olacağını söyler.Merkez Efendi günümüzde gömütünün bulunduğu yerin arkasındankırık çuval toprak alır.Bunları develere yükleyerek Sümbül Efendi’ye götürür.Çuvallar açıldığında altınla dolu oldukları görülür.Sümbül Efendi onun kerametlerini görünce "Sen artık yetiştin kale dışına çık ve Hakkın sana verdiği görevi yerine getir."der.Bunun üzerine Merkez efendi şimdi bulunduğu yere yerleşir.

Günün birinde kızıyla damadını ziyarete giden Sümbül Efendikapıyı açık bulur.Kızı ayaklarını uzatmışçıkan ateşle yemek pişirmektedir.Babası ne yaptığını sorar o da odunları olmadığından dervişlere ancak böyle yemek pişirebildiğini söyler.sümbül Efendi kızının da olgunluğa eriştiğini anlarbir süre sonra ölür.
Yuşa Peygamber Söylencesi

Yuşa Hz.Musa’nın kızkardeşinin oğlu ve sancaktarıdır.Musa ölünce İsrailoğulları’nın başına geçmiş ve onları filistin’e ulaştırmıştır.bu arada yapılan savaşlarıon birind etam savaşı kazanmak üzere iken gün batmaya başlar.yuşa sol elini havaya kaldırarak güneşi durdurur.Güneş bir saat daha aydınlık kalrak savaşı kazanır.

söylenceye göre yuşa İstanbul’da da savaşmış ama Boğaziçi’nde Sütlüce köyü yakınlarında vurulmuşbedeni ikiye ayrılmıştır.Belinden aşağısı Sütlüce köyü’nde kalmış üst bölümü ise şimdi gömütünün bulunduğu yere dek gelmiş ve burada ruhunu teslim etmiştir.Onyedi metre uzunluğudaki gömütündesadece belden yukarısının yattığına inanılırayaklarının kaldığı yerden fışkıran suyun da şifalı olduğuna inanılır.Ab-ı hayat suyu denir.

Yuşa gömütünün başı Kudüs’e doğru iken İslamiyet’in doğuşuyla kendiliğinden Kabe’ye yönelmiştir.Beykozlular Yuşa’yı koruyucuları ve kurtarıcıları sayar."Beykozlular’ı önc Allah sonra Yuşa korur" diye söyleniş yaygındır.

Yuşa’nın İsrailoğuları’nın başına geçişisavaşımı ve güneşi durdurması olayı Kitab-ı Mukaddes’te anlatılmaktadır.
Şeyh Yahya Söylencesi

Kanuni’nin süt kardeşi olan Yahya döneminin en tanınmış müderrsilerindendir.Fatih sultan Mehmet Medresesi’ndeki görevinden ayrıldıktan sonra Ortaköy’de günümüzde kendi adıyla anılan toprakları alır.Burada bir evmedresemescit ve çeşme yaptırır.söylenceye göre en yakın arkadaşı Hızır’dır.Hatta bahçesindeki asmayı da beraber dikmişlerdir.

Kanuni onunla hızıe arasındaki yakınlığı bildiğinden bir gün kendisini de Hızır’la görüştürmesini ister.Günün birinde Padişah’ın saltanat kayığı ortaköy önlerine gelir.Haberciler Şeyh Yahya’ya hünkarın kendisini çağırdığın bildirince o hızırla gelip kayığa biner.arkadaşını Kanuni’ye tanıtmaz.Padişah’ta sormaz.Biraz ilerlediklerinde HızırParmağındaki yüzüğü işaret ederek "Kerem eder verirmisiniz?"der.Padişah uzatır.Hızır yüzüğü suya atıverir.Kanuni birşey demez ama çok öfkelenmirtir.Hızır Kurçeşme’de elini suya uzatıp yüzüğü çıkarır:"Buyur Hünkarım çok üzüldün çok ta öfkelendin" der.

Kıyıya çıktıklarında Yahya Padişah’a yanınadakinin kim olduğunu söyler.Padişah daha önce söylemediği için Yahya’ya çıkışırHemen ardına dönüp onu arar.Ortada kimseler yoktur."o sana kimliğini söyledi ama sen anlamadın der".
Baba Haydar’a ilişkin söylence

Şeyh Haydar ünlü bir Rufai şeyhidir.Üsküdar’daki dergahında yaşar.Yoksuldurama gönlü zengindir.Eline geçeni Üsküdar’ın yoksullarıyla paylaşır.

Bir ramazan günü dergahında toplantı vardır.İstanbul’un her yerinden gelen yoksullar yiyip içeçekdua edecektir. Ama dergahta yiyeceğin kırıntısı bile yoktur.Haydar’ın kardeşi Ethem Bey bunu görüp endişelenmektedir.Baba Haydar ise hiç aldırış etmez."şimdi her şey gelecek yolda" diyerek kardeşini paylar.Ramazan topunun patlamasına beş dakika kala Padişah’ın adamları tepsiler dolusu yiyeceklerle çıka gelir.
Yeni Kapı Söylencesi

