Teknolojinin Adresi & TEKplatform  

Geri Dön   Teknolojinin Adresi & TEKplatform > Yaşam ve Eğlence > İslam ve Din Bölümü > Sahih Hadisler
Kayıt ol SSS Üye Listesi Takvim Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et

Sahih Hadisler Sahih Hadislerin Paylaşım Alanı


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Modları Göster
Eski 08-10-2006, 14:05   #61 (permalink)
 
_E_R_E_N_ - ait Avatar
_E_R_E_N_ - MSN üzerinden Mesaj gönder
Tanımlı Cevap: Dini Sözlük

 
U



UBÛDİYYET:

Allahü teâlânın emirlerine teslîmiyet ve boyun eğmek. Allahü teâlânın işinden râzı olmak.

Her an Allahü teâlâyı hatırlamak anmak.

Ubûdiyyetin alâmeti Allahü teâlânın emirlerini yapmak yasak ettiklerinden sakınmaktır.

(İmâm-ı Rabbânî)

UCB (Ucub):

Kendini başkasından üstün bilmek ayıplarını görmeyip kendini beğenmek yaptığı

ibâdetleri iyilikleri beğenerek bunlarla övünmek.

Üç şey insanı felâkete sürükler: Buhl (cimrilik) hevâ (nefsin arzuları) ve ucb. (Hadîs-i

şerîf-Beyhekî

İslâmiyet'in emirlerini bildiriniz ve yasak ettiklerini anlatınız! Bir kimse ucb eder sizi

dinlemezse kendi hâlinizi ıslâh ediniz. (Hadîs-i şerîf-Berîka)

Bütün kötülüklerin başı kaynağı üçtür: Hased (kıskançlık) riyâ (gösteriş) ucb. Kalbini

bunlardan temizlemeye çalış! (İmâm-ı Gazâlî)

Ucb sâhibi Allahü teâlânın mekrini ve azâbını unutur. Başkalarından istifâde etmekten

mahrûm kalır. Kimse ile meşveret etmez danışmaz. Günâh işleyenin boynu bükük olur.

Tövbe edebilir. Ucb sâhibi ilmi ve ameli ile mağrûr olur. Egoist olur. Tövbe etmesi güç olur.

Günâh işleyenlerin iniltileri Allahü teâlâya tesbîh çekenlerin övünmesinden iyi gelir. Ucbun

en kötüsü hatâlarını nefsinin hevâsını beğenmektir. Hep nefsine uyar nasîhat kabûl etmez.

Başkalarını câhil sanır. Hâlbuki kendisi çok câhildir. Bid'at sâhibleri böyledirler.Bozuk

sapık îtikâdlarını ve amellerini doğru ve iyi bilip bunlara sarılmışlardır. Böyle ucbun ilâcı

çok güçtür. (Muhammed Hâdimî)

Ucbun zararları âfetleri çoktur: Kibre sebeb olur. Günahları unutmaya sebeb olur. Günâh

kalbi karartır. Günâhlarını düşünen kimse ibâdetlerini büyük görmez. İbâdet yapmanın da

Allahü teâlânın lütfu ihsânı olduğunu düşünür. Îsâ aleyhisselâm buyurdu ki: "Ey havârîler!

Rüzgâr çok ışıkları söndürmüştür. Ucb da çok ibâdetleri söndürmüş sevâbları yok etmiştir."

(M. Hâdimî)

Yaptığı ibâdetlerin iyiliklerin kıymetini bilerek bunların elden gitmesini düşünerek

korkmak üzülmek ucb olmaz. Yâhut bunların Allahü teâlâdan gelen nîmetler olduğunu

düşünerek sevinmek de ucb olmaz. Bunların Allahü teâlâdan gelen nîmetler olduğunu

düşünmeyerek kendi yaptığını kazandığını sanarak sevinmek kendini beğenmek ucb olur.

Ucbun zıddına minnet denir. Minnet nîmete kendi eliyle kendi çalışmasıyla kavuşmadığını

Allahü teâlânın lütfu olduğunu düşünmektir. Böyle düşünmek ucb tehlikesi olduğu zaman

farz olur. (M. Hâdimî)

UĞURSUZLUK:

Bir şeyi veya bir hâdiseyi şerre kötülüğe yorumlamak. (Bkz. Tayere)

Uğursuzluğa inanmamalı te'sir eder sanmamalıdır. Bir hastalığın sağlam adama elbette

geçeceğini kabûl etmemelidir. Allahü teâlâ dilerse geçer dilemezse geçmez. Bununla

berâber tehlikeli şeylerden şüpheli yerlerden kaçınmak vâcibdir lâzımdır. Hastalığa

yakalanmamak için tedbir almalıdır. Kâhinlere (gizli şeyleri bildiklerini iddiâ edenlere)

falcılara inanmamalıdır. Bilinmeyen şeyleri bunlara sormamalıdır. Bunları gaybı (gizli

şeyleri) bilir sanmamalıdır. (İmâm-ı Gazâlî)

UHREVÎ:

Âhiretle ilgili.

UKBÂ:

Cezâ; âhiret âlemi.

UKNÛM:

Hıristiyanların kabûl ettiği teslis (üç tanrı) inancındaki üç asıl veya üç esas varlıktan her

birine verilen ad. Üçüne birden üç uknum mânâsına ekânim-i selâse denir.

