![]() |
|
|||||||
| Müzik Muhabbeti Her Türlü Müzik Muhabbeti |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Seçenekleri | Modları Göster |
|
|
#1 (permalink) |
![]() |
Bizim atalarımız OZANLARIMIZ. Etnik müziğimize şekil veren onu geliştiren Aşklarını kavgalarını hüzünlerini sevinçlerini tüm duygularını sözlere notalara döken o eşsiz üstatlarımızın anısına. Tüm önemli ozanlarımızın biyografisi. Saygıyla Anıyorum. Ruhları şad olsun. AŞIK FERRAHİ ![]() Ferrahi bir uğrak verdik dünyaya Bazı atlı gezdik bazı da yaya Elveda etmeye helallaşmaya Sabah sabah hoşgeldiniz haneme Mızrabını sazının tellerine hoyratça gezindiren adam her nağmede ömründen bir zaman dilimini cömertçe önümüze seriyordu ve diyordu ki ''Neler geldi girdi benim düşüme Felek bu dertleri taktı peşime Bir yazı yazın ki mezar taşıma Ferrahi dünyada gülmemiş deyin'' Evet kimdir Ferrahi kimdir? Aşık Ferrahi'nin babası Mustafa Ergat Siirt'in Eruh Kazası'nın Kever Köyü'ndendir. 1914-1918 yılları arasında memleketinden göç ederek Adana'nın Ceyhan Kazası'nın Kurtkulağı Köyü'ne yerleştiği bilinmektedir.Bu köyde hayatını kazanmaya çalışan Mustafa Ergat çok kısa zamanda kendisini köy ahalisine kabul ettirir ve sevilen biri olur. Hele zamanın şöhretli zenginlerinden hemşehrisi İbrahim Koruklu'yla tanışınca yıldızı iyice parlar. İbrahim Koruklu onu Ceyhan'da mahalle bekçiliği görevine getirtir ardından da Ceyhan'ın Küçük Mangıt Köyü'nden bir kızla evlendirir. Hemşehrisi İbrahim Ağa'nın gözüne girmeyi başaran Mustafa Ergat onun sayesinde Ceyhan'ın sevilen ve sayılan bir siması olur. Fakat bu arada Küçük Mangıt Köyü'nden evlendiği karısı ölür. Karısını kaybeden Mustafa Ergat yine İbrahim Koruklu tarafından bu sefer de Ceyhan'ın Kıvrıklı Köyü'nden Osman Metin (Çingil Osman) in bacısı Emine ile evlendirilir. Mustafa Ergat'ın bu hanımdan 1934 yılında Mehmet Ali (Aşık Ferrahi) sonra da Sabiha olmak üzere iki çocuğu dünyaya gelir. Mustafa Ergat'ın hayat çizgisi İbrahim Ağa'nın ellerinde yükselmeye devam etmektedir. Artık Mustafa Ergat Ceyhan'ın tütün kolcusudur. Bu görev ona daha büyük bir çevre ve ün kazandırır. Ancak Mustafa Ergat görevinin şuurunda bir tütün kolculuğu sevdasına kalkışınca işler tersine döner ve bir gün bilerek ya da bilmeyerek zamanın tanınmış zengini İbrahim Koruklu'nun adamlarını kaçak tütün satarlarken yakalatır. Böylelikle Ağa'ya ihanet etmek gibi büyük bir çılgınlığa düşen Mustafa Ergat feci şekilde dövülür. Yediği dayak sonucu aklını oynatır ve bir gün evini barkını terk ederek çeker gider. Ceyhan'a bir daha da dönmez. Onun için nerede ne zaman öldüğü dahi bilinmemektedir. Babasının gidişinden çok kısa bir süre sonra annesini de kaybeden Mehmet Ali'yi ve kız kardeşini dayısı Osman Metin yanına alır. Daha 7-8 yaşlarındayken hayatın cilvesi ona başka bir dünyanın kapısını aralar. Mehmet Ali köy tarafından Halil Turan'a besleme olarak verilir. Halil Turan'ın kapısında uzun bir zaman çobanlık yapan Mehmet Ali'nin işe yatkın olduğunu anlayan dayısı onu tekrar yanına alır. Bu sırada kız kardeşi de evlenir. Artık tamamen yalnızdır. Köyün sığırlarını güderek traktör sürerek ekmeğini kazanmaya çalışır. Derler ki; Çoban Mehmet Ali on iki yaşındayken bir gün bir rüya görür. Rüyasında bir kıza aşık olur. Bu aşk onu aşık yapar; sığır gütmeye yarayan değneğini saz yapar dilini açar gönlünü kanatlandırır ve onu ''AŞIK FERRAHİ'' yapar. Aşığımız bir yandan yaşamaya ekmeğini kazanmaya çalışırken; bir yandan da dağda bayırda kumda bir başına alfabenin hem eskisini hem de yenisini sökmeye çalışır. Başkaları için zor olan onun için hiç de zor olmamıştır. Gayretleri sonunda Karacaoğlan'ın Kerem'in Aşık Garip'in kitaplarını okuyabilecek duruma gelir. Hatla sadece aşk hikayeleri şiirleri okumakla kalmaz yazmaya da başlar. İlk şiirlerini bir defterde toplar ve ''Mahsun Çocuk'' adını verir. Fakat ne yazık ki bu defter günümüze kadar ulaşamaz. 1954 senesinde Aşık Ferrahi İstanbul'dadır. Ayazağa ve Zeytinburnu Süvari Bölüğü'nde askerdir. Ancak askerliği sırasında tüberküloz hastalığına yakalanır. Hava değişimi için köyüne gönderilir. Fakat hastalık geçmediğinden tekrar asker ocağına dönemez. Bu hastalık Ferrahi'nin hayatında adeta yeni bir dönemin başlangıcı sayılır. Asker ocağına bir daha dönemeyen Ferrahi'nin verem olduğunu anlayan dayısı çocuklarını bu bulaşıcı hastalıktan korumak için onu evinden uzaklaştırır. Bu yüzden Ferrahi de köyünü terk eder ya da terk etmek zorunda kalır. İlk gittiği yer Ceyhan'dır. İlk gördüğü dostu Hamit Zorba. Hamit Zorba çalıştığı çiftlikte ona da bir iş ayarlar. Ferrahi bir müddet burada çalışsa da traktör sürmek pek işine gelmez. Çünkü O; ''Mahsun Çocuk''una yeni şiirler ekleyecektir yeni türküler çığıracaktır. Sene 1958'dir; elinde Kayserili Ömer Usta'nın yadigarı sazı ile varır gider Ceyhan'daki Şevket Eser'in saz evine. Saz çalmadaki ilk marifetini yani Şevket Eser'in tabiriyle ''Gam yapmasını'' öğrenir. Bu çalışmalar yavaş yavaş ama daha bilgili ve şuurlu bir şekilde Ferrahi'nin rotasını Aşıklar Dergahı'na yöneltir. Artık aşığımız sazıyla sözüyle ve korkunç kaderi ile bir başına ömür sürmeye başlar. Nereye ne zaman gideceği; kime nasıl uğrayacağı belli değildir. Çünkü O;''Neyleyim serveti neyleyim malıŞimdi bir serseri Ferrahi'yim ben'' der... Aşık Ferrahi'nin hayatının bundan sonraki dönemlerine baktığımızda onu türlü dertlerle hastalıklarla sevinçlerle iç içe bir hayat kavgasında görürüz. Zaman zaman tıpkı diğer aşıklar gibi o da kendisini ispat etmek için ''Aşıklar meydanı''na çıkmaya başlar. Düzenlenen şenliklerde sazıyla sözü dost olunca Aşık Ferrahi'nin bütün yurt köşelerine yayılan haklı şöhreti ortaya çıkar. Bu sırada Adana'nın Kürkçüler Köyü'nde bir düğün gecesi görüp tanıştığı akrabadan bir kıza gönül verir. Kısa bir süre sonra alıp kaçırır kızı getirir köyüne 1959'da onunla evlenir. Sırasıyla biri kız ikisi erkek üç çocuğu olur. Kızına anasının adını (Emine) ikinci çocuğuna babasının adını (Mustafa) son çocuğuna ise Konya Aşıklar Bayramı'nda tanıştığı Fevzi Halıcı'nın isteği üzerine Mevlana'nın Türbesi yakınında mezarı bulunan Konya'lı şair Şem'in adını verir. 