lV.Murat tebdili kıyafet halk arasında dolşamaktadır.Bir gün yine kıyafet değiştirerek Üsküdar’dan kayığa biner.Yanında bir kiş daha vardır.Boğaz’a doğru yol alırken yanındakine adını sorar O da "bana Üsküdarlı Remmal Ağa derler " der.Neiş yaptığını sorunca Remmil atıp gaipten haber verdiğini söyler.l.V.Murat Remmil atıp Padişah’ın yerini söylemesini ister.Adam Remil atar ve 1Padişah deniz üstünde görünür der. yeniden bakınca "Sultan Murat bizimle beraberSultan sizsiniz " diye nara atar. Padişah :"Aferin hüner sahibiymişsin" der.Şimdi bir remil daha at bakalım "ben İstanbul’a hangi kapıdan gireceğimbilirsen seni ödüllendiririm bilemezsen gerisini sen düşün "der.Adam remilini atmadan önce "padişahım bunu yazıp vereyim siz İstanbul’a girdikten sonra okuyun"der.Padişah kabul eder.Kıyıya gelince lV.Murat adamlarına kayığı kıyıya çekip sur kapısını kırıp İstanbul’a girer.Remil’i açıp okur "Padişahım Yeni Kapınız hayırlı olsun!.." kapının açıldığı semte "Yeni Kapı" adı verilir.
Beşiktaş’a ilişkin söylence

Beşiktaş bölgesi ormanlıkken Yaşka adlı bir papaz bir kilise yaptırır.Hz.İsa’nın Taş Beşiği’ni de Kudüs’ten getirterek buraya yerleştirir.Bu beşik konulunca kilseye Taş Beşik Kilisesi denmeye başladı.Papaz ölünce beşik Ayasofya’ya götürülür.ama semtin adı Taşbeşik’tir.zamanla bu ad Beşiktaş olarak değişir.

Başak bir söylenceye göre Barbaros Hayrettin Paşa Akdeniz’e çıkacağı zaman gemileri burada demir atınca halatları bağlamak için kıyıya taştan beş direk diktirir.Bu nedenle buralara Beşiktaş denilir
Cibali’ye ilişkin söylence

İstanbul’un fethinde önsaflarda çarpışan yiğitlerden biri olan Cebe Ali Mısır sultanının şeyhidir.İstanbul’un fethinde bulunmak istemektedir.Bu amaçla Anadoluya gelir.At çulundan bir cebe giydiği için bu adla anılır.

Cebe ali orduyla İstanbul önlerine geldiğinde kendisine ekmekçibaşılığı görevi verilir.Binlerce kişilk ordunun ekmeğini hiçbir aksaklığa meydan vermeden pişirir ama sırrını kimsecikler bilemez.

Fatih gemileri karadan denize indirdiğinde Cebe Ali bu gemilere binmez Üç yüz Zeyni Fakiriyle Postlarını denize yayardef ve küdüm eşliğinde denize açılır.Bunu gören Bizanslılar korkuyla kaçışırlar.Bu günün cibali kapısı denilen yere geldiklerinde surlara saldırır ve kente girerler.Cebe Ali açıkça keramet gösterdiğinden şehit olur ve kente girdiği yere onun adı verilir.bu ad zamanla Cibali olur.
Unkapanı’na ilişkin söylence

Sefer Dede adlı şahıs bir gün Unkapanı’nda ki bir fırına girer ve uyur.fırının en harlızamanıdır.Bir süre sonra dışarı çıkıp tanıdıklarıyla vedalaşır.;Unkapanından kendini denize atarak yiter.Yedi yıl sonra Cezayir’den gelen bir gemi ile yine Unkapanı’na döner.Ama dili tutulmuştur.Onu getiren gemiciler Sefere Dede’yi Septe Boğazı’nda bir timsahın üstünde ardlarından gelirken görüp gemiye almışlar.kıyıya ulaşana değin timsah kendilerini izlemiştir.Kıyıya ulaştıklarında timsah ölmüş.Sefer Dede’nin ricasıyla orada gömülmüştür.
KAYNAK :
[Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Ücretsiz Üye Olmak İçin Tıklayın.]

İSTANBUL

Dünyada güzeldir yeri
İstanbul bir cennet şehir
Mescitleri camileri
İstanbul bir cennet şehir

Yedi tepe üzerinde
Eyüp Sultan yatır onda
Sevgisi yürekte canda
İstanbul bir cennet şehir

Ayasofya Sultan Ahmet
Fatih Sultan çekmiş zahmet
Allah ona vermiş rahmet
İstanbul bir cennet şehir

Beyazıt'ta gezin şöyle
Tarih kültür seyir eyle
Gören kişi doğru söyle
İstanbul bir cennet şehir

Beşiktaş'ı Eminönü
Topkapı Üsküdar yönü
Çamlıca'dan görün onu
İstanbul bir cennet şehir

Sahabeler dolu bir yer
Yatır veliler şehitler
Bağrında Yûşa Peygamber
İstanbul bir cennet şehir

Çobanoğlu elde kalem
Peygamber'den almış selâm
Hadis ile olmuş kelâm
İstanbul bir cennet şehir
FONEX isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 07-02-2008, 13:09   #4 (permalink)
 
FONEX - ait Avatar
FONEX - MSN üzerinden Mesaj gönder
Tanımlı Cevap: istanbul hakkında bilgi

 
İstanbul Camileri ve Mescitleri 1

Abbas Ağa Cami (Beşiktaş)

Beşiktaş’ta Sinanpaşa Mahallesi’nde Selamlık Caddesi ile Abbas Ağa Cami Sokağı’nın kavşağında yer almaktadır.