Tevhîd yâni Allahü teâlânın birliği akîdesi (inancı) bütün semâvî dinlerde başka başka

olmayıp hepsi aynıdır. Îsâ aleyhisselâm göğe çıkarıldıktan iki yüz sene geçinceye kadar

Allahü teâlânın varlığı ile birliği akîdesinde aslâ bir ihtilâf ve çekişme olmamıştır. İlk yazılan

üç İncîl'in (Matta Markos Luka) hiçbirinde teslîs yâni baba oğul rûh-ül-kuds üçlü inancına

dâir tek bir harf dahi yoktu. Sonra ortaya çıkan Yuhanna İncili'nde Yunan felsefecilerinden

Eflâtun'un fikri olan üç uknumu ihtivâ eden ifâdeler görüldü. Îsâ aleyhisselâmın bildirdiği

şekilde inananlarla Yuhanna İncîlindeki teslis inancını savunanlar arasında pekçok münâzara

ve muhârebeler oldu. Mîlâdın 325. senesinde Roma İmparatoru Birinci Konstantin zamânında

İznik'te toplanan ruhban (papazlar) cemiyeti Îsâ aleyhisselâmın dîninin esâsı olan tevhîdi

(Allahü teâlânın birliği inancını) bırakıp Eflâtun taraftârı olan Büyük Konstantin'in baskısı

ile üç uknum fikrini akîdesini (inancını) kabûl ettiler. (Harputlu İshâk Efendi)

Hıristiyanlığın başlangıcında üç uknum inanışı yoktu. Eflâtun'un ortaya koyduğu üç

uknumu üçlü tanrı inancı şeklinde mîlâddan 200 sene sonra Sibelius adlı bir papaz teklif

etmiştir.Sibelius'un teklifi pekçok hıristiyan tarafından şiddetle reddedilerek kiliseler arasında

kanlı kavgalar baş gösterdi ve çok kan döküldü. 200 senesinde yalnız baba oğul uknumları

öne sürülmüştü. Daha sonra bunlara rûh-ül-kuds uknumu ilâve edildi. (El-Hac Destan

Mustafa)

UKÛBÂT:

Cezâlar. (Bkz. Had Ta'zirKısas)

Fıkıh ilmi dört büyük kısımdır:

1) İbâdât 2) Münâkehât (evlenme boşanma nafaka v.s.) 3) Muâmelât (alış-veriş bilgileri

kirâ şirketler) 4) Ukûbât. Ukûbatta had ta'zir ve kısas olmak üzere üç kısımdır. (Ahmed

Zühdü Alâüddîn-i Haskefî)

Fıkıh ilminin ibâdât kısmını kısaca öğrenmek her müslümana farzdır. Münâkehât ve

muâmelât kısımlarını öğrenmek farz-ı kifâyedir. Yâni başına gelenlerin öğrenmesi farz olur.

Muâmelât ve ukûbât kısımlarını zımmîlerin yâni gayr-i müslim vatandaşların da öğrenmeleri

lâzımdır. Çünkü zımmîlerin de muâmelât ve ukûbâta uymasını İslâmiyet emretmektedir.

(Ahmed Zühdü)

Ukûbâtta kefâlet sahîh değildir.Bu sebeple birinin yerine kefîli îdâm edilemez. (Ali

Haydar Efendi)

ULEMÂ:

Âlimler ilim sâhibleri; zamânın fen ve edebiyât bilgilerinde yetişmiş Kur'ân-ı kerîmin ve

binlerce hadîs-i şerîfin mânâsını ezberden bilen İslâm'ın yirmi ana ilim ve kolları olan ¤¤¤¤en

ilimde mütehassıs (uzman) tasavvufun (evliyâlığın) en yüksek derecesine ulaşmış yetişmiş

ve yetiştirebilen insanların ilminden faydalandığı zâtlar. Âlim kelimesinin çokluk şeklidir.

(Bkz. Âlim)

Ulemâ-i Âmilîn:

İlmi ile amel eden âlimler. (Bkz. Âlim)

Ulemâ-i âmilînin bulunduğu mecliste olmanın sevâbı halka görünseydi onun için

dövüşürler hattâ onun için hükümdârlar hâkimiyetlerini tüccârlar da ticâretlerini

bırakırlardı. (Ka'bül Ahbâr)

Ulemâ-i Râsihîn:

Kur'ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin derin ve ince mânâlarını işâretlerini anlayan yüksek

din âlimlerine verilen isim. Bunlar; Eshâb-ı kirâm Tâbiîn Tebe-i tâbiîn ve her bakımdan

onlara tâbi olan müctehidler tefsîr ve hadîs âlimleri ve tasavvuf büyükleridir.

Ulemâ-i râsihîn Peygamber efendimize tam uydukları ve O'na vâris oldukları için sevgili

Peygamberimize ihsân olunan nîmetlerden bunlara da pay düşmektedir. O büyüklerin gizli

bilgileri bunlara da duyurulmaktadır. Bunun için; "Ümmetimin âlimleri İsrâiloğullarının

peygamberleri gibidir." müjdesi ile şereflenmişlerdir. (İmâm-ı Rabbânî)

Ulemâ-i Sû:

Kötü âlimler; insanları doğru yoldan saptıran ilmini dünyâ kazancına mala ve mevkîye

kavuşmaya vâsıta eden din adamları.

Din adamları içinde mevki maaş arzûsunda olmayan yalnız şerîatin (İslâmiyet'in)

yayılması ve yalnız onun kuvvetlenmesi için uğraşan hemen hemen yok gibi olmuştur. Mevki

almak sandalye kapmak arzûsu araya karışınca din adamlarından her biri ayrı yol tutup

kendi üstünlüğünü göstermek isterler. Birbirinin sözlerini beğenmez olurlar. Bu sûretle devlet

reisinin gözüne girmeye çalışırlar.Mâlesef din işi ikinci derecede kalır. Allahü teâlâ

müslümanları böyle ulemâ-i sû'in fitnesinden korusun. (İmâm-ı Rabbânî)

ULÛHİYYET:

İlâhlık ibâdet olunmaya hakkı olmak.

Ulûhiyyete ma'bûdiyyete hakkı olan yalnız Allahü teâlâdır.Şerîki ortağı benzeri yoktur.

Vâcib-ül vücûddur. Varlığı elbette lâzımdır. Noksanlık ve yaratılmak sıfatları alâmetleri

O'nda yoktur. (Mevlânâ Hâlid)

Ulûhiyyet sıfatları bulunana ibâdet edilir. Bu sıfatları bulunmayanın ibâdet olunmaya

hakkı yoktur. İbâdete hakkı olanın yalnız bir olması lâzımdır. O da bir olan Allahü teâlâdır.

(İmâm-ı Rabbânî)

ULÛM-İ AKLİYYE:

Tecribî (deneye bağlı) ilimler. His organları ile duyularak akıl ile incelenerek tecrübe ve

hesab edilerek elde edilen ilimler.