1960-1961 yıllan arasında dayısından kalan 35 dönümlük tarlasını satarak Kıvrıklı Köyü'nden Adana'ya göç eder. Sinanpaşa Mahallesi Kışla Caddesinde bir saz evi açar. Burada bir yandan bu işin meraklılarına saz dersi vermeye çalışır bir yandan da plak satarak geçimini sağlar. Bu çalışmalar Adana'daki sanat çevresi tarafından ilgiyle takip edilir. Hatta başta Adana Radyosu olmak üzere İzmir ve İstanbul Radyolarında programlar yapar. Yaptığı programlarda okuduğu ''Ela gözlü nazlı yari'' ''Ah neyleyim gönül senin elinden'' ve ''Hasta gönlüm divanedir durmuyor'' türküleri çok popüler olur. Ancak Ferrahi'nin mutluluk yıldızı pek fazla ömürlü olmaz. Çünkü askerdeyken yakalandığı verem hastalığı günbegün kendisini iyice hissettirmeye başlar. Her gün biraz daha artan dertlerinin acısıyla yalvarır Allah'a ''Der Ferrahi takat kalmadı bende Her türlü yareler açıldı tende Yarab bu derdimin dermanı sende Bu derdime çare çare Allah'ım'' Bu çaresizlikler içerisinde biricik kızı Emine'ye beş yaşındayken hem okuma-yazmayı hem de saz çalıp türkü söylemeyi öğretir Ferrahi. Ama dertler daha gaddar daha acımasız olmuştur artık. Kötünün kötüsü beterin beteri; gırtlak veremi. ''Der Ferrahi kime diyem halimi Konuşurken sakat ettin dilimi Yara açtın göğsüme büktün belimi Vücudumu delik delik eyledin'' Evet çalıp söyleyen konuşan minarelerden ezan okuyan bir Ferrahi yok artık. Sakat olan bir dilin bedeni var. Sessiz ve işaretlerle konuşan bir beden. Buna rağmen Ferrahi yine metanetini yitirmez. Zira kendisinin sazı ve Emine'sinin sesi vardır. Var olanları değerlendirir aşığımız. Kendisi çalar Emine okur türkülerini. Artık Ferrahi bir ama kızı onun değneği olmuştur. Bu beraberlik alır götürür onları ilden ile dilden dile ve 1967'de ikincisi yapılan Konya Aşıklar Bayramı'na. Kendisinin çalıp kızının okuduğu ''Ela gözlü nazlı yari'' türküsüyle türkü dalında birinci olarak Mihri Hatun 1968'de ise yine kızıyla beraber türkü dalında Köroğlu birincilik ödülünü almaya hak kazanırlar. Şanına şan katan birincilikleri onun daha da geniş kitlelere sesini duyurmasına sebep olur. Ama ne yazık ki dertler bir türlü bırakmaz yakasını ''Bahtı kara Ferrahi'nin''. 1969 senesinin 22 Nisan'ında hayatının en verimli çağında göçer gider bu dünyadan. Geriye otuz beş yılın bela dolu bir hayat hikayesinin kahramanı olan çilekeş Ferrahi'yi bırakır.Aşık Ferrahi'nin bazı türküleri : Ah neyleyim gönül Bir yare gönül verince Ela gözlü nazlı yari Vücudum şehrini seyran eylerken...Aşık Feymani (Osman TAŞKAYA) ![]() Vazgeçmeden Emelimden. Aşkın Beni Temelinden ![]() Yıkmadan Gel Yakmadan Gel.Feymani’yim Kaçma Benden![]() Usanmadı Gönül Senden. Ecel Tatlı Canı Tenden ![]() Çekmeden Gel Çıkmadan Gel. 1942 yılında Adana'nın Kadirli İlçesinin Azaplı köyünde dünyaya geldi. Babası Mehmet Van'ın Gevaş İlçesi'nin Avşar köyünden Hallac aşiretinden annesi Hüsne ise Kayseri'nin Pınarbaşı İlçesi'nin Avşar Potuklu köyünden ve Avşar aşiretindendir. Babası Van'dan 1914 yılında Kadirli'ye göç etti. Bu yöreye gelinceye kadar Osman Taşkaya'nın babası Güneydoğu Anadolu'da çok güç koşullarda hayat memat savaşı verir. Hiçbir yerde mekan tutamaz. Sonunda Kadirli'nin Azapil köyüne yerleşir. İki kez evlenir. Fakat her iki eşi de vefat eder. Aşık Feymani'nin anası Hüsne'nin aşireti Avşardadaloğlular yazı Kayseri'de kışı ise Çukurova'da geçirmektedirler. Yine bir kış Çukurova'da geçirmektedirler. Yine bir kış Çukurova'ya geldiklerinde Osman'ın babası Hüsne Hanım'la evlenir. Aşık Feymani dünyaya geldiğinde oğluna kendi babasının adını koyar. Özgeçmişi hakkında bu bilgileri bize veren Aşık Feymani aşıklığı hakkında şunları söyledi: "Küçük yaşta mecazi dediğimiz aşka tutuldum. Bu aşk 15 yaşıma kadar devam etti. Çoban Osman mahlasıyla şiir yazar türkü söylerdim. 1964'ün sonbaharında ve 1965'in ilkbahar ve yaz aylarında birkaç kez rüyamda Nurani yüzlü bir zatı görmüştüm. Bana hep ''Feymani'' diye seslenmişti. Bu yüzden bu adı mahlas olarak aldım. 1972 yılında evlendim. Üçü oğlan biri kız olmak üzere dört çocuğum oldu. Halen Azaplı köyü'nde oturuyorum''. Aşık Feymani 1966 yılında başlatılan Türkiye Aşıklar Bayramı'na 1968'den itibaren katılmaya başladı. Şiir ve atışma dalında büyük başarı gösterdi. Çeşitli ödüller kazandı. Daha sonra yurt genelinde yapılan Aşıklar şölenlerine de katıldı. Şiirlerinde tasavvufi deyişlere geniş yer verir. Çukurovalı aşıklar arasında büyük saygınlığı vardır. GELSİN DE BAK Dağlar al yeşil süslenir Hele bahar gelsin de bak. Bülbül aşkınan seslenir Güle bahar gelsin de bak. Bayramlığın giyer dağlar Her örnekten basın bağlar. Türkü söyleyerek çağlar Sele bahar gelsin de bak. Emanet versen götürür Menziline tez yetirir. Dertliye derman getirir Yele bahar gelsin de bak. Cennet sanarsın cihanı Kalkar dağların dumanı. İner ovanın ceylanı ![]() Çöle bahar gelsin de bak. Dere kenarında taşlar Hep yosun tutmağa başlar. Yuva için tüner kuşlar Dala bahar gelsin de bak. Turnam kanadını düzler Ördek avcısını gözler. Çığrışarak konar kazlar Göle bahar gelsin de bak. Feymani biter acılar Kağnılar yürür gıcılar. Kervan düzer yaylacılar Yola bahar gelsin de bak. SORAN ÖĞRENİR Her mücevher değerini bulmazdı ![]() Sarrafından ayar danışmasaydı. Kerpiç yığılmayan bina olmazdı Ustası mimara yanaşmasaydı. Köprüsüz dereden yolcu geçmezdi Kuş kanatsız olsa gökte uçmazdı. Kamili cahili kimse seçmezdi Oturup üç beş laf konuşmasaydı. Hak olmasa dağlar yüce olmazdı. Yük olmasa canlı cüce olmazdı Gündüz gündüz olur gece olmazdı Dağların ardına gün aşmasaydı. Feymani her güzel yar edilmezdi ![]() Aşka düşmeyince zar edilmezdi. Hayırlı hayırsız kar edilmezdi![]() Herkes mesleğine sınaşmasaydı. Ahu Gözlüm Kaynak: Feymani Derleyen: TRT Müzik Dairesi Bşk. Ahu Gözlüm Tut Elimden ![]() Vazgeçmeden Emelimden. Aşkın Beni Temelinden ![]() Yıkmadan Gel Yakmadan Gel.Derde Salmadan Başımı ![]() Noksan Etmeden İşimi. Damla Damla Göz Yaşımı ![]() Dökmeden Gel Akmadan Gel.Feymani’yim Kaçma Benden![]() Usanmadı Gönül Senden. Ecel Tatlı Canı Tenden ![]() Çekmeden Gel Çıkmadan Gel. BELLİ OLMAZ Baki değil şu dünyanın ziyneti ![]() Ölüm kıyametin bir alameti Yolcuya yıldızın ayın alameti.Karanlıkta bakmayınca bell'olmaz Kimi yaşar birlik dirlik içinde Kimi nefse esir hürlük içinde. İnsan hoş görünür varlık içinde Yiğit düşüp kalkmayınca bell'olmaz. Zalimlerin bu dünyada nesi var? Amma o dünyada endişesi var. Kimin torbasında neyi nesi var Ağz'aşağı silkmeyince bell'olmaz. Feymani kefinmiş servetin malın Hakka yakın eyler ahvalin halin. Sabrı var mı yok mu öğünen kulun Beliları ilkmeyince bell'olmaz. EVVEL Var mıyıdım yok muyudum Şu alemde bundan evvel. Az mıyıdım çok muyudum ![]() Şu alemde bundan evvel. Gelen miydim giden miydim ? Yaprak mıydım beden miydim? Toprak mıydım maden miydim? Şu alemde bundan evvel. Yürür müydüm adım adım Yine Adem miydi adım. Ne yedim içtim yaşadım ![]() Şu alemde bundan evvel. Ayna mıydım resim miydin? Manamıydım cisim miydi? Feymani'ye isim miydin? Şu alemde bundan evvel. Aşık Gül Ahmet (Gül Ahmet Yiğit) Sevdiğimden ayrı gurbet ellerde Ağlıyorum dünya dar deyi deyi Ahım kaldı o tomurcuk güllerde Ötüyorum ah u zar deyi deyi Kaderim ne zaman bana gülecek Akan gözyaşımı kimler silecek Gül Ahmet'im bu genç yaşta ölecek Gece gündüz ağlar yar deyi deyi 1955 yılında Gaziantep İlimizin İslahiye İlçesi'ne bağlı Feyzi Paşa bucağında doğdu. İlk ve orta okulu Fevzi Paşa'da tamamlayan Gül Ahmet İskenderun Ticaret Lisesi öğrencisi iken aşık olur. İlk şiirlerini Lise öğrencisiyken söyler. Daha sonra aldığı saz ile arkadaş olur. Soyu Kayseri Pınarbaşı Afşarlarından Kerimoğlu adıyla tanınan aşirettir. Derviş Paşa iskanında Gavurdağı'nı yurt tutmuşlar burada aynı adla anılırlar. Bu arkadaşlık sürerken liseyi bitirir. Hatay Eğitim Enstitüsüne kayıt olur. Mezun olduktan sonra öğretmenlik mesleğine atılır. Aşıklıkta ilk sesini 1975 yılında Konya'da yapılan Türkiye Aşıklar Bayramında duyuran Gül Ahmet halk edebiyatının her dalında usta bir aşık olduğunu ispatlamıştır. Gül Ahmet Konya'da çeşitli dallarda birincilikler almış bir olarak 1981 yılında katıldığı Atatürk'ün 100. doğum yılı adına T.R.T. nin yarışmada ikinci olmuştur. Yurdumuzu Almanya ve Hollanda'da temsil etmiş ayrıca Kıbrıs Harekatının 10. yıl kutlamalarında Nuri Şahinoğlu ile birlikte ülkemizi temsil etmiştir. Mizahi Türkü dalında da şöhret yapan Gül Ahmet cidden güzel sazı ve sesi ile beğenilen bir aşığımız olarak yurdun çeşitli yörelerinde yapılan festival ve törenlere katılmaktadır. Evli bir oğul ve bir kız sahibi olan aşığımız halen İskenderun Karayılan kasabası Canova İlkokulu Müdürlüğü görevini sürdürmektedir.Eserlerinden bazıları: Zalim Kader Beni bu hallere koyan ![]() Kötü kader zalim kader.Gel de bu hayata dayan Kötü kader zalim kader.Hayat denen er meydanı ![]() Damarda kurudur kanı. Bulgurunda pişmiş sonu Kötü kader zalim kader.Bileziği nerden takam Elin elinemi bakam. Kurtulmaz ki borçtan yakam Kötü kader zalim kader.