![]() |
|
|||||||
| Sahabeler Sahabeler Hakkındaki Bildiklerinizi ve Bilgileri Paylaşabileceğiniz Alanımız. |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Seçenekleri | Modları Göster |
|
|
#1 (permalink) |
![]() |
Hz. EBU BEKİR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in İslâm'ı tebliğe başlamasından sonra ilk iman eden hür erkeklerin; raşit halifelerin aşere-i mübeşşerenin ilki. Câmiu'l Kur'an es-Sıddîk el-Atik lakaplarıyla bilinen büyük sahabi.Kur'ân-ı Kerim'de hicret sırasında Rasûlullah'la beraber olmasından dolayı "...mağarada bulunan iki kişiden biri..." (et-Tevbe 9/40) şeklinde ondan bahsedilmektedir. Asıl adı Abdülkâbe olup İslâm'dan sonra Rasûlullah (s.a.s.)'in ona Abdullah adını verdiği kaydedilir. Azaptan azad edilmiş mânâsına "atik"; dürüst sadık emin ve iffetli olduğundan dolayı da "sıddik" lâkabıyla anılmıştır. "Deve yavrusunun babası" manasına gelen Ebû Bekir adıyla meşhur olmuştur. Teym oğulları kabilesinden olan Ebû Bekir'in nesebi Mürre b. Kâ'b'da Rasûlullah'la birleşir. Anasının adı Ümmü'l-Hayr Selma babasının ki Ebû Kuhafe Osman'dır. Künyesi Abdullah b. Osman b. Amir b. Amir... b. Murra ...et-Teymî'dir. Bedir savaşına kadar müşrik kalan oğlu Abdurrahman dışında bütün ailesi müslüman olmuştur. Babası Ebû Kuhafe Ebû Bekir'in halifeliğini ve ölümünü görmüştür. Hz. Ebû Bekir'in Rasûlullah (s.a.s.)'den bir veya üç yaş küçük olduğu zikredilmiştir. İslâm'dan önce de saygın dürüst kişilikli putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan "hanif" bir tacir olan Ebû Bekir ölümüne kadar Hz. Peygamber'den hiç ayrılmamıştır. Bütün servetini kazancını İslâm için harcamış kendisi sade bir şekilde yaşamıştır.Hz. Ebû Bekir Fil yılından iki sene birkaç ay sonra 571'de Mekke'de dünyaya gelmiş güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret bulmuştur. İçki içmek câhiliye döneminde çok yaygın bir âdet olduğu halde o hiç içmemiştir. O dönemde Mekke'nin ileri gelenlerinden olup Arapların nesep ve ahbâr ilimlerinde meşhur olmuştur. Kumaş ve elbise ticaretiyle meşgul olurdu; sermayesi kırk bin dirhemdi ki bunun büyük bir kısmını İslâm için harcamıştır. Rasûlullah'a iman eden Ebû Bekir (r.a.) İslâm dâvetçiliğine başlamış Osman b. Affân Zübeyr b. Avvâm Abdurrahman b. Avf Sa'd b. Ebî Vakkas ve Talha b. Ubeydullah gibi İslâm'ın yücelmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanların bir çoğu İslâm'ı onun dâvetiyle kabul etmişlerdir.Hz. Ebû Bekir hayatı boyunca Rasûlullah'ın yanından ayrılmamış çocukluğundan itibaren aralarında büyük bir dostluk kurulmuştur. Rasûlullah birçok hususlarda onun görüşünü tercih ederdi. Umûmî ve husûsî olan önemli işlerde ashâbıyla müşavere eden Peygamber (s.a.s.) bazı hususlarda özellikle Ebû Bekir'e danışırdı. (İbn Haldun Mukaddime 206). Araplar ona "Peygamber'in veziri" derlerdi.Teymoğulları kabilesi Mekke'de önemli bir yere sahipti. Ticaretle uğraşıyorlar toplumsal temasları ve geniş kültürlülükleri ile tanınıyorlardı. Hz. Ebû Bekir'in babası Mekke eşrafındandı. Hz. Ebû Bekir câhiliye döneminde de güzel ahlâkı ile tânınan sevilen bir kişi idi. Mekke'de "eşnak" diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi işlerinin yürütülmesiyle görevliydi. Muhammed (s.a.s.) ile büyük bir dostlukları vardı. Sık sık buluşur Allah'ın birliği Mekke müşriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda müşâvere ederlerdi. İkisi de câhiliye kültürüne karşıydılar şiir yazmaz ve şiiri sevmezlerdi daha ziyade tefekkür ederlerdi.İslâm'ı Benimsemesi Hz. Ebû Bekir Hira dağından dönen Hz. Muhammed ile karşılaştığında Rasûlullah (s.a.s.) ona "Allah'ın elçisi" olduğunu söyleyip "Yaratan Rabbinin adıyla oku" (el-Alâk 96/1) diye başlayan âyetleri bildirdiği zaman hemen ona: "Allah'ın birliğine ve senin O'nun rasûlü olduğuna iman ettim" demiştir. Hz. Hatice'den sonra Rasûlullah'a ilk iman eden odur. Hz. Peygamber (s.a.s.) İslâm'ı tebliğinin ilk zamanlarında kiminle konuştuysa en azından bir tereddüt görmüş ancak Ebû Bekir şeksiz ve tereddütsüz bir şekilde kabul etmiştir. Hatta Hz. Peygamber (s.a.s.) "Bütün insanların imanı bir kefeye Ebû Bekir'in ki bir kefeye konsa onun imanı ağır basardı " diye lâtif bir benzetme de yapmıştır. Mü'min Ebû Bekir hayatının sonuna kadar tüm varlığını İslâm'a adamış bütün hayırlı işlerde en başta gelmiştir.Ebû Bekir Mekke döneminde güçlü kabilelere mensup kişileri İslâm'a kazandırmaya çalıştı öte yandan müşriklerin işkencelerine maruz kalan güçsüzleri köleleri korudu; servetini eziyet edilen köleleri satın alıp azad etmekte kullandı. Bilâl Habbab Lübeyne Ebû Fukayhe Amir Zinnire Nahdiye Ümmü Ubeys bunlardandır. Kendisi de Mescid-i Haram'da müşriklerin saldırısına uğramıştı. Ebû Bekir iman ettikten sonra İslâm'ı tebliğe gizli gizli devam ediyordu. Annesi karısı Ümmü Ruman ve kızı Esma da iman etmiş fakat oğulları Abdullah Abdurrahman ve babası Ebû Kuhafe henüz iman etmemişlerdi. Osman b. Affan Sa'd b. Ebî Vakkas Abdurrahman b. Avf Zübeyr b. Avvâm Talha b. Ubeydullah gibi ilk müslümanları İslâm'a dâvet eden odur. Müşriklerin eziyetleri çoğalıp müslümanlara yapılan baskılar arttıktan sonra Hz. Peygamber Hz. Ebû Bekir'e de Habeşistan'a göç etmesini söylemiş ve Ebû Bekir