Ulûm-i akliyye mantık fizik tabîat kimyâ matematik geometri ve astronomi gibi

tecrübeye dayanan bilgilerdir. Bunlar his organları ile duyularak akıl ile incelenerek tecrübe

ve hesâb edilerek elde edilir.Bu bilgiler din bilgilerinin anlaşılmasına ve onların

uygulanmasına yardımcıdırlar. Bu bakımdan lüzumludurlar. Ulûm-i akliyye zamanla artar

değişir ilerler. (M. Sıddîk Gümüş)

Ulûm-i akliyyeyi İslâmiyet yasaklamamış sınırlamamış ancak bunların dînin nakl bilgileri

ile birlikte öğrenilmesini ve sonuçlarının dîne uygun insanlara faydalı olarak kullanılmasını

zulm işkence felâket vâsıtası yapılmamasını emretmiştir. Ulûm-i akliyye İslâm bilgilerinin

bir kısmıdır. İslâmiyet'e lâzımdırlar. İslâmiyet bunları men etmez emr eder. Müslümanlar

birçok fen vâsıtası yapmışlar ve kullanmışlardır. (M. Sıddîk Gümüş)

ULÛM-İ ÂLİYYE:

Yüksek din bilgileri.

Ulûm-i âliyye bilgileri sekizdir. 1) Tefsîr ilmi 2) Usûl-i kelâm ilmi 3) Kelâm ilmi 4)

Usûl-i hadîs ilmi 5) İlm-i hadîs 6) Usûl-i fıkıh 7) Fıkıh ilmi 8) Tasavvuf ilmi. Bu sekiz

ilimden kelâm fıkıh ve ahlâk bilgilerini lüzûmu kadar öğrenmek ve çoluk çocuğuna

öğretmek her müslümana farz-ı ayndır mutlaka lâzımdır. Öğrenmeyenler ve çoluk-çocuğuna

öğretmeyenler büyük günâh işlemiş olur. Cehennem'e gider yanarlar. Öğrenmeye lüzum

görmeyen ehemmiyet vermeyen ise dinden çıkar. (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî İbn-i Âbidîn)

ULÛM-İ DÎNİYYE:

İslâm bilgileri din bilgileri.

Ulûm-i dîniyye dünyâ ve âhirette huzûru seâdeti kazandıran bilgilerdir.Bunlar da iki

kısma ayrılır. Bunlar ulûm-i âliyye ve ulûm-i ibtidâiyyedir. Ulûm-i dîniyyenin kaynağı

edille-i şer'iyye (dört delîl; Kur'ân-ı kerîm hadîs-i şerîfler kıyâs ve icmâ') dir. Bu bilgilere

ulûm-i nakliyye denir. (S. Abdülhakîm Arvâsî)

ULÛM-İ İBTİDÂİYYE:

Âlet ilimleri; ana ilimleri öğrenmek için yardımcı olan sarf nahiv belâgat mantık vs. gibi

ilimler.

ULÛM-İ İSLÂMİYYE:

İslâm bilgileri din bilgileri müslümanların öğrenmesi lâzım olan bilgiler.

Ulûm-i İslâmiyye'nin bir kısmını öğrenmek farz bir kısmını öğrenmek sünnet bir kısını

öğrenmek de mubâhtır. (Bkz. Ulûm-i Nakliyye) (Yûsuf Sinânüddî)

ULÛM-İ NAKLİYYE:

Din bilgileri; edille-i şer'iyye denilen dînin dört temel kaynağından yâni Kur'ân-ı

kerîmden hadîs-i şerîflerden icmâ-ı ümmet kıyâs-ı fukahâdan elde edilen bilgiler ilimler.

Ulûm-i nakliyye yüksek din bilgileri olup aklın insan dimağı gücünün dışında ve

üstündedir. Bunlar hiçbir zaman kimse tarafından değiştirilemez. Dinde reform olmaz

sözünün mânâsı budur. Ulûm-i nakliyye Ehl-i sünnet âlimlerinin (Peygamber efendimizin ve

Eshâb-ı kirâmın yolunda olan ve onların bildirdiklerine uyan âlimlerin) yazdıkları kıymetli

kitaplardan öğrenilir. (Fâideli Bilgiler)

UMRE:

Ziyâret etmek. Hac zamânı olan beş günü yâni Arefe ve Kurban bayramının dört günü

dışında istenildiği zaman ihrâma girip Kâbe-i muazzamayı tavâf etmek ve Safâ ile Merve

arasında sa'y etmek (yürümek) saçı kazımak veya kesmekten ibâret olan ibâdet. Umreye

Hacc-ı asgar (küçük hac) da denir.

Umre kendisiyle öbür umre arasında işlenilen (küçük) günâhlara keffârettir (onların af

edilmesine bağışlanmasına vesîle olur). (Hadîs-i şerîf-Buhârî)

Hacc-ı ekber farz olan hacdır. Hacc-ı asgar ise umredir. (Kuhistânî)

Umre Hanefî ve Mâlikîlere göre sünnet-i müekkede (kuvvetli sünnet)dir. Şâfiîlere göre

ömründe bir defâ farzdır. (Alâüddîn Haskefî İbrâhim Halebî)

UMÛMÎ VEKİL:

Yerine geçirilen kimseye mutlak halde istediğini yap diyerek verilen vekâlet.

Vekil sâhibinden izin almadıkça veya umûmî vekil olmadıkça başkasını kendine vekil

yapamaz. Yalnız zekât vermek için olan vekîl izinsiz olarak başkasını o da başkasını vekil

yapabilirler. (İbn-i Âbidîn)

UMÛR-İ ZEVKİYYE:

Tasavvufta kalb ile tadarak yaşayarak kavuşulan haller.

Umûr-i zevkiyye kalbin temizlenmesi ile hâsıl olur. Hadîs-i şerîflerde buyruldu ki: "Çok

zikr edenin kalbinde nifâk (münâfıklık) kalmaz." "Her derdin şifâsı vardır. Kalbin şifâsı

Allahü teâlâyı zikretmektir." (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)

URÛZ:

Altın ve gümüşten başka canlı ve cansız her çeşit mal.