Çoluk çocuk rezil olduk Sebze meyve hava aldık.Bu sene kurbansız kaldık Kötü kader zalim kader. Gül Ahmet'im vur sazına Can dayanmaz avazına. Mahcup eder el kızına Kötü kader zalim kader.Mevlam Aşkımı layık görmezsen Erit beni kadir mevlam Tefekkürün mihrabına Bürüt beni kadir mevlam Hissem olsun hak nurunda Al erenler diyarında Fani dünya gururunda Arıt beni kadir mevlam Aşk-ı mecaziyi götür Aşk-ı hakikiye getir Gönlümü kalbime batır Bir et beni kadir mevlam Ruhsuz olan aşk nafile Kış gelirse gider sele Senin gerçek aşkın ile Çürüt beni kadir mevlam Gül Ahmet'im gül değilsem Yel vurdukça hep eğilsem Resulün teri değilsem Kurut beni kadir mevlam Şimdi Bir tat almıyorum yalan dünyadan Bir ölü misali yatarım şimdi Emanet verilen tatlı canımı Alan olsa beleş satarım şimdi Bir zaman sevdanın atına bindim Çok hızlı sürmüşüm çabucak indim Evvel bülbül idim baykuşa döndüm Virane yerlerde öterim şimdi Gül Ahmet sinemi dövemiyorum Gerçek sözlerimi övemiyorum Bir gözü elayı sevmiyorum Belki deliden de beterim şimdi Verdi Bana Gönül bahçesine fidan dikmiştim On iki yıl sonra gül verdi bana Kurur diye hep boynumu bükmüştüm En güzel meyvadan bal verdi bana O fidanın bestesiydim sazıydım Susamıştım temmuzdaki yazıydım Bir damla suyuna dünden razıydım Irmaklar misali sel verdi bana Ayrılık rüzgarı estirme dedi Bu güzel fidanı kestirme dedi Gül Ahmet sazını susturma dedi Hep güzel çal diye tel verdi bana Yar Deyi Deyi Sevdiğimden ayrı gurbet ellerde Ağlıyorum dünya dar deyi deyi Ahım kaldı o tomurcuk güllerde Ötüyorum ah u zar deyi deyi Hasretinden durmaz içim kanıyor Herkes beni Mecnun olmuş sanıyor Kerem oldum her tarafım yanıyor Yetiş imdadıma kar deyi deyi Kaderim ne zaman bana gülecek Akan gözyaşımı kimler silecek Gül Ahmet'im bu genç yaşta ölecek Gece gündüz ağlar yar deyi deyi Aşık Hasan Hüseyin Orhan Aşk sevdası geldi kaynadım coştumYüksekten uçarken engine düşdüm Eşimden ayrıldım ben burda şaşdımYabancılar vurmuş telli durnamı Aşık Hasan Hüseyin Orhan resmi kayıtlarda 1900 Minayik yeni adıyla Kuyudere köyünde doğmuştur. Babası fahri olarak nahiye müdürlüğü yapmış Hüseyin Efendi annesi Kazo ana diye bilinen Keziban Hanımdır. Ehlibeyt neslinden olup İmam Zeynel Abidin soyundandır. Küçük yaşlardan itibaren gerek Aleviliğin esasları gerek saz-söz sanatı üzerine kendisini yetiştirmiştir. Kendisini tanıyan ve hayatta olan insanlar Hasan Hüseyin Orhan'ı her yönüyle hakikate ulaşmış bir insan olarak tanımlamaktadırlar. Hasan Hüseyin Orhan cem-camaat birleyen insanlara sevgi saygı ve hoşgörüyü aşılayan Alevilerin ruhani liderleri sayılan; inancı ile güçlü bilgili bir "dede'' olarak bilinmektedir. Doğanın saf temiz ve güzelliğini kendi kişiliğine yansıtmış ve bunu şiirleri ile bütünleştirmiştir. Aşık Hasan Hüseyin Orhan bağlamayı küçük yaşta öğrenmiştir. Önceleri Hatayi Virani Pir Sultan Yemini Fuzuli Dertli Esiri gibi ustalardan beyitler çalıp söylemiş daha sonraları kendi yazdığı beyitleri de eklemiştir. Aşıkların şiirlerini yazmalarında genellikle baş vurdukları bir yol olan mahlas kullanmayı Aşık Hasan Hüseyin Orhan'da da görmekteyiz Mahlas aşıklık geleneğinde ve aşık edebiyatında çokça baş vurulan bir yoldur. Aşık şiirlerinde kendi isminin yanında ''Mahsun Hüseyin'' ''Aşık Hüseyniyem'' mahlasını da kullanmıştır.Araştırmamız sırasında Aşık Hasan Hüseyin Orhan'ın bağlamayı pençe ile daha geniş bir deyimle şelpe ile çok hünerli çaldığı tespit edilmiştir. Yine araştırmamızda sazının perdelerini kesmek suretiyle perdesiz olarak icra etmesi aşığa has bir özellik olarak karşımıza çıkmaktadır. Bağlama Alevi toplumunda kutsal bir saz olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle dini inançları gerçekleştirmede ve icra etmede bir araç olduğundan itibar görmektedir. Aşıklar için sazın apayrı bir yeri olup sazlarına tutkun oldukları bilinmektedir. Aşık Hasan Hüseyin Orhan'ın bilinen ve günümüze kadar söylenen ''Telli Turnam'' deyişinde sazına ne derece tutkuyla bağlı olduğunu bu tutkusunu şiirlerinde bir oya gibi işlediğini görmekteyiz. Gerçekten de sazı onun için üzüntüsünü kederini sevincini paylaştığı gerçek bir eş vazgeçilmeyecek bir tutkudur. Sazına bir eş tutkusuyla bağlı olmasının yanında gerçek yaşamda hayatının tek eşi Sultan Ana olmuştur. Sultan Ana ile evliliğinden Hüseyin Avni Doğan Haşim Vehbi adlarında üç erkek Akgül Makbule Naile ve Halise (Kibara) adlarında dört kız olmak üzere toplam yedi çocuğu olmuştu. Aşık Hasan Hüseyin Orhan; Aşık Veysel Ruhsatı Aşık Daimi gibi birçok aşıklarla sazlı sözlü meclislerde bulunmuştur.1937-38 yıllarında Ankara Devlet Konservatuarı tarafından bir çok deyişleri ses kayıt aygıtlarına alınarak derlenmiştir. 1938'de İstanbul'a gelmiş 18 adet plak yapılmıştır. Günümüzde kaybolan taş plaklara 36 adet türkü ve deyiş okumuştur. Türkiye Radyo-Televizyon Kurumu repertuarında Telli Turnam ve Karşıda Kara Erik türkülerinin yanında repertuar dışında kendi sesinden ve sazından bir çok türkü oyun havaları mevcuttur. Ayrıca yörede Aşık'a ait bir Çok şiirler ve ezgileri kendinden sonraki kuşaklar tarafından günümüze kadar taşınmış ve devam ettirilmesi sağlanmıştır. Yaşadığı dönemin devlet büyüklerine Hatay'ın Türk topraklarına katılması üzerine yazdığı deyişler zamanın gazete ve mecmualarında yayınlanmış Halkevleri arşivlerine girmiştir. Halkevleri de Aşık Hasan Hüseyin Orhan'a sahip çıkmış her Cumhuriyet Bayramı'nda Malatya Halkevi tarafından vazgeçilmez bir konuk olması sağlanmış ve icracılığı şiirleri deyişleri tüm bölgeye tanıtılmıştır. Ekonomik olarak pek varlıklı olmayan Aşık Hasan Hüseyin Orhan ekonomik durumunu düzeltmek için özel bir gayret göstermemiştir. Mensup olduğu toplumun ve icra ettiği müziğini bir gönül işi olduğunu bu gönül işinin hiç bir zaman ticari amaç uğruna kullanılmayacağı düşüncesiyle ekonomik durumu güçlü olmamasına rağmen sanatını para karşılığında değer kaybettirmeme amacıyla gazinolardan gelen bütün teklifleri tereddütsüz geri çevirmiştir. Hemen hemen her konuda şiirler yazmıştır. Doğup büyüdüğü topraklar üzerine yazmış olduğu şiirinde köylünün sosyo-ekonomik durumunu dile getirmiş hak'kın bu topraklar üzerindeki etkisini ince bir dille anlatmıştır. Kısa süren yaşamının (45 yıl) gençlik yıllarında kendi ve çevresindeki yaşamı konu alan doğa ve toplumsal yaşantıyı insanı duygulan içeren şiirleri ağırlık taşırken sonraları dedeliğin vermiş olduğu öğreti ve gelenekle kendisini tümüyle Alevilik içinde tasavvufa yöneltilmiştir. Aşık Veysel Ruhsati Aşık Daimi Aşık Seyit Mefutni İkrari Hüseyin Orhan Bayram Aksüt gibi aşıkların kendisine hayranlık beslediğini hürmet ettiğini yine yaşayan kaynaklardan öğrenmekteyiz. Amansız bir hastalığa yakalanarak genç yaşta 17 Kasım 1945'te vefat eden Aşık Hasan Hüseyin Orhan geride yüzün üzerinde şiir bırakmıştır. Aşık Hasan Hüseyin Orhan diğer halk ozanlarında olduğu gibi halk tarafından çok sevilmiş ve adeta destansı bir kişiliğe büründürülmüştür. O kadar ki 17 Kasım 1945 yılında kendi ölümünü tasvir eden şiirini okuduğumuz zaman ölümünden bir kaç saat önce yazdığı ve ölümünü sezinlediğini anlamaktayız. Halk arasında müspet yönde bir takım söylencelerle beraber O'nun adeta ermiş mertebesine ulaşmış bir kişi olduğu yöresinde kabul edilmekte ve saygı görmektedir. Tekke edebiyatına mensup olan aşıklar yalnız şiirlerini söylemekle kalmayıp tekkeye mensup olan müritlerini eğitme görevini de üstlenmişlerdir. Tekke mensuplarının kendi inanç ve düşüncelerini "yayacak ve gelecek nesillere taşıyacak kişileri eğitip el vermeleri manevi bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Böyle bir dünya görüşünü benimsemiş olan Aşık Hasan Hüseyin Orhan halkın milli kültür ürünlerinden biri sayılan aşıklık geleneğini yozlaşmadan günümüze kadar süregelmesinde çok büyük bir rol oynamıştır. Vefat ettikten sonra geride aşıklık geleneğini sürdürecek bir de kuşak bırakmıştır. Böylece Minayik köyünün aşıklık geleneği günümüze kadar süregelmiştir. Bu kuşağa Merhum İbrahim Mamo Temİz (Seyit Meftuni) Merhum Hüseyin Avni Orhan (Efendi Dede) Haşim Vehbi Orhan Merhum Hüseyin Temiz (San Dede) Muharrem Naci Orhan (İkrari) Hasan Temiz Hüseyin Orhan ve Bayram Aküt gibi örnekleri sıralayabiliniz. Aşık Hasan Hüseyin Orhan'ın yüz yirmi sayfalık kendi el yazısı ile yazmış olduğu eski Türkçe şiirleri ve düşünceleri(cönk) günümüz türkçesine çevrilmiştir. Aşığın mezarı doğduğu yer olan Malatya'nın Arguvan ilçesi Minayik yeni adıyla Kuyudere köyündedir. Dün Mü Buradaydın- Telli Durna Dün mü buradaydın bu gün mü geldinÖtme garip garip sinemi deldin Eşimden ayrıldım ben burda kaldımYabancılar vurmuş telli durnamı Aşk sevdası geldi kaynadım coştumYüksekten uçarken engine düşdüm Eşimden ayrıldım ben burda şaşdımYabancılar vurmuş telli durnamı Aşık Hüdai (Sabri Orak) Erenler Zehir GetirinBalınan Öldürmen Beni Bağrıma Diken Batırın Gülünen Öldürmen Beni Hüdaiyim Daldım Gama Saldı Beni Demden Deme Asın Kesin Yüzün Amma Dilinen Öldürmen Beni Fotoğraf: Bekir Karadeniz 1940 yılında Maraş’ ın Göksun ilçesinin Yoğunoluk köyünde doğdu. 11 yaşından itibaren irticalen şiir söylemeye başladı. Yaşlı ve usta aşıkların yanında kendisini yetiştirmiştir. Küçük yaşta babasını yitirir. Okumayı yazmayı birçokları gibi Hüdai de askerlikte öğrenir. İki yıl Konya da yapılan aşıklar bayramına katıldı. 1968 yılında şiir dalında birinci olarak Fuzuli ödülünü aldı. 1969 da atışma ve şiir dallarında ikinci olarak Dadaloğlu ve Yunus Emre ödüllerini kazanmıştır. Şiirleri iç dünyasını yansıtır. Tasavvufa yönelmiştir. Şiirlerinde kendine özgü bir incelik ve deyiş güzelliği vardır. 23 Kasım 2001 tarihinde aramızdan ayrıldı... Duygular Dönüştü Söze Erenler Zehir Getirin Balınan Öldürmen Beni Bağrıma Diken Batırın Gülünen Öldürmen Beni Hiçlik Aleminde Mestim Varlık Sevdasını Kestim Yokluk Benim Eski Dostum Malınan Öldürmen Beni Yar Diyerek Yana Yana Can Teslim Ettik Canana En Yakınım Kıysın Bana Elinen Öldürmen Beni Bir Aşktır Düştü Özüme Yanarım Kendi Közüme Leyla Görünüp Gözüme Çölinen Öldürmen Beni Duygular Dönüştü Söze Yanık Seda İşler Öze Dertli Dertli Vurup Saza Telinen Öldürmen Beni Hüdaiyim Daldım Gama Saldı Beni Demden Deme Asın Kesin Yüzün Amma Dilinen Öldürmen Beni Makbuldür Faydası olmayan bahardan yazdan Yüce dağbaşının kışı makbuldür Cahilin ettiği sohbetten sözden Alimin hayali düşü makbuldür Lokma yeme muhannetin elinden Kurtulaman sonra acı dilinden Namertlerin kaymağından balından Merdin kuru yavan aşı makbuldür Hüdai konuşur bir ince dilden Hal ehli olmayan bilir mi halden Bilgisiz görgüsüz duygusuz kuldan Ölülerin mezar taşı makbuldür Gönül Çalamazsan Gönül çalamazsan aşkın sazını Ne perdeye dokun ne teli incit Eğer çekemezsen gülün nazını Ne dikene dokun ne gülü incit Bülbülü dinle ki gelesin coşa Karganın namesi gider mi hoşa Meyvesiz ağacı sallama boşa Ne yaprağını dök ne dalı incit Bekle dost kapısın sadık dost isen Gönüller tamir et ehli dil isen Sevda Sahrasında Mecnun değilsen Ne Leyla'yı çağır ne çölü incit Rızaya razı ol hakka kailsen Ara bul mürşidi müşkülde isen Hakikat şehrine yolcu değilsen Ne yolcuyu eğle ne yolu incit Gel haktan ayrılma hakkı seversen Nefsini ıslah et er oğlu ersen Hüdai incinir inciden versen Ne kimseden incin ne eli incit Öyle Gel Bu aşkın sırrına ereyim dersen Önce bir ermişe sor da öyle gel Hakkın cemalini göreyim dersen Evvela sen seni gör de öyle gel Hakikat ilminin sabırdır başı Şah olsa da benlik gütmez er kişi Sen kendi nefsinle eyle savaşı Sadık ol sözünde dur da öyle gel Hüdai emeğin gitmesin zaya Bozulan süt artık tutmuyor maya Bu aşkın yoluna gidilmez yaya Aşk atına binip sür de öyle gel Bana Sor Adım adım gezdim gurbet elleri Gezdim ama kardaş gel de bana sor Ömrümün yükünü dert sıraladım Dizdim ama kardaş gel de bana sor Genç yaşımda terk eyledim yurdumu Geri dönüp gözlemedim ardımı Gönül defterine gizli derdimi Yazdım ama kardaş gel de bana sor Hüdai hastayı eylerim nazar Ben kendi içimde kurdum bir pazar Bu kötü nefsime kazmasız mezar Kazdım ama kardaş gel de bana sor Zamanı Geldi Bahar geldi çayır çimen yürüdü Yaylaya göçmenin zamanı geldi Dağlar yeşil giydi karı eridi Suyundan içmenin zamanı geldi Çok şükür bu yıl da erdik bahara Gülü gördü bülbül başladı zara Açıldı sinemde bin türlü yara Yine dert açmanın zamanı geldi Pınarı var ormanı var gölü var Çiğdemi var çiçeği var gülü var Arısı var peteği var balı var Bunları seçmenin zamanı geldi Hüdai zamanın geçer boşuna Kuşlar bile hep kavuştu eşine Şimdi bu mevsimde dağlar başına Yar ile kaçmanın zamanı geldi Kız Niçin Kız niçin bakıp bakıp gülersin Yanağında güller açılasıca Gülüp gülüp ne aklımı çelersin Güzeller sultanı seçilesice Bilir misin bana ne iş eyledin Aklımı fikrimi bir hoş eyledin İçkisiz mezesiz sarhoş eyledin Elinden badeler içilesice Koymayasın beni eller yerine Sana hizmet edem kullar yerine Gel bir koklayayım güller yerine Gül gibi kokusu saçılasıca Hüdai aşıktır ey ahu gözlü Yüreğimi yaktın ciğerim közlü İçimde yıllardır hasretin gizli Gel uğruna candan geçilesice Dostlarım Dostlarım hep bende kusur aradı Gerçek yanlarımı göremediler Yar dediğim yad ellere yaradı Sevdiklerim bana eremediler Saflar kandı fitnelerin sözüne Körler düştü kalleşlerin izine Dinamitler kondu suyun gözüne Yine de farkına varamadılar Kalmadı sevdiğim lezzetim tadım Devrildi seneler bak adım adım Yıllarımı insanlara adadım Bir günümü geri veremediler Göz koydular varlığıma malıma Kurtlar çoban oldu kuzularıma Zalimi koydular mazlum yerine Haklının hakkını aramadılar Hüdai'nin yaraları döşünde Duman eksik olmaz garip başında Yar yari pişirir aşk ateşinde Yarsızlar yarasın saramadılar Anlamaz ki Aşık olmak bir alemdir Tatmayanlar anlamaz ki Her sözü bir mücevherdir Tartmayanlar anlamaz ki Kim ki haktan olsa cüda İbadetten almaz gıda Bu yolda başını feda Etmeyenler anlamaz ki Sil gönlünün kem pasını Gütme benlik davasını Daim hasretlik yasını Tutmayanlar anlamaz ki Hüdai'yim kalksın perde Aşk ateşi yanar serde Eyüp gibi dertten derde Batmayanlar anlamaz ki Ateş İcat Olup Ateş icat olup tütün tütmeden Aşkın ocağında biz yanıp tüttük Güller açılmadan bülbül ötmeden Mana aleminde şakıdık öttük Her kaynaktan akmaz böyle duru su Bu yer gerçek erenlerin korusu Duygu çiçeğinden ilham arısı Sevgiden bal yaptı önce biz tattık Gönül diyarında sevda elinden Hasret dağlarından çile çölünden Peygamber izinden Allah yolundan Yirminci asırda biz geldik gittik İrfan sofrasının altın tasıyım Muhabbet suyunun şelalesiyim Hüdai Yunus'un sülalesiyim Tasavvuf ilmini biz tamam ettik Ayrı Duruyor Ey erenler yine bozuldu bendim Manalar dilimden ayrı duruyor Aşkın ateşine yandıkça yandım Dumanım külümden ayrı duruyor Bağbancı hasiret sümbül çiğdeme Bir od düştü yanar dertli sineme Seher vakti bülbül gelmez bu deme Bülbülüm gülümden ayrı duruyor Bu benim derdimin yok mu ilacı Bitip tükenmiyor çektiğim acı Gazel döktü şu ömrümün ağacı Yaprağım dalımdan ayrı duruyor Katlanayım dedim derde mihnete Gayrı gönül dayanmıyor hasrete Kader kısmet aldı attı gurbete Hüdai ilimden ayrı duruyor Aşık Hüseyin Gönül arzeyliyor dostu sılayı Engel bırakmıyor buna ne dersin Eller beğenmezken balı hurmayı Evdeki tükenen una ne dersin. Kimi doğru gider kimi şaşırmış Kimi kağnısını dağda aşırmış Hüseyin yolunu sarpa düşürmüş Devresi bilinmez yola ne dersin. 19. yüzyılın güçlü ozanlarından olan Aşık Sülük Hüseyin'in doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte 1838 kıtlığına söylediği bir destan onun 1815-1820 yıllarında doğmuş olabileceği ihtimalini kuvvetlendirmektedir.Elli dört senesi bahar ayları Hep kurudu dereleri çayları Açlık sardı şehir ile köyleri Aman Allah ne olacak halimiz. Aşık Sülük Hüseyin'in doğum tarihi gibi ölüm tarihi de bütün araştırmalarımıza rağmen şimdilik bilinmezliğini korumaktadır. Etem Paşa orduların başında Erzel Paşa gezer düşman peşinde Gündüz hayalimde gece düşümde Yatın dağlar geçeceğim ardına Evelallah güveniyom orduma. Tarihçi Yılmaz Öztuna'nın bildirdiğine göre Müşir Edhem Paşa komutasındaki orduda görev yapan Kırım ve 93 Harblerine katılan ve Aşığın dizelerinde adı geçen Erzel Paşa 18 Nisan 1897 Türk Yunan savaşında şehit düşmüştür. Bu savaşa bir destan söyleyen dolayısıyla 1897'de hayatta olan Aşık Hüseyin'in 1900'lerin başında tahminen 85 yaşlarında vefat ettiğini söyleyebiliriz.Turnam giderseniz bizim yaylaya Bir aşık Urumda yasta di n'olur Engizekte yerişirsen obaya Sıtmaya tutuldu hasta di n'olur. Yukarıdaki dörtlüğünde ve muhtelif şiirlerinde de dile getirdiği gibi kışın Anadolu'da yazın Toroslardaki yaylalarda yaşayan doğum yeri ise kesin olarak bilinmeyen ozanın son ikamet ettiği yer; Kırşehir Mucur Küçük Kavak köyü Cilt. 37 Hane 22 numarada Bozbıyıkoğlu Hüseyin olarak Mucur Nüfus Müdürlüğünde kayıtlıdır. Yine aynı nüfus kayıtlarında hanımının adı Ümüş olan Aşık bir şiiriyle de bunu doğrulamaktadır:Hüseyin'im nettik Kadir Mevlaya Bizi hasret koydu bağa harmana Kaderimiz buymuş Ümüş ağlama Baharımız kara geldi bu sene. Bozbıyıkoğulları namıyla anıldıklarını bir şiirinin son dörtlüğünde Aşık Sülük Hüseyin şöyle dile getirmektedir: Devran dönsün poyrazınan eseyim Ferman padişahın kime küseyim Yurt tuttu Acıöz'ü Sülük Hüseyin Dedem Bozbıyık Türkmen değil mi? Bu dizelerden de belirtildiği gibi nüfus kayıtlarında Bozbıyıkoğul1arı namıyla anılan ozan o bölge halkı tarafından Aşık Sülükoğulları veya Aşık Sülükler olarak bilinmektedir.Mezarımı yol üstüne kazsınlar Baş taşıma Aşık Sülük yazsınlar Gelen geçen öldüğümü duysunlar Gelin dostlar helallaşmak günümdür. diyen Aşık Sülük Hüseyin bu dörtlüğüyle de o yörede kendilerine Aşık Sülükler denildiğini kanıtlamaktadır.Zorladılar yesir gittik Uruma İskan olduk Acı suyun kıyına Alışmadık ivezine şoruna Sinekte sıtmada yatılmaz oldu. Dörtlüğünde belirttiği üzere Aşık Hüseyin ve ailesi de diğer Türkmen aşiretleri gibi devlet tarafından zor kullanılarak Toroslar dan Orta Anadolu'ya iskan edilmişlerdir. Bir Türkmen aileye mensup olan ozanın ilk önce Mucur'a bağlı Aydoğmuş ile Karacalı köyleri arasında kalan Sülüklü Bel denilen bir yerde oturduğunu fakat Kırıklı köyünden veli adlı bir eşkıyanın zoruyla yakınlardaki Aflak (Altınyazı) köyüne göç ettiklerini ozanın kendisinden dinleyelim:Bizim meskenimiz Sülüklü Beli Eser sam yelleri soldurur gülü Bize kan kusturdu Kırıklı Veli Isıtmalı sıracalı maççalı. Hüseyin'im gene kalktı göçümüz Gurbet elde kaldı Haçça bacımız Başa bela haramzede piçiniz Isıtmalı sıracalı maççalı. Yukarıda da belirtildiği gibi. Aşık Sülük Hüseyin'in iskan olayından sonra bir zamanlar Mucur'a bağlı Aflak (Altınyazı) köyünde oturduğu yakın zamana kadar evlerinin yerinin dahi belli 61duğu söylenmektedir. Yine o köydeki bir ine (mağara) Aşık Sülük Hüseyin'in ini dendiğini otuz yıl önce o bölgede imamlık yaptığım dönemler ahbabım ve büyüğüm Hacı Sadık'tan ve o köyde yaşayan diğer yaşlı insanlardan defalarca dinlemişimdir. Aflaklı Hacı Sadık'tan Aşık Sülük Hüseyin'in birkaç şiirini dinlemiş olmama rağmen bu şiirleri bir tarafa not etmediğim için şu anda belleğimde hiçbirisi kalmamıştır . Yine ozanın şu mısraları bu köyde oturduğunun bir ka nıtı olsa gerektir:Bunca emeğimiz boşuna zayil Kader böyle imiş Allah'a kayil Dayırn Necip ile emmim İsmayil Arzı mekan etti Aflak'ta kaldı. Aşık Hüseyin'in Aflak köyünden göç etme nedenlerini şimdilik bilemiyoruz. Bir müddet sonra Aflak'tan göç eden Ozan Mucur Küçük Kavak köyüne bağlı Çömelek Cavlak (Yeniköy) üçgenindeki Acısu'yun kenarına gelip yerleşmiştir. Ozan'ın şu şiiri bu göç olayını bize şöyle açıklamaktadır:Acısu'dur obamızın otağı Eksilmez yoğurdu balı kaymağı Ulu yoldur şekerkuyu sapağı Eğlenip orada kalın turnalar. Aşık Sülük Hüseyin'in kapısında birkaç sürüsü yayılan ve geniş arazilere sahip varlıklı hanesi ve sofrası açık cömert bir kimse olduğunu araştırmalarımız sırasında o bölge halkından öğrenmiş bulunuyoruz. Aşağıda bir dörtlüğünü verdiğimiz vasiyet adlı şiiri de halkın anlattığı bu bilgileri doğrulamaktadır.Taş Konağın kapısını örtmeyin Uluyol' un ırızgını kesmeyin Emmiye dayıya kirtip küsmeyin Gelin dostlar helallaşmak günümdür. Aşık Hüseyin tarafından söylenen şu dizeler de onun medrese görmüş okumuş bilgili bir kimse olduğunu kanıtlamaktadır:Biz de gittik bir zamanlar hocaya Aşinayız elif ile heceye Seni ısmarladım Gani yüceye Huzuru mahşerde dilin lal olsun. Diğer yandan Aşık Hüseyin'in Mehmet Süleyman ve Osman adlı üç oğlu ile Hatice adlı bir kızı olduğu Mucur nüfus kayıtlarında yazılıdır.Halk arasında (kel kız Haçça) olarak bilinen Aşığın kızı Hatice (1859-1931) o yörede cömertliğiyle ve hayırseverliğiyle tanınmaktadır. Acıöz'deki evlerinin önünde geçen Uluyol'un kenarına babası tarafından kazılan su kuyusunun başına yolcuların yemesi içmesi için her gün helkelerle yoğurt ve ayran çıkartan bu kadın babasının başlattığı geleneği ölünceye kadar devam ettirmiştir.Eserlerinden bazıları: NE DERSİN Gönül arzeyliyor dostu sılayı Engel bırakmıyor buna ne dersin Eller beğenmezken balı hurmayı Evdeki tükenen una ne dersin. Kimi sevdasını ummana salar Kimi de dünyanın hırsına dalar Kimi başkasının aybını arar Başındaki bin bir hala ne dersin. Kimisi dünyada murazın almış Kimi de dünyanın zevkine dalmış Kimi derde düşmüş çaresiz kalmış Çaresiz dolaşır buna ne dersin. Kimi yaptığına öğünür durur Kimi pişman olmuş döğünür durur Kimi bağrı yanmış göğünür durur Kerem gibi yanan kula ne dersin. Kimi tatlı dilli güler yüzlüdür Kimi batman batman ağar sözlüdür Açmayın sinemi yaram gizlidir Şu bendeki derde çora ne dersin. Kimi doğru gider kimi şaşırmış Kimi kağnısını dağda aşırmış Hüseyin yolunu sarpa düşürmüş Devresi bilinmez yola ne dersin. YEMEN 1 Yemen nere sıla nere Dağlar girdi ara yere Yitirmedim umudumu Gözlüyorum Memet gele. Yemen bizim neyimize Figan düştü evimize Çocukların yetim kalır Sen güvenme beyinize. Yemen yolu çukur olur Karavanam bakır olur Zenginimiz bedel verir Fakirimiz asker olur. Kalmadı anayın sabrı Taş kesti babayın bağrı İnsafa gel padişahım Gönder Memet'imi gayrı. Başta kalpak soldu mola Gün vurdu da öldü mola Memed'imin gözlerine Karıncalar doldu mola. Güvenme Arap hayına Ateş atar ocağına Yemen'e gittin gideli Oğul gelmez kucağıma. Yavruların zarleniyor Bu hasretlik külleniyor Küçük körpe Hüseyin'in Babam diye dilleniyor. YEMEN 2 Bir alay askerdik bindik gemiye O gemi götürür bizi Yemen'e Şükür o Yemen'de geri dönene Yemen'e de benim ağam Yemen'e Ateş düştüğü yeri yakar kime ne. Susmuş konuşmuyor ağzında dili Yirmisinde solmuş tomurcuk gülü Ne yaman yer imiş Yemen'in çölü Yemen'e de koç yiğidim Yemen'e Kendim ağlar kendim söyler kime ne. Kalkmıyor sırt çantam cephanem ağır Kimimiz kör olduk kimimiz sağır Her yana oynuyor İngiliz gavur Aman padişahım imdat Yemen'e Şu Yemen'in gailesi bize ne. Yemen'de de kara haber geliyor Nice koç yiğitler telef oluyor Hain Arap arkamızda vuruyor Türk uşağının kanı akar Yemen'e Analar bacılar ağlar kime ne. Hüseyin akıtır kanlı yaşını Bit pire üşüşmüş yiyor döşünü Akbabalar konar oyar başını Gitti gelmez ağam emmim Yemene Ölen ölür kalan sağlar kime ne EFENDİM Gülyüzlü sevdiğim neden incindin Araya söz katan eldir efendim Bana bergüzar ver kapına geldim Bu aşık kapında kuldur efendim. Aşık maşukuna cefa yapar mı Bir sözün üstüne bin söz katar mı El alem içinde taşa tutar mı İster azat ister öldür efendim. Ne dedim de küstün canımın içi Koynumda saklıyom verdiğin saçı Vallahi Hüseyin'in bunda yok suçu Arada rakibi kaldır efendim. NE BİLSİN Sevda bahçesinin gonca gülünde Deren bilir dermeyenler ne bilsin Canı başı şol cananın yolunda Veren bilir vermeyenler ne bilsin. Al yeşil soyunup kara giyenler Aşk okunda yaralıyım yarenler Sen ölme de ben öleyim diyenler Ölen bilir ölmeyenler ne bilsin. Arı sır işleyip yapar balını Aşık ifşa etmez nazlı yarini Dostun ayağına olan malını Seren bilir sermeyenler ne bilsin. Hüseyin'im dalma gama firkate Ölümden bir elçik yol yoktur öte Yar aşkıyla düşüp zalim gurbete Kalan bilir kalmayanlar ne bilsin. AY DOST Turnam nerden gelin Şam'dan Maraş'tan Kanadın kalkmıyor borandan kıştan Tatlı canı sakın alıcı kuştan Yoldurma tellerin yadlara aydost. Bahar selleriyle sökün eyleyin Seher yelleriyle selam söyleyin Hallarımı vefasıza demeyin Yoldurma tellerin yadlara aydost. Hüseyin serini saldı çöllere Bir yar için düştü dilden dillere Sırrını faş etme hoyrat ellere Yoldurma tellerin yadlara aydost. BİLEN OLMADI Ne söyleyim yalan dünya halını Sırrına eripte bilen olmadı Belkıs yele verdi olan malını Süleyman ömrünü süren olmadı. Yakub'u ağlattı Yusufum diye İsmail'e koç kurban indi hediye İsa göğe ağdı sebebi niye Eyyüb'un yarasın saran olmadı Hakkın sevgilisi Habibi yari Bunca nebilerin serveri piri Ebu Bekir Ömer Osman'la Ali Onlar gayrılara yaran olmadı Gökten Cebraille iki don geldi Fatıma ağladı karalar giydi Hüseyin aşkına başını verdi Dünyada bu denli figan olmadı Kur'an-a zulmetti şol Mervan dürzü Eba-Müslüm çıktı titretti arzı Battal sallar idi on batman gürzü Çıkıp annacına duran olmadı Hak kılıcı Horasan'dan yasıldı Nesimi yüzüldü Mansur asıldı Yunus'un gönlünde cennet nasıldı Mecnun'a Leyla'sın veren olmadı. Aşk elinde yaralandı şu sinem Aslı'ya tutuştu kül oldu Kerem Maşukunu buldu şad oldu Senem Aşık Garip gibi gülen olmadı. Hüseyin'im şaştı kaldı arada Gayıp erenleri Mehdi nerede Yedi derya ile arzı karada Hızır'ı İlıyas'ı gören olmadı. OLMAYINCA Gönül ne gezersin seyran yerinde Alemde her şeyin var olmayınca Kurtulmazsın elalemin dilinde Bir kişide namus ar olmayınca ![]() Varıp bir kimsenin kuyusun kazma İçine düşersin yolunda azma Olura olmaza sırrını çözme Ahdine vefalı er olmayınca. Gördüğünü yad ellere söyleme Bir kimseyi koğu kıybet dilleme Her güzele kanıp gönül bağlama Sadık muhabbetli yar olmayınca. Mecliste arif ol her söze dalma İlimliyim deyip alimim sanma Elin saklısını arayıp bulma Sana açılacak hal olmayınca. Hüseyin'im derki dost sözünü tut Kem sözü terkeyle gönülde unut Kaldır kervanını şafakta yörüt Sıdkınan eğlenip kal olmayınca. GÖZLERİNİ YUMARAK Karşıdan karşıya sıralı dağlar Boranlı püsenli suları çağlar Elleri koynunda bir güzel ağlar Kaş kaldırıp gözlerini yumarak. Yel eser ığranır zülfünün teli Bahar çiği gibi kirpiği nemi Başına sokunmuş nergis çiğdemi Kara saça al kınalar yakarak. Merdine de Hüseyin'im merdine Aylar yıllar hasret kalmış yurduna Aşar gider karlı dağlar ardına Dönüp dönüp arkasına bakarak. GÖLE ÇEVRİLİR Bir çift suna geldi dost ellerinde Öter dertli dertli göle çevrilir Sorup sual ettim yar hallerinde Öter dertli dertli göle çevrilir. Bu gün efkarlıyım yaslı günlerim Gam elinde söylemiyor dillerim Hani teleklerin hani tellerin Öter dertli dertli göle çevrilir. Konup göçmüş Anavarza eline Hasret kalmış nergisine gülüne Yad avcılar pusu kurmuş yoluna Öter dertli dertli göle çevrilir . Yeter gayrı Hüseyin'i söyletme Hançer vurup yaralarım elletme Ben de bir garibim terkedip gitme Öter dertli dertli göle çevrilir. SEHER YELLERİ Ilgıt ılgıt esen seher yelleri Nazlı yardan koku gelir mi dersin Hele sorun ne söylüyor dilleri Evvelki sözünde durur mu dersin. Giderim gelirim yolum düz gelmez Gözlerim yollarda yardan söz gelmez Ben vazgeldim amma gönül vazgelmez