yola çıkmış; ancak Berkü'l-Gımâd'da Mekke'nin ileri gelen kabilelerinden İbn Dugunne ile karşılaştığında İbn Dugunne onu himayesine aldığını ve Mekke'ye dönmesi gerektiğini belirterek ikisi birlikte Mekke'ye dönmüşlerdir. Ancak şartlı olarak Ebû Bekir'i himayesine alan İbn Dugunne Ebû Bekir'in açıktan açığa ibadet etmesi ve inancını yaymaya devam etmesi sebebiyle şartları yerine getirmediğini iddia ederek ona ibadetini gizli yapmasını söylediğinde Ebû Bekir onun himayesine ihtiyacı olmadığını zaten kendisine söz de vermediğini ifade etmişti: "Senin himayeni sana iâde ediyorum. Bana Allah'ın himayesi yeter." Böylece onüç yıl Mekke'de Rasûlullah'ın yanında kalan Hz. Ebû Bekir Hz. Aişe'nin rivâyetine göre Rasûlullah hicret emrini alıp Ebû Bekir'e gelerek ona beraberce hicret edeceklerini söyleyince Ebû Bekir sevinçten ağlamaya başlamıştı (İbn Hişâm es-Sire II 485).Hz. Peygamber'in bir gecede Mekke'den Kudüs'e oradan Sidretü'l Münteha'ya gittiği İsra ve Mirâc * hâdisesini duyan müşrikler bunu Hz. Ebû Bekir'e yetiştirdikleri zaman; "O dediyse doğrudur." demiştir. Bu sözünden sonra Ebu Bekir'e; ihlâslı asla yalan söylemeyen özü doğru itikadında şüphe olmayan anlamında "Sıddık" lâkabı verildi. Kur'an tâbiriyle "O ne iyi arkadaştı " (en-Nisâ 4/69) denilebilir.İşte o "Sıddîk" ile o "Emîn" o iki arkadaş beraberce Sevr dağındaki mağaraya hareket ederek hicret etmişlerdir.Hicreti Sevr mağarasına ilk giren Hz. Ebû Bekir (r.a.) mağarada keşif yaptıktan sonra Rasûlullah içeri girmiştir. Ebû Bekir'in kızı Esma yolda yemeleri için azıklarını hazırlamıştı. Onlar Mekke'den ayrılınca müşrikler her tarafa adamlarını yollayarak aramaya başladılar. Kureyş kabilesinin müşrikleri Ebû Cehil başkanlığında Esma'nın evini aradılar hakaret edip dayak attılar.Hz. Ebû Bekir (r.a.) hicret yolculuğuna çıkarken yanına bütün parasını almıştı. Buna rağmen kızı Esma onun nerede olduğunu nereye gittiğini kâfirlere söylememiştir. İz süren Mekkeli müşrikler Sevr mağarasına kadar geldiler. Rasûlullah bu sırada Kur'ân'da anlatıldığı biçimde şöyle diyordu: "Üzülme Allah bizimledir" (et-Tevbe 104/40). Nitekim Allah ona güven vermiş göremedikleri askerleriyle onu desteklemiştir; Allah güçlüdür hakimdir. Kâfirler tüm aramalara rağmen onları bulamadılar. Mağarada üç gün kaldıktan sonra Medine'ye yönelen Rasûlullah ile Ebû Bekir Kuba'ya vardılar.Ebû Bekir mağarada kaldıkları günü şöyle anlatır: "Rasûlullah (s.a.s.) ile beraber bir mağarada bulundum. Bir ara başımı kaldırıp baktım. O anda Kureyş casuslarının ayaklarını gördüm. Bunun üzerine 'Ya Rasûlullah bunlardan birkaçı gözünü aşağı eğse de baksa muhakkak bizi görür' dedim. O 'Sus ya Ebû Bekir. İki yoldaş ki Allah onların üçüncüsü ola endişe edilir mi?' buyurdu.Kuba'da üç gün kalan Rasûlullah ile Hz. Ebû Bekir nihayet Medine'ye vardılar. Medine'de Hz. Ebû Bekir humma hastalığına tutuldu. Hastalık ilerleyip yatağa düştüğünde Rasûlullah "Allah'ım Mekke'yi bize sevgili kıldığın gibi Medine'yi de bize sevgili kıl hummayı bizden uzaklaştır' diye dua ettiği zaman Hz. Ebû Bekir ve hasta olan diğer sahâbîler iyileştiler. Bu aradâ Hz. Âişe ile Hz. Muhammed (s.â.s.)'in düğünleri yapıldı. Mescidi Nebî inşâ edildi. Masrafların bir kısmını Hz. Ebû Bekir karşıladı. Medine'de kardeşlik tesis edildiğinde Ebû Bekir'in kardeşliği Harise b. Zeyd oldu.Hz. Ebû Bekir Medine'de Mescidi Nebî'nin inşasına katıldı. Rasûlullah İslâm'ı yaymak ve düşmanlar hakkında bilgi toplamak için seriyye denilen keşif kollarını Medine dışına gönderiyor bunlara bazen Hz. Ebû Bekir de katılıyordu. Rasûlullah ile birlikte bizzat çarpıştığı savaşlarda (Bedir'de Uhud'da Hendek'te) Ebû Bekir de yer aldı. O Müreysi Kurayza Hayber Mekke Huneyn Taif gazvelerinde de bulundu. Rasûlullah'ın bizzat idare ettiği harplere gazve denir. Ebû Bekir bu sözü geçen büyük savaşlardan başka otuzdan fazla gazveye katılmıştır. Çarpışma olmaksızın Veddan Buvat Bedr-i Ûlâ Uşeyre gazveleriyle de düşmanlar itaat altına alınmıştır. Bütün bu gazvelerde Hz. Ebû Bekir Rasûlullah'ın en yakınında yer almış olup onun "veziri" gibi idi. Bedir'de oğlu Abdurrahman müşrikler safında yer aldığında Ebû Bekir oğluyla çarpışmıştır. Sadece o değil Bedir'de birçok sahâbî oğlu kardeşi babası dayısı ile çarpışmıştı. Bedir savaşı müslümanların İslâm'ı herşeyden üstün tuttuklarını Allah için en yakınları olan müşrikleri kan bağı veya kabile taassubu içinde kalmadan başka insanlardan ayırdetmeden öldürdüklerini göstermektedir. Rasûlullah'ın bir amcası Hamza İslâm ordusu safındayken öteki amcası Abbas düşman safındaydı. Yeğeni Ubeyde kendi yanındayken öteki yeğenleri Ebû Süfyan ve Nevfel müşriklerle beraberdi. Hattâ kızı Zeyneb'in eşi Ebû'l-As da Rasûlullah'a karşı müşriklerle birlikte savaşıyordu.Hicretin 9. yılında Medine'de büyük bir kıtlık oldu. Bu arada Bizans İmparatoru Şam'da Hicaz bölgesini istilâ etmek üzere büyük bir ordu hazırladı. Rasûlullah bu orduya karşı İslâm ordusunu hazırlarken kıtlık sebebiyle zorluklarla karşılaştı. Ebû Bekir malının hepsini bu ordunun hazırlanmasında kullandı. Onuncu yılda "Vedâ Haccı"nda bulunan Allah'ın Rasûlü onbirinci yılda hastalandı.Hilâfeti Hicrî onbirinci yılda hastalanan Rasûlullah (s.a.s.) 13 Rebiyülevvel Pazartesi günü (8 Haziran 632) vefât etti. Onun vefâtını duyan müslümanlar büyük bir üzüntüye kapıldılar ve ilk anda ne yapmaları gerektiğine karar veremediler. Ama o da bir ölümlüydü. Hz. Ömer onun Hz. Musa gibi Rabbi ile buluşmaya gittiğini O'nun için "öldü" diyen olursa ellerini keseceğini söylüyordu. Ebû Bekir Rasûlullah'ın iyi olduğu bir sırada ondan izin alarak kızının yanına gitmişti. Vefât haberini duyar duymaz hemen geldi Rasûlullah'ı alnından öptü ve "Babam ve anam sana fedâ olsun ya Rasûlullah. Ölümünde de yaşamındaki kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik son bulmuştur. Şânın ve şerefin o kadar büyük ki üzerinde ağlamaktan münezzehsin. Yâ Muhammed Rabbinin katında bizi unutma; hatırında olalım ..." dedi. Sonra dışarı çıkıp Ömer'i susturdu ve; "Ey insanlar Allah birdir O'ndan başka ilâh yoktur Muhammed O'nun kulu ve elçisidir. Allah apaçık hakikattir. Muhammed'e kulluk eden varsa bilsin ki o ölmüştür. Allah'a kulluk edenlere gelince şüphesiz Allah diri bâkî ve ebedîdir. Size Allah'ın şu buyruğunu hatırlatırım: "Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Simdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse Allah'a hiçbir ziyan veremez. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır" (Âl-u İmrân 3/144). Allah'ın kitabı ve Rasûlullah'ın sünnetine sarılan doğruyu bulur o ikisinin arasını ayıran sapıtır. Şeytan peygamberimizin ölümü ile sizi aldatmasın dininizden saptırmasın. Şeytanın size ulaşmasına fırsat vermeyiniz" (İbn Hişâm es-Sire IV 335; Taberî Târih III 197 198).Hz. Ebû Bekir bu konuşmasıyla orada bulunanları teskin ettikten sonra Rasûlullah'ın teçhiziyle uğraşırken Ensâr Benû Sâide sakifesinde toplanarak Hazrec'in reisi olan Sa'd b Uhâde'yi Rasûlullah'tan sonra halife tayini için bir araya gelmişlerdir. Ebû Bekir Hz. Ömer Ebû Ubeyde ve Muhacirlerden bir grup hemen Benû Saîde'ye gittiler. Orada Ensâr ile konuşulduktan ve hilâfet hakkında çeşitli müzakereler yapıldıktan sonra Hz. Ebû Bekir Ömer ile Ebû Ubeyde'nin ortasında durdu ve her ikisinin ellerinden tutarak ikisinden birine bey'at edilmesini istedi. O kendisini halife olarak öne sürmedi. Hz. Ebû Bekir'in konuşmasından sonra Hz. Ömer atılarak hemen Ebû Bekir'e bey'at etti ve "Ey Ebû Bekir müslümanlara sen Rasûlullah'ın emriyle namaz kıldırdın. Sen onun halifesisin ve biz sana bey'at ediyoruz. Rasûlullah'a hepimizden daha sevgili olan sana bey'at ediyoruz" dedi. Hz. Ömer'in bu âni davranışı ile orada bulunanların hepsi Ebû Bekir'e bey'at ettiler. Bu özel bey'attan sonra ertesi gün Mescid-i Nebî'de Hz. Ebû Bekir bütün halka hutbe okudu ve resmen ona bey'at edildi. Rasûlullah'ın defni salı günü gerçekleşirken onun nereye defnedileceği hakkında da bir ihtilâf meydana geldiğinde Hz. Ebû Bekir yine firasetini ortaya koydu ve "Her peygamber öldüğü yere defnedilir" hadisini ashaba hatırlatarak bu ihtilâfı giderdi. Rasûlullah'ın cenaze namazı imamsız olarak gruplar halinde kılındı. Bütün bunlar olurken Hz. Ali'nin Hz. Fatıma'nın evinde Haşimoğulları ve yandaşları ile toplandığı ve bey'ata ilk zamanlar katılmadığı nakledilir. Hz. Ali rivâyetlere göre el-Bey'atü'l-Kübrâ'ya bey'at edildiği haberini alır almaz elbisesini yarım yamalak giydiği halde evden fırlamış ve gidip Hz. Ebû Bekir'e bey'at etmiştir (Taberî Târih III 207). Onun aylarca Hz. Ebû Bekir'e bey'at etmediği haberleri gerçeğe uygun olmasa gerektir. Çünkü onun Ebû Bekir'in üstünlüğünü bildiği onun hakkında yaptığı konuşmalar ve tarihin akışı diğer rivâyetlere aykırıdır.Râsulullah'ın en yakın ashâbı arasında -hattâ Ebû Bekir ile Ömer arasında- zaman zaman ihtilâflar görüş ayrılıkları meydana gelmişse de ilk iki halife zamanında da görüldüğü gibi dâima birliktelik devam ettirilmiştir. Anlaşmazlık gibi görünen hâdiselerin birçoğunda huy ve karakter farklılığı rol oynuyordu. Meselâ Ebû Bekir yumuşak ve sâkin davranırken Ömer sertlik yanlısıydı. Ama her zaman birlikte hareket ettiler. Ebû Bekir'in yönetiminde Hz. Ali ve Zübeyr b. Avvam Ridde savaşlarında kararların içinde namazlarda Ebû Bekir'in arkasında yer almışlardır (İbn Kesir el-Bidâye ve'n Nihâye V 249). Hz. Ali Rasûlullah'ın bir vasiyeti olsaydı ölünceye kadar onu yerine getireceğini söylemiş (Taberî a.g.e. IV 236) ancak İbn Abbas'ın Rasûlullah hastalandığı zaman ona gidip hilâfet işini sormak istemesini geri çevirmiştir. Yani Hz. Ebû Bekir'in halifeliğine karşı kimseden bir çıkış olmamıştır. Zaten tabii fıtrî akli ve maslahata uygun olan da onun halifeliğidir. Hz. Peygamber ölmeden önce yazılı bir ahidname bırakmamış ancak Hz. Ebû Bekir'in faziletine dair Mescid'de konuşmuş hasta yatağındayken onu ısrarla çağırtmış ve yerine İmam tâyin etmiştir.Hz. Ebû Bekir kendisine Rasûlullah'ın mirasından pay almak için gelen Hz. Fâtıma'ya "Rasûlullah'ın yaptığı hiçbir şeyi yapmaktan geri durmam" diyerek Fâtıma'nın peygamberin kızı olmasını dinin üstün tutulmasından daha önemsiz görmüş ve Rasûlullah'ın yanındayken ondan ne duymuş ne görmüşse onu tatbik etmiştir (Taberî III 220). Sonraları Hz. Ali'nin hilâfeti zamanında Fâtıma'ya -ki Ebû Bekir'e gidip miras isterken onu savunmuştu- mirastan hiçbir şey vermemesi de ashâbın Rasûlullah'ın sünnetine