Hayvandan başka menkûl olan taşınabilen ve kıymetli olan yâni çarşıda benzeri

bulunmayan veya bulunsa da fiyatları farklı olan mallar urûzdur. Bakır tencere ve başka cins

ile karışık mislî benzeri bulunan mal urûzdur. (Ali Haydar Efendi)

URVET-ÜL-VÜSKÂ:

Tutunulacak en sağlam kulp.

1. İslâmiyet veya Kur'ân-ı kerîm.

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

Kim kendini Allahü teâlâya O'nu görür gibi teslim eder (tamâmen O'na yönelir bütün

işlerinde Allahü teâlânın rızâsını gözetir ise) muhakkak ki urvet-ül-vüskâya yapışmış olur.

(Lokmân sûresi: 22)

Abdullah (bin Selâm) urvet-ül-vüskâya tutunmuş olarak ölecek. (Hadîs-i şerîf-Müslim)

Bizim tasavvuftaki yolumuz urvet-ül-vüskâya yapışmaktır. Resûlullah'ın ve O'nun

Eshâbının izinde gitmektir. Bunun içindir ki bu yolda az bir iş büyük kazanç hâsıl eder.

(Behâeddîn-i Buhârî)

2. Dinde güvenilir kendisine uyulacak büyük âlim mânâsına İmâm-ı Rabbânî

hazretlerinin üçüncü oğlu olan Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî'nin lakabı

Urvet-ül-Vüskâ Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî'nin rahmetullahi aleyh nasîhatlarından

bâzısı şöyledir:

Kur'ân-ı kerîm okumak Allahü teâlâ ile tekellüm (konuşmak) gibidir.

Son nefes korkusu bir nîmettir ki Hakk'ın dostları bu derde griftârdır (tutulmuşlardır).

USÛL:

Asıllar kökler temeller. Asl kelimesinin çokluk şeklidir.

Usûl Bilgileri:

İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe ile İmâm-ı Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Muhammed'in kavillerini

(ictihâdlarını re'ylerini sözlerini) içerisinde bulunduran El-Mebsût Ez-Ziyâdât

El-Câmi-us-Sagîr Es-Siyer-us-Sagîr El-Câmi-ül-Kebîr Es-Siyer-ül-Kebîr kitablarındaki

fıkıh (din) bilgileri. Bu altı kitabı İmâm-ı Muhammed yazmıştır.Bu kitabları İmâm-ı

Muhammed'den güvenilir kimseler bildirdiği için bunlara zâhir haberler denmiştir. Usûl

bilgilerini (haberlerini) ilk toplayan Hakîm Şehîd'dir. Bunun Kâfî kitabı meşhurdur. (İbn-i

Âbidîn)

Hanefî mezhebindeki bilgiler üç ana kısımda toplanıririncisi Usûl bilgileri ikincisi

Nevâdir haberlerunlar da İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe İmâm-ı Ebû Yûsuf ve İmâm-ı

Muhammed'den gelen haberlerdir. Fakat bu haberler o altı kitabda bulunmayıp ya İmâm-ı

Muhammed'in El-Kisâniyyât El-Hârûniyyât El-Cürcâniyyât Er-Rükiyyât adındaki başka

kitabları ile bildirilmiştir. Bu dört kitab yukarıdaki altı kitab gibi açıkça ve sağlam

gelmediğinden bu haberlere zâhir olmayan haberler de denir. Yâhut başkalarının kitabları ile

bildirilmişlerdir.Meselâ İmâm-ı a'zâm'ın talebesinden Hasan bin Ziyâd'ın Muharrer adındaki

kitâbı ve İmâm-ı Ebû Yûsuf'un Emâlî adındaki kitâbı ile bildirilmiştir. Üçüncüsü Vâkıât

haberleri:Üç imâmdan bildirilmiş olmayıp bunların talebelerinin ve talebesi talebelerinin

ictihâd ettikleri mes'eleler (bilgiler)dir. Böyle haberleri ilk toplayan Ebü'l-Leys Semerkandî

olup bu hususta Nevâzîl kitabını yazmıştır. (İbn-i Âbidîn)

Usûl ve Fürû':

1. Fıkıh ilminde usûl; baba ve dedeler ana ve nineler; fürû' çocuklar ve torunlar.

Usûl ve furû'a ve zevceye (hanıma) zekât verilmez. (Mehmed Zihni)

2. Usûl îmân bilgileri; fürû; fıkıh bilgileri.

Usûl-i Din:

Kalb ile inanılması lâzım olan bilgiler îmân ve îtikâd bilgileri.

Allahü teâlânın gösterdiği emirlere ve kulluk vazîfelerine İslâmiyet denir. İslâmiyet iki

kısımdıririncisi usûl-i dîn ikincisi Furû'-i dîn yâni beden ve kalb ile yapılacak ibâdetler ve

işlerdir. Halk için yâni tahsîli olmayanlar için yazılmış olan ve herkesin bilmesi ve yapması

gereken îmân fıkıh (ibâdet iş) ve ahlâk bilgilerini kısaca ve açıkça anlatan kitablara ilm-i hâl

kitabları denir. Dînini bilen ve seven ve kayıran kıymetli zâtların ilm-i hâl kitablarını alıp

çoluk-çocuğuna öğretmek her müslümanın birinci vazîfesidir. (Seyyid Abdülhakîm)

Usûl-i Fıkıh:

Fıkıh (ibâdet ve amel) bilgilerinin âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden nasıl

çıkarıldığını öğreten ilim.

Usûl-i Kelâm:

Îmân bilgilerinin âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden nasıl çıkarıldığını öğreten ilim.

UŞR (Uşur):

Topraktan alınan mahsûlün zekâtı. (Bkz. Öşr)

UŞŞÂKİYYE:

Evliyânın büyüklerinden Hasan Hüsâmeddîn Uşâkî'nin tasavvuftaki yolu.