Deli gönül öğüt alır mı dersin. İbrişim satılmaz böyle dükkanda Meyli muhabbeti sevgisi canda Yarın mahşer günü ulu divanda Sualime cevap verir mi dersin. Diken arasında kırmızı güller Yarin bahçesinde öter bülbüller Bre yavrum sana sarılan kollar Bin yıl yerde yatsa çürür mü dersin. Hüseyin'im derki derdi sır olan Daim civan gezer aşkta pir olan Ta ezelden ahdü peyman bir olan Yad ellere meyil verir mi dersin GÖZLERİ SÜRMELİ Sunam Elbeyli'den çekmiş göçünü Aşar gelir bİr gözleri sürmeli Zorkun yaylasında almış bacını Aşar gelir bir gözleri sürmeli. Yorulmuş dayanmış bir kara taşa Yavrusun aldırmış alıcı kuşa Kaldırmış başını ağlar Maraş'a Aşar gelir bir gözleri sürmeli. Kuşlar sazlığında tavlası bağlı Dum dum yaylasında sinesi dağlı Aladağ Bakırdağ kırcı boranlı Aşar gelir bir gözleri sürmeli. Terkeylemiş obasını elini Erciyes'te teziktirmiş yolunu Kızılırmak salında Çallı belini Aşar gelir bir gözleri sürmeli. Gelip konmuş şu Seyfe'nin gölüne Kekikli yavşanlı Malya çölüne Kaman diyarına Keskin eline Aşar gelir bir gözleri sürmeli. Hüseyin'im dertli söyler dilleri Mihrican değdi de soldu gülleri Kırşehir İnaç'tan Susuz'dan beri Aşar gelir bir gözleri sürmeli GÜL ELİNDEN Bülbül oldum bağa düştüm Gül elinden gül elinden Ferhat oldum dağlar eştim Zor elinden zor elinden. Has bahçeye yadlar girmiş Girmiş dallarını kırmış Mor menekşe boyun eğmiş Har elinden har elinden. Hem öksüz hemi yetimim Suyu kurumuş ekinim Arşa yükseldi tütünüm Nar elinden nar elinden. Hak diyenler kalmaz naçar Yar aşkıyla serden geçer Arı çiçek çiçek uçar . Bal elinden bal elinden. Hüseyin'im geçti demler Gözümde akıttım nemler Benim çektiğim sitemler Yar elinden yar elinden. NE DEYİM Yarin hasretiyle şu gurbet elde Gözlerimden akan yaşa ne deyim Garibim biçare kalmışım yolda Şu başıma gelen işe ne deyim. Yarimin hayali karşımda gitmez Viran olan yerde bülbüller ötmez Gün vurup gönlümün karın eritmez Şu gönül dağında kışa ne deyim. Varmı gurbet elde şad olup gülmüş Yolları bağlanmış çaresiz kalmış Gül yüzlü yarini yad eller sarmış Şu başıma düşen taşa ne deyim. Bağlandı yollarım gurbet elinde Uzak düştüm aşretimde elimde Her ne bulsa kader alır elimde Hüseyin emeğin boşa ne deyim. KULUN DÜŞTÜ İSYANA Şu yalan dünyada osandım doydum Elveda eyledim gayri cihana Aldanıp şeytana nefsime uydum İmdat sende kulun düştü isyana. Şu fani dünyada divane gezdim Tersine okudum aksine yazdım Kendi ellerimle kuyumu kazdım Yarabbi sen fırsat verme şeytana. Hep seni zikreder dallar ağaçlar Akan ulu sular havada kuşlar Kul kusur işlerse sultan bağışlar Yüz sürdüm kapına geldim dermana. Günahım çok gözüm dola yaşma Gece gündüz sinemi döğem taşına Yarabbi sen Hüseyin'i bağışla Rahim'sin Rahman'sın bakma noksana Aşık Hüseyin Çırakman Arzu Ederdiniz Bir Yol Görmeye Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler Muhabbet Bağından Güller Dermeye Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler Hisse Alın Çırakman'ın Sözünden Zerre Kaçmaz Ariflerin Gözünden Kemal Atatürk'ün Aydın İzinden Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler Hüseyin Çırakman 1930 yılında Çorum'un Sungurlu ilçesine bağlı Körkü köyünde doğdu. Babası Bektaş anası Sultandır. İlkokulu dışardan bitirdi. Köyde çiftçilik yaptı saz çalmayı öğrendi inşaatlarda çalıştı. Ankara'ya yerleşti. Radyoevinde hademelik yaptı dayanamadı ayrıldı. 1964'te Hacı Bektaş Veli anma gecesinde bulundu. "Hoş geldiniz Erenleri" okudu beğenildi. 1975'te Hak ozanları Kültür Derneği kurucuları arasında yer aldı. Asıl adı Hüseyin'dir.Alevi bir aileden gelen Hüseyin Çırakman önceleri halk edebiyatı geleneğini sürdürürken sonraları şiirinin biçim ve içeriğini yeniledi. Bireysel ve toplumsal sorunları olayları halkçı gerçekçi bir tutumla dile getirdi. Atatürkçülüğü uygarlaşmayı barışı ulus ve yurt sevgisini savundu. Yozluğa yobazlığa karşı çıktı. Şiirlerini kitaplaştırdı. Yayınlanmış eserleri şunlardır;Aşık Hüseyin Çırakman Hayatı ve Deyişleri (1956) Hak Yardımcı Her Kuluna Sen Devam Et Okuluna (1963) Hoş Geldiniz Erenler (1969) Sesimiz (1973) Ayrıca "Halkın Sesi Halk Ozanları" (İnceleme-antoloji 1975) isimli derlemesi vardır.Eserlerinden bazıları: 1 Arzu Ederdiniz Bir Yol Görmeye Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler Muhabbet Bağından Güller Dermeye Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler Tarihler Boyunca Bir Milletiz Biz İlimce Dünyayı Vermiş İdik Hız Büyük Bir Babanın Torunlarıyız Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler İyi İnsan Olmak Her Şeyin Başı Kardeş Biliyoruz Her Vatandaşı Anmak İçin Bugün Hacı Bektaşı Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler Hisse Alın Çırakman'ın Sözünden Zerre Kaçmaz Ariflerin Gözünden Kemal Atatürk'ün Aydın İzinden Bugün Bize Hoş Geldiniz Erenler 2 Bugünden Beş Asır İlerde Olsam Bir Toplum İçinde Kendimi Bulsam Çağdaş Uygarlıkta Yerimi Alsam Görürdüm İnsanı İnsan İçinde Kendi İç Dünyamdan Çırpınıp Uçsam Asırdan Asıra Süzülüp Geçsem Oturup Dost İle Bir Dolu İçsem Seyretsem Dostumu Fincan İçinde Geri Kalmış Milletleri Gözlesem Bu Toprakta Şehitleri Özlesem Her Milleti Bir Damarda Gizlesem İlik De Kemik De Bir Kan İçinde İlimle Bilimle Çalışsam Orda Gecede Gündüzde Soğukta Karda Yağmur Olup Yağsam Şu Güzel Yurda Aşk Olsam Her Şeye Bir Can İçinde Dert İle Ölürüm Ot İle Bitsem Dostun Ocağında Yanarak Tütsem Rüzgarla İnsanlık İline Gitsem Delere Çırakman İnsan İçinde 3 Hasta Oldum Ciğerimde Yaram Var Doktor Diyor Hiç Üzülme Düşünme Zannediyor Ki Çok Birikmiş Param Var Doktor Diyor Hiç Üzülme Düşünme Arazim Yok Toprağım Yok Malım Yok Yekinipte Kalkamıyom Halim Yok Haktan Gayri Tutunacak Dalım Yok Doktor Diyor Hiç Üzülme Düşünme İneğim Yok Sağıp Südün İçemem Yağı Balı Görsem Ondan Kaçaman Hiç Bir Zaman Ben Hakkımdan Geçemem Doktor Diyor Hiç Üzülme Düşünme Bir Saz İle Altı Yavru Geçimi Bizim Yaşantımız Köle Biçimi Ben Bilirim Sen Bilemen İçimi Doktor Diyor Hiç Üzülme Düşünme Çırakman'ım Keder Gitti Gam Geldi Bende Senden Yaramaza Em Geldi Bir Şeyimden Gayrısına Zam Geldi Doktor Diyor Hiç Üz Aşık Hüseyin Gürsoy Ne Haldeyim Ela Gözün Süzenler N'olur Suna Boylum Gör Beni Beni Eşinden Ayrılıp Yaslı Gezenler Her Sabah Her Akşam Der Beni Beni Yar Beni Beni Uy Beni Beni Vay Beni Beni Der Hüseyin`im Üstadımı Bulayım Değmen Bana Yana Yana Öleyim Sevdiğim Kapında Kölen Olayım Müşterim Bulursan Ver Beni Beni Yar Beni Beni Uy Beni Beni Vay Beni Beni Sivas’ın önde gelen âşıklarındandır. 1902’de Şarkışla’nın Sarıkaya köyünde doğmuştur. İsmail ve Bassey’in oğludur. Küçükken babasını kaybetmiştir. Çocukluğunda Ali Efendi ve Abdullah Hoca’dan ders almıştır. Şehriban hanımla evlenmiş bu evlilikten bir kızı olmuştur. Gençliği savaşın ülkede bıraktığı yokluk ve sıkıntı dönemine rastladığından binlerce aile gibi çileli geçmiştir. Rençperlik ve kuzu çobanlığı yapmış Çukurova’da bahçe bağ işlerinde çalışır. Bir seferinde Çukurova’ya giderken o sırada Kayseri’de bulunan Atatürk’ü görür hatta zorla da olsa kürsüye çıkıp irticalen Atatürk’e bir şiir okur. Atatürk bunun üzerine onu Ankara’ya getirtip sular idaresinde iş vermiştir. Hüseyin Ankara’da Ali İzzet Veysel Hacı Fedaî ile birlikte Ankara’da konserler vermiş. Bu konserlerden birinde dinleyicilerden Ayşe adındaki kız Hüseyin’e âşık olmuş ısrarla kendisini almasını istemiş. O da bu ısrarlara dayanamayıp Ayşe’yi almış köyüne getirmiş. Ancak köyündekiler bunu hoş karşılamamış tekrar babası evine göndermesi için bir yıl boyunca baskı yapmışlar. Baskılara dayanamayan Hüseyin Ayşe’yi trene bindirmiş Ankara’ya göndermiş. Ancak bu ona çok dokunmuş bu acıya dayanamamış verem olmuş bir zaman sonra da vefat etmiştir (22 Temmuz 1942). Hüseyin badeli âşıktır. Bade içmesi şöyle olmuştur: “… Biraz büyüyüp 15-16 yaşlarına geldiğinde komşu köyleri Alakilise’ye kuzu çobanı verirler. Köy yakınında kırlarda kuzu güderken bir sabahın erken saatlerinde güneş henüz doğmak üzereyken yakınında bir güzel kız babasıyla kağnıya ekin yüklemektedir. Hüseyin kıza aniden vurulur âşık olur. Aradan aylar geçer Hüseyin kızı istetir vermezler. Hüseyin buna çok üzülür. Kuzuyu da Alakilise’yi de bırakır kendi köyü Sarıkaya’ya döner. Köyün yakınındaki Evlik denen mağaraya girer yatar uykuya dalar. Uykusunda yanına bir deve kervanı gelir. Kervancılardan üç delikanlı ellerinde tasla şarap içerler. Üçü de Hüseyin’e birer tas şarap verir. Hüseyin içer. Akrabaları neden sonra Hüseyin’i ararlar bu mağarada bulurlar. Hüseyin sersem gibidir kimseyle konuşmaz. Sorarlar: ‘sana ne oldu?’ Hüseyin: ‘Ben dolu içtim.’ Der. Hüseyin’i eve götürürler. Hüseyin yine uyur kalır. Kendisine dolu sunan üç kervancı yine yanına gelir rüyasında. ‘Sen dolu içtiğini açıkladın herkese yaydın.’ Derler ve verdikleri doluyu geri alırlar. Gençlerden üçüncüsü dolunun tastaki bulaşığını bırakır Hüseyin’e. Hüseyin zaman zaman ‘Bana bulaşığını bıraktılar. Eğer içtiğim o dolular bende kalsaydı ben bir derya olurdum.’ dermiş.”Hüseyin enstrüman olarak keman çalmıştır. Şiir tekniği ve irticali kuvvetlidir. Dili oldukça sade ve yapmacıktan uzaktır. Onlarca şiiri yazılmadığı için kaybolmuştur. Hatta çok şiiri de başka âşıklar tarafından sahiplenilmiştir. Âşık Yüzbaşıoğlu’nun saz ustasıdır. Alevî inancını dile getiren şiirlerinin yanı sıra aşk tabiat ve sosyal konularında da şiirleri vardır. Bazı şiirleri TRT Repertuarında türkü olarak söylenmektedir.Kaynakça : Fazıl Oyat 20 Halk Şairi İstanbul 1948 s. 40-46. / Ali İhsan Tuncalı Emlek Alevi Âşıkları II. Baskı Ankara 2000 s. 128-156. / İbrahim Aslanoğlu “Mihmanî” Sivas Folkloru S. 1 Nisan 1979 s. 18. / Hüseyin Gürsoy “Âşık Hüseyin Gürsoy Hayatı-Kişiliği ve Eserleri” I. Emlek Yöresi ve Çevresi Halk Ozanları Sempozyumu Bildirileri Ankara 1999 s. 216-223.Eserlerinden bazıları: Ne Haldeyim Ela Gözün Süzenler Ne Haldeyim Ela Gözün Süzenler N'olur Suna Boylum Gör Beni Beni Eşinden Ayrılıp Yaslı Gezenler Her Sabah Her Akşam Der Beni Beni Yar Beni Beni Uy Beni Beni Vay Beni Beni Konuşursan Sohbet Olam Dil Olam Değmen Bana Yana Yana Kül Olam Sen Bir Bahçıvan Ol Ben De Gül Olam Uzat Ağ Ellerin Der Beni Beni Yar Beni Beni Uy Beni Beni Vay Beni Beni İnsan Kısım Kısım Yer Damar Damar Kaşlar Lam Elif Yüz Şims-i Kamer Güzelim Beline Olayım Kemer Yakışır Sevdiğim Sar Beni Beni Yar Beni Beni Uy Beni Beni Vay Beni Beni Gözüm Görmez Oldu Kanlı Yaşlardan Hayal Meyal Yatamıyom Düşlerden Sevdiğim Üstüne Uçan Kuşlardan Her Seher Vaktinde Sor Beni Beni Yar Beni Beni Uy Beni Beni Vay Beni Beni Der Hüseyin`im Üstadımı Bulayım Değmen Bana Yana Yana Öleyim Sevdiğim Kapında Kölen Olayım Müşterim Bulursan Ver Beni Beni Yar Beni Beni Uy Beni Beni Vay Beni BeniBaşka Nesini öğeyim size yaylanın Ötüşür kuşları dilleri başka Hem duası vardır orda Mevlâ’nın Giyinmiş yeşili alları başka Kevene karışık biter gülleri Gayet sarp yerlere iner yolları Yağmur yağar coşkun akar selleri Hu çeker dereler selleri başka Gayet sahralıdır yüksektir yeri Temmuz sıcağında kalıyor karı Ardıç koytağında[Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Ücretsiz Üye Olmak İçin Tıklayın.] eğlenir arı Durmaz dalak[Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Ücretsiz Üye Olmak İçin Tıklayın.] yapar balları başka Hüseyin yaylanın güzeldir huyu Laleden uzundur sümbülün boyu Ab-ı hayat gibi soğuktur suyu İçeni mest eder gölleri başka Kader Torbası Kader torbasına elim uzattım Tecelli kâğıdım karalı çıktı Ömür defterine bir ol göz attım Dertlerim içinden sıralı çıktı Aman dağlar oy canım dağlar oy Neden benim iki gözüm durmaz ağlar oy Uğradığım pınar baştan kuruyor Kader lamba yakmış beni arıyor Kime iylik etsem bir taş vuruyor Dostum düşman oldu ileri çıktı Bağlantı Kader beni kaptan kaba aktardı Koysa idi bu dert bana yeterdi Evvel yaylamızda bülb ül öterdi Şimdi başkuş kondu haralı çıktı Bağlantı Hüseyin’im kader böyle ne yapsın Böyle gelmiş gider böyle ne yapsın Hasta can veriyor tabip ne yapsın Ciğer parça parça yaralı çıktı Bağlantı Yetiş Adı güzel şevketli yâr hastayım Ecel memurları gelmeden yetiş Can veriyom ölüm döşeğindeyim Azrail canımı almadan yetiş Has(i)ret gözlerim yola bakmadan Kefenim biçilip suyum akmadan Ecel döşeğinde canım çıkmadan Ömrümün çiçeği solmadan yetiş Helâl et hakkını gel yanım’otur Çenem bağlamaya bir yağlık* getir Salacamdan sen tut mezara götür Canlar cenazemi kılmadan yetiş Komşularım yok ki kabrimi kaza Yavrularım yok ki tabutum düze Karanlık kabire on arşın beze Sarmadan koymadan ölmeden yetiş Âşıkların cenaze namazını Güzel kılar güzel yumar gözünü Ayrılık türküsün ölüm sazını Günahkâr Hüseyin çalmadan yetişÖldü Baştan başa hükmederdi bir zaman Davut oğlu Sultan Süleyman d’öldü Omuz verip Kaf Dağı’nı kaldıran Haz(i)ret-i Hamza pehlivan d’öldü Firavn köşküne atlı giderdi Doğudan Batı’ya hüküm ederdi Bin deveyi bir akçaya güderdi Veysel Karan gibi çoban da öldü Kalsa dünya Muhammed’e kalırdı Can satın alınsa Nemrut alırdı Çıkmayan canlara derman olurdu Hekimler hekimi Lokman da öldü Hani n’oldu “Dünya benem” diyenler Geldi geçti milyon altın sayanlar Görünmüyor adam eti yiyenler Koca devler ile Şahmeran d’öldü Felek bir değirmen kurmuş öğütür Şahları aldatır bizi aldatır Güzellerin efendisi beyidir Mısırlı Yusuf-ı Kenan da öldü Türk ulusuna Latin harfi okutan Düşmanları uzaklardan bakıtan Saltanat köşkünü yıkıp dağıtan Atatürk gibi kahraman da öldü Şu görünen dünya canlarda birgün Hep ölüp giderler onlar da birgün Ya bu gün ya yarın günlerden birgün Derler ki Hüseyin Görsoy da öldü Yürüdü Ben de şu âlemi seyran ederken Baktım ki bir güzel çıktı yürüdü Gönül defterini devran ederken Sineme hançeri çaktı yürüdü Kendi pek güzeldir yoktur menendi Dedim feriştah mı gökten mi indi Bir bakışta sinem odlara yandı Ab-ı zülal gibi aktı yürüdü Al yeşil giyinmiş kınalar yakmış Ağ gerdana sarı liralar takmış Sanırsın bu güzel Cennet’ten çıkmış Gül ü reyhan gibi kuktu yürüdü Hüseyin’im mail oldum bir cana Dili baldır dişi benzer mercana Tükettim ömrümü ben yana yana Dünyayı başıma yıktı yürüdü Yalan Söyler Şu dünyaya geldim diyen “Geldim” diyen yalan söyler Baştan başa güldüm diyen ̶ |