Teknolojinin Adresi & TEKplatform  

Geri Dön   Teknolojinin Adresi & TEKplatform > Müzik > Müzik Muhabbeti
Kayıt ol SSS Üye Listesi Takvim Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et

Müzik Muhabbeti Her Türlü Müzik Muhabbeti


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Modları Göster
Eski 03-05-2007, 12:54   #1 (permalink)
 
satanrium - ait Avatar
satanrium - MSN üzerinden Mesaj gönder satanrium - YAHOO üzeri ndenMesaj gönder
SbOk4 Tüm ozanlarımızın anısına.Ruhları şad olsun.-2-

 
Bizim atalarımız OZANLARIMIZ. Etnik müziğimize şekil veren onu geliştiren Aşklarını kavgalarını hüzünlerini sevinçlerini tüm duygularını sözlere notalara döken o eşsiz üstatlarımızın anısına. Tüm önemli ozanlarımızın biyografisi. Saygıyla Anıyorum. Ruhları şad olsun.


AŞIK FERRAHİ


Ferrahi bir uğrak verdik dünyaya
Bazı atlı gezdik bazı da yaya
Elveda etmeye helallaşmaya
Sabah sabah hoşgeldiniz haneme
Mızrabını sazının tellerine hoyratça gezindiren adam her nağmede ömründen bir zaman dilimini cömertçe önümüze seriyordu ve diyordu ki
''Neler geldi girdi benim düşüme
Felek bu dertleri taktı peşime
Bir yazı yazın ki mezar taşıma
Ferrahi dünyada gülmemiş deyin''
Evet kimdir Ferrahi kimdir? Aşık Ferrahi'nin babası Mustafa Ergat Siirt'in Eruh Kazası'nın Kever Köyü'ndendir. 1914-1918 yılları arasında memleketinden göç ederek Adana'nın Ceyhan Kazası'nın Kurtkulağı Köyü'ne yerleştiği bilinmektedir.

Bu köyde hayatını kazanmaya çalışan Mustafa Ergat çok kısa zamanda kendisini köy ahalisine kabul ettirir ve sevilen biri olur. Hele zamanın şöhretli zenginlerinden hemşehrisi İbrahim Koruklu'yla tanışınca yıldızı iyice parlar. İbrahim Koruklu onu Ceyhan'da mahalle bekçiliği görevine getirtir ardından da Ceyhan'ın Küçük Mangıt Köyü'nden bir kızla evlendirir.

Hemşehrisi İbrahim Ağa'nın gözüne girmeyi başaran Mustafa Ergat onun sayesinde Ceyhan'ın sevilen ve sayılan bir siması olur. Fakat bu arada Küçük Mangıt Köyü'nden evlendiği karısı ölür. Karısını kaybeden Mustafa Ergat yine İbrahim Koruklu tarafından bu sefer de Ceyhan'ın Kıvrıklı Köyü'nden Osman Metin (Çingil Osman) in bacısı Emine ile evlendirilir.

Mustafa Ergat'ın bu hanımdan 1934 yılında Mehmet Ali (Aşık Ferrahi) sonra da Sabiha olmak üzere iki çocuğu dünyaya gelir. Mustafa Ergat'ın hayat çizgisi İbrahim Ağa'nın ellerinde yükselmeye devam etmektedir. Artık Mustafa Ergat Ceyhan'ın tütün kolcusudur. Bu görev ona daha büyük bir çevre ve ün kazandırır.

Ancak Mustafa Ergat görevinin şuurunda bir tütün kolculuğu sevdasına kalkışınca işler tersine döner ve bir gün bilerek ya da bilmeyerek zamanın tanınmış zengini İbrahim Koruklu'nun adamlarını kaçak tütün satarlarken yakalatır. Böylelikle Ağa'ya ihanet etmek gibi büyük bir çılgınlığa düşen Mustafa Ergat feci şekilde dövülür. Yediği dayak sonucu aklını oynatır ve bir gün evini barkını terk ederek çeker gider. Ceyhan'a bir daha da dönmez. Onun için nerede ne zaman öldüğü dahi bilinmemektedir.

Babasının gidişinden çok kısa bir süre sonra annesini de kaybeden Mehmet Ali'yi ve kız kardeşini dayısı Osman Metin yanına alır.

Daha 7-8 yaşlarındayken hayatın cilvesi ona başka bir dünyanın kapısını aralar. Mehmet Ali köy tarafından Halil Turan'a besleme olarak verilir. Halil Turan'ın kapısında uzun bir zaman çobanlık yapan Mehmet Ali'nin işe yatkın olduğunu anlayan dayısı onu tekrar yanına alır. Bu sırada kız kardeşi de evlenir. Artık tamamen yalnızdır. Köyün sığırlarını güderek traktör sürerek ekmeğini kazanmaya çalışır.

Derler ki; Çoban Mehmet Ali on iki yaşındayken bir gün bir rüya görür. Rüyasında bir kıza aşık olur. Bu aşk onu aşık yapar; sığır gütmeye yarayan değneğini saz yapar dilini açar gönlünü kanatlandırır ve onu ''AŞIK FERRAHİ'' yapar.

Aşığımız bir yandan yaşamaya ekmeğini kazanmaya çalışırken; bir yandan da dağda bayırda kumda bir başına alfabenin hem eskisini hem de yenisini sökmeye çalışır. Başkaları için zor olan onun için hiç de zor olmamıştır. Gayretleri sonunda Karacaoğlan'ın Kerem'in Aşık Garip'in kitaplarını okuyabilecek duruma gelir. Hatla sadece aşk hikayeleri şiirleri okumakla kalmaz yazmaya da başlar. İlk şiirlerini bir defterde toplar ve ''Mahsun Çocuk'' adını verir. Fakat ne yazık ki bu defter günümüze kadar ulaşamaz.

1954 senesinde Aşık Ferrahi İstanbul'dadır. Ayazağa ve Zeytinburnu Süvari Bölüğü'nde askerdir. Ancak askerliği sırasında tüberküloz hastalığına yakalanır. Hava değişimi için köyüne gönderilir. Fakat hastalık geçmediğinden tekrar asker ocağına dönemez.

Bu hastalık Ferrahi'nin hayatında adeta yeni bir dönemin başlangıcı sayılır. Asker ocağına bir daha dönemeyen Ferrahi'nin verem olduğunu anlayan dayısı çocuklarını bu bulaşıcı hastalıktan korumak için onu evinden uzaklaştırır. Bu yüzden Ferrahi de köyünü terk eder ya da terk etmek zorunda kalır.

İlk gittiği yer Ceyhan'dır. İlk gördüğü dostu Hamit Zorba. Hamit Zorba çalıştığı çiftlikte ona da bir iş ayarlar. Ferrahi bir müddet burada çalışsa da traktör sürmek pek işine gelmez. Çünkü O; ''Mahsun Çocuk''una yeni şiirler ekleyecektir yeni türküler çığıracaktır.

Sene 1958'dir; elinde Kayserili Ömer Usta'nın yadigarı sazı ile varır gider Ceyhan'daki Şevket Eser'in saz evine. Saz çalmadaki ilk marifetini yani Şevket Eser'in tabiriyle ''Gam yapmasını'' öğrenir. Bu çalışmalar yavaş yavaş ama daha bilgili ve şuurlu bir şekilde Ferrahi'nin rotasını Aşıklar Dergahı'na yöneltir.

Artık aşığımız sazıyla sözüyle ve korkunç kaderi ile bir başına ömür sürmeye başlar. Nereye ne zaman gideceği; kime nasıl uğrayacağı belli değildir. Çünkü O;

''Neyleyim serveti neyleyim malı
Şimdi bir serseri Ferrahi'yim ben'' der...

Aşık Ferrahi'nin hayatının bundan sonraki dönemlerine baktığımızda onu türlü dertlerle hastalıklarla sevinçlerle iç içe bir hayat kavgasında görürüz.

Zaman zaman tıpkı diğer aşıklar gibi o da kendisini ispat etmek için ''Aşıklar meydanı''na çıkmaya başlar. Düzenlenen şenliklerde sazıyla sözü dost olunca Aşık Ferrahi'nin bütün yurt köşelerine yayılan haklı şöhreti ortaya çıkar.

Bu sırada Adana'nın Kürkçüler Köyü'nde bir düğün gecesi görüp tanıştığı akrabadan bir kıza gönül verir. Kısa bir süre sonra alıp kaçırır kızı getirir köyüne 1959'da onunla evlenir. Sırasıyla biri kız ikisi erkek üç çocuğu olur. Kızına anasının adını (Emine) ikinci çocuğuna babasının adını (Mustafa) son çocuğuna ise Konya Aşıklar Bayramı'nda tanıştığı Fevzi Halıcı'nın isteği üzerine Mevlana'nın Türbesi yakınında mezarı bulunan Konya'lı şair Şem'in adını verir.

1960-1961 yıllan arasında dayısından kalan 35 dönümlük tarlasını satarak Kıvrıklı Köyü'nden Adana'ya göç eder.

Sinanpaşa Mahallesi Kışla Caddesinde bir saz evi açar. Burada bir yandan bu işin meraklılarına saz dersi vermeye çalışır bir yandan da plak satarak geçimini sağlar.

Bu çalışmalar Adana'daki sanat çevresi tarafından ilgiyle takip edilir. Hatta başta Adana Radyosu olmak üzere İzmir ve İstanbul Radyolarında programlar yapar. Yaptığı programlarda okuduğu ''Ela gözlü nazlı yari'' ''Ah neyleyim gönül senin elinden'' ve ''Hasta gönlüm divanedir durmuyor'' türküleri çok po­püler olur.

Ancak Ferrahi'nin mutluluk yıldızı pek fazla ömürlü olmaz. Çünkü askerdeyken yakalandığı verem hastalığı günbegün kendisini iyice hissettirmeye başlar. Her gün biraz daha artan dertlerinin acısıyla yalvarır Allah'a

''Der Ferrahi takat kalmadı bende
Her türlü yareler açıldı tende
Yarab bu derdimin dermanı sende
Bu derdime çare çare Allah'ım''

Bu çaresizlikler içerisinde biricik kızı Emine'ye beş yaşındayken hem okuma-yazmayı hem de saz çalıp türkü söylemeyi öğretir Ferrahi.