Uşşâkiyye tarîkatının kurucusu olan Hasan Hüsâmeddîn Efendi Buhârâ'da Seyyid

Ahmed-i Semerkandî'den feyz aldı. Daha sonra Anadolu'ya gelerek Uşak'ta yerleşti. Bunun

için kendisine Uşâkî denildi. 1594 (H.1003)'de Konya'da vefât etti. Vasiyyeti üzerine

İstanbul'a getirilerek defnedildi. (Hüseyin Vassâf)

Sultan Üçüncü Murâd Han zamânında İstanbul'a gelen Hasan Hüsâmeddîn Uşâkî

evliyânın büyüklerinden Ümmî Sinan hazretleriyle görüştü onun sohbetlerinde

bulundu.Ümmî Sinan ona Halvetiyye yolundan hilâfet verdi. Hocası Şeyh Ahmed-i

Semerkandî ise ona Kübreviyye ve Nûrbahşiyye yolunun hilâfetini vermişti.

HasanHüsâmeddîn Uşâkî bu yolları birleştirerek Uşşâkiyye yolunu kurdu. Pâdişâh Sultan

Üçüncü Murâd Han'ın emriyle Kâğıthâne civârında Hasan Hüsâmeddîn Uşâkî Efendi için bir

dergâh inşâ edildi. Burada uzun zaman kalarak çok talebe yetiştirdi. Sohbetlerinde çok

kimseler kemâle (olgunluğa) ulaştı. Hilâfet verdiği talebelerini Anadolu'nun çeşitli yerlerine

halka İslâmiyet'in emir ve yasaklarını anlatmaları için gönderdi. (Hüseyin Vassâf Halvetî)

UTANMA:

Âr hayâ. (Bkz. Hayâ)

UZEYR ALEYHİSSELÂM:

İsrâiloğullarına gönderilen peygamber veya velî. Mûsâ aleyhisselâmın dîninin

hükümlerini İsrâiloğullarına tebliğ etti.

Peygamber olup olmadığı Kur'ân-ı kerîmde açıkça bildirilmedi. Babası Şureyha Hârûn

aleyhisselâmın neslindendir. Kur'ân-ı kerîmde Allahü teâlâ tarafından öldürülüp yüz sene

sonra tekrar diriltildiği haber verilmiştir.Bu sebepten İsrâiloğulları ona "Allah'ın oğlu" diye

iftirâda bulunmuşlardır.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

Yâhut o kimse gibisini görmedin mi? O kimse (Uzeyr aleyhisselâm) bir karyeye

(beldeye kendi eski vatanı olan Kudüs'e) uğramıştı. O karyenin ise tavanları çökmüş

onların üzerine duvarları yıkılmıştı. (Uzeyr aleyhisselâm bu hâli görünce pek müteessir olup

üzüldü.) Allahü teâlâ bu ölümden sonra nasıl diriltecek diyordu.Bunun üzerine Allahü

teâlâ o kimseyi (Uzeyr aleyhisselâmı) yüz sene ölü bıraktı. (Hayattan mahrûm etti. Onun

bedenini yiyecek ve içeceğini insanların ve hayvanların gözlerinden gizledi. Yüz sene sonra)

onu (Uzeyr aleyhisselâmı) yeniden diriltti. Allahü teâlâ (veya vazîfeli melek) ona dedi

ki:"Ne kadar kaldın? (ne kadar zaman geçti). O da (Uzeyr aleyhisselâm da kendisini uykuda

imiş gibi zannederek) "Bir gün veya bir günden daha az kaldım." dedi. Allahü teâlâ (vahy

ederek veya melek vâsıtasıyla) buyurdu ki: "Hayır yüz sene kaldın. Yiyeceğin ve içeceğine

bak ki onlardan hiçbiri bozulmamış. Merkebine de bak (o ne hâle gelmiş parça parça olan

kemikleri vücûdundan nasıl ayrılmış)ve seni insanlara bir âyet (delil) kılmak için böyle

öldürüp dirilttik ve (merkebin) kemiklerine bak. Onları nasıl birbirine birleştiriyoruz.

Sonra da onlara et giydiriyoruz. Vaktâ ki o ölmüş etleri çürümüş kemikleri parça parça

olup kaybolmuş olan merkeb Allahü teâlânın kudretiyle tekrar dirilip yürüdü. (Bu hakîkat

ölülerin diriltilmesi husûsu ve Allahü teâlânın kudretinin üstünlüğü Uzeyr aleyhisselâma)

tebeyyün etti (gözleriyle görüp müşâhede etti) ve dedi ki: "Ben bilirim ki şüphesiz Allahü

teâlâ her şeye kâdirdir." (Bekara sûresi: 259)

Uzeyr aleyhisselâm Hârûn aleyhisselâmın neslinden olan Şureyha'nın oğludur. Küçük

yaşından îtibâren Tevrât'ı öğrenmiş olan Uzeyr aleyhisselâm Bâbil hükümdârı Buhtunnasar'ın

Kudüs'ü işgâl ettiği sırada esîr alınıp Bâbil'e götürüldü. Bir müddet esârette kaldıktan sonra

kurtularak Kudüs'e dönmek üzere yola çıktı. Kudüs yakınına gelince bir bahçede dinlenmek

için konakladı. Kudüs şehrinin harâb hâlini görüp bu şehir yeniden nasıl îmâr edilecek diye

düşündü. Allahü teâlâ onu öldürüp yüz sene sonra tekrar diriltti. Uzeyr aleyhisselâm yeniden

îmâr edilmiş Kudüs şehrine gelip kendisinin Uzeyr olduğunu söyledi. İsrâiloğulları onun

Uzeyr olduğuna inanmadılar. Uzeyr aleyhisselâm Tevrât'ı ezberden okuyunca; "Bu kadar

uzun zamandan sonra Uzeyr'in Tevrât'ı ezbere okuması mümkün değildir" düşüncesiyle

"Uzeyr Allah'ın oğludur" dediler. Uzeyr aleyhisselâm insanları Tevrât'ın emirlerine uymaya

çağırdı. Onların isyân ve günâhlarından dolayı tövbe etmelerini istedi. Allahü teâlânın şiddetli

azâbıyla korkuttu. Uzeyr aleyhisselâm vefât edinceye kadar İsrâiloğullarının arasında

bulundu. Onların işlerini yürüttü ve hak yola dâvet etmeye devâm etti. Uzeyr aleyhisselâmın

vefâtından sonra İsrâiloğullarının isyanları ve sapıklıkları iyice arttı. (Râzî Kurtubî Taberî)

UZLET:

Yalnız başına yaşama insanlardan ayrılarak bir köşeye çekilme.