nasıl itaat ettiklerinin delilidir (İbn Teymiye Minhâc'üs-Sünne III 230). Hz. Ebû Bekir "Rasûlullah'ın Halifesi" seçildikten sonra Mescid'de yaptığı konuşmada "Sizin en hayırlınız değilim ama başınıza geçtim; görevimi hakkıyle yaparsam bana yardım ediniz yanılırsam doğru yolu gösteriniz; ben Allah ve Rasûlü'ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat ediniz ben isyan edersem itaatiniz gerekmez..." demiştir (İbn Hişâm es-Sire IV 340-341; Taberî Târih III 203).Mürtedlerle Mücadele Irak ve Suriye FütühatıHz. Ebû Bekir Rasûlullah'ın halifesi olduktan sonra onun vefâtıyla Arabistan'da Mekke ve Medine dışındaki bölgelerde görülen dinden dönme hareketlerine yalancı peygamberlere "namaz kılarız ama zekât vermeyiz" diyenlere karşı savaş açtı. Esvedu'l-Ansı Müseylemetü'l-Kezzâb Secah Tuleyha gibi yalancı peygamberlerle yapılan savaşlarla bu zararlı unsurlar yok edilmiş isyan bastırılmış zekât yeniden toplanmaya ve Beytü'l-Mal'e konulup dağıtılmaya başlanmıştır. Rasûlullah'ın hazırladığı ancak vefâtı sebebiyle bekleyen Üsâme ordusunu Ürdün'e yollayan Ebû Bekir Bahreyn Umman Yemen Mühre isyanlarını bastırmıştır. İçte isyancılarla mücâdele edilirken dışta da iki büyük imparatorluğun İran ve Bizans'ın ordularıyla karşılaşılmıştır. Hîre Ecnâdin ve Enbâr savaşlarla İslâm diyarına katılmış Irak fethedilmiş Suriye'nin de önemli kentleri ele geçirilmiştir. Yermük savaşı devam ederken Hz. Ebû Bekir vefât etmiştir. Onun ordusuna verdiği öğütlerde şu ibareler vardır: "Kadın çocuk ve yaşlılara dokunmayın yemiş veren ağaçları kesmeyin ma'mur bir yeri tahrip etmeyin haddi aşmayın korkmayın." Gerçekten İslâm ordusu fethettiği yerlerde kimseye zulmetmemiş adaletiyle düşmanların takdirini kazanmış müslüman olmayıp da cizye vererek İslâm'ın himayesine giren milletler huzur ve emniyet içinde yaşamışlardır.Kur'ân-ı Kerîm'in Toplanması "Mushaf''ın Meydana gelmesiHz. Ebû Bekir Ridde harplerinde vahiy kâtiplerinin ve kurrâ'nın birçoğunun şehid olması üzerine Hz. Ömer'in Kur'ân'ın toplanması fikrine önce sıcak bakmamışsa da sonra ona hak vererek Kur'ân âyetlerinin toplanmasını sağlamıştır. Rasûlullah zamanında peyderpey inen vahiy kâtiplerce ceylan derilerine beyaz taşlara enli hurma dallarına yazıldığı gibi ashâbın çoğu da Kur'ân hâfızı idi. Ancak yazılı olan âyetler dağınıktı kurrâ da azalınca Kur'ân'ın muhafazası hususunda endişe edildi. Ebû Bekir Zeyd b. Sâbit'in başkanlığında bir heyet teşkil ederek herkesin elindeki âyetleri getirmesini emretti. Ayrıca şâhitlerle âyetler doğrulanıyor kurrâ' ile te'kid ediliyordu. Böylece bütün âyetler toplandı ve "Mushaf" meydana getirildi. Bu Mushaf Ebû Bekir'den Ömer'e ondan da kızı Hafsa'ya geçti ve Hz. Osman zamanında çoğaltılarak Dârü'l-İslam'ın bütün vilâyetlerine dağıtıldı.Vefâtı Hilâfeti iki sene üç ay gibi çok kısa bir müddet sürmesine rağmen Hz. Ebû Bekir zamanında İslâm devleti büyük bir gelişme göstermiştir. Hz. Ebû Bekir Hicrî 13. yılda Cemâziyelâhir ayının başında hicretten sonra Medine'de yakalandığı hastalığının ortaya çıkması üzerine yatağa düşünce yerine Ömer'in namaz kıldırmasını istedi. Ashâbla istişâre ederek Hz. Ömer'i halifeliğe uygun gördüğünü söyledi. Hz. Ömer'in sert ve kaba oluşu gibi bazı itirazlara cevap verdi ve hilâfet ahitnamesini Hz. Osman'a yazdırdı. Ebû Bekir (r.a.) de çok sevdiği Rasûlullah gibi altmışüç yaşında vefât etti. Vasiyeti gereği Rasûlullah'ın yanına -omuz hizasında olarak- defnedildi. Böylece bu iki büyük insanın iki büyük dostun kabirlerinde de birliktelikleri devam etti.Kişiliği ve Yönetimi Tâcir olarak geniş bir kültüre sahip olan Hz. Ebû Bekir dürüstlüğü ve takvâsı ile ashâb içinde ilk sırada yeralır. Karakteri; yumuşak huyluluk çok düşünüp çok az konuşmak tevâzu ile belirgindi. Hz. Âişe'nin rivâyetine göre "gözü yaşlı gönlü hüzünlü sesi zayıf" biri idi. Câhiliye döneminde müşrikler ona güvenir diyet ve borç-alacak işlerinde onu hakem tanırlardı. Rasûlullah'ın en sadık dostu olan Ebû Bekir'in Mirâc olayında sergilediği sonsuz bağlılık örneği ona "es-Sıddık" lâkabını kazandırmıştır. O bu olayda "O ne söylüyorsa doğrudur" demiştir. Cömertlikte ondan üstünü de yoktur. Bütün malını mülkünü İslâm için harcamış vefât ederken vasiyetinde halifeliği müddetince aldığı maaşların topraklarının satılarak iâde edilmesini istemiş ve geride bir deve bir köleden başka birşey bırakmamıştır. Dört eşinden altı çocuğu olan Ebû Bekir kızı Âişe'yi Rasûlullah ile hicretten sonra evlendirmiştir (Tabakat-ı İbn Sa'd VI 130 vd.; İbnu'l-Esir II 115 vd).Hicret sırasında mağarada iken ayağını bir yılan soktuğunda ve ayağı acıdığında o sırada dizine yatıp uyumuş olan Peygamber'i uyandırmamak için sesini çıkarmaması ağlarken Hz. Peygamber uyanıp ne olduğunu sorduğunda "Anam-babam sana fedâ olsun ya Rasûlullah" demesi olayı Ebû Bekir'in Rasûlullah'a olan bağlılığının örneklerinden sadece biridir. Hz. Ebû Bekir'in beyaz yüzlü zayıf doğan burunlu sakallarını kına ve çivit otuyla boyayan sakin bir adam olduğu rivâyet edilir (İbnü'l Esir el-Kâmil fi't-Târih II 419-420). Rasûlullah'tan sonra bu ümmetin en hayırlısı Ebû Bekir'dir. O Hz. Peygamber'in veziri fetvâlarda en yakını idi. Rasûlullah'ın "İnsanlardan dost edinseydim Ebû Bekir'i edinirdim" (Buhâri Salât 80: Müslim Mesâcid 38: İbn Mâce Mukaddime II) ve "Herkeste iyiliklerimin karşılığı vardır Ebû Bekir hariç" demesi ve son hutbesinde "Allah kullarından birini dünya ile kendi katında olan şeyleri tercih hususunda serbest bıraktı; kul Allah katında olanı tercih etti'' diye Ebû Bekir'i övmesi ve mescide açılan tüm kapıları kapattırıp yalnız Hz. Ebû Bekir'in kapısını açık bırakması ona verdiği değeri göstermektedir.Hz. Ebû Bekir'in nasslara aykırı hiçbir görüşü bize ulaşmamıştır çünkü böyle bir reyi yoktur. Ebû Bekir nâsih sünneti çok iyi biliyor Rasûlullah'ı herkesten çok tanıyordu. Bu yüzden hilâfetinde kendisine karşı içte muhâlif bir hareket olmamış ve fitneler görülmemiştir (Buhâri Fedâilü'l-Ashâbı'n-Nebî 3 ). İhtilâf veya ihtilâflarda çözümsüzlük bid'atler onun devrinde yaşanmamıştır. "Üzülme Allah bizimle beraberdir" buyuran Rasûlullah'ın haberi sanki lâfızda ve mânâda Hz. Ebû Bekir'de zâhir olmuştur (İbn Teymiye Külliyat Tercümesi İstanbul 1988 IV 329).Kaynaklarda onun "Ben ancak Rasûlullah'a tâbiyim birtakım esaslar koyucu değilim" diye kararlarında çok titiz davrandığı zikredilir (Taberî IV 1845; İbn Sa'd III 183). Bir meseleyi hallederken önce Kur'ân'a bakar bulamazsa Sünnet'te araştırır orda da bulamazsa ashâbla istişâre eder ve ictihad ederdi. Ganimetin bölüşümü meselesinde Muhâcir-Ensâr eşitliği'nin ihtilâfa yol açmasında Ömer'in Muhâcirlere daha çok pay verilmesini savunmasına rağmen ganimeti eşit olarak bölüştürmüştür. O sebeple hilâfetinde huzursuzluk çıkmadı. Rasûlullah ve kendisi bir mecliste bir anda verilen üç talâkı bir talâk saymışlar bu daha sonra-birçok "maslahat gereği" diye yapılan değişiklik gibi- üç talâk sayılmıştır. Yani Ebû Bekir Rasûlullah'ın tüm uygulamalarını aynen tatbik etmek istemiş; bazen -kalpleri İslâm'a ısındırmak istenenlere toprak vermesi gibi- maslahat gereği veya zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesini söyleyen ashâbına uymuştur. Müslümanlar henüz otuzsekiz kişiyken Mekke'de Mescid-i Haram'da İslâm'ı tebliğ eden ve müşriklerce dövülen Ebû Bekir'e hilâfetinde "Halifet-u Rasûlillah" denilmiş sonraki halifelere ise "Emîrü'l-Mü'minîn" denilmiştir. Mâlî işlerini Ebû Ubeyde kadılık ve kazâ işlerini Hz. Ömer kâtipliğini Zeyd b. Sâbit ve Hz. Ali başkumandanlığını Üsâme ve Halid b. Velid yapmıştır. Medine Dârü'l-İslâm'ın başkenti olmuş Mekke Taif San'a Hadramevt Havlan Zebid Rima Cened Necran Cureş Bahreyn vilâyetlere ayrılmıştır. Yönetimi merkezî olup ganimetlerin beşte biri Beytü'l-Mal'de toplanmıştır.Hz. Ebû Bekir Mukillîn* denilen çok az hadis rivâyet eden ashâbdan sayılır. O yanılıp da yanlış birşey söylerim korkusuyla yalnızca yüz kırk iki hadis rivâyet etmiş veya ondan bize bu kadar hadis rivâyeti nakledilmiştir. Hutbe ve öğütlerinden bazıları şöyledir:"Rasûlullah vahy ile korunuyordu. Benim ise beni yalnız bırakmayan bir şeytanım vardır... Hayır işlerinde acele edin çünkü arkanızdan acele gelen eceliniz var... Allah için söylenmeyen bir sözde hayır yoktur... Herhangi bir yericinin yermesinden korktuğu için hakkı söylemekten çekinen kimsede hayır yoktur... Amelin sırrı sabırdır... Hiç kimseye imandan sonra sağlıktan daha üstün bir nimet verilmemiştir... Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz (Ayr. bk. Ebû Nuaym Hılye l ) |
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
![]() |
ÖMER B. HATTAB (r.a) İkinci Raşid Halife. İslâmı yeryüzüne yerleştirip hakim kılmak için Resulullah (s.a.s)'ın verdiği tevhidî mücadelede ona en yakın olan sahabilerden biri. Hz. Ömer (r.a) Fil Olayından on üç sene sonra Mekke'de doğmuştur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o Büyük Ficar savaşından dört yıl sonra dünyaya gelmiştir (İbnül-Esîr Üsdül-Ğâbe Kahire 1970 IV 146). Babası Hattab b. Nüfeyl olup nesebi Ka'b'da Resulullah (s.a.s) ile birleşmektedir. Kureyş'in Adiy boyuna mensup olup annesi Ebu Cehil'in kardeşi veya amcasının kızı olan Hanteme'dir (bk. a.g.e. 145).Kaynaklar Hz. Ömer (r.a)'in müslüman olmadan önceki hayatı hakkında fazlaca bir şey söylemezler. Ancak küçüklüğünde babasına ait sürülere çobanlık ettiği sonra da ticarete başladığı bilinmektedir. O Suriye taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak etmekteydi (H. İbrahim Hasan Tarihul-İslâm Mısır 1979 I 210). Cahiliyye döneminde Mekke eşrafı arasında yer almakta olup Mekke şehir devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması durumunda karşı tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve dönüşünde onun verdiği bilgi ve görüşlere göre hareket edilirdi. Ayrıca kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol alır ve verdiği kararlar bağlayıcılık vasfı taşırdı (Suyûtî Tarihul-Hulefâ Beyrut 1986 123; Üsdül-Ğâbe IV 146).Hz. Ömer sert bir mizaca sahip olup İslâma karşı aşırı tepki gösterenlerin arasında yer almaktaydı. Sonunda o dedelerinin dinini inkâr eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek insanları onlardan yüz çevirmeğe çağıran Muhammed (s.a.s)'ı öldürmeye karar vermişti. Kılıcını kuşanarak Peygamberi öldürmek için harekete geçmiş ancak olayın gelişim şekli onun müslümanların arasına katılması sonucunu doğurmuştu. Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre Ömer (r.a)'in müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti: Ömer Resulullah (s.a.s)'ı öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym ona böyle öfkeli nereye gittiğini sorduğunda o Muhammed (s.a.s)'i öldürmeye gittiğini söylemişti. Nuaym Ömer'in ne yapmak istediğini öğrenince ona kızkardeşi ve eniştesinin yeni dine girmiş olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini bildirdi. Bunu öğrenen Ömer (r.a) öfkeyle eniştesinin evine yöneldi. Kapıya geldiğinde içerde Kur'an okunmaktaydı. Kapıyı çalınca içerdekiler okumayı kesip Kur'an sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer (r.a) eniştesini dövmeye başlamış araya giren kızkardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı. Kızkardeşinin ona ne yaparsa yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını bildirmesi üzerine ona karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve okudukları şeyleri görmek istediğini söylemişti. Kendisine verilen sahifelerden Kur'an ayetlerini okuyan Ömer (r.a) hemen orada imân etti ve Resulullah (s.a.s)'ın nerede olduğunu sordu. O sıralarda müslümanlar Safa tepesinin yanında bulunan Erkam (r.a)'ın evinde gizlice toplanıp ibadet ediyorlardı. Resulullah (s.a.s)'ın Daru'l-Erkam'da olduğunu öğrenen Ömer (r.a) doğruca oraya gitti. Kapıyı çaldığında gelenin Ömer olduğunu öğrenen sahabiler endişelenmeye başladılar. Zira Ömer silahlarını kuşanmış olduğu halde kapının önünde duruyordu. Hz. Hamza: "Bu Ömer'dir. İyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir düşüncesi varsa onu öldürmek bizim için kolaydır" diyerek kapıyı açtırdı. Resulullah (s.a.s) Ömer (r.a)'ın iki yakasını tutarak;"Müslüman ol ya İbn Hattab! Allahım ona hidayet ver!" dediğinde Ömer (r.a) hemen Kelime-i Şehadet getirerek imân ettiğini açıkladı (İbn Sa'd Tabakatu'l Kübra II 268-269; Üsdül-Ğâbe IV 148-149; Suyûtî Tarihu'l-Hulefa Beyrut 1986 124 vd.).Rivayetlere göre Ömer (r.a)'ın müslüman oluşu Resulullah (s.a.s)'ın yapmış olduğu; Allahım! İslâmı Ömer b. el-Hattab veya Amr b. Hişam (Ebû Cehil) ile yücelt" şeklinde bir duanın sonucu olarak gerçekleşmişti (İbnul-Hacer el-Askalânî el-İsâbe fi Temyîzi's-Sahâbe Bağdat t.y. II 518; İbn Sa'd aynı yer; Suyûtî a.g.e. 125).Ömer (r.a) risaletin altıncı yılında müslüman olmuştur. O iman edenlerin arasına katıldığı zaman müslümanların sayısı yetmiş ¤¤¤¤en kişi kadardı (İbn Sa'd aynı yer).Mekkeli müşriklerin gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı müslümanlar Beytullah'a gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardı. Ömer (r.a) müslüman olunca doğruca Beytullah'ın yanına gitti ve müslüman olduğunu haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli tepki gösterdi. Ancak o müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların müslümanlara gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç müslümanla birlikte herkesin gözü önünde Beytullah'ta namaza durdu. Onun bu şekilde saflarına katılması müslümanlara büyük bir moral desteği sağlamıştı. Abdullah İbn Mes'ud'un; "Ömer'in müslüman oluşu bir fetihti" (Üsdül-Ğâbe IV 151; İbn Sa'd a.g.e. III 270) sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Taberî'nin İbn Abbas'tan tahric ettiği bir hadise göre müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (r.a) olmuştur (Suyûtî a.g.e. 129). Ömer (r.a) benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla küfre karşı açık ve net bir şekilde hiç bir tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu. Müşrikler şecaat ve kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona sataşmaya cesaret edemiyorlardı.Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (s.a.s)'ın yanında bulunmuş onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir.O imân ettikten sonra müşriklere karşı çok sert davranmış ve dinini her ortamda kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmuştur. İslâm tebliğinin yeni bir veche kazanması için Medine'ye hicret emrolunduğu zaman müslümanlar Mekke'den gizlice Medine'ye göç etmeye başladıklarında Hz. Ömer gizlenme ihtiyacı duymamıştı. Ömer (r.a) beraberinde yirmi arkadaşı olduğu halde Medine'ye doğru yola çıkmıştı. Hz. Ali (r.a) onun hicretini şu şekilde anlatmaktadır: "Ömer'den başka gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı yayını omuzuna taktı eline oklarını aldı ve Kâ'be'ye gitti. Kureyş'in ileri gelenleri Kâ'be'nin avlusunda oturmakta idiler. O Kâ'be'yi yedi defa tavaf ettikten sonra Makâm-ı İbrahim'de iki rek'at namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve onlara; "Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız çocuklarını yetim karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin" dedi. Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi (Suyûtî a.g.e. 130). Bunun içindir ki İbn Mes'ud;"Onun hicreti bir zaferdi" (İbn Sa'd aynı yer; Üsdül-Ğâbe IV 153) demektedir.Ömer (r.a) Medine dönemi boyunca İslamın yücelişini etkileyen bütün olaylara aktif olarak iştirak etmiştir. Resulullah (s.a.s)'ın önemli kararlar alacağı zaman görüşlerine başvurduğu kimselerin başında Ömer (r.a) gelir. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki; bazı ayetler onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil oluyordu. Resulullah (s.a.s) onun bu durumunu şu sözüyle ifade etmekteydi: "Allah hakkı Ömer'in dili ve kalbi üzere kıldı" (Üsdül-Ğâbe IV 151).Ömer (r.a) Bedir Uhud Hendek Hayber vb. gazvelerin hepsine ve çok sayıda seriyyeye katılmış bunların bansında komutan olarak görev yapmıştır. Bunlardan biri Hicretin yedinci yılında Havazinliler'e karşı gönderilen seriyyedir.Ömer (r.a) bütün meselelere karşı net ve tavizsiz tavır koymakla tanınır. Onun küfre karşı düşmanlığı; müşriklerin İslâma karşı olan saldırılarını hazmedememe konusundaki hassasiyeti; bazı kararlara şiddetle karşı çıkmasına sebep olmuştur. Hudeybiye'de yapılan anlaşmanın müşrikler lehine görünen maddelerine karşı çıkışı bunlardan biridir. Ancak o Resulün Allah Teâlâ'nın gösterdiği doğrultuda hareket etmekten başka bir şey yapmadığı uyarısı karşısında hemen kendini toparlamış ve olayın iç gerçeğini kavramıştı.Resulullah (s.a.s)'ın vefatının hemen peşinden ortaya çıkan karışıklığın Hz. Ebû Bekir'in halife seçilmesiyle yok edilmesinde Hz. Ömer büyük rol oynamıştır. Hz. Ebû Bekir'in kısa halifelik döneminde en büyük yardımcısı Ömer (r.a) olmuştur. Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edeceğini anladığında Hz. Ömer'i kendisine halef tayin etmeyi düşünmüş ve bu düşüncesini açıklayarak bazı sahabilerle istişarelerde bulunmuştu. Herkes Ömer (r.a)'ın fazilet ve üstünlüğünü kabul etmekle beraber onu bu iş için biraz sert mizaclı buluyorlardı. Hatta Talha (r.a) ve diğer bazı sahabiler ona; "Rabbin seni Ömer'i hafife tayin ettiğinden dolayı sorgularsa ona ne cevap vereceksin? Bilirsin ki Ömer oldukça sert bir kimsedir" demişlerdi. Hz. Ebû Bekir onlara; "Derim ki: Allahım! Kullarının en iyisini onlara halife yaptım" karşılığını vermişti. Sonra da Hz. Osman'ı çağırarak bir kâğıda Hz. Ömer'i halife tayin ettiğini yazdırdı. Kâğıt katlanıp mühürlendikten sonra Hz. Osman dışarı çıkarak insanlardan kâğıtta yazılı olan kimseye bey'at edilmesini istedi. Oradakilerin bey'at etmesiyle Hz. Ömer'in II. Raşid halife olarak iş başına gelişi gerçekleşmiş oldu (Üsdü'l-Ğâbe IV 168-199; İbn Sad a.g.e. III 274 vd.; Suyûtî a.g.e. 92-94).Hz. Ömer Döneminde İslam Devleti ve Fetihler Resulullah (s.a.s)'ın sağlığında Arap yarımadası İslâmın hakimiyetine boyun eğdirilmiş ve insanlar bölük bölük ihtida ederek müslümanlarla bütünleşmişlerdi. Bunun peşinden Resulullah (s.a.s) İslam tebliğinin insanlara ulaştırılmasının önünde bir set teşkil eden müşrik zalim güçlerden biri olan Bizans imparatorluğuna karşı askerî seferleri başlatmıştı. Ebû Bekir (r.a) Resulullah (s.a.s)'ın vefatından hemen sonra ortaya çıkan Ridde hareketlerini bastırdıktan sonra Bizans hakimiyetindeki topraklara askerî akınlar başlatmış öte taraftan çağın despot devletlerinden ikincisi olan İran imparatorluğuna karşı da askerî faaliyetlere girişmişti. Hz. Ömer (r.a)'in üzerine düşen bu siyaseti devam ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer bir taraftan Suriye'nin fethinin tamamlanması için gayret gösterirken öte taraftan İran cephesinde netice almak için ordular sevkediyordu. Kadisiye savaşıyla İran ordusu hezimete uğratılmış ve Kisrâ saraylarını İslam ordusuna terk ederek doğuya kaçmak zorunda kalmıştı. Peşpeşe gönderilen ordularla İranın bazı bölgeleri savaş ile bazı bölgeleri de sulh yoluyla İslam'ın hakimiyetine boyun eğdirilmişti. Kuzeye yönelen Muğîre b. Şu'be Azerbaycanı sulh yoluyla ele geçirmişti. Ermenistan bölgesi fethedilen yerler arasındaydı.Suriye'nin fethi tamamlandıktan sonra bu bölgedeki askerî harekât batıya doğru kaydırıldı. Etraftaki şehir ve kasabalar fethedildikten sonra Kudüs kuşatma altına alındı. Şehirdeki hristiyanlar bir süre direndilerse de sonunda barış istemek zorunda kaldılar. Ancak komutanlardan çekindikleri için şart olarak şehri bizzat halifeye teslim etmek istediklerini bildirmişlerdi. Durum Ebu Ubeyde tarafından bir mektupla Hz. Ömer (r.a)'a bildirildi. Hz. Ömer (r.a) Ashabın ileri gelenleriyle istişare ettikten sonra Medine'den komutanlarıyla buluşmayı kararlaştırdığı Cabiye'ye doğru yola çıktı. Cabiye'de yapılan bir anlaşmadan sonra Hz. Ömer bizzat Kudüs'e kadar giderek şehri teslim aldı (H.16-M. 637). Hz. Ömer (r.a) kısa bir müddet Kudüs'te kaldıktan sonra Medine'ye geri döndü.Bu arada İran cephesinde durumlar karışmaya başlamıştı. Hz. Ömer bölgede bulunan orduları takviye ederek İran meselesini kesin bir sonuca bağlamaya karar verdi. Hicri 21 yılında başlayan ve sürekli takviye edilen akınlarla Azerbaycan ve Ermenistan da dahil olmak üzere Horasan'a kadar bütün İran toprakları İslam devletinin sınırları içine alınmış ve Fars cephesinde askerî harekâtlar tamamlanmıştı.Öte taraftan Amr b. el-As hazırlayıp uygulamaya koyduğu harekât planıyla Mısır'ı fethetmeyi başarmış müslümanları Mısır'dan geri püskürtmek için İskenderiyede hazırlıklara girişen Bizanslıların üzerine yürüyerek burayı ele geçirmişti (H. 21). Böylece Suriye'den sonra Mısır'da da Bizans'ın hakimiyetine son verilmiş oluyordu (Şibli Numanî Bütün yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi Terc. Talip Yasar Alp İstanbul t.y. I 285-286).İslam ordularının fethettiği bölgelerdeki halk müslümanlardan gördükleri müsamaha ve âdil davranışlardan etkilenerek kitleler halinde İslâma giriyorlardı. Asırlarca Bizans ve İran devletlerinin zulmü altında ezilen horlanan topluluklar İslâmın kuşatıcı merhameti ile yüz yüze geldiklerinde müslüman olmakta tereddüt göstermiyorlardı. Kendi dinlerinden dönmek istemeyenler ise hiç bir baskıya maruz kalmadıkları gibi geniş bir inanç hürriyetine kavuşuyorlardı.Hz. Ömer bir taraftan İslâmın insanlığa tebliğinin önündeki engelleri kaldırmak için ordular sevkederken öte taraftan da henüz müesseselerine kavuşmamış bulunan devleti teşkilatlandırmaya çalışıyordu.Hz. Ömer'den önce orduya katılan askerler ve bunlara dağıtılan paralar belirli defterlere yazılıp kayıt altına alınmazdı. Bu durum normal olarak bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olur gelir ve giderlerin hesabı yapılamazdı. İlk zamanlar buna pek ihtiyaç da yoktu. Ancak devletin sınırları genişlemiş ve bu geniş coğrafya içerisinde devletin etkinliğini sağlayabilmek için idarî düzenlemeler yapılması zarureti doğmuştu. O ilk olarak askerlerin kayıtlarının tutulduğu ve fey ve ganimet gelirlerinin dağıtımının kaydedildiği "divan" teşkilatını kurdu.Ayrıca Suriye ve Irak'ta bulunan divanlar varlıklarını korumuşlardır. Bunlar vergilerin toplanması ile alakalı çalışmaları yürütmekteydiler. Suriye ve Irak'taki divanlar her ne kadar İran ve Bizans malî teşkilatından kalma idiyse de onun Medine'de tesis ettiği divan hiçbir yabancı tesir söz konusu olmaksızın ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak için kurulmuştur.Hz. Ömer feyden elde edilen gelirlerden verdiği atıyyeleri bir gruplandırmaya tabi tutmuştur.Hz. Ömer yargı (kaza) işlerini bir düzene koymak için valilerden ayrı ve bağımsız çalışan kadılar tayin eden ilk kimsedir. O Kufe'ye Şureyh b. el-Haris'i Mısır'a da Kays b. Ebil-As es-Sehmî'yi kadı tayin etmiştir. Onun Medine'deki kadısı Ebû Derda (r.a)'dır. Bu dönemin tanınmış kadılarından birisi de Ebu Mûsa el-Eşari'dir. Hz. Ömer tayin ettiği kadılara görevlerini ne şekilde ifa etmeleri gerektiğine dair talimatlar verir ve onların bu çerçeve dışına çıkmamalarını tenbihlerdi (Mustafa Fayda Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi İstanbul 1986 II 176-177).Hz. Ömer (r.a)'ın üzerinde titizlikle durduğu ve asla müsamaha göstermediği en önemli konu adâlet meselesiydi. O mevki rütbe soyluluk vb. hiçbir ayırım gözetmeden hakların sahiplerine verilmesi için çok şiddetli davranmıştır. Bu konuda onun yanında bir köle ile efendisi arasında bir fark yoktur.O her tarafta adâletin eksiksiz yerine getirilmesi muhtaç ve yoksul kimselerin gözetilmesi için ülkenin en ücra köşelerindeki durumlardan zamanında haberdar olmak için imkân oluşturmaya çalıştı. O muhtaç kimseler konusunda din ayırımı gözetmemiş hristiyan ve yahudilerden olan yoksullara da yardımlarda bulunmuştur.Devletin temel görevlerinden birisi ilmin insanlara ulaştırılmasıdır. Hz. Ömer fethedilen bölgelerde okullar açmış buralara müderrisler tayin etmiş ve Kur'an-ı Kerim'i okumak ve onunla amel edebilmek için gerekli olan eğitimin verilmesini sağlama yolunda gayret sarfetmiştir. İslâm'ın müslüman olan insanlara öğretilmesi ve tebliğ çalışmalarının yürütülmesi için sahabîlerden ve diğer âlimlerden istifade etmiş ve onları değişik bölgelerde görevlendirmiştir. Kur'an Hadis ve Fıkıh öğretimi ile uğraşan bu âlimlere büyük meblağlar tutan maaşlar bağlamıştır. Hz. Ömer devletin her tarafında camiler inşa ettirmişti. Onun zamanında dört bin tane cami yapılmış olduğu rivayet edilmektedir (Ahmed en-Nedvi Asrı Saadet Terc. Ali Genceli İstanbul 1985 I 317).İlk defa bir takvimin kullanılmasına Hz. Ömer zamanında ihtiyaç duyulmuş ve böylece Hicret esas alınarak oluşturulan takvimle devlet işlerinde tarihleme açısından ortaya çıkan problemler ortadan kaldırılmıştır (H. 16). İslâm devleti bağımsız bir devlet olmasına ve çok geniş bir coğrafî sahayı kaplayan ekonomik faaliyetlerin yürütülmesine rağmen kullanılan paralar yabancı kaynaklıydı. Irak ve İran bölgelerinde Fars dirhemleri; Suriye ve Mısır taraflarında da Bizans dinarları tedavülde bulunmaktaydı. Bu durum o devirde henüz hissedilmeye başlanmamış olsa bile bir ekonomik baskı tehlikesini beraberinde getirmekteydi. Hz. Ömer'in devleti müesseselere kavuşturup yapısını sağlamlaştırmaya çalışırken bu duruma da müdahale etmemesi düşünülmezdi. O Hicri 17 de para bastırarak piyasaya sürdü. Ayrıca Halid b. Velid'in Taberiye'de Hicrî 15 tarihinde dinar darbettirdiği de bilinmektedir (Hassan Hallâk Dırâsât fî Tarihil-Hadâretil-İslamiye Beyrut 1979 13-15).Hz. Ömer (r.a) İslâm devletinin dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı güvenliğini sağlamak ve orduları düşman bölgelerine yakın yerlerde bulundurabilmek için ordugah şehirler tesis etmiştir. İran ve Hindistan taraflarından gelebilecek deniz akınlarına karşı Basra ordugah şehri kuruldu. Bu şehrin mevkii bizzat Hz. Ömer tarafından tesbit edilmiştir. O bu iş için Utbe b. Gazvan'ı görevlendirmişti. Utbe sekizyüz adamıyla o zaman boş ve ıssız olan Haribe bölgesine gelip H. 14 yılında Basra şehrinin inşasına başladı.Sa'd b. Ebi Vakkas Kadisiye'de kaza |