Ama dertler daha gaddar daha acımasız olmuştur artık. Kötünün kötüsü beterin beteri; gırtlak veremi.

''Der Ferrahi kime diyem halimi
Konuşurken sakat ettin dilimi
Yara açtın göğsüme büktün belimi
Vücudumu delik delik eyledin''

Evet çalıp söyleyen konuşan minarelerden ezan okuyan bir Ferrahi yok artık. Sakat olan bir dilin bedeni var. Sessiz ve işaretlerle konuşan bir beden.

Buna rağmen Ferrahi yine metanetini yitirmez. Zira kendisinin sazı ve Emine'sinin sesi vardır. Var olanları değerlendirir aşığımız. Kendisi çalar Emine okur türkülerini. Artık Ferrahi bir ama kızı onun değneği olmuştur.

Bu beraberlik alır götürür onları ilden ile dilden dile ve 1967'de ikincisi yapılan Konya Aşıklar Bayramı'na. Kendisinin çalıp kızının okuduğu ''Ela gözlü nazlı yari'' türküsüyle türkü dalında birinci olarak Mihri Hatun 1968'de ise yine kızıyla beraber türkü dalında Köroğlu birincilik ödülünü almaya hak ka­zanırlar.

Şanına şan katan birincilikleri onun daha da geniş kitlelere sesini duyurmasına sebep olur. Ama ne yazık ki dertler bir türlü bırakmaz yakasını ''Bahtı kara Ferrahi'nin''. 1969 senesinin 22 Nisan'ında hayatının en verimli çağında göçer gider bu dünyadan. Geriye otuz beş yılın bela dolu bir hayat hikayesinin kahramanı olan çilekeş Ferrahi'yi bırakır.

Aşık Ferrahi'nin bazı türküleri : Ah neyleyim gönül Bir yare gönül verince Ela gözlü nazlı yari Vücudum şehrini seyran eylerken...

Aşık Feymani (Osman TAŞKAYA)
Ahu Gözlüm Tut Elimden
Vazgeçmeden Emelimden.
Aşkın Beni Temelinden
Yıkmadan Gel Yakmadan Gel.

Feymani’yim Kaçma Benden
Usanmadı Gönül Senden.
Ecel Tatlı Canı Tenden
Çekmeden Gel Çıkmadan Gel.


1942 yılında Adana'nın Kadirli İlçesinin Azaplı köyünde dünyaya geldi. Babası Mehmet Van'ın Gevaş İlçesi'nin Avşar köyünden Hallac aşiretinden annesi Hüsne ise Kayseri'nin Pınarbaşı İlçesi'nin Avşar Potuklu köyünden ve Avşar aşiretindendir.

Babası Van'dan 1914 yılında Kadirli'ye göç etti. Bu yöreye gelinceye kadar Osman Taşkaya'nın babası Güneydoğu Anadolu'da çok güç koşullarda hayat memat savaşı verir. Hiçbir yerde mekan tutamaz. Sonunda Kadirli'nin Azapil köyüne yerleşir. İki kez evlenir. Fakat her iki eşi de vefat eder. Aşık Feymani'nin anası Hüsne'nin aşireti Avşardadaloğlular yazı Kayseri'de kışı ise Çukurova'da geçirmektedirler. Yine bir kış Çukurova'da geçirmektedirler. Yine bir kış Çukurova'ya geldiklerinde Osman'ın babası Hüsne Hanım'la evlenir. Aşık Feymani dünyaya geldiğinde oğluna kendi babasının adını koyar.

Özgeçmişi hakkında bu bilgileri bize veren Aşık Feymani aşıklığı hakkında şunları söyledi: "Küçük yaşta mecazi dediğimiz aşka tutuldum. Bu aşk 15 yaşıma kadar devam etti. Çoban Osman mahlasıyla şiir yazar türkü söylerdim. 1964'ün sonbaharında ve 1965'in ilkbahar ve yaz aylarında birkaç kez rüyamda Nurani yüzlü bir zatı görmüştüm. Bana hep ''Feymani'' diye seslenmişti. Bu yüzden bu adı mahlas olarak aldım. 1972 yılında evlendim. Üçü oğlan biri kız olmak üzere dört çocuğum oldu. Halen Azaplı köyü'nde oturuyorum''. Aşık Feymani 1966 yılında başlatılan Türkiye Aşıklar Bayramı'na 1968'den itibaren katılmaya başladı. Şiir ve atışma dalında büyük başarı gösterdi. Çeşitli ödüller kazandı. Daha sonra yurt genelinde yapılan Aşıklar şölenlerine de katıldı. Şiirlerinde tasavvufi deyişlere geniş yer verir. Çukurovalı aşıklar arasında büyük saygınlığı vardır.


GELSİN DE BAK
Dağlar al yeşil süslenir
Hele bahar gelsin de bak.
Bülbül aşkınan seslenir
Güle bahar gelsin de bak.

Bayramlığın giyer dağlar
Her örnekten basın bağlar.
Türkü söyleyerek çağlar
Sele bahar gelsin de bak.

Emanet versen götürür
Menziline tez yetirir.
Dertliye derman getirir
Yele bahar gelsin de bak.

Cennet sanarsın cihanı
Kalkar dağların dumanı.
İner ovanın ceylanı
Çöle bahar gelsin de bak.

Dere kenarında taşlar
Hep yosun tutmağa başlar.
Yuva için tüner kuşlar
Dala bahar gelsin de bak.

Turnam kanadını düzler
Ördek avcısını gözler.
Çığrışarak konar kazlar
Göle bahar gelsin de bak.

Feymani biter acılar
Kağnılar yürür gıcılar.
Kervan düzer yaylacılar
Yola bahar gelsin de bak.




SORAN ÖĞRENİR
Her mücevher değerini bulmazdı
Sarrafından ayar danışmasaydı.
Kerpiç yığılmayan bina olmazdı
Ustası mimara yanaşmasaydı.

Köprüsüz dereden yolcu geçmezdi
Kuş kanatsız olsa gökte uçmazdı.
Kamili cahili kimse seçmezdi
Oturup üç beş laf konuşmasaydı.

Hak olmasa dağlar yüce olmazdı.
Yük olmasa canlı cüce olmazdı
Gündüz gündüz olur gece olmazdı
Dağların ardına gün aşmasaydı.

Feymani her güzel yar edilmezdi
Aşka düşmeyince zar edilmezdi.
Hayırlı hayırsız kar edilmezdi
Herkes mesleğine sınaşmasaydı.


Ahu Gözlüm
Kaynak: Feymani
Derleyen: TRT Müzik Dairesi Bşk.

Ahu Gözlüm Tut Elimden
Vazgeçmeden Emelimden.
Aşkın Beni Temelinden
Yıkmadan Gel Yakmadan Gel.

Derde Salmadan Başımı
Noksan Etmeden İşimi.
Damla Damla Göz Yaşımı
Dökmeden Gel Akmadan Gel.

Feymani’yim Kaçma Benden
Usanmadı Gönül Senden.
Ecel Tatlı Canı Tenden
Çekmeden Gel Çıkmadan Gel.



BELLİ OLMAZ

Baki değil şu dünyanın ziyneti
Ölüm kıyametin bir alameti
Yolcuya yıldızın ayın alameti.
Karanlıkta bakmayınca bell'olmaz

Kimi yaşar birlik dirlik içinde
Kimi nefse esir hürlük içinde.
İnsan hoş görünür varlık içinde
Yiğit düşüp kalkmayınca bell'olmaz.

Zalimlerin bu dünyada nesi var?
Amma o dünyada endişesi var.
Kimin torbasında neyi nesi var
Ağz'aşağı silkmeyince bell'olmaz.

Feymani kefinmiş servetin malın
Hakka yakın eyler ahvalin halin.
Sabrı var mı yok mu öğünen kulun
Beliları ilkmeyince bell'olmaz.


EVVEL
Var mıyıdım yok muyudum
Şu alemde bundan evvel.
Az mıyıdım çok muyudum
Şu alemde bundan evvel.

Gelen miydim giden miydim ?
Yaprak mıydım beden miydim?
Toprak mıydım maden miydim?
Şu alemde bundan evvel.

Yürür müydüm adım adım
Yine Adem miydi adım.
Ne yedim içtim yaşadım
Şu alemde bundan evvel.

Ayna mıydım resim miydin?
Manamıydım cisim miydi?
Feymani'ye isim miydin?
Şu alemde bundan evvel.

Aşık Gül Ahmet (Gül Ahmet Yiğit)



Sevdiğimden ayrı gurbet ellerde
Ağlıyorum dünya dar deyi deyi
Ahım kaldı o tomurcuk güllerde
Ötüyorum ah u zar deyi deyi



Kaderim ne zaman bana gülecek
Akan gözyaşımı kimler silecek
Gül Ahmet'im bu genç yaşta ölecek
Gece gündüz ağlar yar deyi deyi
1955 yılında Gaziantep İlimizin İslahiye İlçesi'ne bağlı Feyzi Paşa buca­ğında doğdu. İlk ve orta okulu Fevzi Paşa'da tamamlayan Gül Ahmet İskenderun Ticaret Lisesi öğrencisi iken aşık olur. İlk şiirlerini Lise öğrencisiyken söyler. Daha sonra aldığı saz ile arkadaş olur. Soyu Kayseri Pınarbaşı Afşarlarından Kerimoğlu adıyla tanınan aşirettir. Derviş Paşa iskanında Gavurdağı'nı yurt tutmuşlar burada aynı adla anılırlar. Bu arkadaşlık sürerken liseyi bitirir. Hatay Eğitim Enstitüsüne kayıt olur. Mezun olduktan sonra öğretmenlik mesleğine atılır.

Aşıklıkta ilk sesini 1975 yılında Konya'da yapılan Türkiye Aşıklar Bayramında duyuran Gül Ahmet halk edebiyatının her dalında usta bir aşık oldu­ğunu ispatlamıştır. Gül Ahmet Konya'da çeşitli dallarda birincilikler almış bir olarak 1981 yılında katıldığı Atatürk'ün 100. doğum yılı adına T.R.T. nin yarışmada ikinci olmuştur. Yurdumuzu Almanya ve Hollanda'da temsil etmiş ayrıca Kıbrıs Harekatının 10. yıl kutlamalarında Nuri Şahinoğlu ile birlikte ülkemizi temsil etmiştir. Mizahi Türkü dalında da şöhret yapan Gül Ahmet cidden güzel sazı ve sesi ile beğenilen bir aşığımız olarak yurdun çeşitli yörelerinde yapılan festival ve törenlere katılmaktadır. Evli bir oğul ve bir kız sahibi olan aşığımız halen İskenderun Karayılan kasabası Canova İlkokulu Müdürlüğü görevini sürdürmektedir.


Eserlerinden bazıları:


Zalim Kader

Beni bu hallere koyan
Kötü kader zalim kader.
Gel de bu hayata dayan
Kötü kader zalim kader.

Hayat denen er meydanı
Damarda kurudur kanı.
Bulgurunda pişmiş sonu
Kötü kader zalim kader.

Bileziği nerden takam
Elin elinemi bakam.
Kurtulmaz ki borçtan yakam
Kötü kader zalim kader.

Çoluk çocuk rezil olduk
Sebze meyve hava aldık.
Bu sene kurbansız kaldık
Kötü kader zalim kader.

Gül Ahmet'im vur sazına
Can dayanmaz avazına.
Mahcup eder el kızına
Kötü kader zalim kader.



Mevlam

Aşkımı layık görmezsen
Erit beni kadir mevlam
Tefekkürün mihrabına
Bürüt beni kadir mevlam

Hissem olsun hak nurunda
Al erenler diyarında
Fani dünya gururunda
Arıt beni kadir mevlam

Aşk-ı mecaziyi götür
Aşk-ı hakikiye getir
Gönlümü kalbime batır
Bir et beni kadir mevlam

Ruhsuz olan aşk nafile
Kış gelirse gider sele
Senin gerçek aşkın ile
Çürüt beni kadir mevlam

Gül Ahmet'im gül değilsem
Yel vurdukça hep eğilsem
Resulün teri değilsem
Kurut beni kadir mevlam

Şimdi

Bir tat almıyorum yalan dünyadan
Bir ölü misali yatarım şimdi
Emanet verilen tatlı canımı
Alan olsa beleş satarım şimdi

Bir zaman sevdanın atına bindim
Çok hızlı sürmüşüm çabucak indim
Evvel bülbül idim baykuşa döndüm
Virane yerlerde öterim şimdi

Gül Ahmet sinemi dövemiyorum
Gerçek sözlerimi övemiyorum
Bir gözü elayı sevmiyorum
Belki deliden de beterim şimdi



Verdi Bana

Gönül bahçesine fidan dikmiştim
On iki yıl sonra gül verdi bana
Kurur diye hep boynumu bükmüştüm
En güzel meyvadan bal verdi bana

O fidanın bestesiydim sazıydım
Susamıştım temmuzdaki yazıydım
Bir damla suyuna dünden razıydım
Irmaklar misali sel verdi bana

Ayrılık rüzgarı estirme dedi
Bu güzel fidanı kestirme dedi
Gül Ahmet sazını susturma dedi
Hep güzel çal diye tel verdi bana



Yar Deyi Deyi

Sevdiğimden ayrı gurbet ellerde
Ağlıyorum dünya dar deyi deyi
Ahım kaldı o tomurcuk güllerde
Ötüyorum ah u zar deyi deyi

Hasretinden durmaz içim kanıyor
Herkes beni Mecnun olmuş sanıyor
Kerem oldum her tarafım yanıyor
Yetiş imdadıma kar deyi deyi

Kaderim ne zaman bana gülecek
Akan gözyaşımı kimler silecek
Gül Ahmet'im bu genç yaşta ölecek
Gece gündüz ağlar yar deyi deyi


Aşık Hasan Hüseyin Orhan

Aşk sevdası geldi kaynadım coştum
Yüksekten uçarken engine düşdüm
Eşimden ayrıldım ben burda şaşdım
Yabancılar vurmuş telli durnamı


Aşık Hasan Hüseyin Orhan resmi kayıtlarda 1900 Minayik yeni adıyla Kuyudere köyünde doğmuştur. Babası fahri olarak nahiye müdürlüğü yapmış Hüseyin Efendi annesi Kazo ana diye bilinen Keziban Hanımdır. Ehlibeyt neslinden olup İmam Zeynel Abidin soyundandır. Küçük yaşlardan itibaren gerek Aleviliğin esasları gerek saz-söz sanatı üzerine kendisini yetiştirmiştir. Kendisini tanıyan ve hayatta olan insanlar Hasan Hüseyin Orhan'ı her yönüyle hakikate ulaşmış bir insan olarak tanımlamaktadırlar.

Hasan Hüseyin Orhan cem-camaat birleyen insanlara sevgi saygı ve hoşgörüyü aşılayan Alevilerin ruhani liderleri sayılan; inancı ile güçlü bilgili bir "dede'' olarak bilinmektedir. Doğanın saf temiz ve güzelliğini kendi kişiliğine yansıtmış ve bunu şiirleri ile bütünleştirmiştir.

Aşık Hasan Hüseyin Orhan bağlamayı küçük yaşta öğrenmiştir. Önceleri Hatayi Virani Pir Sultan Yemini Fuzuli Dertli Esiri gibi ustalardan beyitler çalıp söylemiş daha sonraları kendi yazdığı beyitleri de eklemiştir. Aşıkların şiirlerini yazmalarında genellikle baş vurdukları bir yol olan mahlas kullanmayı Aşık Hasan Hüseyin Orhan'da da görmekteyiz Mahlas aşıklık geleneğinde ve aşık edebiyatında çokça baş vurulan bir yoldur. Aşık şiirlerinde kendi isminin yanında ''Mahsun Hüseyin'' ''Aşık Hüseyniyem'' mahlasını da kullanmıştır.

Araştırmamız sırasında Aşık Hasan Hüseyin Orhan'ın bağlamayı pençe ile daha geniş bir deyimle şelpe ile çok hünerli çaldığı tespit edilmiştir. Yine araştırmamızda sazının perdelerini kesmek suretiyle perdesiz olarak icra etmesi aşığa has bir özellik olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bağlama Alevi toplumunda kutsal bir saz olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle dini inançları gerçekleştirmede ve icra etmede bir araç olduğundan itibar görmektedir. Aşıklar için sazın apayrı bir yeri olup sazlarına tutkun oldukları bilinmektedir. Aşık Hasan Hüseyin Orhan'ın bilinen ve günümüze kadar söylenen ''Telli Turnam'' deyişinde sazına ne derece tutkuyla bağlı olduğunu bu tutkusunu şiirlerinde bir oya gibi işlediğini görmekteyiz. Gerçekten de sazı onun için üzüntüsünü kederini sevincini paylaştığı gerçek bir eş vazgeçilmeyecek bir tutkudur. Sazına bir eş tutkusuyla bağlı olmasının yanında gerçek yaşamda hayatının tek eşi Sultan Ana olmuştur. Sultan Ana ile evliliğinden Hüseyin Avni Doğan Haşim Vehbi adlarında üç erkek Akgül Makbule Naile ve Halise (Kibara) adlarında dört kız olmak üzere toplam yedi çocuğu olmuştu.

Aşık Hasan Hüseyin Orhan; Aşık Veysel Ruhsatı Aşık Daimi gibi birçok aşıklarla sazlı sözlü meclislerde bulunmuştur.

1937-38 yıllarında Ankara Devlet Konservatuarı tarafından bir çok deyişleri ses kayıt aygıtlarına alınarak derlenmiştir. 1938'de İstanbul'a gelmiş 18 adet plak yapılmıştır. Günümüzde kaybolan taş plaklara 36 adet türkü ve deyiş okumuştur. Türkiye Radyo-Televizyon Kurumu repertuarında Telli Turnam ve Karşıda Kara Erik türkülerinin yanında repertuar dışında kendi sesinden ve sazından bir çok türkü oyun havaları mevcuttur. Ayrıca yörede Aşık'a ait bir Çok şiirler ve ezgileri kendinden sonraki kuşaklar tarafından günümüze kadar taşınmış ve devam ettirilmesi sağlanmıştır.

Yaşadığı dönemin devlet büyüklerine Hatay'ın Türk topraklarına katılması üzerine yazdığı deyişler zamanın gazete ve mecmualarında yayınlanmış Halkevleri arşivlerine girmiştir. Halkevleri de Aşık Hasan Hüseyin Orhan'a sahip çıkmış her Cumhuriyet Bayramı'nda Malatya Halkevi tarafından vazgeçilmez bir konuk olması sağlanmış ve icracılığı şiirleri deyişleri tüm bölgeye tanıtılmıştır.

Ekonomik olarak pek varlıklı olmayan Aşık Hasan Hüseyin Orhan ekonomik durumunu düzeltmek için özel bir gayret göstermemiştir. Mensup olduğu toplumun ve icra ettiği müziğini bir gönül işi olduğunu bu gönül işinin hiç bir zaman ticari amaç uğruna kullanılmayacağı düşüncesiyle ekonomik durumu güçlü olmamasına rağmen sanatını para karşılığında değer kaybettirmeme amacıyla gazinolardan gelen bütün teklifleri tereddütsüz geri çevirmiştir. Hemen hemen her konuda şiirler yazmıştır. Doğup büyüdüğü topraklar üzerine yazmış olduğu şiirinde köylünün sosyo-ekonomik durumunu dile getirmiş hak'kın bu topraklar üzerindeki etkisini ince bir dille anlatmıştır.

Kısa süren yaşamının (45 yıl) gençlik yıllarında kendi ve çevresindeki yaşamı konu alan doğa ve toplumsal yaşantıyı insanı duygulan içeren şiirleri ağırlık taşırken sonraları dedeliğin vermiş olduğu öğreti ve gelenekle kendisini tümüyle Alevilik içinde tasavvufa yöneltilmiştir.

Aşık Veysel Ruhsati Aşık Daimi Aşık Seyit Mefutni İkrari Hüseyin Orhan Bayram Aksüt gibi aşıkların kendisine hayranlık beslediğini hürmet ettiğini yine yaşayan kaynaklardan öğrenmekteyiz. Amansız bir hastalığa yakalanarak genç yaşta 17 Kasım 1945'te vefat eden Aşık Hasan Hüseyin Orhan geride yüzün üzerinde şiir bırakmıştır. Aşık Hasan Hüseyin Orhan diğer halk ozanlarında olduğu gibi halk tarafından çok sevilmiş ve adeta destansı bir kişiliğe büründürülmüştür. O kadar ki 17 Kasım 1945 yılında kendi ölümünü tasvir eden şiirini okuduğumuz zaman ölümünden bir kaç saat önce yazdığı ve ölümünü sezinlediğini anlamaktayız. Halk arasında müspet yönde bir takım söylencelerle beraber O'nun adeta ermiş mertebesine ulaşmış bir kişi olduğu yöresinde kabul edilmekte ve saygı görmektedir.

Tekke edebiyatına mensup olan aşıklar yalnız şiirlerini söylemekle kalmayıp tekkeye mensup olan müritlerini eğitme görevini de üstlenmişlerdir. Tekke mensuplarının kendi inanç ve düşüncelerini "yayacak ve gelecek nesillere taşıyacak kişileri eğitip el vermeleri manevi bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Böyle bir dünya görüşünü benimsemiş olan Aşık Hasan Hüseyin Orhan halkın milli kültür ürünlerinden biri sayılan aşıklık geleneğini yozlaşmadan günümüze kadar süregelmesinde çok büyük bir rol oynamıştır. Vefat ettikten sonra geride aşıklık geleneğini sürdürecek bir de kuşak bırakmıştır. Böylece Minayik köyünün aşıklık geleneği günümüze kadar süregelmiştir. Bu kuşağa Merhum İbrahim Mamo Temİz (Seyit Meftuni) Merhum Hüseyin Avni Orhan (Efendi Dede) Haşim Vehbi Orhan Merhum Hüseyin Temiz (San Dede) Muharrem Naci Orhan (İkrari) Hasan Temiz Hüseyin Orhan ve Bayram Aküt gibi örnekleri sıralayabiliniz.

Aşık Hasan Hüseyin Orhan'ın yüz yirmi sayfalık kendi el yazısı ile yazmış olduğu eski Türkçe şiirleri ve düşünceleri(cönk) günümüz türkçesine çevrilmiştir. Aşığın mezarı doğduğu yer olan Malatya'nın Arguvan ilçesi Minayik yeni adıyla Kuyudere köyündedir.



Dün Mü Buradaydın- Telli Durna

Dün mü buradaydınbu gün mü geldin
Ötme garip garip sinemi deldin
Eşimden ayrıldım ben burda kaldım
Yabancılar vurmuş telli durnamı

Aşk sevdası geldi kaynadım coştum
Yüksekten uçarken engine düşdüm
Eşimden ayrıldım ben burda şaşdım
Yabancılar vurmuş telli durnamı


Aşık Hüdai (Sabri Orak)

Erenler Zehir Getirin
Balınan Öldürmen Beni
Bağrıma Diken Batırın
Gülünen Öldürmen Beni

Hüdaiyim Daldım Gama
Saldı Beni Demden Deme
Asın Kesin Yüzün Amma
Dilinen Öldürmen Beni

Fotoğraf: Bekir Karadeniz
1940 yılında Maraş’ ın Göksun ilçesinin Yoğunoluk köyünde doğdu. 11 yaşından itibaren irticalen şiir söylemeye başladı. Yaşlı ve usta aşıkların yanında kendisini yetiştirmiştir. Küçük yaşta babasını yitirir. Okumayı yazmayı birçokları gibi Hüdai de askerlikte öğrenir.

İki yıl Konya da yapılan aşıklar bayramına katıldı. 1968 yılında şiir dalında birinci olarak Fuzuli ödülünü aldı. 1969 da atışma ve şiir dallarında ikinci olarak Dadaloğlu ve Yunus Emre ödüllerini kazanmıştır. Şiirleri iç dünyasını yansıtır. Tasavvufa yönelmiştir. Şiirlerinde kendine özgü bir incelik ve deyiş güzelliği vardır. 23 Kasım 2001 tarihinde aramızdan ayrıldı...



Duygular Dönüştü Söze
Erenler Zehir Getirin
Balınan Öldürmen Beni
Bağrıma Diken Batırın
Gülünen Öldürmen Beni

Hiçlik Aleminde Mestim
Varlık Sevdasını Kestim
Yokluk Benim Eski Dostum
Malınan Öldürmen Beni

Yar Diyerek Yana Yana
Can Teslim Ettik Canana
En Yakınım Kıysın Bana
Elinen Öldürmen Beni

Bir Aşktır Düştü Özüme
Yanarım Kendi Közüme
Leyla Görünüp Gözüme
Çölinen Öldürmen Beni

Duygular Dönüştü Söze
Yanık Seda İşler Öze
Dertli Dertli Vurup Saza
Telinen Öldürmen Beni

Hüdaiyim Daldım Gama
Saldı Beni Demden Deme
Asın Kesin Yüzün Amma
Dilinen Öldürmen Beni

Makbuldür

Faydası olmayan bahardan yazdan
Yüce dağbaşının kışı makbuldür
Cahilin ettiği sohbetten sözden
Alimin hayali düşü makbuldür

Lokma yeme muhannetin elinden
Kurtulaman sonra acı dilinden
Namertlerin kaymağından balından
Merdin kuru yavan aşı makbuldür

Hüdai konuşur bir ince dilden
Hal ehli olmayan bilir mi halden
Bilgisiz görgüsüz duygusuz kuldan
Ölülerin mezar taşı makbuldür


Gönül Çalamazsan

Gönül çalamazsan aşkın sazını
Ne perdeye dokun ne teli incit
Eğer çekemezsen gülün nazını
Ne dikene dokun ne gülü incit

Bülbülü dinle ki gelesin coşa
Karganın namesi gider mi hoşa
Meyvesiz ağacı sallama boşa
Ne yaprağını dök ne dalı incit

Bekle dost kapısın sadık dost isen
Gönüller tamir et ehli dil isen
Sevda Sahrasında Mecnun değilsen
Ne Leyla'yı çağır ne çölü incit

Rızaya razı ol hakka kailsen
Ara bul mürşidi müşkülde isen
Hakikat şehrine yolcu değilsen
Ne yolcuyu eğle ne yolu incit

Gel haktan ayrılma hakkı seversen
Nefsini ıslah et er oğlu ersen
Hüdai incinir inciden versen
Ne kimseden incin ne eli incit


Öyle Gel

Bu aşkın sırrına ereyim dersen
Önce bir ermişe sor da öyle gel
Hakkın cemalini göreyim dersen
Evvela sen seni gör de öyle gel

Hakikat ilminin sabırdır başı
Şah olsa da benlik gütmez er kişi
Sen kendi nefsinle eyle savaşı
Sadık ol sözünde dur da öyle gel

Hüdai emeğin gitmesin zaya
Bozulan süt artık tutmuyor maya
Bu aşkın yoluna gidilmez yaya
Aşk atına binip sür de öyle gel


Bana Sor

Adım adım gezdim gurbet elleri
Gezdim ama kardaş gel de bana sor
Ömrümün yükünü dert sıraladım
Dizdim ama kardaş gel de bana sor

Genç yaşımda terk eyledim yurdumu
Geri dönüp gözlemedim ardımı
Gönül defterine gizli derdimi
Yazdım ama kardaş gel de bana sor

Hüdai hastayı eylerim nazar
Ben kendi içimde kurdum bir pazar
Bu kötü nefsime kazmasız mezar
Kazdım ama kardaş gel de bana sor


Zamanı Geldi

Bahar geldi çayır çimen yürüdü
Yaylaya göçmenin zamanı geldi
Dağlar yeşil giydi karı eridi
Suyundan içmenin zamanı geldi

Çok şükür bu yıl da erdik bahara
Gülü gördü bülbül başladı zara
Açıldı sinemde bin türlü yara
Yine dert açmanın zamanı geldi

Pınarı var ormanı var gölü var
Çiğdemi var çiçeği var gülü var
Arısı var peteği var balı var
Bunları seçmenin zamanı geldi

Hüdai zamanın geçer boşuna
Kuşlar bile hep kavuştu eşine
Şimdi bu mevsimde dağlar başına
Yar ile kaçmanın zamanı geldi

Kız Niçin

Kız niçin bakıp bakıp gülersin
Yanağında güller açılasıca
Gülüp gülüp ne aklımı çelersin
Güzeller sultanı seçilesice

Bilir misin bana ne iş eyledin
Aklımı fikrimi bir hoş eyledin
İçkisiz mezesiz sarhoş eyledin
Elinden badeler içilesice

Koymayasın beni eller yerine
Sana hizmet edem kullar yerine
Gel bir koklayayım güller yerine
Gül gibi kokusu saçılasıca

Hüdai aşıktır ey ahu gözlü
Yüreğimi yaktın ciğerim közlü
İçimde yıllardır hasretin gizli
Gel uğruna candan geçilesice



Dostlarım

Dostlarım hep bende kusur aradı
Gerçek yanlarımı göremediler
Yar dediğim yad ellere yaradı
Sevdiklerim bana eremediler

Saflar kandı fitnelerin sözüne
Körler düştü kalleşlerin izine
Dinamitler kondu suyun gözüne
Yine de farkına varamadılar

Kalmadı sevdiğim lezzetim tadım
Devrildi seneler bak adım adım
Yıllarımı insanlara adadım
Bir günümü geri veremediler

Göz koydular varlığıma malıma
Kurtlar çoban oldu kuzularıma
Zalimi koydular mazlum yerine
Haklının hakkını aramadılar

Hüdai'nin yaraları döşünde
Duman eksik olmaz garip başında
Yar yari pişirir aşk ateşinde
Yarsızlar yarasın saramadılar



Anlamaz ki

Aşık olmak bir alemdir
Tatmayanlar anlamaz ki
Her sözü bir mücevherdir
Tartmayanlar anlamaz ki

Kim ki haktan olsa cüda
İbadetten almaz gıda
Bu yolda başını feda
Etmeyenler anlamaz ki

Sil gönlünün kem pasını
Gütme benlik davasını
Daim hasretlik yasını
Tutmayanlar anlamaz ki

Hüdai'yim kalksın perde
Aşk ateşi yanar serde
Eyüp gibi dertten derde
Batmayanlar anlamaz ki



Ateş İcat Olup

Ateş icat olup tütün tütmeden
Aşkın ocağında biz yanıp tüttük
Güller açılmadan bülbül ötmeden
Mana aleminde şakıdık öttük

Her kaynaktan akmaz böyle duru su
Bu yer gerçek erenlerin korusu
Duygu çiçeğinden ilham arısı
Sevgiden bal yaptı önce biz tattık

Gönül diyarında sevda elinden
Hasret dağlarından çile çölünden
Peygamber izinden Allah yolundan
Yirminci asırda biz geldik gittik

İrfan sofrasının altın tasıyım
Muhabbet suyunun şelalesiyim
Hüdai Yunus'un sülalesiyim
Tasavvuf ilmini biz tamam ettik



Ayrı Duruyor


Ey erenler yine bozuldu bendim
Manalar dilimden ayrı duruyor
Aşkın ateşine yandıkça yandım
Dumanım külümden ayrı duruyor

Bağbancı hasiret sümbül çiğdeme
Bir od düştü yanar dertli sineme
Seher vakti bülbül gelmez bu deme
Bülbülüm gülümden ayrı duruyor

Bu benim derdimin yok mu ilacı
Bitip tükenmiyor çektiğim acı
Gazel döktü şu ömrümün ağacı
Yaprağım dalımdan ayrı duruyor

Katlanayım dedim derde mihnete
Gayrı gönül dayanmıyor hasrete
Kader kısmet aldı attı gurbete
Hüdai ilimden ayrı duruyor

Aşık Hüseyin
Gönül arzeyliyor dostu sılayı
Engel bırakmıyor buna ne dersin
Eller beğenmezken balı hurmayı
Evdeki tükenen una ne dersin.



Kimi doğru gider kimi şaşırmış
Kimi kağnısını dağda aşırmış
Hüseyin yolunu sarpa düşürmüş
Devresi bilinmez yola ne dersin.

19. yüzyılın güçlü ozanlarından olan Aşık Sülük Hüseyin'in doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte 1838 kıtlığına söylediği bir destan onun 1815-1820 yıllarında doğmuş olabileceği ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

Elli dört senesi bahar ayları
Hep kurudu dereleri çayları
Açlık sardı şehir ile köyleri
Aman Allah ne olacak halimiz.

Aşık Sülük Hüseyin'in doğum tarihi gibi ölüm tarihi de bütün araştırmalarımıza rağmen şimdilik bilinmezliğini korumaktadır.

Etem Paşa orduların başında
Erzel Paşa gezer düşman peşinde
Gündüz hayalimde gece düşümde

Yatın dağlar geçeceğim ardına
Evelallah güveniyom orduma.

Tarihçi Yılmaz Öztuna'nın bildirdiğine göre Müşir Edhem Paşa komutasındaki orduda görev yapan Kırım ve 93 Harblerine katılan ve Aşığın dizelerinde adı geçen Erzel Paşa 18 Nisan 1897 Türk Yunan savaşında şehit düşmüştür. Bu savaşa bir destan söyleyen dolayısıyla 1897'de hayatta olan Aşık Hüseyin'in 1900'lerin başında tahminen 85 yaşlarında vefat ettiğini söyleyebiliriz.

Turnam giderseniz bizim yaylaya
Bir aşık Urumda yasta di n'olur
Engizekte yerişirsen obaya
Sıtmaya tutuldu hasta di n'olur.

Yukarıdaki dörtlüğünde ve muhtelif şiirlerinde de dile getirdiği gibi kışın Anadolu'da yazın Toroslardaki yaylalarda yaşayan doğum yeri ise kesin olarak bilinmeyen ozanın son ikamet ettiği yer; Kırşehir Mucur Küçük Kavak köyü Cilt. 37 Hane 22 numarada Bozbıyıkoğlu Hüseyin olarak Mucur Nüfus Müdürlüğünde kayıtlıdır. Yine aynı nüfus kayıtlarında hanımının adı Ümüş olan Aşık bir şiiriyle de bunu doğrulamaktadır:

Hüseyin'im nettik Kadir Mevlaya
Bizi hasret koydu bağa harmana
Kaderimiz buymuş Ümüş ağlama
Baharımız kara geldi bu sene.

Bozbıyıkoğulları namıyla anıldıklarını bir şiirinin son dörtlüğünde Aşık Sülük Hüseyin şöyle dile getirmektedir:

Devran dönsün poyrazınan eseyim
Ferman padişahın kime küseyim
Yurt tuttu Acıöz'ü Sülük Hüseyin
Dedem Bozbıyık Türkmen değil mi?

Bu dizelerden de belirtildiği gibi nüfus kayıtlarında Bozbıyıkoğul1arı namıyla anılan ozan o bölge halkı tarafından Aşık Sülükoğulları veya Aşık Sülükler olarak bilinmektedir.

Mezarımı yol üstüne kazsınlar
Baş taşıma Aşık Sülük yazsınlar
Gelen geçen öldüğümü duysunlar
Gelin dostlar helallaşmak günümdür.

diyen Aşık Sülük Hüseyin bu dörtlüğüyle de o yörede kendilerine Aşık Sülükler denildiğini kanıtlamaktadır.

Zorladılar yesir gittik Uruma
İskan olduk Acı suyun kıyına
Alışmadık ivezine şoruna
Sinekte sıtmada yatılmaz oldu.

Dörtlüğünde belirttiği üzere Aşık Hüseyin ve ailesi de diğer Türkmen aşiretleri gibi devlet tarafından zor kullanılarak Toroslar dan Orta Anadolu'ya iskan edilmişlerdir. Bir Türkmen aileye mensup olan ozanın ilk önce Mucur'a bağlı Aydoğmuş ile Karacalı köyleri arasında kalan Sülüklü Bel denilen bir yerde oturduğunu fakat Kırıklı köyünden veli adlı bir eşkıyanın zoruyla yakınlardaki Aflak (Altınyazı) köyüne göç ettiklerini ozanın kendisinden dinleyelim:

Bizim meskenimiz Sülüklü Beli
Eser sam yelleri soldurur gülü
Bize kan kusturdu Kırıklı Veli
Isıtmalı sıracalı maççalı.

Hüseyin'im gene kalktı göçümüz
Gurbet elde kaldı Haçça bacımız
Başa bela haramzede piçiniz
Isıtmalı sıracalı maççalı.

Yukarıda da belirtildiği gibi. Aşık Sülük Hüseyin'in iskan olayından sonra bir zamanlar Mucur'a bağlı Aflak (Altınyazı) köyünde oturduğu yakın zamana kadar evlerinin yerinin dahi belli 61duğu söylenmektedir. Yine o köydeki bir ine (mağara) Aşık Sülük Hüseyin'in ini dendiğini otuz yıl önce o bölgede imamlık yaptığım dönemler ahbabım ve büyüğüm Hacı Sadık'tan ve o köyde yaşayan diğer yaşlı insanlardan defalarca dinlemişimdir. Aflaklı Hacı Sadık'tan Aşık Sülük Hüseyin'in birkaç şiirini dinlemiş olmama rağmen bu şiirleri bir tarafa not etmediğim için şu anda belleğimde hiçbirisi kalmamıştır . Yine ozanın şu mısraları bu köyde oturduğunun bir ka nıtı olsa gerektir:

Bunca emeğimiz boşuna zayil
Kader böyle imiş Allah'a kayil
Dayırn Necip ile emmim İsmayil
Arzı mekan etti Aflak'ta kaldı.

Aşık Hüseyin'in Aflak köyünden göç etme nedenlerini şimdilik bilemiyoruz. Bir müddet sonra Aflak'tan göç eden Ozan Mucur Küçük Kavak köyüne bağlı Çömelek Cavlak (Yeniköy) üçgenindeki Acısu'yun kenarına gelip yerleşmiştir. Ozan'ın şu şiiri bu göç olayını bize şöyle açıklamaktadır:

Acısu'dur obamızın otağı
Eksilmez yoğurdu balı kaymağı
Ulu yoldur şekerkuyu sapağı
Eğlenip orada kalın turnalar.

Aşık Sülük Hüseyin'in kapısında birkaç sürüsü yayılan ve geniş arazilere sahip varlıklı hanesi ve sofrası açık cömert bir kimse olduğunu araştırmalarımız sırasında o bölge halkından öğrenmiş bulunuyoruz. Aşağıda bir dörtlüğünü verdiğimiz vasiyet adlı şiiri de halkın anlattığı bu bilgileri doğrulamaktadır.

Taş Konağın kapısını örtmeyin
Uluyol' un ırızgını kesmeyin
Emmiye dayıya kirtip küsmeyin
Gelin dostlar helallaşmak günümdür.

Aşık Hüseyin tarafından söylenen şu dizeler de onun medrese görmüş okumuş bilgili bir kimse olduğunu kanıtlamaktadır:

Biz de gittik bir zamanlar hocaya
Aşinayız elif ile heceye
Seni ısmarladım Gani yüceye
Huzuru mahşerde dilin lal olsun.

Diğer yandan Aşık Hüseyin'in Mehmet Süleyman ve Osman adlı üç oğlu ile Hatice adlı bir kızı olduğu Mucur nüfus kayıtlarında yazılıdır.

Halk arasında (kel kız Haçça) olarak bilinen Aşığın kızı Hatice (1859-1931) o yörede cömertliğiyle ve hayırseverliğiyle tanınmaktadır. Acıöz'deki evlerinin önünde geçen Uluyol'un kenarına babası tarafından kazılan su kuyusunun başına yolcuların yemesi içmesi için her gün helkelerle yoğurt ve ayran çıkartan bu kadın babasının başlattığı geleneği ölünceye kadar devam ettirmiştir.




Eserlerinden bazıları:


NE DERSİN

Gönül arzeyliyor dostu sılayı
Engel bırakmıyor buna ne dersin
Eller beğenmezken balı hurmayı
Evdeki tükenen una ne dersin.

Kimi sevdasını ummana salar
Kimi de dünyanın hırsına dalar
Kimi başkasının aybını arar
Başındaki bin bir hala ne dersin.

Kimisi dünyada murazın almış
Kimi de dünyanın zevkine dalmış
Kimi derde düşmüş çaresiz kalmış
Çaresiz dolaşır buna ne dersin.

Kimi yaptığına öğünür durur
Kimi pişman olmuş döğünür durur
Kimi bağrı yanmış göğünür durur
Kerem gibi yanan kula ne dersin.

Kimi tatlı dilli güler yüzlüdür
Kimi batman batman ağar sözlüdür
Açmayın sinemi yaram gizlidir
Şu bendeki derde çora ne dersin.

Kimi doğru gider kimi şaşırmış
Kimi kağnısını dağda aşırmış
Hüseyin yolunu sarpa düşürmüş
Devresi bilinmez yola ne dersin.


YEMEN 1

Yemen nere sıla nere
Dağlar girdi ara yere
Yitirmedim umudumu
Gözlüyorum Memet gele.

Yemen bizim neyimize
Figan düştü evimize
Çocukların yetim kalır
Sen güvenme beyinize.

Yemen yolu çukur olur
Karavanam bakır olur
Zenginimiz bedel verir
Fakirimiz asker olur.

Kalmadı anayın sabrı
Taş kesti babayın bağrı
İnsafa gel padişahım
Gönder Memet'imi gayrı.

Başta kalpak soldu mola
Gün vurdu da öldü mola
Memed'imin gözlerine
Karıncalar doldu mola.

Güvenme Arap hayına
Ateş atar ocağına
Yemen'e gittin gideli
Oğul gelmez kucağıma.

Yavruların zarleniyor
Bu hasretlik külleniyor
Küçük körpe Hüseyin'in
Babam diye dilleniyor.


YEMEN 2

Bir alay askerdik bindik gemiye
O gemi götürür bizi Yemen'e
Şükür o Yemen'de geri dönene

Yemen'e de benim ağam Yemen'e
Ateş düştüğü yeri yakar kime ne.

Susmuş konuşmuyor ağzında dili
Yirmisinde solmuş tomurcuk gülü
Ne yaman yer imiş Yemen'in çölü

Yemen'e de koç yiğidim Yemen'e
Kendim ağlar kendim söyler kime ne.

Kalkmıyor sırt çantam cephanem ağır
Kimimiz kör olduk kimimiz sağır
Her yana oynuyor İngiliz gavur

Aman padişahım imdat Yemen'e
Şu Yemen'in gailesi bize ne.

Yemen'de de kara haber geliyor
Nice koç yiğitler telef oluyor
Hain Arap arkamızda vuruyor

Türk uşağının kanı akar Yemen'e
Analar bacılar ağlar kime ne.

Hüseyin akıtır kanlı yaşını
Bit pire üşüşmüş yiyor döşünü
Akbabalar konar oyar başını

Gitti gelmez ağam emmim Yemene
Ölen ölür kalan sağlar kime ne


EFENDİM

Gülyüzlü sevdiğim neden incindin
Araya söz katan eldir efendim
Bana bergüzar ver kapına geldim
Bu aşık kapında kuldur efendim.

Aşık maşukuna cefa yapar mı
Bir sözün üstüne bin söz katar mı
El alem içinde taşa tutar mı
İster azat ister öldür efendim.

Ne dedim de küstün canımın içi
Koynumda saklıyom verdiğin saçı
Vallahi Hüseyin'in bunda yok suçu
Arada rakibi kaldır efendim.


NE BİLSİN
Sevda bahçesinin gonca gülünde
Deren bilir dermeyenler ne bilsin
Canı başı şol cananın yolunda
Veren bilir vermeyenler ne bilsin.

Al yeşil soyunup kara giyenler
Aşk okunda yaralıyım yarenler
Sen ölme de ben öleyim diyenler
Ölen bilir ölmeyenler ne bilsin.

Arı sır işleyip yapar balını
Aşık ifşa etmez nazlı yarini
Dostun ayağına olan malını
Seren bilir sermeyenler ne bilsin.

Hüseyin'im dalma gama firkate
Ölümden bir elçik yol yoktur öte
Yar aşkıyla düşüp zalim gurbete
Kalan bilir kalmayanlar ne bilsin.


AY DOST

Turnam nerden gelin Şam'dan Maraş'tan
Kanadın kalkmıyor borandan kıştan
Tatlı canı sakın alıcı kuştan
Yoldurma tellerin yadlara aydost.

Bahar selleriyle sökün eyleyin
Seher yelleriyle selam söyleyin
Hallarımı vefasıza demeyin
Yoldurma tellerin yadlara aydost.

Hüseyin serini saldı çöllere
Bir yar için düştü dilden dillere
Sırrını faş etme hoyrat ellere
Yoldurma tellerin yadlara aydost.



BİLEN OLMADI

Ne söyleyim yalan dünya halını
Sırrına eripte bilen olmadı
Belkıs yele verdi olan malını
Süleyman ömrünü süren olmadı.

Yakub'u ağlattı Yusufum diye
İsmail'e koç kurban indi hediye
İsa göğe ağdı sebebi niye
Eyyüb'un yarasın saran olmadı

Hakkın sevgilisi Habibi yari
Bunca nebilerin serveri piri
Ebu Bekir Ömer Osman'la Ali
Onlar gayrılara yaran olmadı

Gökten Cebraille iki don geldi
Fatıma ağladı karalar giydi
Hüseyin aşkına başını verdi
Dünyada bu denli figan olmadı

Kur'an-a zulmetti şol Mervan dürzü
Eba-Müslüm çıktı titretti arzı
Battal sallar idi on batman gürzü
Çıkıp annacına duran olmadı

Hak kılıcı Horasan'dan yasıldı
Nesimi yüzüldü Mansur asıldı
Yunus'un gönlünde cennet nasıldı
Mecnun'a Leyla'sın veren olmadı.

Aşk elinde yaralandı şu sinem
Aslı'ya tutuştu kül oldu Kerem
Maşukunu buldu şad oldu Senem
Aşık Garip gibi gülen olmadı.

Hüseyin'im şaştı kaldı arada
Gayıp erenleri Mehdi nerede
Yedi derya ile arzı karada
Hızır'ı İlıyas'ı gören olmadı.
OLMAYINCA

Gönül ne gezersin seyran yerinde
Alemde her şeyin var olmayınca
Kurtulmazsın elalemin dilinde
Bir kişide namus ar olmayınca

Varıp bir kimsenin kuyusun kazma
İçine düşersin yolunda azma
Olura olmaza sırrını çözme
Ahdine vefalı er olmayınca.

Gördüğünü yad ellere söyleme
Bir kimseyi koğu kıybet dilleme
Her güzele kanıp gönül bağlama
Sadık muhabbetli yar olmayınca.

Mecliste arif ol her söze dalma
İlimliyim deyip alimim sanma
Elin saklısını arayıp bulma
Sana açılacak hal olmayınca.

Hüseyin'im derki dost sözünü tut
Kem sözü terkeyle gönülde unut
Kaldır kervanını şafakta yörüt
Sıdkınan eğlenip kal olmayınca.


GÖZLERİNİ YUMARAK

Karşıdan karşıya sıralı dağlar
Boranlı püsenli suları çağlar
Elleri koynunda bir güzel ağlar
Kaş kaldırıp gözlerini yumarak.

Yel eser ığranır zülfünün teli
Bahar çiği gibi kirpiği nemi
Başına sokunmuş nergis çiğdemi
Kara saça al kınalar yakarak.

Merdine de Hüseyin'im merdine
Aylar yıllar hasret kalmış yurduna
Aşar gider karlı dağlar ardına
Dönüp dönüp arkasına bakarak.


GÖLE ÇEVRİLİR

Bir çift suna geldi dost ellerinde
Öter dertli dertli göle çevrilir
Sorup sual ettim yar hallerinde
Öter dertli dertli göle çevrilir.

Bu gün efkarlıyım yaslı günlerim
Gam elinde söylemiyor dillerim
Hani teleklerin hani tellerin
Öter dertli dertli göle çevrilir.

Konup göçmüş Anavarza eline
Hasret kalmış nergisine gülüne
Yad avcılar pusu kurmuş yoluna
Öter dertli dertli göle çevrilir .

Yeter gayrı Hüseyin'i söyletme
Hançer vurup yaralarım elletme
Ben de bir garibim terkedip gitme
Öter dertli dertli göle çevrilir.


SEHER YELLERİ

Ilgıt ılgıt esen seher yelleri
Nazlı yardan koku gelir mi dersin
Hele sorun ne söylüyor dilleri
Evvelki sözünde durur mu dersin.

Giderim gelirim yolum düz gelmez
Gözlerim yollarda yardan söz gelmez
Ben vazgeldim amma gönül vazgelmez
Deli gönül öğüt alır mı dersin.

İbrişim satılmaz böyle dükkanda
Meyli muhabbeti sevgisi canda
Yarın mahşer günü ulu divanda
Sualime cevap verir mi dersin.

Diken arasında kırmızı güller
Yarin bahçesinde öter bülbüller
Bre yavrum sana sarılan kollar
Bin yıl yerde yatsa çürür mü dersin.

Hüseyin'im derki derdi sır olan
Daim civan gezer aşkta pir olan
Ta ezelden ahdü peyman bir olan
Yad ellere meyil verir mi dersin


GÖZLERİ SÜRMELİ

Sunam Elbeyli'den çekmiş göçünü
Aşar gelir bİr gözleri sürmeli
Zorkun yaylasında almış bacını
Aşar gelir bir gözleri sürmeli.

Yorulmuş dayanmış bir kara taşa
Yavrusun aldırmış alıcı kuşa
Kaldırmış başını ağlar Maraş'a
Aşar gelir bir gözleri sürmeli.

Kuşlar sazlığında tavlası bağlı
Dum dum yaylasında sinesi dağlı
Aladağ Bakırdağ kırcı boranlı
Aşar gelir bir gözleri sürmeli.

Terkeylemiş obasını elini
Erciyes'te teziktirmiş yolunu
Kızılırmak salında Çallı belini
Aşar gelir bir gözleri sürmeli.

Gelip konmuş şu Seyfe'nin gölüne
Kekikli yavşanlı Malya çölüne
Kaman diyarına Keskin eline
Aşar gelir bir gözleri sürmeli.

Hüseyin'im dertli söyler dilleri
Mihrican değdi de soldu gülleri
Kırşehir İnaç'tan Susuz'dan beri
Aşar gelir bir gözleri sürmeli


GÜL ELİNDEN

Bülbül oldum bağa düştüm
Gül elinden gül elinden
Ferhat oldum dağlar eştim
Zor elinden zor elinden.

Has bahçeye yadlar girmiş
Girmiş dallarını kırmış
Mor menekşe boyun eğmiş
Har elinden har elinden.

Hem öksüz hemi yetimim
Suyu kurumuş ekinim
Arşa yükseldi tütünüm
Nar elinden nar elinden.

Hak diyenler kalmaz naçar
Yar aşkıyla serden geçer
Arı çiçek çiçek uçar .
Bal elinden bal elinden.

Hüseyin'im geçti demler
Gözümde akıttım nemler
Benim çektiğim sitemler
Yar elinden yar elinden.


NE DEYİM
Yarin hasretiyle şu gurbet elde
Gözlerimden akan yaşa ne deyim
Garibim biçare kalmışım yolda
Şu başıma gelen işe ne deyim.

Yarimin hayali karşımda gitmez
Viran olan yerde bülbüller ötmez
Gün vurup gönlümün karın eritmez
Şu gönül dağında kışa ne deyim.

Varmı gurbet elde şad olup gülmüş
Yolları bağlanmış çaresiz kalmış
Gül yüzlü yarini yad eller sarmış
Şu başıma düşen taşa ne deyim.

Bağlandı yollarım gurbet elinde
Uzak düştüm aşretimde elimde
Her ne bulsa kader alır elimde
Hüseyin emeğin boşa ne deyim.


KULUN DÜŞTÜ İSYANA

Şu yalan dünyada osandım doydum
Elveda eyledim gayri cihana
Aldanıp şeytana nefsime uydum
İmdat sende kulun düştü isyana.

Şu fani dünyada divane gezdim
Tersine okudum aksine yazdım
Kendi ellerimle kuyumu kazdım
Yarabbi sen fırsat verme şeytana.

Hep seni zikreder dallar ağaçlar
Akan ulu sular havada kuşlar
Kul kusur işlerse sultan bağışlar
Yüz sürdüm kapına geldim dermana.

Günahım çok gözüm dola yaşma
Gece gündüz sinemi döğem taşına
Yarabbi sen Hüseyin'i bağışla
Rahim'sin Rahman'sın bakma noksana


Aşık Hüseyin Çırakman
Arzu Ederdiniz Bir Yol Görmeye
Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler
Muhabbet Bağından Güller Dermeye
Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler




Hisse Alın Çırakman'ın Sözünden
Zerre Kaçmaz Ariflerin Gözünden
Kemal Atatürk'ün Aydın İzinden
Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler

Hüseyin Çırakman 1930 yılında Çorum'un Sungurlu ilçesine bağlı Körkü köyünde doğdu. Babası Bektaş anası Sultandır. İlkokulu dışardan bitirdi. Köyde çiftçilik yaptı saz çalmayı öğrendi inşaatlarda çalıştı. Ankara'ya yerleşti. Radyoevinde hademelik yaptı dayanamadı ayrıldı. 1964'te Hacı Bektaş Veli anma gecesinde bulundu. "Hoş geldiniz Erenleri" okudu beğenildi. 1975'te Hak ozanları Kültür Derneği kurucuları arasında yer aldı. Asıl adı Hüseyin'dir.

Alevi bir aileden gelen Hüseyin Çırakman önceleri halk edebiyatı geleneğini sürdürürken sonraları şiirinin biçim ve içeriğini yeniledi. Bireysel ve toplumsal sorunları olayları halkçı gerçekçi bir tutumla dile getirdi. Atatürkçülüğü uygarlaşmayı barışı ulus ve yurt sevgisini savundu. Yozluğa yobazlığa karşı çıktı. Şiirlerini kitaplaştırdı. Yayınlanmış eserleri şunlardır;
Aşık Hüseyin Çırakman Hayatı ve Deyişleri (1956) Hak Yardımcı Her Kuluna Sen Devam Et Okuluna (1963) Hoş Geldiniz Erenler (1969) Sesimiz (1973) Ayrıca "Halkın Sesi Halk Ozanları" (İnceleme-antoloji 1975) isimli derlemesi vardır.


Eserlerinden bazıları:


1
Arzu Ederdiniz Bir Yol Görmeye
Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler
Muhabbet Bağından Güller Dermeye
Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler

Tarihler Boyunca Bir Milletiz Biz
İlimce Dünyayı Vermiş İdik Hız
Büyük Bir Babanın Torunlarıyız
Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler

İyi İnsan Olmak Her Şeyin Başı
Kardeş Biliyoruz Her Vatandaşı
Anmak İçin Bugün Hacı Bektaşı
Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler

Hisse Alın Çırakman'ın Sözünden
Zerre Kaçmaz Ariflerin Gözünden
Kemal Atatürk'ün Aydın İzinden
Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler


2
Bugünden Beş Asır İlerde Olsam
Bir Toplum İçinde Kendimi Bulsam
Çağdaş Uygarlıkta Yerimi Alsam
Görürdüm İnsanı İnsan İçinde

Kendi İç Dünyamdan Çırpınıp Uçsam
Asırdan Asıra Süzülüp Geçsem
Oturup Dost İle Bir Dolu İçsem
Seyretsem Dostumu Fincan İçinde

Geri Kalmış Milletleri Gözlesem
Bu Toprakta Şehitleri Özlesem
Her Milleti Bir Damarda Gizlesem
İlik De Kemik De Bir Kan İçinde

İlimle Bilimle Çalışsam Orda
Gecede Gündüzde Soğukta Karda
Yağmur Olup Yağsam Şu Güzel Yurda
Aşk Olsam Her Şeye Bir Can İçinde

Dert İle Ölürüm Ot İle Bitsem
Dostun Ocağında Yanarak Tütsem
Rüzgarla İnsanlık İline Gitsem
Delere Çırakman İnsan İçinde
3
Hasta Oldum Ciğerimde Yaram Var
Doktor Diyor Hiç Üzülme Düşünme
Zannediyor Ki Çok Birikmiş Param Var
Doktor Diyor Hiç Üzülme Düşünme

Arazim Yok Toprağım Yok Malım Yok
Yekinipte Kalkamıyom Halim Yok
Haktan Gayri Tutunacak Dalım Yok
Doktor Diyor Hiç Üzülme Düşünme

İneğim Yok Sağıp Südün İçemem
Yağı Balı Görsem Ondan Kaçaman
Hiç Bir Zaman Ben Hakkımdan Geçemem
Doktor Diyor Hiç Üzülme Düşünme

Bir Saz İle Altı Yavru Geçimi
Bizim Yaşantımız Köle Biçimi
Ben Bilirim Sen Bilemen İçimi
Doktor Diyor Hiç Üzülme Düşünme

Çırakman'ım Keder Gitti Gam Geldi
Bende Senden Yaramaza Em Geldi
Bir Şeyimden Gayrısına Zam Geldi
Doktor Diyor Hiç Üz


Aşık Hüseyin Gürsoy Ne Haldeyim Ela Gözün Süzenler
N'olur Suna Boylum Gör Beni Beni
Eşinden Ayrılıp Yaslı Gezenler
Her Sabah Her Akşam Der Beni Beni
Yar Beni Beni Uy Beni Beni Vay Beni Beni

Der Hüseyin`im Üstadımı Bulayım
Değmen Bana Yana Yana Öleyim
Sevdiğim Kapında Kölen Olayım
Müşterim Bulursan Ver Beni Beni
Yar Beni Beni Uy Beni Beni Vay Beni Beni

Sivas’ın önde gelen âşıklarındandır. 1902’de Şarkışla’nın Sarıkaya köyünde doğmuştur. İsmail ve Bassey’in oğludur. Küçükken babasını kaybetmiştir. Çocukluğunda Ali Efendi ve Abdullah Hoca’dan ders almıştır. Şehriban hanımla evlenmiş bu evlilikten bir kızı olmuştur. Gençliği savaşın ülkede bıraktığı yokluk ve sıkıntı dönemine rastladığından binlerce aile gibi çileli geçmiştir. Rençperlik ve kuzu çobanlığı yapmış Çukurova’da bahçe bağ işlerinde çalışır. Bir seferinde Çukurova’ya giderken o sırada Kayseri’de bulunan Atatürk’ü görür hatta zorla da olsa kürsüye çıkıp irticalen Atatürk’e bir şiir okur. Atatürk bunun üzerine onu Ankara’ya getirtip sular idaresinde iş vermiştir. Hüseyin Ankara’da Ali İzzet Veysel Hacı Fedaî ile birlikte Ankara’da konserler vermiş. Bu konserlerden birinde dinleyicilerden Ayşe adındaki kız Hüseyin’e âşık olmuş ısrarla kendisini almasını istemiş. O da bu ısrarlara dayanamayıp Ayşe’yi almış köyüne getirmiş. Ancak köyündekiler bunu hoş karşılamamış tekrar babası evine göndermesi için bir yıl boyunca baskı yapmışlar. Baskılara dayanamayan Hüseyin Ayşe’yi trene bindirmiş Ankara’ya göndermiş. Ancak bu ona çok dokunmuş bu acıya dayanamamış verem olmuş bir zaman sonra da vefat etmiştir (22 Temmuz 1942).

Hüseyin badeli âşıktır. Bade içmesi şöyle olmuştur: “… Biraz büyüyüp 15-16 yaşlarına geldiğinde komşu köyleri Alakilise’ye kuzu çobanı verirler. Köy yakınında kırlarda kuzu güderken bir sabahın erken saatlerinde güneş henüz doğmak üzereyken yakınında bir güzel kız babasıyla kağnıya ekin yüklemektedir. Hüseyin kıza aniden vurulur âşık olur. Aradan aylar geçer Hüseyin kızı istetir vermezler. Hüseyin buna çok üzülür. Kuzuyu da Alakilise’yi de bırakır kendi köyü Sarıkaya’ya döner. Köyün yakınındaki Evlik denen mağaraya girer yatar uykuya dalar. Uykusunda yanına bir deve kervanı gelir. Kervancılardan üç delikanlı ellerinde tasla şarap içerler. Üçü de Hüseyin’e birer tas şarap verir. Hüseyin içer. Akrabaları neden sonra Hüseyin’i ararlar bu mağarada bulurlar. Hüseyin sersem gibidir kimseyle konuşmaz. Sorarlar: ‘sana ne oldu?’ Hüseyin: ‘Ben dolu içtim.’ Der. Hüseyin’i eve götürürler. Hüseyin yine uyur kalır. Kendisine dolu sunan üç kervancı yine yanına gelir rüyasında. ‘Sen dolu içtiğini açıkladın herkese yaydın.’ Derler ve verdikleri doluyu geri alırlar. Gençlerden üçüncüsü dolunun tastaki bulaşığını bırakır Hüseyin’e. Hüseyin zaman zaman ‘Bana bulaşığını bıraktılar. Eğer içtiğim o dolular bende kalsaydı ben bir derya olurdum.’ dermiş.”

Hüseyin enstrüman olarak keman çalmıştır. Şiir tekniği ve irticali kuvvetlidir. Dili oldukça sade ve yapmacıktan uzaktır. Onlarca şiiri yazılmadığı için kaybolmuştur. Hatta çok şiiri de başka âşıklar tarafından sahiplenilmiştir. Âşık Yüzbaşıoğlu’nun saz ustasıdır. Alevî inancını dile getiren şiirlerinin yanı sıra aşk tabiat ve sosyal konularında da şiirleri vardır. Bazı şiirleri TRT Repertuarında türkü olarak söylenmektedir.

Kaynakça : Fazıl Oyat 20 Halk Şairi İstanbul 1948 s. 40-46. / Ali İhsan Tuncalı Emlek Alevi Âşıkları II. Baskı Ankara 2000 s. 128-156. / İbrahim Aslanoğlu “Mihmanî” Sivas Folkloru S. 1 Nisan 1979 s. 18. / Hüseyin Gürsoy “Âşık Hüseyin Gürsoy Hayatı-Kişiliği ve Eserleri” I. Emlek Yöresi ve Çevresi Halk Ozanları Sempozyumu Bildirileri Ankara 1999 s. 216-223.

Eserlerinden bazıları:

Ne Haldeyim Ela Gözün Süzenler

Ne Haldeyim Ela Gözün Süzenler
N'olur Suna Boylum Gör Beni Beni
Eşinden Ayrılıp Yaslı Gezenler
Her Sabah Her Akşam Der Beni Beni
Yar Beni Beni Uy Beni Beni Vay Beni Beni

Konuşursan Sohbet Olam Dil Olam
Değmen Bana Yana Yana Kül Olam
Sen Bir Bahçıvan Ol Ben De Gül Olam
Uzat Ağ Ellerin Der Beni Beni
Yar Beni Beni Uy Beni Beni Vay Beni Beni

İnsan Kısım Kısım Yer Damar Damar
Kaşlar Lam Elif Yüz Şims-i Kamer
Güzelim Beline Olayım Kemer
Yakışır Sevdiğim Sar Beni Beni
Yar Beni Beni Uy Beni Beni Vay Beni Beni

Gözüm Görmez Oldu Kanlı Yaşlardan
Hayal Meyal Yatamıyom Düşlerden
Sevdiğim Üstüne Uçan Kuşlardan
Her Seher Vaktinde Sor Beni Beni
Yar Beni Beni Uy Beni Beni Vay Beni Beni

Der Hüseyin`im Üstadımı Bulayım
Değmen Bana Yana Yana Öleyim
Sevdiğim Kapında Kölen Olayım
Müşterim Bulursan Ver Beni Beni
Yar Beni Beni Uy Beni Beni Vay Beni Beni


Başka

Nesini öğeyim size yaylanın
Ötüşür kuşları dilleri başka
Hem duası vardır orda Mevlâ’nın
Giyinmiş yeşili alları başka

Kevene karışık biter gülleri
Gayet sarp yerlere iner yolları
Yağmur yağar coşkun akar selleri
Hu çeker dereler selleri başka

Gayet sahralıdır yüksektir yeri
Temmuz sıcağında kalıyor karı
Ardıç koytağında[Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Ücretsiz Üye Olmak İçin Tıklayın.] eğlenir arı
Durmaz dalak[Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Ücretsiz Üye Olmak İçin Tıklayın.] yapar balları başka

Hüseyin yaylanın güzeldir huyu
Laleden uzundur sümbülün boyu
Ab-ı hayat gibi soğuktur suyu
İçeni mest eder gölleri başka


Kader Torbası
Kader torbasına elim uzattım
Tecelli kâğıdım karalı çıktı
Ömür defterine bir ol göz attım
Dertlerim içinden sıralı çıktı
Aman dağlar oy canım dağlar oy
Neden benim iki gözüm durmaz ağlar oy

Uğradığım pınar baştan kuruyor
Kader lamba yakmış beni arıyor
Kime iylik etsem bir taş vuruyor
Dostum düşman oldu ileri çıktı
Bağlantı

Kader beni kaptan kaba aktardı
Koysa idi bu dert bana yeterdi
Evvel yaylamızda bülb ül öterdi
Şimdi başkuş kondu haralı çıktı
Bağlantı

Hüseyin’im kader böyle ne yapsın
Böyle gelmiş gider böyle ne yapsın
Hasta can veriyor tabip ne yapsın
Ciğer parça parça yaralı çıktı
Bağlantı


Yetiş
Adı güzel şevketli yâr hastayım
Ecel memurları gelmeden yetiş
Can veriyom ölüm döşeğindeyim
Azrail canımı almadan yetiş

Has(i)ret gözlerim yola bakmadan
Kefenim biçilip suyum akmadan
Ecel döşeğinde canım çıkmadan
Ömrümün çiçeği solmadan yetiş

Helâl et hakkını gel yanım’otur
Çenem bağlamaya bir yağlık* getir
Salacamdan sen tut mezara götür
Canlar cenazemi kılmadan yetiş

Komşularım yok ki kabrimi kaza
Yavrularım yok ki tabutum düze
Karanlık kabire on arşın beze
Sarmadan koymadan ölmeden yetiş

Âşıkların cenaze namazını
Güzel kılar güzel yumar gözünü
Ayrılık türküsün ölüm sazını
Günahkâr Hüseyin çalmadan yetiş
Öldü
Baştan başa hükmederdi bir zaman
Davut oğlu Sultan Süleyman d’öldü
Omuz verip Kaf Dağı’nı kaldıran
Haz(i)ret-i Hamza pehlivan d’öldü

Firavn köşküne atlı giderdi
Doğudan Batı’ya hüküm ederdi
Bin deveyi bir akçaya güderdi
Veysel Karan gibi çoban da öldü

Kalsa dünya Muhammed’e kalırdı
Can satın alınsa Nemrut alırdı
Çıkmayan canlara derman olurdu
Hekimler hekimi Lokman da öldü

Hani n’oldu “Dünya benem” diyenler
Geldi geçti milyon altın sayanlar
Görünmüyor adam eti yiyenler
Koca devler ile Şahmeran d’öldü

Felek bir değirmen kurmuş öğütür
Şahları aldatır bizi aldatır
Güzellerin efendisi beyidir
Mısırlı Yusuf-ı Kenan da öldü

Türk ulusuna Latin harfi okutan
Düşmanları uzaklardan bakıtan
Saltanat köşkünü yıkıp dağıtan
Atatürk gibi kahraman da öldü

Şu görünen dünya canlarda birgün
Hep ölüp giderler onlar da birgün
Ya bu gün ya yarın günlerden birgün
Derler ki Hüseyin Görsoy da öldü


Yürüdü
Ben de şu âlemi seyran ederken
Baktım ki bir güzel çıktı yürüdü
Gönül defterini devran ederken
Sineme hançeri çaktı yürüdü

Kendi pek güzeldir yoktur menendi
Dedim feriştah mı gökten mi indi
Bir bakışta sinem odlara yandı
Ab-ı zülal gibi aktı yürüdü

Al yeşil giyinmiş kınalar yakmış
Ağ gerdana sarı liralar takmış
Sanırsın bu güzel Cennet’ten çıkmış
Gül ü reyhan gibi kuktu yürüdü

Hüseyin’im mail oldum bir cana
Dili baldır dişi benzer mercana
Tükettim ömrümü ben yana yana
Dünyayı başıma yıktı yürüdü


Yalan Söyler
Şu dünyaya geldim diyen
“Geldim” diyen yalan söyler
Baştan başa güldüm diyen
̶