İslâm âlimleri zaman ve şartlara göre uzlet etmenin bâzan faydalı ve bâzan da zararlı

olduğunu bildirmişlerdir.

Mevki sâhibi olmak arzûsunu gideren en kuvvetli ilaç uzlet etmektir. (Muhammed

Hâdimî)

Uzlet eden insanların şerrinden kurtulur ve râhat olur. Çünkü insanların arasında

bulunduğu müddetçe gıybet sıkıntısından ve onların sû-i zannından (kötü düşüncelerinden)

uzak olmaz. (İmâm-ı Gazâlî)

Kanâat eden kimseye muhtâc olmaz uzlet eden selâmete erer hasedi bırakan mürüvvete

kavuşur. (Hasan-ı Basrî)

İnsanlara karışmakta ve haklarını yerine getirmekte bir çeşit tevâzu bulunur. Uzlette ise

bir çeşit tekebbür (kibirlenme) vardır. Hattâ uzletten sebep mevki sevgisi ve tekebbür

olabilir. (İmâm-ı Gazâlî)

Bizim yolumuzun temeli sohbettir. Uzlette şöhret vardır. Şöhret de âfettir. (Hâce

Behâüddîn Buhârî)
_E_R_E_N_ isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 08-10-2006, 14:06   #62 (permalink)
 
_E_R_E_N_ - ait Avatar
_E_R_E_N_ - MSN üzerinden Mesaj gönder
Tanımlı Cevap: Dini Sözlük

 
Ü



ÜCRET:

Bir iş hizmet bir şeyden faydalanma veya satılan bir şey karşılığında verilen para veya

mal karşılık.

Âyet-i kerîmede meâlen buyruldu ki:

Ey kavmim! Peygamberliği tebliğ işinden dolayı sizden bir ücret istemiyorum. Benim

ücretim ancak Allah'a âittir. (Hûd sûresi: 29)

Allah için gazâ edip buna ücret alan Mûsâ aleyhisselâmın annesine benzer. O hem

kendi çocuğunu emzirdi hem de ücret aldı. (Hadîs-i şerîf-Buhârî)

İşçinin ücretini teri kurumadan ödeyiniz. (Hadîs-i şerîf-Et-Tergîb vet-Terhîb)

Her san'atı ve ticâreti yapmak maaş ücret karşılığında mubâh olan işleri yapmak meselâ

çobanlık bahçıvanlık yapmak inşâatta ve hafriyâtta çalışmak ve sırtında yük taşımak tezellül

(aşağılık) değildir. Peygamberler ve velîler bunları yapmışlardır. Peygamber efendimiz ücret

ile çalışmış ve çalıştırmıştır. (Hâdimî)

Velîsinin izni olmadan çocuğa iş yaptıran ücret vermeye mecbûrdur. (Alâüddîn-i

Haskefî)

Ücret ile okunan Kur'ân-ı kerîmden ölüye ve okuyana sevâb hâsıl olmaz. (Aynî

Hayreddîn-i Remlî)

ÜLFET:

Bir topluluğun din ve dünyâ düşüncelerinde inançlarında birbirlerine uygun olmaları.

Dostluk yakınlık kurmak kaynaşmak.

Allahü teâlâya en sevimli olanınız ülfet edip kendisiyle ülfet olunandır. Allahü teâlâya

en sevimsiziniz de koğuculukla gezip dostları birbirinden ayıranınızdır. (Hadîs-i

şerîf-Taberânî)

Mü'min geçim ehli olup herkes ile iyi geçinendir. Ülfet etmeyen ve ülfet olunmayan

kimsede hayır yoktur. (Hadîs-i şerîf-Taberânî)

ÜLÜ'L-AZM:

Şerîat sâhibi yeni din getiren peygamberlerden altı tânesine ve en büyüklerine verilen ad.

Bunlar; Âdem Nûh İbrâhim Mûsâ Îsâ ve Muhammed aleyhimüsselâmdır. Allahü teâlânın

emir ve yasaklarını insanlara anlatırken çok sıkıntı çektikleri ve bu sıkıntılara sabr ettikleri

için kendilerine bu isim verilmiştir.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

Peygamberlerden ülü'l-azm olanların sabrettikleri gibi sen de sabr et. Onlara azâb

verilmesi için duâ etmekte acele etme. (Ahkâf sûresi: 35)

Peygamberlerin aleyhimüsselâm sayısı belli değildir. Yüz yirmi dört binden çok oldukları

meşhûrdur. Bunlardan üç yüz on üç veya üç yüz on beş adedi resûldür. İçlerinden altısı daha

yüksek ülü'l-azm peygamberlerdir. (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî)

Peygamberlik makâmı dört derecedir. Birincisi nebîler (kendilerine din gönderilmeyen

peygamberler) ikincisi resûller (din gönderilen peygamberler) üçüncüsü ülü'l-azm

peygamberlerdir. Dördüncü derece hâtem-ül-enbiyâ olmak yâni son olarak gelmek

derecesidir. Bu en yüksek derece Muhammed aleyhisselâma mahsûstur. (Ali bin Emrullah)

Allahü teâlâ her bin senede bir ülü'l-azm peygamber göndermiş ve o insanların buna

uymalarını emr buyurmuştur. Allahü teâlâ her yüz sene başında bu ümmetin âlimleri arasında

bir müceddid yenileyici kuvvetlendirici seçerek bununla İslâmiyet'i tâzeler. Hele bin sene

geçince geçmiş ümmetlerde ülü'l-azm bir peygamber gönderdiği ve onun işini bir nebiye

bırakmadığı gibi bu ümmete de tam bilgili bir âlim ârif seçer. Bu zât geçmiş ümmetlerdeki

ülü'l-azm peygamberlerin işini yapar. (İmâm-ı Rabbânî)

ÜLÜ'L-EMR:

Emir sâhibleri. Devlet başkanı ve onun vazîfe verdiği kimseler veya İslâmiyet'in emir ve

yasaklarını insanlara öğreten ve anlatan âlimler.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

Ey îmân edenler! Allah'a itâat edin. Peygambere ve sizden olan ülü'l-emre itâat edin...

(Nisâ sûresi: 59)

Bütün mezheb imâmları; "Ülü'l-emr'in sultânın âmirin Allah'a isyân ve günâh olmayan

emirlerine uymak vâcibdir" demişlerdir.Hattâ bir günün oruçlu geçirilmesi hakkında emir

verse bu emre uymak gerekir denmektedir. (İbn-i Âbidîn ve Hâdimî)

Sultânın kendi aklı düşüncesi ile verdiği emre itâat da elbette vâcib olmaz. Ancak emri

veren zulüm işkence yaparsa milleti sıkıştırırsa onun şerrinden öldürmesinden korkan

kimsenin hele kan dökücü başkanın mubahları yasaklamasına itâat etmek vâcib olur. Çünkü

bir müslümanın kendini tehlikeye sokması câiz değildir. Fakat bu yasağa harâm veya mekrûh

olduğu için değil kanını ırzını kurtarmak için uymaya niyet etmek lâzımdır. Ülü'l-emre itâat

demek müslüman olan âmirlerin hak üzere olan emir ve yasaklarına uymak demektir.

(Abdülganî Nablüsî)

ÜMMET:

Topluluk cemâat. Bir peygambere inanan tâbi olan insanlar. Bir dîne bağlı topluluğun

tamâmı.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

(İbrâhim aleyhisselâmı dünyâda hayırlı âhirette sâlihlerden) kıldığımız gibi ey

müslümanlar sizi (de) seçkin ve hayırlı bir ümmet kıldık ki kıyâmet gününde

peygamberlerin ümmetlerine vahyi tebliğ ettiklerine şâhidler olasınız Peygamber de sizin

adâletiniz üzerine şâhid ola. (Bekara sûresi: 143)

Siz ümmetlerin en iyisi oldunuz. İnsanların iyiliği için yaratıldınız. İyilik yapılmasını

emreder kötülükten nehyedersiniz. (Âl-i İmrân sûresi: 110)

Ümmetimin âlimleri İsrâiloğullarının peygamberi gibidir. (Hadîs-i şerîf-Mektûbât-ı

Rabbânî)

Ümmetimden büyük günâh işleyenlere şefâat edeceğim. (Hadîs-i şerîf-Müsned-i ibni

Hanbel

Ümmetimden Ehl-i beytimi sevenlere şefâat edeceğim. (Hadîs-i şerîf-Hatîb-i Bağdâdî)

Peygamberler (aleyhimüsselâm) ümmetlerini Allahü teâlâya çağırmak azgın yanlış

yoldan doğru seâdet yoluna çekmek için gönderilmişlerdir. (Seyyid Abdühakîm Arvâsî)

Âhirette azâblardan kurtulmak ancak Muhammed aleyhisselâma tâbi olmaya bağlıdır.

O'nun ümmeti olan müslümanlar O'na tâbi oldukları için bütün insanların hayırlısı ve en

iyileri oldu. Cennet'e gireceklerin çoğu bunlar oldu ve Cennet'e herkesten önce gireceklerdir.

(İmâm-ı Rabbânî)

Oğlum! Şimdi o zamandayız ki geçmiş ümmetlerde böyle çok karanlık zaman gelince

büyük bir peygamber gönderilerek yeni bir din kurulurdu. Bu ümmet ümmetlerin en iyisi

olduğu için ve bu ümmetin Peygamberi peygamberlerin sonuncusu olduğu için bunların

âlimlerine İsrâiloğullarının peygamberlerinin mertebesi verilmiştir. Peygamberlerin vazîfeleri

bu âlimlere yaptırılmaktadır. (İmâm-ı Rabbânî)

Niçin kılmazsın farz u sünneti

Değil misin Muhammed'in ümmeti

Anmaz mısın Cehennem'i Cennet'i

Îmân sâhibi kul böyle mi olur?

(M. Sıddîk Gümüş)

Ümmet-i Dâvet:

Kendilerine gönderilen peygambere inanmaya dâvet edilip de îmân etmeyen kimseler.

Şimdi yeryüzünde müslümanlardan başka bütün insanlar ümmet-i dâvettirler. (Kâdızâde

Ahmed Efendi)

Ümmet-i İcâbet:

Kendilerine gönderilen peygamberin dâvetini kabûl edip ona inanan ve tâbi olan

kimseler.

Muhammed aleyhisselâmın ümmeti son sınıf talebesi gibi olduğundan insanları dünyâda

ve âhirette kurtuluşa götüren sırların toplandığı Kur'ân-ı kerîm ile muhâtab oldular. Kur'ân-ı

kerîmin indirilmesinden sonra yeryüzündeki insanların hepsinin Muhammed aleyhisselâma

tâbi olmaları emredildi. O'nun dâvetini kabûl edenler ümmet-i icâbet kabûl etmeyenler

ümmet-i dâvettirler. (Muhyiddîn-i Arabî)

ÜMM-İ VELED:

Efendisinden (sâhibinden) çocuğu olan câriye köle kadın.

Ümm-i veled satılamaz ve hibe olunamaz. Efendisi vefât edince âzâd (hür) olur ise de

zevce gibi vâris olamaz. Oğlu ise mîrâsçı ve hür olur. (M. Zihni Efendi)

ÜMM-ÜL-KİTÂB:

1. Muhkem âyetler. (Bkz. Muhkem Âyet)

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

(Habîbim!) Sana kitâbı indiren O'dur. O'ndan bir kısım âyetler muhkemdir ki bunlar

Ümm-ül-Kitâbdır. (Âl-i İmrân sûresi: 7)

2. Levh-ül-Mahfûz. (Bkz. Levh-ül-Mahfûz)

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

Allahü teâlâ ne dilerse (onu yapar. Bâzısını) mahfeder (vücûda getirmez bâzısını da)

vücûda getirir. Ümm-ül-kitâb O'nun katındadır. (Ra'd sûresi: 39)

Bir kimse Cehennem'e götürücü kötü işleri yapar Cehennem'e yaklaşır.

Ümm-ül-kitâbda saîd ise son günlerinde Cennet'e götürücü bir iş yaparak Cennet'e gider.

(Hadîs-i şerîf-Minhat-ül-Vehbiyye)

3. Fâtiha sûresi. (Bkz. Fâtiha Sûresi)

ÜMM-ÜL-MÜ'MİNÎN:

"Mü'minlerin anası" mânâsına Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem mübârek

zevcelerinden her birine verilen lakab (isim).

Ümm-ül-mü'minîn Âişe vâlidemiz şöyle buyurdu: Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve

sellem karnı hiçbir zaman yemekle doymamıştır. Bu hususta kimseye yakınmamıştır. İhtiyâc

ona zenginlikten daha iyi idi. (İslâm Âlimleri Ansiklopedisi)

ÜMMÎ:

Kitab okumamış yazı yazmamış kimseden ders görmemiş kimse.

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

Onlar ki yanlarında bulunan Tevrât ve İncîl'de ismini yazılı buldukları O ümmî resûle

tâbi olurlar. O (Resûl) kendilerine iyiliği emrediyor kötülükten sakındırıyor... (Resûlüm)

de ki: "Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize gelen Allah'ın peygamberiyim. O Allah

ki yer ve göklerin tasarrufu (idâresi) O'nundur. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur öldürür

ve diriltir. Onun için hem Allah'a hem de bütün kelimelerine îmân eden o ümmî

peygambere resûlüne îmân edin ve O peygambere uyun ki doğru yolu bulasınız. (A'râf

sûresi: 157158)

Resûlullah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem ümmî idi. Mekke'de doğup büyüyüp

belli kimseler arasında yetişip seyâhat etmemiş iken Tevrât'ta İncîl'de ve Yunan ve Roma

devirlerinde yazılmış kitablarda bulunan bilgilerden hâdiselerden haber verdi. Hicretin altıncı

senesindeRum İran ve Habeş hükümdârlarına ve diğer Arap pâdişâhlarına mektuplar

gönderdi. (İmâm-ı Kastalânî)

Muhammed aleyhisselâm ümmî olduğu hâlde târih fen ahlâk siyâset ve sosyal bilgilerle

dolu bir kitâb ortaya koydu. Yalnız o kitaba uyarak dünyâya adâlet yaymış olan

hükümdârların yetişmesine sebeb oldu. Kur'ân-ı kerîm Muhammed aleyhisselâmın

mûcizelerinin en büyüğüdür. (M. Sıddîk Gümüş)

ÜMMÎD (Ümîd):

Ummak arzu istek. Sebeblere yapıştıktan sonra iyi netice beklemek. (Bkz. Havf ve Recâ)

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

Ey günâhı çok olan kullarım! Allahü teâlânın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz.

Allah günâhların hepsini affeder. O sonsuz mağfiret ve nihâyetsiz merhâmet sahibidir.

(Zümer sûresi: 53)

Akıllı kendini murâkabe (kontrol) edip ölüm sonrası için çalışan kimsedir. Ahmak da

nefsinin arzûları peşinden koşup Allahü teâlâya ümid bağlayan kimsedir. (Hadîs-i

şerîf-Tirmizî İbn-i Mâce)

Allahü teâlâdan korkmalı O'nun rahmetinden ümidi kesmemelidir. Ümid korkudan çok

olmalıdır. Böyle olanın ibâdetleri zevkli olur. Gençlerde korkunun ihtiyarlarda ve hastalarda

ümîdin fazla olması lâzımdır denildi. Korkusuz ümid ümidsiz korku câiz değildir. (Hâdimî)

Ümmîd ve Korku:

Allahü teâlânın rahmetini ummak ve azâbından korkmak. (Bkz. Havf ve Recâ)

ÜSTÂD:

Muallim öğretici rehber.

İnsan yaratılışta iki taraflıdır. Ona hidâyet üstünlük tarafını tanıtabilmek ve bunu

kuvvetlendirmeye çalışmasını sağlamak için muallim bir üstâd lâzımdır. Bâzı çocuklar

nasîhatla yumuşak sözle ve mükâfât vererek yola gelir. Bâzısı sert ve acı sözle ve cezâ

vererek terbiye kabûl eder. Üstâd mâhir olup çocuğun yaratılışının nasıl olduğunu anlamalı

ona şefkat ile tatlı veya acı te'sir ederek terbiye etmeli yâni yetiştirmelidir. Böyle mâhir ve

müşfik bir rehber olmadıkça çocuk ilim ve ahlâk edinemez yükselemez. Rehber yâni ilim ve

ahlâk sunan zât çocuğu felâketten kurtarıp seâdete kavuşturur. (İslâm Ahlâkı)

Üstâd mâhir ve müşfik talebe de zekî ve çalışkan olursa öğrenilmeyecek mes'ele yoktur.

(Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)

ÜVEYSÎ:

Üstâdı hocası olsun olmasın hayatta veya vefât etmiş bir büyüğün rûhâniyetinden istifâde

ederek terbiye görerek yetişen olgunlaşan kimse. Bu şekilde yetişme yoluna üveysîlik denir.

Üveysî olmak öyle yüksek bir mertebedir ki o dereceye ulaşmak pek ender (az) olur.

Veysel Karânî Abdülhâlık Goncdüvânî Behâüddîn-i Buhârî ve İmâm-ı Rabbânî hazretleri bu

mertebeye erenlerdendir. (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)

Peygamberler aleyhimüsselâm ve evliyâ vefât ettikten sonra bunlardan yardım istemeğe

âlimler câizdir olur dedi. Tasavvuf büyükleri bunun doğru olduğunu bildirdi. Büyüklerden

çoğu üveysîlik yoluyla yükseldiler. (Abdülhak-ı Dehlevî)

Behâüddîn-i Buhârî'nin üstâdı (hocası)Seyyid Emîr Külâl hazretleri idi. Fakat ayrıca Hâce

Abdülhâlık Goncdüvânî'nin rûhâniyetinden istifâde ettiği için aynı zamanda üveysî idi.

(İmâm-ı Rabbânî)
_E_R_E_N_ isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla