Teknolojinin Adresi & TEKplatform  

Geri Dön   Teknolojinin Adresi & TEKplatform > Yaşam ve Eğlence > LakLak Forum
Kayıt ol SSS Üye Listesi Takvim Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et

LakLak Forum Forum Muhabbetlerini Burada Yapabileceğiniz Bir Ortam...


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Modları Göster
Eski 30-10-2007, 12:20   #1 (permalink)
 
..::ŞeHZaDe::.. - ait Avatar
..::ŞeHZaDe::.. - MSN üzerinden Mesaj gönder
Tanımlı Nihal ATSIZ ve Makaleleri

NİHÂL ATSIZ'IN HAYATI ve MAKALELERİ





İtalyan faşizmine sempati duyulduğu Alman nazizmine methiyeler yazıldığı Rus komünizmine kur yapıldığı bir dönemde ortaya koyduğu Türkçü mücadele ile bir kahramanlık destanı yaratan Hüseyin Nihal ATSIZ mahkemeler tabutluklar zındanlar sürgünler ve mahrumiyetlerin süslediği âbidevî hayatıyla yakın çağın Türkçülük tarihinde bir Ulu Türk Bilgesi olarak yarınki Türk nesillerinin sonsuza uzanan yollarını aydınlatacaktır. Her nesil O'nda; heyecanının coşkunluğunun düşüncesinin terennümünü bulacak ve Türk'ün meselelerine Türk gözüyle bakışın metodunu öğrenecektir. Türk Milleti O'nun Türklüğe adanan yetmiş yıllık hayatında kahramanlık ile feragatın yüce ve ölümsüz tablosunu seyredecektir...

Şuna eminiz ki Türklüğün ölümsüz efsanesi ATSIZ ATA şimdi Tanrı Dağı'nda Türk Atalarının kutlu tinlerinin toplandığı Tanrıkut otağında çok sevdiği Kür Şad ile beraber Türk Elleri'ni izleyerek bütün Türklerin Bozkurt başlı sancak altında birleşeceği günü bekliyor...


Hüseyin Nihâl Atsız 12 Ocak 1905'te İstanbul Kadıköy'de doğdu.
Atsız Beğ'in babası Gümüşhane'nin Torul kazasının Midi köyünün Çiftçioğulları ailesinden Deniz Güverte Binbaşısı Mehmet Nail Bey annesi Trabzon'un Kadıoğulları ailesinden Deniz Yarbayı Osman Fevzi Bey'in kızı Fatma Zehra Hanım'dır. Atsız Beğ'in ailesi Gümüşhane'nin Torul kazasının Midi köyünde Çiftçioğulları adı ile bilinmektedir. Çiftçioğulları Midi Köyünde 18. asrın sonlarına doğru yakınındaki Edire köyünden göçmüşlerdir.
Çiftçioğulları ailesinin tesbit edilen ceddi 19. asrın başlarında yaşadığı tahmin edilen Ahmed Ağa'dır. Ahmet Ağa'nın İsmail Süleyman Hüseyin ve Şakir adlı dört oğlu olmuştur. İsmail Ağa'nın çocukları Midi'den Yozgat'ın Akdağ Madeni kazasının Dayılı köyüne göçmüşlerdir. Şakir Ağa'nın evladı olup olmadığı bilinmemektedir.
Ahmet Ağa'nın üçüncü çocuğu olan Hüseyin Ağa (1832 - 1894 ) ise 1850-1852 şıralarında Deniz eri olarak Istanbul'a gelmiş okumayı ve yazmayı asker ocağında öğrenmiş askerliğinin nihayetinde de teskere bırakarak Osmanlı Donanması (Donanma-yı Hümayün) 'da kalmış ve makina önyüzbaşlığına (çarkçı ( -Makine) Kolağalığı)'na terfi etmiştir.
Hüseyin Ağa'nın eşi Emine Hayriye Hanım'dır. İki çocukları olmuştur. Nevber Hanım ile Mehmet Nail Bey (1877- 1944). Mehmet Nail Bey de Osmanlı Donanması'na girmiş ve Deniz Kuvvetlerinde Deniz Güverte Binbaşılığı'ndan emekli olmuştur.
Mehmet Nail Bey'in ilk eşi 1903 yılında Yüzbaşı iken evlendiği Fatma Zehra Hanım (1884 - 1930)'dır. Fatma Zehra Hanım Deniz Yarbayı (Bahriye Kaymakamı) Osman Fevzi Bey ile Tevfika Hanım'ın kızıdır. Osman Fevzi Bey Trabzon'lu ölüp ailesi Kadıoğulları namı ile marüfdür.
Mehmet Nail Bey'in ilk eşinden üç çocuğu olmuştur. 12 Ocak 1905'de Hüseyin Nihal (Atsız) 1 Mayıs 1910'da Ahmet Nejdet (Sançar) ve Aralık 1912'de Fatma Nezihe (Çiftçioğlu).
1930 yılında ilk eşinin damar sertliğinden vefatı üzerine Mehmed Nail Bey 1931 yılında yeniden evlenmiştir. İkinci eşinin adı da Fatma Zehra'dır. İkinci eşinden 1932 yılında Necla (Çiftçioğlu) adlı bir kızı olan Mehmed Nail Bey ikinci eşiyle geçinememiş ve iki yıl sonra ayrılmıştır.

Türkçülük fikrinin ilk kıvılcımları Atsız'ın gönlünde o daha 7-8 yaşında iken tutuşmaya başladı. Babasının görevli bulunduğu Süveyş sokaklarında İtalyan çocuklarıyla yaptığı kavgalar Fransız İlkokulu'nda Rum çocuklarının kendisine karşı düşmanca tutumları O'nun çocuk gönlünde büyük akisler bıraktı. Türk Milleti'ne mensup olmanın idrakine daha o yaşlarda vardı.
Atsız yükseköğrenim çağına gelip Askeri Tıbbiye'ye kaydolunca komünizm ve azınlık milliyetçiliği peşinde koşan Türk düşmanı kişilerle karşılaştı. Türklük şuuru olgun bir seviyeye ulaşan Atsız Türk devletinin birlik ve bütünlüğüne yönelen bu zararlı akımlarla fikrî ve fiili mücadeleye başladı. Ziya Gökalp'in cenaze töreninin yapıldığı günün gecesi Türkçülük fikrine düşman öğrencilerle kavga ettiği ve daha sonrasında ise aralarında bir takım problemler geçen Arap asıllı Bağdatlı Mesut Süreyya Efendi adlı bir mülazım (teğmen)'ın kasti bir şekilde ve gereksiz bir yerde istediği selâmı vermediği için 4 Mart 1925 tarihinde 3. sınıf talebesiyken Askeri Tıbbiye'den çıkarılmıştır.

Bu olaydan sonra üç ay kadar Kabataş Lisesi'nde yardımcı öğretmenlik yapan Atsız daha sonraları Deniz Yolları'nın Mahmut Şevket Paşa adlı vapurunda kâtip muavini olarak çalışmış ve bu vapurla İstanbul-Mersin arasında bir kaç sefer yapmıştır.

1926 yılında İstanbul Dârülfünûnu'nun Edebiyat Fakültesi'nin "Edebiyat Bölümü"ne ve İstanbul Dârülfünûnu'nun yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi'ne kaydolan Atsız bir hafta sonra askere çağırılmış tecil isteği kabul edilmeyen Atsız askerliğini 9 ay olarak 28 Ekim 1926-28 Temmuz 1927 tarihleri arasında İstanbul'da Taşkışla'da 5. piyade alayında er olarak yapmıştır.

Ahmet Naci adlı arkadaşı ile birlikte hazırladığı Anadolu'da Türklere Ait Yer İsimleri adlı makalenin Türkiyat Mecmuası'nın ikinci cildinde yayınlanması ile hocası olan M. Fuad Köprülü'nün dikkatini çeken Atsız 1930 yılında Edirneli Nazmî'nin divanı üzerinde mezuniyet çalışması yapmıştır (Divân-ı Türkî-i Basit Gramer ve Lügati 1930 111 s. Türkiyat Enstitüsü Mezuniyet Tezi no 82). Aynı yıl Edebiyat Fakültesi'nden mezun olmuştur.

Atsız'ın sınıf arkadaşları arasında Tahsin Banguoğlu Ziya Karamuk Orhan Şâik Gökyay Pertev Nâilî Boratav Nihad Sâmi Banarlı gibi isimleri sayabiliriz.

Mezuniyetinden sonra Edebiyat Fakültesi Dekanı olan hocası Prof. Dr. M. Fuad Köprülü Maarif Vekâleti’nde Atsız için girişimde bulunarak Yüksek Öğretmen Okulu'nu öğrenci olarak bitirdiği için liselerde yapması gereken 8 yıllık mecburi hizmetini affettirmiş ve 25 Ocak 1931’de Atsız'ı kendisine asistan olarak almıştır.

Atsız yine 1931 yılında Dârülfünûnun felsefe bölümünden mezun olan ilk eşi Mehpare Hanım ile evlenmiş ancak 1935 yılında ayrılmıştır.

Atsız 15 Mayıs 1931'den 25 Eylül 1932 tarihine kadar Atsız Mecmua (17 sayı)'yı çıkarmaya başladı. M. Fuad Köprülü Zeki V. Togan Abdülkadir İnan gibi edebiyat ve tarih bilginlerinin de içinde bulunduğu bir kadro ile yayın hayatına atılan bu "Türkçü ve Köycü" dergi devrinde ilim fikir ve sanat alanında çok tesir yaratan Türkçü bir çığır açmış âdetâ Cumhuriyet devri Türkçülüğünün öncüsü olmuştur.

Atsız kendini tanıtmaya başlayan ilk yazılarını (H. Nihâl) imzası ile hikâyelerini de (Y.D.) imzasıyla bu dergide yayınlamaya başlamıştır.

1932 Temmuzunda Ankara'da toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi esnasında Prof. Dr. Zeki Velidi Togan'a Dr. Reşid Galib'in yaptığı haksız hücum üzerine Atsız içerisinde ikinci eşi Bedriye (Atsız) ile Pertev Nâilî Boratav'ın da bulunduğu 8 arkadaşı ile Dr. Reşid Galib'e "Zeki Velîdî'nin talebesi olmakla iftihar ederiz" diyen bir protesto telgrafı çekmiş ve bu telgraf üzerine de mimlenmiştir.

19 Eylül 1932'de Dr. Reşid Galib Maarif Vekili olmuştu. Kısa bir süre sonra da Prof. M. Fuad Köprülü'nün dekanlıktan ayrılması üzerine Edebiyat Fakültesi Dekanlığı'na vekâleten bakan Ali Muzaffer Bey asâleten tâyin edilmiştir. Atsız'ı üniversiteden uzaklaştırmak için fırsat arayan Reşid Galib Atsız Mecmua'nın 17. sayısındaki "Dârülfünûn'un kara daha doğru bir tabirle yüz kızartacak listesi" adlı makalesi ile bu fırsatı yakalamış ve Edebiyat Fakültesi Dekanı 13 Mart 1933 tarihinde Atsız'ın üniversite asistanlığına son vermiştir.

Üniversiteden çıkarılmasından birkaç gün sonra Atsız Edebiyat Fakültesi'nin Dekanı'nı Tokatlıyan'daki bir çayda yakalayıp yüzlerce kişinin önünde tokatlamıştır. Atsız'a bu hadise için hiç bir şekilde tepki gösterilmemiştir.

Üniversite asistanlığından çıkarılan Atsız Malatya Ortaokulu'na Türkçe öğretmeni olarak tayin edilmiştir Malatya'da kısa bir müddet (8 Nisan 1933-31 Temmuz 1933) Türkçe öğretmenliği yapan Atsız Edirne Lisesi edebiyat öğretmenliğine tayin edilmiştir. Atsız'ın Edirne'deki edebiyat öğretmenliği de 3-4 ay kadar kısa bir müddet devam etmiştir. (11 Eylül 1933-28 Aralık 1933).

Atsız Edirne'de iken Atsız Mecmua'nın devamı mahiyetindeki "Aylık Türkçü Dergi" olan Orhun (5 Kasım 1933-16 Temmuz 1934 sayı 1-9)'u yayımlamıştır. Orhun dergisinde Türk Tarih Kurumu tarafından çıkarılan ve liselerde ders kitabı olarak okutulan dört ciltlik tarih kitaplarının yanlışlarını ağır bir şekilde eleştirdiği için 28 Aralık 1933’te bakanlık emrine alınmıştır. 9. sayısında da Orhun Bakanlar Kurulu kararı ile kapatılmıştır.

Dokuz ay bakanlık emrinde kalan Atsız 9 Eylül 1934 tarihinde Kasımpaşa'daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu'na Türkçe öğretmeni olarak tayin olunmuştur.

Şubat 1936 tarihinde ikinci eşi olan Bedriye Hanım ile evlenen Atsız'ın bu evlilikten 4 Kasım 1939 tarihinde Yağmur ve 14 Temmuz 1946 tarihinde de Buğra adlı iki oğlu olmuştur. Atsız Bey ikinci eşi Bedriye Atsız'dan da Mart 1975 tarihinde ayrılmıştır.

Atsız Kasımpaşa'daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu'nda Türkçe öğretmeni olarak 4 yıl kadar çalışmış ve 1 Temmuz 1938 tarihinde bu görevinden ihraç edilmiştir.

Bunun üzerine Özel Yüce-Ülkü Lisesi'ne geçen Atsız burada 1937 yılından 1939 yılının Haziranının sonuna kadar edebiyat öğretmenliği yapmıştır. Atsız 19 Mayıs 1939 ile 7 Nisan 1944 tarihleri arasında yine özel bir lise olan Boğaziçi Lisesi'nde edebiyat öğretmenliğinde bulunmuştur.

Atsız Boğaziçi Lisesi'nin Türkçe öğretmeni iken Orhun Dergisini (1 Ekim 1943-1 Nisan 1944 sayı:10 ile 16 arası 7 sayı) yeniden yayınlamaya başlamıştır.

II. Dünya Savaşı sıralarında yerli komünistler faaliyetlerini olağanüstü artırdıkları halde resmî makamlar bu aşırı hareketlere karşı tedbir almak yerine seyirci kalmaktaydılar. Atsız ilgilileri ikaz için Orhun.'un Mart 1944'te yayınlanan 15. sayısında devrin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu'na hitaben bir açık mektup yayınlamıştır.

Atsız bu açık mektupta Marksistlerin artan faaliyetlerini belirtmekte idi. Aynı zamanda Orhun dergisi kapatılmadığı takdirde bir sonraki sayısında bu aşırı faaliyetlerin belgeleri ile birlikte örneklerini vereceğini bildiriyordu.

Atsız Orhun'un kapatılmaması üzerine Nisan 1944'te yayımlanan 16. sayıda Giritli Ahmed Cevad Emre Pertev Nâilî Boratav Sabahattin Ali ve Sadrettin Celâl Antel'in Marksist faaliyetlerini açıklayarak devrin Millî Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel'i istifaya çağırmıştır. Bu ikinci açık mektup yurt içinde büyük bir millî galeyana sebep olmuş başta İstanbul ve Ankara olmak üzere bir çok şehirde komünizm aleyhinde gösteriler yapılmaya başlanmıştır.

Bu arada Atsız'a yurdun her köşesinden mektup ve telgrafların gelmesi Ankara'daki yetkilileri tedirgin etmekte idi. Millî Eğitim camiasındaki komünistler sebebi ile kendi partisinin mensupları tarafından dahi sorguya çekilmeye başlanan Hasan Ali Yücel ilk iş olarak 7 Nisan 1944 tarihinde Atsız'ın Boğaziçi Lisesi'ndeki edebiyat öğretmenliğine son vermiştir.

Orhun dergisi ise Bakanlar Kurulu kararı ile yeniden kapatılmış bu arada Sabahattin Ali de kışkırtılarak Atsız aleyhine hakaret davası açmaya zorlanmıştır. Aleyhine dava açılan Atsız trenle Ankara'ya gitmiş ve Türkçü gençler tarafından istasyonda karşılanarak bir otelde misafir edilmiştir.

Hakaret davasının 26 Nisan 1944 günü yapılan ilk oturumu olaylı geçmiştir. Bunun üzerine 3 Mayıs 1944 tarihinde yapılan ikinci oturuma üniversite öğrencisi alınmamış bu yüzden de devrin Halk Partisi iktidarını şaşırtan büyük öğrenci gösterileri olmuş ve yüzlerce kişi tutuklanmıştır.

"Sabahattin Ali - Nihâl Atsız davası" olmaktan çok "Komünizme karşı Türkçülük davası" halini alan bu davanın 9 Mayıs 1944 günü yapılan karar oturumunda Sabahattin Ali'ye "vatan haini" dediği için 6 aya mahkûm edilen Atsız'ın cezası hâkim tarafından "milli tahrik" gerekçesi ile 4 aya indirilmiş ve 4 aylık bu ceza da ertelenmiştir.

Atsız cezasının ertelenmesine rağmen 9 Mayıs 1944 tarihinde mahkemenin kapısından çıkarken tevkif edilmiştir.

19 Mayıs 1944 törenlerinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Atsız ve arkadaşlarını ağır şekilde itham eden nutkunu söylemiş ve bu nutuk üzerine de Atsız ve 34 arkadaşı İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılanmaya başlamıştır. Aralarında üniversite profesörü öğretmen subay doktor ve üniversite öğrencileri bulunan sanıklar sorguya çekme adı altında çeşitli işkencelere maruz bırakıldıktan sonra 7 Eylül 1944 günü yargılanmaya başlanmıştır. "Irkçılık-Turancılık davası'' adı verilen ve haftada 3 gün olmak üzere 65 oturum devam eden mahkeme 29 Mart 1945 tarihinde sonuçlanmış ve Atsız 65 yıl hapse mahkûm olmuştur.

Atsız bu kararı temyiz etmiş ve Askerî Yargıtay 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nin kararı esastan bozmuştur. Böylece Atsız bir buçuk yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilmiştir.

5 Ağustos 1946 tarihinde 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde tutuksuz olarak başlayan Atsız ve arkadaşlarının davası (bu dava Prof. Kenan Öner-Hasan Ali Yücel davası adı ile tanınmıştır) 31 Mart 1947 tarihinde sonuçlanmış ve 29 oturum devam eden mahkemede bütün sanıkların beraatına karar verilmiştir.

Nisan 1947'den Temmuz 1949'a kadar kendisine iş verilmeyen Atsız Ekim 1945-Temmuz 1949 tarihleri arasında geçinmek için kitaplarından bazılarını satmak zorunda kalmıştır. Bir müddet Türkiye Yayınevi'nde çalışan Atsız Türk-Rus savaşlarının özeti olan "Türkiye Asla Boyun Eğmeyecektir" adlı kitabını da Sururi Ermete adlı şahsın adı ile yayınlamak zorunda kalmıştır.

Atsız'ın sınıf arkadaşlarından Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu Millî Eğitim Bakanı olunca Atsız'ı 25 Temmuz 1949'da Süleymaniye Kütüphânesi'ne "uzman" olarak tayin etmiştir.

Bir müddet bu vazifede çalışan Atsız Demokrat Parti'nin iktidara gelmesinden sonra 21 Eylül 1950’de Haydarpaşa Lisesi Edebiyat Öğretmenliği'ne tayin olmuştur.

4 Mayıs 1952 tarihinde Ankara Atatürk Lisesi'nde vermiş olduğu "Türkiye'nin Kurtuluşu" konulu bir konferans üzerine Cumhuriyet Gazetesi Atsız'ın aleyhine yalan yayın yapmıştır. Hakkında bakanlık tarafından soruşturma açılan Atsız'ın konuşmasının bilimsel olduğu tespit edilmiştir. Fakat Atsız 13 Mayıs 1952 tarihinde Haydarpaşa Lisesi'ndeki edebiyat öğretmenliği görevinden "muvakkat" kaydı ile alınarak yine Süleymaniye Kütüphânesi'ndeki görevine tayin edilmiştir.

31 Mayıs 1952 tarihinden itibaren emekliliğini istediği 1 Nisan 1969 tarihine kadar Süleymaniye Kütüphânesi'nde çalışan Atsız'ın en uzun süreli memuriyeti bu kütüphânedeki memuriyet olmuştur.

Atsız 1950-1952 yıllarında yayımlanan haftalık Orkun dergisinin başyazarlığını yaptı. 1962’de kurulan Türkçüler Derneği’nin genel başkanlığını üstlendi. 1964’ten vefatına kadar Ötüken dergisini yayımladı.

Devrin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay Gaziantep'e giderken bir işçinin kendisine "idareciler Araplara toprak veriyorlar biz Türklere vermiyorlar" sözlerine karşılık "Türk topraklarında yaşayan herkes Türk’tür." demişti.

Atsız bunun üzerine Ötüken'in Nisan 1967'de yayınlanan 40 sayısından itibaren "Konuşmalar 1" (Sayı 40) "Konuşmalar II" (Sayı 41) "Konuşmalar III" (Sayı 43) "Bağımsız Kürt Devleti Propagandası" (Sayı 43) "Doğu mitinglerinde perde arkası" (Sayı 47) ve "Satılmışlar-Moskof uşakları" (Sayı 48) adlarıyla yayınladığı seri makalelerinde bölücü Marksistlerin Doğu bölgelerimizde yaptıkları gizli çalışmaları açıklamıştı. Bu makaleler hakkında savcılıkça soruşturma açılmıştır. Savcılığın yaptığı ilk soruşturmada Atsız'a hiç bir suçlamada bulunulamamıştır.

Ancak bu yazılar üzerine Ankara'daki bölücü kuruluşlar tarafından Atsız aleyhine hazırlanmış ayrılıkçılığı ilan eden bildiriler sokaklarda dağıtılmış ve aynı günlerde Adalet Partisi'nin bir Diyarbakır Senatörü senato kürsüsünden Atsız aleyhine ağır bir konuşma yapmıştır.

Bu sistemli girişimler sonucunda Hasan Dinçer'in Adalet Bakanı olduğu dönemde bakanlık tahkikat açmış ve Atsız mahkemeye verilmiştir. Davanın devam ettiği 6 yıl içerisinde 12 Mart muhtırası verilmiş ve arkasından sıkıyönetim ilân edilmiştir. Sıkıyönetim mahkemelerinde Türk milletinin ve vatanının birliğine ve bölünmezliğine karşı çıkan yıkıcılar bölücüler komünistler ve anarşistler muhakeme edilirken sivil mahkemelerde ise aynı hususlara daha 4-5 yıl önce dikkati çeken Atsız muhakeme edilmiştir.

Uzun duruşmalardan sonra mahkeme Ötüken'in sahibi Atsız'ı ve sorumlusu Mustafa Kayabek'i 15'er ay hapse mahkûm etmiştir. Mahkeme başkanının karara katılmadığı ve 2-1'lik ekseriyetle verilen bu karar temyiz edilince Yargıtay tarafından bozulmuştur. Fakat aynı mahkeme 2-1'lik kararda ısrar edince Yargıtay kararı onaylamıştır. Atsız ve Mustafa Kayabek "Tashih-i karar" isteğinde bulunmuşlar ancak bu istekleri mahkemece kabul edilmemiştir. Böylece mahkûmiyet kararı kesinleşmiştir.

Kronik enfarktüs yüksek tansiyon ve ağır romatizmadan rahatsız olduğu için Haydarpaşa Numune Hastanesine yazan Atsız'a Haydarpaşa Numune Hastanesi tarafından "Cezaevine konulamayacağı" kaydı bulunan rapor verilmiştir. Ancak 4 aylık bir rapor Adlî Tıp tarafından kabul edilmemiş ve "reviri olan cezaevinde kalabilir" şeklinde değiştirilmiştir.

Bunun üzerine infaz savcılığı 14 Kasım 1973 Çarşamba günü sabahı Atsız'ı evinden aldırarak Toptaşı Cezaevi'ne sevk etmiştir. 40 kişilik adi suçlular koğuşuna konulan Atsız bir müddet sonra reviri olan Sağmalcılar Cezaevi'ne nakledilmiştir.

Atsız kesinleşen 15 yıllık cezasını çekmek için hapse girince Atsız'ın yazılarından fikirlerinden ve eserlerinden feyiz alan milliyetçi bilim adamları üniversite mensupları gençlik kuruluşları kültür dernekleri vasıtası ile Türk milleti Cumhurbaşkanına başvurup Atsız'ın affını istemiştir.

Atsız suç işlemediğini belirterek bizzat af talep etmediği halde Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk yüreğinde vatan ve millet sevgisi taşıyan her kesimden milyonlarca Türk'ün yoğun isteği karşısında kendi yetkisini kullanarak Atsız'ın cezasını affetmiştir.

22 Ocak 1974'te Bayrampaşa Cezaevi'nden tahliye edilen Atsız 15 yıllık cezasının 25 ay kadarını cezaevinde geçirmiştir.

İbnülemin Mahmut Kemal İnal'ın tarifi ile "Atlıyı atından indirecek derecede şiddetli yazılar yazan" Atsız ateşli ve keskin bir üsluba sahip olması yanında özel hayatında sakin kibar mülâyim nüktedan ve şakacı idi. Kendisinden kaç yaş küçük olursa olsun herkese "Bey" diye hitap ederdi.

Atsız 1975 yılının kasım ayının ortalarında hasta olduğundan şüphelenmiş ancak yapılan muayene ve testler sonucunda bir hastalık bulunamamıştır. 10 Aralık 1975 Çarşamba gününün akşamı kalp krizi geçirmiş gelen doktor enfarktüs olduğunu anlayamamıştır. Ertesi akşam Atsız'ı ziyaret eden ikinci bir kriz 11 Aralık 1975 Perşembe günü Atsız'ı aramızdan alıp ***ürmüştür.

Yarım asırdır hiç bir kuvvetin Türk milliyetçiliğinin burcundan indiremediği bayraklarından birincisi olan Atsız'a Kurban Bayramı dolayısıyla ziyaret yapmak isteyenler 13 Aralık 1975 tarihinde Kurban Bayramının ilk günü Kadıköy Osmanağa Câmii'nde son vazifelerini yerine getirdiler. Kılınan ikindi namazını müteakip Osmanağa Câmii'nden Karacaahmet mezarlığına kadar onu eller üzerinde taşıdılar.

Türk milliyetçiliğinin öncüsü olan Nihâl Atsız aynı zamanda güçlü bir Türkolog'tur. Türk dilini tarihini ve edebiyatını gayet iyi bilen Atsız özellikle Türk tarihinin Göktürk devrini âdeta yaşamışçasına bilir ve severdi. Çok sevdiği bu devreyi Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor adlı iki eser ile romanlaştırmış ve Göktürkleri Türk milletine tanıtarak sevdirmiştir. Deli Kurt adlı romanı Osmanlı tarihinin ilk devrelerinin romanlaştırılmış şeklidir. Ruh Adam'daki Selim Pusat'ın şahsiyetinde Atsız'ı görürüz. Ruh Adam'ın devamı olarak Yalnız Adam'ı yazacağını söylüyordu. Yine yazacağını bildirdiği bir eseri de Bozkurtlar'ın 3. cildi idi. Yayınlanmamış eserlerinin içerisinde II. Mahmut'tan Günümüze Kadar Osmanlı Hanedanı Tarihi'ni zikredebiliriz.

Nihâl Atsız'n şiirleri "Yolların Sonu" adı ile kitap halinde defalarca basılmıştır.

Mekanın Türk Uçmağı olsun Atsız Atam...


Makaleleri:
Türkiye'nin Yeniden Kuruluşu
Kurtarılmamış Türkler
İran Türkleri
Biz Ne İstediğimizi Biliyoruz
Savaş Aleyhtarlığı
Çağrı Beğ
Abdülhamid Han ( = Göksultan )
Türk Tarihinin Meseleleri
Devletimizin Kuruluşunu Sağlayan Savaş
30 Ağustos ve Türk Ordusu
Bozulan Türkçe
Yobazlık Bir Fikir Müstehâsesidir
Hesap Böyle Verilir
İçimizdeki Şeytanlar
Konuşmalar I
Konuşmalar II
Konuşmalar III
DÜŞMANA TAVİZ VERİLMEZ
DÜŞMANLARA KOZ VERİLİYOR
EN SİNSİ TEHLİKE
GENÇ KIZLARIMIZA ÇAĞRI
HALK PARTİSİNİN TEK YANLIŞI(?)
İLERİCİLER
KOMÜNİST DON KİŞOTU PROLETER - BURJUVA GOSPODİN NAZIM HİKMETOF YOLDAŞA
KÜLTÜR BAKANI'NIN RESMİ YAZISINA AÇIK CEVAP
MANTIK ŞAHESERLERİ
MİLLİ SEMBOLLER
NE ZAMAN SAVAŞILIR
SENİN SEVİYEN BU MU?
Milli Benlik
Milli Şuur Uyanıklığı
Milli Değerler ve Milli Ruh
Cihan Tarihinin En Büyük Kahramanı Kür Şad
İstanbul'un Fetih Yılına Ait Bir Mezar Taşı
Işık
Veda
..::ŞeHZaDe::.. isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiShare on Facebook
Alıntı ile Cevapla
Eski 30-10-2007, 12:20   #2 (permalink)
 
..::ŞeHZaDe::.. - ait Avatar
..::ŞeHZaDe::.. - MSN üzerinden Mesaj gönder
Tanımlı Cevap: Nihal ATSIZ ve Makaleleri

TÜRKİYE'NİN YENİDEN KURULUŞU


Türkiye Cumhuriyeti aşağı yukarı 3000 yıllık bir milletin 22 yüzyıldan beri aralıksız var olan devletinin bugünkü adıdır.

Karanlık olan en eski çağları bırakırsak tarihimiz Makedonyalı İskender’in milattan önce 4. yüzyılda Türkelleri’nin batısı demek olan Maveraünnehir’e saldırışı ve yaptığı kırgınlar dolayısıyla daha doğuya çekilen atalarımızın Kuzey Çin’de doğudan batıya doğru kurduğu devletlerle başlar. Tanrıkut Mete (veya Motun) milattan önce 209–174 arasında bu devletleri birleştirerek Türk birliğini sağlar yasaları ve teşkilatı ile Türk Milleti’ni yaratır. Ondan sonrası dışarıda düşmanlara içeride tabiata ve afetlere karşı savaşın hikâyesidir. Bu arada iç kavgalar boylar ve uruklar arasındaki çekişmeler ve bu çekişmeler sonundaki hanedan değişiklikleri de tabloyu tamamlar.

Tanrıkut’un Kunlar’ı dört asır sonra hâkimiyeti Siyenpi – Tabgaçlar’a bırakıp anayurt tarih sahnesinden çekilirler. Çoğu yeni hâkimlerin adını alır. Kalanı batıya doğru ilerleyip nihayet Atillâ ile Avrupa’yı allak bullak eder. Siyenpi – Tabgaçlar’ın yerine geçen Aparlar’ı da Gök Türkler devirdikten sonra milletimizin adı artık “Türk” olarak kesinleşip günümüze kadar gelir.

Devletin sınırları Mançurya’dan Hazar kuzeyine ve Urallar’ın batısına kadar uzanmaktadır. Bazen batıda daha ileri gittiği bazen de devlete başkaldıran bir kısım Türkler’in resmî devleti tanımayarak ayrı bir devlet halinde yaşadıkları görülür. Fakat bunlar geçicidir ve vatanın büyüklüğünden doğmaktadır.

Bütün tarihimiz boyunca bir hanedan kanunumuzun bulunmayışı ölen kağandan sonra başa kimin geçeceğinin bir türlü tespit edilemeyişi gibi millî bir kusur yüzünden doğan prenslerin taht kavgaları nihayet devletin hanedanın ortak malı olduğu prensibini doğurur. Böylelikle bazen büyük devlette birkaç imparator birden hüküm sürmekte fakat bir tanesi ismen bile olsa ötekilerden büyüğü metbuu tanınmaktadır. Bu merkeziyetsizliğin tipik örneklerini bilhassa devletin çok geniş topraklara hâkim olduğu Gök Türk Karahanlı Selçuklu ve Çengizli çağlarında görürüz.

Aslında devlet tektir. Hatta birbiriyle çarpışan iki Türk devletinde bile biri ötekinin daha büyük ve aslî devlet olduğunu tanımaktadır. Osmanlılardan İkinci Murad zamanında yazılan “takvim” şeklindeki bir tarihte Müslüman olmayan Çengiz Ögedey Güyük Mengü ve Hülegü’nün rahmetle anılması Türklerdeki tek devlet prensibinin ifadesidir. Çarpışanlar “devletler” değil “hanedanlar”dır.

Bu sebeple Selçuk hanedanının Anadolu’da hüküm süren kısmına Türkiye Selçukluları deyip onu ayrı ve bağımsız bir devlet saymak büyük yanlıştır. Anadolu Selçukluları Başkent Merv Rey veya Isfahan’dan idare olunan büyük imparatorluğun büyük bir eyaletidir. Devlet hanedanın ortak malı olduğu için bu devletin bir bölümünün başındadırlar ve anadevletteki imparatoru metbu tanımışlardır.

İlhanlılar’ın Anadolu’ya hâkim olmaları da büyük devletteki bir hanedan değişikliği olayıdır. Karaman beğlerinin İlhanlılar’la çarpışması yabancı bir müstevliye karşı millî bir ayaklanma değil Almanya tarihinde de örneklerini gördüğümüz bir küçük hükümdarın ihtiras ve nüfuz hareketidir. Aynı Karamanlılar aynı şekildeki hareketleri Osmanlılar’a karşı da yapmışlar Osmanlı – Karaman vuruşması pek kanlı ve çirkin safhalar göstermiştir.

Osmanlılar Kırım’a bir aralık Kazan’a da hâkim olmuşlar fakat Türkistan’ı ele geçirememişlerdir. Bunun başlıca sebebi Azerbaycan ve İran’a hâkim olan Türklerin şiîliği kabul ederek Türk tarihine mezhep kavgasını sokmalarıdır. Safevîler’in şiîlik taassubu olmasaydı Türkistan’daki Özbek Hanlıkları da Osmanlı hakimiyetini kabullenecek ve birlik yalnız duygu alanında değil idarede de gerçekleşerek devam edecekti.

Bugünkü Türkiye Türk tarihinin varisi ve devam ettiricisidir. İlerdeki Türk Birliğini de yine Türkiye Cumhuriyeti kuracaktır.

Fakat bugünkü görünüşüyle Türk’ün tarihin bütün zamanları içinde görülmemiş bir takım manevî hastalıklarla illetli olduğu meydandadır. Türkler tarihte pek korkunç kıtlıklar kırgınlar ve felaketler görüp geçirdiler. Ölü insan ve hayvan kemiklerini un haline getirip yiyecek kadar acıklı anlar yaşadılar. Fakat millî ruh ayakta olduğu için bu korkunç felaketleri atlattılar.

Bugün ise dış tesirler ve içerden bulunan yardakçılarla millî ruh baltalanmıştır. İşin en acıklı tarafı hükümet başında bulunanların bu yıkıcılığa karşı kayıtsız davranmaları tehlikeyi görememeleridir. Eskiden ana prensip “büyümek ve başka milletlere hâkim olmak”tı. Şimdiki prensip “yabancıları güçlendirmemek içerde gürültü çıkarmamak her şeyi örtbas etmek” olmuştur.

İnsanî düşünceler ne kadar ilerlerse ilerlesin dünya milletlerin savaş alanı olmakta devam edecektir. Bu bir sosyal kanundur. Edebiyat ve felsefeyle bu kanun değişmez. Bütün dünyada insaniyetten bahseden milletlerin veya partilerin kuvvet kazandıkları zaman kendi prensiplerine nasıl sırt çevirdiklerini görüyoruz. Rusya Amerika’nın Vietnam’da asker bulundurmasını “tecavüz” diye ilan ederken Çekoslovakya’yı istiladan asla utanç duymuyor. Birçok başka devletin tutumu da aynıdır.

Bizim konumuz Türkiye olduğu için dışardan fazla örnek vermeden kendi devletimizden xxxxx başlayacağız:

Bugün uzun Türk tarihinde ilk defa olarak devlet başkanlığı etmiş bir adamın devleti yıkmak ve yabancılara bağlamak isteyen vatan hainlerini idamdan kurtarmak teşebbüsünde bulunduğunu görüyoruz. Bu bir tek örnek bile çok mühim bir hastalığın ârâzıdır. Bu çirkin davranış anayasaya dayanılarak yapılmaktadır. Bu da anayasanın eksik yönlerinin bulunduğunu gösterir.

Bu memleketin bir senatörü bazmorfin kaçakçılığından Fransa’da tutuklanmıştır. Bu memleketin bir kültür bakanı komünizmin son kurtuluş çaresi olduğunu söyleyen birisiyle doğuda Ermenilere toprak vermek isteyen başka birisine kültür ödülü vermiştir.

Bu memlekette insanları bir açgözlülük bürümüştür. Çabuk ve kolay kazanç için kaçakçılık hırsızlık dolandırıcılık cinayet bol bol yapılmaktadır.

Yoksul veya ortahalli bir hayata razı olmayan birçok genç kız evinden kaçarak fuhuş yuvalarına düşmektedir.

Gazeteler evlerinden kaçan genç kız ve oğlanların babaları anaları tarafından çağırıldığını gösteren ilanlarla doludur.

Disiplin ve kanunlara nizamlara saygı kalmamıştır.

Bu memleket geri zekalılarla delilerle ruh hastalarıyla doludur.

Ne belediye nizamları ne devlet kanunları yürümektedir.

Bu saydıklarım çöküntünün manevî yönleridir. Bir de maddî ve tabiata ait olanları var: Toprak kayması yüzünden milyonlarca tonla ifade edilen toprak her yıl denizlere dökülmektedir. Ormanlar tarla açmak için kasden yakılarak memleket çölleştirilmektedir. 1960’ta uçakla İstanbul’dan Ankara’ya yaptığım bir yolculukta ormansız yeşilliksiz bir çöl seyrettim. 1931’de çam ormanlarıyla kaplı gördüğüm Bolu dağları çevresini 1960’ta otobüsle yaptığım İstanbul’a dönüş yolculuğumda bomboş buldum.

Büyük şehirler hele “dünya incisi” denen İstanbul milyarlarca liralık şeddâdî binalarla tahrip edilmektedir. İstanbul’a “iri bir köy” diyorlar. Köy bile değil de sokakları yapıları ile güneşsiz ağaçsız bir manastırhane...

Haydarpaşa ile Pendik arası tek bir şehir haline gelmiştir. Bu iki istasyon arasında trenle bir banliyö yolculuğu yapanlar demiryolu boyunca 3 metre aralıkla yapılmış 4–5 katlı koca apartmanlar göreceklerdir. Halbuki belediye nizamlarına göre banliyöde bunun 6 metre olması lazımdır. Bunca inşaat suçunu belediye mühendisleri neden müfettiş göndererek sorumluları araştırmamıştır? Burada her suç yapanın yanına kar mı kalacaktır? Bu suçlar neden işlenmektedir?

Dertler ve suçlar saymakla tükenmez. Bunları saymaktansa çarelerini yeniden kurulması gereken Türkiye’nin hangi temellere dayanması gerektiğini sıralayalım:

Türk milletinin yaşaması isteniyorsa önce ele alınacak konu onun sağlığını sağlamaktır.

Sağlık konusu yalnız iyi beslenme güneşten faydalanma beden hareketi yapma meselesi değildir. Sağlık konusu aynı zamanda bir de irsiyet meselesidir. Birçok fertleri irsî akıl ve ruh hastalıkları ile illetli olan millete sağlam millet denemez. Biz bugün bu durumdayız. Geçen yıllarda 400.000 geri zekalı çocuktan bahsolundu. Akıl ve ruh hastalığını çocuğuna geçirecek olan fertleri kısırlaştırmak bugün “aile planlaması” denen ve Türkiye’nin hızla büyük nüfuslu ülke haline gelmesini önleyen tedbirden daha önce ele alınmalıdır. Türlü kanser ve cinnetlere sebep olan fabrika ve kalorifer dumanları egzoz gazları tütün ağır alkollü içkiler gibi ırkı tahrip edici faktörlerin mutlaka önüne geçilmelidir. Bunlardan bir kısmının çaresi bulunmuştur. Pahalıdır diye ihmal etmek asla doğru değildir.

Sağlam yapılı bir millet iyi bir hammaddedir. İşlenmesi için okutulması eğitilmesi lazımdır. Bu sıralarda moda olan “reform” kelimesinin eğitime neler getireceğini bilmiyorsak da çarşambanın gidişinden perşembenin gelişi belli olduğu için pek ümitli değiliz. Sınıf geçme yerine ders geçme 10 numara yerine 4 numara veya puan ile reform olmaz. Hele okuyup yazma oranı 1970 sayımına göre %55 iken ilköğretimi 8 yıla çıkarmak fanteziden başka bir şey değildir. Öğretmenler arasında azımsanmayacak kadar bir kalabalıkla sızmış bulunan komünistleri topyekûn ayıklamadan ise hiçbir şey yapılamaz.

“Ezberciliği kaldırmak” tekerlemesi çok tehlikeli bir şeydir. Ezbercilik kalkınca İstiklal Marşı kerrat cetveli tarih yılları ve yabancı dil nasıl öğrenilir? “Ezberciliği kaldırmak” değil “anlamadan ezberleme”yi kaldırmak cidden lüzumsuz ders ve bahisleri kaldırmak lazımdır. İlkokuldan sonra derhal ihtisas bölümlerine ayrılmak fakat temel ders olarak millî kültür (yani Türk Dili ve Grameri Türk Tarihi Türkelleri Coğrafyası ve Yurttaşlık Bilgisi) ile çocuğun kabiliyetine göre seçeceği ve seçilecek dersleri okutmak şarttır.

Milletin devlet kurması için toprağa yani vatana ihtiyacı vardır. Elde sağlam ve vuruşçu bir millet olursa bu vatan her zaman bulunur.

Türkiye toprağının depremle batacağına dair bir emare olmadığı için bu yönden bir korku yoktur. Fakat toprağın denize akması ve ormanların yok olması sonucu memleketin çölleşmesi gibi ciddî bir tehlike vardır.

Irk sağlığından sonra Türkiye’nin en mühim meselesi yer altı servetlerini işletmeden önce yer üstünü yaşanır duruma getirmek ormanlarla yağmur sağlayarak tarım verimini arttırmak ondan sonra yer altı servetlerine el atmaktır.

Türkiye’de 4–5 evliler de sayılmak şartıyla 60.000 bunlar sayılmamak şartıyla 40.000 köy var. İstanbul’dan Ankara’ya trenle giderken hattın iki yanındaki köylere bakınız. Bazılarında “bir tek” ağaç vardır. Çoğunda da üç beşten fazla yoktur. Yani görünüş tamamen bozkır ve çöl manzarasıdır. Evliya Çelebi’nin bahsettiği mamur köylere hat boyunda rastlanmaz.

Çağımız köylerin yavaş yavaş tasfiye olunduğu milletlerin şehirlere yerleştiği çağdır. Bu “köy”ler de bizimkiler gibi 50 evli 100 evli köyler değil en aşağı 500 evli köylerdir.

40.000 köyü büyük köyler halinde birleştirmek nazarî olarak güzel bir düşünce ise de uygulanması çok güçtür. Fakat mutlaka yapılması gerekli bir işlemdir. Bu büyük iş Planlama Dairesi’nin başaracağı iş değildir.

Deprem kuşağı üstünde bulunan Türkiye’nin tehlikesizi yerlerinin seçilmesi aynı zamanda akarsulara veya göllere yakın yerlerde bulunması millî savunma bakımından Genelkurmay’ın fikrinin alınması lazımdır.

Köyleri büyütürken şehirlerin küçülmesine de o kadar ehemmiyet vermek icap eder. Eski Başbakan Süleyman Demirel İstanbul’la İzmit arasında beş on yıl sonra tek bir şehir vücuda geleceğini müjde gibi haber vermişti. Halbuki bu bir felaket haberiydi.

Büyük şehirler sağlık ahlak asayiş savunma bakımından büyük sakıncalar taşır. Büyük şehirlere lüzum yoktur. Bir milletin ileri ve güçlü olması büyük şehirleriyle ölçülmez. Toprağı az milletler için bu bir zaruret olsa bile Türkiye gibi geniş bir ülke için fantezi ve hatadır.

Anadolu’nun iyi bir etüdünden sonra yeni kültür ve endüstri şehirlerinin kurulması büyük şehirleri hızla daha fazla büyütmemek için elli yıl önce İsveç’in yaptığı gibi fabrikaları seçilecek köylerde kurmak bugün çok az nüfuslu fakat verimli olan Muş Ovası’na Batı Anadolu’nun sıkışık yerlerinden tarımcı nüfus göçürmek en isabetli tedbirlerdir.

Türkiye’nin yeniden kurulmasındaki en mühim amillerden biri de kanunlardır. Bilindiği üzere kanunlar örf ırkî temayül ve ihtiyaçtan doğar. Bizim belli başlı kanunlarımız ise hep tercümedir. Anayasayı yapan hukuk profesörlerinin bir de Türk anayasası olduğundan haberleri yoktur. Türk tarihinden haberleri yoktur ki o tarihin doğurduğu yasaları bilsinler.

Başkanun olan anayasayı yalnız bir hukuk meselesi olarak düşünmek çok yanlıştır. Bundan dolayı anayasayı yalnız hukukçular değil onlarla birlikte sosyologlar psikologlar tarihçiler ve psikiyatri uzmanları da beraber hazırlamalıdır. Bugünkü durum kanunlara saygıyı ortadan kaldırmıştır. Herkes kanunları yanlış görüp kendince düzeltmeye kalkınca da tabii millî düzen bozulmaktadır.

1962 anayasasının hazırlanmasında çok garip bir zihniyet hâkim olmuş otorite sağlayıp diktatörlük yapmasın diye bir kimsenin iki defa üst üste devlet başkanı olması yasaklanmıştır. O takdirde başbakanların da yalnız bir meclis devresi için makamda kalması gerekmez miydi? Diktatörlük zamanla elde ediliyorsa bir partinin üst üste dört defa iktidara gelmesi de aynı sonucu doğurmaz mıydı?

Bütün Türk tarihi boyunca Türk devlet başkanları otoriter olmuşlardır. Otoriter olmayan bir devlet başkanının düşünülmesi bile abestir. Kanunlarla sınırlandırıldıktan sonra yüksek yetki sahibi başkanların seçilmesinde zarar değil yarar vardır. Bir de şu var ki şahsiyetler kuvvetli olunca anayasa ne derse desin kuvvetli şahsiyet diktatör olabilmektedir. Nitekim 1924 anayasasına göre de devlet başkanlarının yetkisi az olduğu halde Atatürk bir diktatördü.

Memleket partiler yüzünden çıkmaza girdiği zaman meclisi dağıtıp yeni seçim yaptıran bir başkan devletin kurtarıcısı olur. Milletin tuttuğu sevdiği faydalı bir başkan neden iki hatta üç defa üst üste seçilmesin?

Senato ise lüzumsuz bir müessesedir. Anayasa Mahkemesi dururken Senatoya lüzum yoktur. İşleri uzatmaya ve devlete birçok masrafa mal olmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin biraz daha genişletilerek mühim kanunların kontrol ettirilmesi maksadı sağlar.

450 mebus çok fazladır. En küçük hakları bile yemeyen millî bakıyye usulü ile yapılacak seçim 200 mebuslu bir Mecliste kuvvetli partilerin tek başlarına hükûmet kurmalarını sağlar. Sağlayamazsa yeni seçim yerine Devlet Başkanına en kuvvetli partiyi iktidarda tutmak yetkisi verilmelidir. Milletlerin huzur ve istikrara ihtiyaçları vardır. Mebuslar nutuk düellosu yapacak diye devlet hükûmetsiz bırakılamaz.

Zamanımız ihtisasların çoğaldığı zamandır. Her devrede yeni yeni bakanlıkların kurulduğunu görüyoruz. Bu da bir mahsurdur. Bunun önüne geçmenin çaresi şudur: İçişleri Dışişleri Adalet Sağlık Eğitim Maliye İktisat Ulaştırma Bakanlıkları gibi bakanlıklar temel bakanlıklar olup bunlar daima mevcut olacaktır. Memleketten bir Sağlık Bakanlığını kaldırmaya imkan yoktur. Fakat bunların dışında kalanlar ikinci sınıf bakanlıklar olup bunları kaldırmak da mümkündür. Nitekim Kültür Bakanlığı kaldırılmıştır. Spor Bakanlığı Orman Bakanlığı gibi bazı bakanlıklara da zamanla ihtiyaç kalmayabilir. Böylece bu ikinci sınıf bakanlıklar için ayrı binalar yapmaya da lüzum kalmaz.

Milli Savunma Bakanlığı kaldırılmalı onun bütün görevi Genelkurmaya devrolunmalıdır. Ordunun siyasetle ilgisi yoktur ama bu particilik anlamındaki bir siyasettir. Ordunun Millî Siyasetle ilgisi vardır. Askerî bir kuruluşun başında askerlikten anlamayan bir sivilin bulunması doğru değildir. Genelkurmay Başkanları gerektiği zaman Kabine toplantılarında bulunmalıdır.

Birçok değerli subayın kadro ve yaş haddi diye emekliye ayrılmasının önüne geçmek için Türk ordusunun da üçlü teşkilat yerine ikili teşkilat kurularak rütbeler de buna göre ayarlanırsa askerliği seven subayların ordudan çıkarılması önlenmiş olur. Bu takdirde 40 yaşında bölük kumandanlarına rastlanacaktır. Ne çıkar? Eskiden de böyleydi ve hiçbir zararı görülmüyordu. Bugün 40 yaşında insan genç insandır.

Askerî liseyi bitirecekler için iki yıllık subay sınıf okulları kurulmalı bu okulların en üstün başarılıları Harb Okuluna gönderilmelidir.

Ceza Kanunlarımızda “kanun boşlukları” diye ad takılan bir takım zayıf noktalar vardır ki bunlardan faydalanan suçlular suçlarını işlemekte yıllardır devam edip dururlar.

Suç işleyenlerin düzeni bozanların iflâhı kesilmedikçe Türk toplumu dertli olmakta devam edecektir.

Kan davaları ırza taarruzlar para için adam öldürme haraç alma kabadayılıkla geçinme hırsızlık rüşvet sahtekarlık gibi suçları işleyenlerin büyük bölümü profesyonel olarak yaşamaktadır.

Daha önce de yazdığımız gibi İslâmiyetten önceki Türkler evli kadına taarruz edeni ve büyük hırsızlık yapanları idam ederlerdi. Bugün bu işler kolektif olarak yapılıyor. Yakalananlar suçu birbirine atıyor. Çaresiz kalan hâkim birine ağırca bir ceza verdikten sonra ötekilerini delil kifayetsizliğinden ya beraat ettiriyor ya da iki yılla işin içinden çıkıyor. Sık sık gördüğümüz üç beş yaşındaki çocuklara tecavüz edenlerin yaşatılması insaniyet midir? Şunu asla unutmamalı ki ahlaksızlar ve hainler sertlik karşısında sinerler.

Hapishanelere yıllardır silah ve esrar sokulması hükûmet adamlarının gözünü açamamıştır. Hapishaneler ceza görenlerin yaptıklarına pişman edileceği yerler olmalıdır. Bu da tecritle ve yalnız bırakılmakla olur. Küfürle ve dayakla değil. Şunu da unutmamalı: hapishane yalnız bir ıslah evi değildir. Aynı zamanda toplumun kendisine zarar verenden öç aldığı yerdir.

İnsaniyet duygusu bütün dünyada bir cıvıklık halini almıştır. Bu insaniyetçilere göre suç işleyen zavallıyı o hale getiren “neden!”leri arayıp bulmalıdır. İnsanlar o “neden”leri aramakla uğraşırken insanlar mahvolup hayvan derekesine inecekmiş kimin umurunda?

12 Mart muhtırası ve bugünkü durum iyi bir fırsattır. Türkiye’nin yeniden kurulması ve kurulurken millî geleneklerin aklın şuurun bilimin hâkim olması için şimdiden kurulacak komisyonlar işe başlamalı aceleleri olmadığı için konuyu ciddiyetle ele alarak üstün bir devlet kurmak için gerekli ne varsa hazırlamalıdır.

Tabiî söylemeye de lüzum yok: Bu yeni devletin adı yarısı Türkçe yarısı Arapça mı İtalyanca mı olduğu belli olmayan “Türkiye” değil bütünüyle Türkçe “Türkeli” olacaktır.


NİHÂL ATSIZ Ötüken Sayı: 100 Nisan 1972
..::ŞeHZaDe::.. isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiShare on Facebook
Alıntı ile Cevapla
Eski 30-10-2007, 12:20   #3 (permalink)
 
..::ŞeHZaDe::.. - ait Avatar
..::ŞeHZaDe::.. - MSN üzerinden Mesaj gönder
Tanımlı Cevap: Nihal ATSIZ ve Makaleleri

KURTARILMAMIŞ TÜRKLER


Türkiye dışında 60 milyon Türk kurtarılmamış olarak yaşıyor. Osmanlı Türkleri’nin bölümleri olarak yanı başımızda duran Romanya Yugoslavya Bulgaristan Batı Trakya Rodos Suriye ve Kerkük Türkleri’nin dışında asıl büyük Türk kesimi İran Efgan Sovyetler ve Çin hâkimiyetinde tutsaktırlar. Bu dört devlet kendi tabiiyetlerinde bulunan Türkler’e hiçbir hak tanımamakta elde edilmiş bazı haklar uzun fedakârlıklarla büyük mücadeleyle sağlanmış bulunmaktadır.

İran’daki 13 milyon Türk bu zayıf ve iptidaî imparatorluğun en büyük unsuru olduğu halde İran’da Türkçe öğretim yapan okul yoktur. Açılması yasaktır. Birçok devlet dairelerinin duvarlarına yalnız Farsça konuşulacağına dair levhalar asılmıştır. İran’ın 60.000 Ermeni’si için radyoda Ermenice yayın yapılırken zengin kültürlü 13 milyon Türk için böyle bir şey düşünülmemektedir. Çünkü Farslar’ın iddiasına göre İran’da Türkçe konuşanlar aslında Fars olup Moğollar İran’ı zaptettiği zaman bunları zorla Türkçe konuşmaya mecbur etmiştir.

Bunun ne kadar gülünç bir iddia olduğu ortadadır. Aslında Yedinci Asırdaki Arap istilâsından sonra İran tamamen yok olmuş Araplar İran medeniyetini kökünden kazımış hatta Arap kanı İran kanıyla karışarak eski sarışın İran tipi ortadan kalkıp onun yerine bugünkü esmer kara saçlı arapsı Acem tipi çıkmıştır.

9 – 10. yüzyıllarda Arap Abbasi halifelerine bağlı olarak İran’ın bazı bölümlerinde kurulan yerli hanedanlar ve bunların sonuncusu ve en büyüğü olan Büveyhliler 11. yüzyıldaki Selçuklu fütühatıyla kaldırılmış böylelikle İran’da dokuz asır süren Türk hâkimiyeti başlamıştır. “Moğollar’ın zorla Türkçe konuşturdukları halk” daha Moğollar tarih sahnesinde yokken kuzeyden Hazar ve Sibir doğudan Oğuz adıyla gelen bu Türkler’dir. Başlarındaki Çengiz Hanedanı Gök Türk soyundan olan ve Moğol’dan çok büyük çoğunlukla Türkler’den oluşmuş bulunan Gök Moğol devleti ise 13. asırda Azerbaycan ve Anadolu’ya bir buçuk milyon Turanlı ile gelerek bu ülkelerin kesin sonuçlu olarak Türkleşmesini sağlamıştır.

İşte şimdi bir oldu bitti ile tekrar Fars hakimiyetine geçen İran’daki 13 milyon soydaşımız İran’ın en zeki cevvâl çalışkan ve savaşçı unsuru olduğu halde insan haklarından mahrumdur. Onları düşünmek ve onlar için bir şeyler yapmak hakkımız ve görevimizdir.

İran’dan çok geri üstelik çok da yoksul olan Efganistan’ın kuzeyinde de 3 milyon Özbek ve Türkmen vardır. Efganistan’ın bu kuzey bölgesi “Efgan Türkistanı”dır. Komünist kıyıcılığından kaçarak Efganistan’a geçen Özbek Türkmen pek az da Kırgız Türkü ile bugün 3 milyona varan bu Türkler ancak %5’i okur-yazar olan iptidai Efganlılar’ın hakimiyeti altındadır. 25–30 yıl önce hayvan sürüleriyle birlikte Türkiye’ye göçmek isteyen on binlerce Türkmen’e Efgan hükümeti izin vermemiştir. Bu Türklerin de Türkçe öğretim yapan okulları radyodan Türkçe seslenen spikerleri yoktur. Efganistan denen ülke tarihteki Türk Kuşanlar’ın Ak Hunlar’ın Gazneliler’in Temirliler’in ülkesidir. Efgan şehirleri bu eski Türkler’in medeniyet eserleriyle doludur. Bunları düşünmek ve onlar için bir şeyler yapmak da hakkımız ve görevimizdir.

Sovyetler Birliği ise 40 milyon Türk’le en kalabalık Türk nüfusunu barındıran devlettir. Soyumuzun anayurdu oradadır. En eski tarihî anıt ve hatıralarımız oradadır. Moskoflar’ın Türk gücünü kırmak için ayrı alfabelerle ayrı millet haline getirmeye çalıştığı Kazak Özbek Tatar Başkurt Kırgız Türkmen Çuvaş Karakalpak Azerî Oyrat Hakaslar ve daha küçük idarî bölgelerde yaşayan Yakut Balkar Karaçay Nogay Kumuk Altaylı gibi Türkler hep oradadır. Hepsine ayrı tarihler uydurulan bu Türkler büyük maziden ve büyük devletten gelmenin verdiği kuvvetle Moskof baskısına başarıyla karşı koymaktadır. Artık onların bilginleri ve her türlü uzmanları var. Direniyorlar.

Ruslar eski saldırganlıklarını kaybetmişlerdir. Yalnız Batı’dan değil ülküdaşları olan Çin’den de korkuyorlar. Komünizm iflâsa doğru gitmekte Rus nüfusu yerinde sayarken Türkler çoğalmaktadır. Karanlıklar arasından ümit şimşekleri çakmaktadır. Bu Türkler’i düşünmek de hakkımız ve görevimizdir.

Dünyanın en kalabalık olan belki 850 milyonluk belki bir milyarlık Çin’deki Türkler ise daha mühim bir tehlike ile karşı karşıyadır: Bu geniş topraklara Türkler’in birkaç katı Çinli yerleştirilmesi… Fakat tabiat kuvvetleri Türkler’i korumakta Çin Türkistan’ında Çinliler yaşayamamaktadır. Yaşayıp üreseler bile orada bir tek Türk kalmasa bile günün birinde o Kunlar ve Uygurlar diyarı onlardan yine alınıp Türkleştirilecektir. İçinde Türk nüfusu kalmadı diye tarihî mirasları bırakacak değiliz. Bugün Kırım’da da Türk yok ama Kırım bizimdir. Günün birinde mutlaka kurtarılacaktır.

O Türkler’i unutmayız. Unutamayız. Bir aile nasıl gurbette veya uzakta olmakla bir ferdini unutmazsa bir millet de başka hakimiyetler altında yaşayan kardeşlerini öylece unutamaz. Bu sebeple nerede olurlarsa olsunlar bütün Türkler’i düşünmek onların acı ve sevinçlerine ortak olmak iyiliklerini istemek ve günün birinde bütün Türkler’in birleşeceklerini düşünerek bu uğurda çalışmak her Türk’ün vazifesidir.

Türk milleti büyük bir millettir. Tarihteki fonksiyonu çok büyük olmuştur. Türk devleti birkaç defa dünyanın ve tarihin en büyük devleti haline gelmiştir. Böyle bir milleti dünya birleşse bile ortadan kaldıramaz. 20. yüzyıl Türkler’in bütün tarihlerinde görülmedik şekilde çoğaldıkları bir asırdır. Bu asır Batı medeniyetinin ve komünizmin yıprandığı çözüldüğü bir çağdır. Türk milletinin şahlanması için yeniden büyük önderlere ihtiyaç vardır. 20. yüzyılın son çeyreğinde (1967–2000) elbette böyle bir kılavuz önder çıkacaktır. Parti liderlerinden böyle bir önder çıkamaz. Partiler tabiatları icabı birbirlerini yemekle meşguldür. Önder partilerden değil doğrudan doğruya milletin içinden çıkarak yeni bir Bozkurt olacaktır. Tanrıkut Mete’nin Çiçi Yabgu’nun İstemi Kağan’ın Kür Şad’ın İlteriş Kutluğ Kağan’ın Kül Tegin’in Bayançur Kağan’ın Çağrı Beğ’in Oruç Reis’in ruhlarından işaret almış bir önder yüksek ahlâk ve büyük erdemle bu kutlu işi başaracaktır.

Tutsak Türk Elleri ve onun Osman Batur gibi binlerce şehidi dururken Zenci Lumumba’ya Hoşi-minh’e Mao’ya destan düzenlere lânet olsun. Milletin büyük yarını ve övüncüyle uğraşmak dururken işçi gündeliklerini hayatın en mühim meselesi haline getirmek isteyen solaklara lânet olsun. Türk ırkının yüceliği ortada iken “Ben hilâli bir Çingene ile yükseltirim” diyen yobaz köpeği susturmayan haysiyetsiz profesöre lânet olsun!

Türk’ün yıldırımı inecektir.

Tanrı’nın gazabı bunların üstüne inmezse daha müthiş olan Türk’ün yıldırımı inecektir.

ATSIZ
..::ŞeHZaDe::.. isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiShare on Facebook
Alıntı ile Cevapla
Eski 30-10-2007, 12:20   #4 (permalink)
 
..::ŞeHZaDe::.. - ait Avatar
..::ŞeHZaDe::.. - MSN üzerinden Mesaj gönder
Tanımlı Cevap: Nihal ATSIZ ve Makaleleri

İRAN TÜRKLERİ


12 Kasım 1968’de saat 19 daki Radyo Ajans Haberlerinde ve ertesi günkü gazetelerde bildirildiğine göre İran Dışişleri Bakanı Zâhidî Tahran hava alanında bira yabancı gazetecinin sorusuna verdiği cevapta bu ilişkilerin geçmişte olduğu gibi dostluk ve kardeşlik esaslarına dayanarak yürüdüğünü söylemişti.

Türk – İran ilişkilerinin dostluk ve kardeşlik temeline dayanarak yürümesini elbette biz de isteriz. Çünkü “Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği” andlaşmasında İran’la müttefik olduğumuz gibi sınırdaş bulunmaklığımız aynı muhtemel tehlikelerden zarar görme durumunda olmamız da bizi dostluğa ittifaka ve işbirliğine sürüklemektedir.

İran’la kardeşliğimize gelince bunda da büyük bir gerçek payı olduğu muhakkaktır. Çünkü 25 milyonluk İran’da Türkler 12 milyonla en büyük millî topluluğu teşkil etmekte ve Fars Arap Kürt Lor Belüç gibi etnik unsurlar arasında her alandaki cevvaliyetleri ile İran’ın âdeta bir Türk memleketi olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Unutulmamalı ki bugün İran’ın hâkim unsuru farz olunan Farslar ancak 8–9 milyonluk bir kütleden ibarettir ve bu unsur bundan önceki uzun yüzyıllar boyunca daima İran’daki Türk topluluğunun hâkimiyeti altında yaşamıştır.

İran 1402’de tamamen Selçukluların hükmüne girip 12. asır sonlarına kadar bu hanedanın daha sonra yine halis Türk olan Harzemşahların Harzemşahlardan sonra Çengiz Hanedanının bir kolu olan İlhanlıların ilhanlılardan sonra Calayırlar Karakoyunlular Temirliler Akkoyunlular Safevîler Afşarlar ve Kaçarların hâkimiyeti altında kalmış ve bu hâkimiyet 1925 yılına kadar uzamıştır. 1042 ile 1925 arası 883 yıl eder. Bir ülke 883 yıl Türklerin elinde kalıp da halkının çoğu Türk olunca şüphesiz bir Türk memleketi sayılacaktır. Bir Türk memleketi olduğu halde zıt ve yabancı bir ülke sayılmasının tek sebebi ortaçağlardaki devlet kavramında en mühim faktör sayılan mezhep ayrılığının doğurduğu aralıksız ve lüzumsuz kavgalardır.

Tarihlerin Türk – Acem kavgası diye gösterdiği Çaldıran meydan savaşında Türklüğü temsil eden Yavuz Sultan Selim’in ordusunda 10.000 kadar devşirme yeniçeri vesaire bulunduğu halde Acemliği temsil eden Şah İsmail’in ordusu yüzde yüz Türkmenlerden mürekkepti. Saray ve ordu dili Türkçe olan İran’ın fiilen olmasa bile resmen Farslaşması 1925’te Pehlevî Hanedanının İran tahtına geçmesinden sonradır.

Zâhidî’nin bahsettiği dostluk ve kardeşliğin doğru olması için yalnız Dışişleri Bakanlarının siyasî nezaket çerçevesindeki sözleri hiç şüphesiz kâfi değildir. Bütün Dışişleri Bakanları başka milletlerden bahsederken aşağı yukarı aynı şeyleri söylerler. Dostluk ve kardeşliğin gerçekleşmesi bütün milletçe olmasa bile aydınlar ve basın tarafından desteklenmedikçe hakikat olmuş sayılmaz.

İran’da hükümet kontrolünde olduğu herkesçe bilinen basının Türkler hakkındaki düşünceleri hiç de kardeşçe hatta dostça değil aksine düşmancadır. Örnek olarak son zamanlarda üzerinde çok durulan bir İran gazetesinin Âyendegân’ın Türkiye’den bahseden makalesi gösterilebilir. Âyendegân Türkiye’den “Don Kişotlar Ülkesi” diye bahsediyor. Doğuda ve Batıda Don Kişot karakterli bazı milletlerin bulunduğu malumsa da Türklerin bunlardan biri olmadığı millî karakterleriyle sabittir ve bir ülkeyi bu şekilde adlandırmak herhalde dostça bir bakışın neticesi değildir.

Âyendegân Türklerin büyüklük iddiasında olduklarını akıllılıklarıyla şöhret sahibi olmak istediklerini fakat temelden mahrum olan bu iddianın sırf bir taassup mahsulü olduğunu bu milletin içindeki bazı bilgisiz kimselerin Pantürkizm hülyasıyla yaşadığını Türkçe konuşan başka milletleri kendi imparatorlukları içine katmak istediklerini yazıyor.

Türklerin büyüklük iddiası böyle bir iddiaları varsa temelden yoksun değil tarihî temellere dayanan bir düşüncedir. 1918 yılına kadar Türklerin aralıksız olarak büyük devlet halinde yaşadıkları ve bazı asırlarda cihan birincisi oldukları da yine tarihî bir gerçektir. Farâbî’yi yetiştiren bir millete “akıllılıklarıyla şöhret sahibi olmak isteyenler” demek ilmî değerden mahrum hakikatle ilgisiz bir iftiradır. Âyendegân’ın bilgisiz kimseler diye bahsettiği Pantürkistlerin “Türkçe konuşan başka milletleri kendi imparatorluklarına katmak” istemeleri ise düzeltilmeye muhtaç bir yanlıştır. “Türkçe konuşan başka milletler” yeni icad bir nazariye olacaktır. Çünkü Türkçe konuşanların Türk olduğu bütün dünya ilim âlemince kabul edilmiş mantıkın ve tarihin desteklediği bir hakikattır. Âyendegân İran Türkleri olan Azerilerin Türkmenlerin ve Kaşkayların “Türkçe konuşan başka milletler” olduğunu anlatmak istiyorsa bu fahiş yanlışı düzeltmeye kalkmak bile abestir. Aslında Fars olan bu Azeri Türkmen ve Kaşkayların Moğol istilası sırasında zorla Türkçe konuşmaya mecbur edildiği hakkında İran okullarında öğretilen tarih bilgileri üzerinde ise söz söylemeye imkan yoktur. Anlaşılmayan tarihî bir sır olarak kalan nokta Moğolların Farsları niçin Moğolca değil de Türkçe konuşmaya icbar ettikleridir.

Âyendegân’ın dostluk ve kardeşliğe asla yakışmadığı gibi gerçekle ve mantıkla bağdaşamayan bir iddiası da Türklerin büyüklük duygusuna kapılarak birçok Ermeni’yi yok ettikleri hakkındaki sözleridir.

Herhalde Birinci Cihan Savaşı sırasındaki olaylara dokunmak istiyor.

O Ermeni hâdiseleri büyüklük duygusundan değil var olma direnişinden doğmuştur. Ölüm – dirim savaşına girmiş olan Türkiye’yi Ermeniler arkadan vurmak istemişlerdi. İhanet eden tebaalara karşı bütün devletlerin yapacağı muameleyi Türkler de yapmışlardı. Ya İkinci Dünya Savaşında ve bir de iki yıl önce Farsların Şiraz bölgesindeki Kaşkay Türklerine karşı giriştiği yok etme harekâtı neydi? İran’ın güneyinde Farslığın ortasında bir ada halinde yaşayan bir iki yüz binlik Kaşkay Türkleri hangi düşmanla işbirliği yapmış veya İran’ın hangi hayatî çıkarını tehlikeye koymuştu?

Görülüyor ki tarihe mal olmuş olayları lüzumsuz yere kurcalamak faydasızdır. Hele bunların haksız şekilde tefsiri geriye tepen silah tesiri yapar.

İran gazetesinin unutmaması gereken nokta şudur: Türkiye çevresinde düşman devletler olsa bile kendisini koruyacak kudrette olduğunu uzak ve yakın tarihiyle ispat etmiş bir devlettir. İran aynı durumda değildir ve İran’ı devlet halinde yaşatan güç İmam Rıza’nın türbesi veya Firdevsi’nın Şehnâmesi değil 12 milyonluk sağlam enerjik müteşebbis ve cesur nüfusu ile İran Türkleri’dir.

İran’ın kendi devlet başkanları olarak saydığı Tuğrul Beğler Alp Arslanlar Melikşahlar Sancar-Mâziler Şah İsmâiller Tahmasblar Nadir Şahlar ve onların orduları tamamiyle Türktür. İran edebiyatını teşvik ve mükâfatları ile geliştirenler Türk hükümdarlarıdır. Fars edebiyatı şairlerinin mühim bir bölümü de Türk ırkından kimselerdir.

Hele İkinci Cihan Savaşı’nın kritik günlerinde İran Ruslar’la İngilizler tarafından istilâ edilir ve Pehlevî Hanedanının kurucusu “Büyük Şah Rıza Pehlevî” esir edilerek sürgüne gönderilirken Basra Körfezi’nde kuvvetli İngiliz filosuna küçük birkaç savaş gemisiyle karşı koyarak şehid olan İran amirali “Bayındır” da adından da anlaşılacağı üzere Türk’tü.

Zaten bu muhteşem deliliği de ancak bir Türk yapabilirdi.

Zâhidî’nin bahsettiği Türk – İran dostluğunun gerçekleşmesi bir takım şartlara bağlıdır. Bu şartların başında iki taraftaki basının rolü ile İran Türklerine karşı gösterilen muamele çok mühimdir. Basın hem umumî efkârı temsil etmek hem de halka yol göstermek bakımından bu dostlukta güçlü bir faktördür. Şimdiye kadar Türk basınında İranlıları kıracak sistemli bir yayın görülmemiştir. Türk basını İranınıki gibi baskı ve sansür altında bulunmayıp hür olduğu halde İran düşmanlığı yapan bir gazeteye rastlanmamıştır. Aksine gerek gazeteler gerekse dergiler İran’ı İranlıları özellikle İran saray çevresini memnun edecek yazılar yazmıştır. İran’da bir taraftan lüks ve sefahat yapıldığı ve memleketin bütün servetinin birkaç yüz aile tarafından paylaşıldığı öte yandan sokaklara dökülmüş sefaletin acıklı manzaralar arzettiği sol temayüllü bazı gazeteciler tarafından dile getirilmişse de bunda pek fazla yalan ve yanlış yoktur. Türk basını sırf ittifak bağlarına duyduğu saygı dolayısıyla bu meseleleri daha fazla kurcalamaktan çekinmiş İran’ın iç işi sayarak üzerinde durmamıştır. Üzerinde durulan konu İran’ın genç ve güzel kraliçesi Ferah Dibâ’nın zarafeti meziyetleri sosyal konularla ilgisi gibi meseleler olmuştur. Bu arada İran şahına da geniş yer verilmiş hakkında övücü yazılar yazılmış ilk iki evlenmesinde bahtiyar olmadığı için kendisine karşı şefkat ve sempati duyulmuştur.

İran hükümetinin bir yandan Türkiye ile dost ve müttefik geçinirken öte yandan Türkiye’de öğrenim yapmak isteyen Türk asıllı İran öğrencilerine pasaport vermemesi buna karşılık herhangi bir Avrupa ülkesinde gidenlere hiçbir sınır konulmaması dikkatten kaçacak gibi değildir. Bu gençlerin Türkiye’de Türkçülük ve Turancılık ülküleriyle aşılanmalarından korkuyorlarsa bunun çaresi Türklere Türkiye kapılarını kapamak değil onları İran’a ısındıracak formülleri bulup uygulamaktır. Dokuz yüzyıldan beri İran’a hâkim olan Türklerin birdenbire bir sihirbaz değneğiyle mahkûm duruma düşüvermeleri herhalde onlar tarafından kolaylıkla ve baskı ile kabul olunacak bir şey değildir.

Âyendegân’ın Türklere bir takım kusurlar yakıştırması ve Türkiye’de Turancılık fikirleri revaçta olduğu için bu memleketi Don Kişotlar ülkesi diye tarif etmesi sırça köşkte oturanların komşularına taş atması cinsinden tehlikeli bir davranıştır. Çünkü iş karşılıklı suçlamalara dökülünce bundan zararlı çıkacak olan herhalde Türkler olmayacaktır.

Türkiye’de Pantürkizm düşüncesi bütün Türkleri (Âyendegân’ın tabiriyle Türkçe konuşan milletleri) birleştirmek gayesini güder. Bu gaye tarihte birkaç defa gerçekleşmiştir. Selçuklu Alp Arslan ve Melikşah zamanlarında İran ile Türkiye tek devlet halinde yaşıyorlardı ve başında Selçuklu Hanedanı bulunan başkenti Rey veya İsfahan şehirleri olan bu devlet şüphesiz bir Türk devletiydi. İşte bugün İran’da Türkçe konuşan Azeriler ve başka Türkler İranlı dostlarının mizah konusu olacak iddiaları gibi Moğollar’ın zorla Türkçe konuşturdukları Farslar değil Selçuk Devletinin dayandığı unsur olan Türklerin torunları yani İran’ın dünkü hâkimleridir.

Türklerin Pantürkizm ülküsünü gütmeleri bir kusursa İranlıların panaryanizm düşünceleri nedir? Pantürkizm gerçekleşebilir bir ülkü olduğunu ve yalnız Türkleri düşündüğü halde Fars Kürt ve Ermenileri içine almak hayalindeki panaryanizme ne demeli? Hele Farslarla Ermenilerin birleşmesi gibi asla gerçekleşemeyecek olan bir düşüncenin ardındakiler nasıl insanlardır?

Pantürkistler kendi tarihleri hususunda hiçbir mugalata veya mübalağaya kapılmış değillerdir. Buna ihtiyaçları olmadığı da malumdur. Ya geçende kutlanan “İran’ın 2500 üncü yıl dönümü” nedir? Acaba ortada gerçekten 2500 yıllık bir devlet var mı? İranlı müttefiklerimizi gücendirmek pahasına olsa da böyle bir devletin bulunmadığını söylemeye mecburuz. Medyalıları İranlı saysak bile Medyalılarla Perslerin kısa süren hakimiyetlerini İskender istilâsı yok edip İran uzun süre Makedonyalıların esareti altında kalmamış mıydı?

Makedonya hakimiyetine son veren Partların Fars olmadığı muhakkak olmamakla beraber bunları da İran kadrosuna alsak ve Sasanlılarla birlikte hesap etsek dört beş asır süren bu devreyi Araplar sona erdirip ondan sonra İran haritadan silinmemiş miydi? Asırlardan sonra kurulan ve İran’ın ancak bir parçasına hâkim olabilen Samanlılar Saffarlılar Büveyliler de nihayet İran’ı bütünüyle Türklere bırakmamışlar mıydı? Arada asırlarca süren Makedonya Arap ve Türk hakimiyetleri bulunan bir ülkeyi 2500 yıllık Fars devleti saymak herhalde tarihe “seni saymıyorum” demekle birdir.

Hele adının “Muhammed Rıza” olduğu bütün dünya tarafından bilinen şimdiki İran şahının “Aryamihr” (yani Arya güneşi) adıyla anılması İslâmiyetten önceki İran tarih ve kültürüne çekilen özleyişin ifadesinden fazla bir mânâ ifade etmez.

Bizim tarihimizde buna benzer mübalegalar yoktur. Mustafa Kemal Paşa “Atatürk” adını soyadı olarak almıştır. Şunu da unutmamalı ki o Sakarya ve Dumlupınar meydan savaşlarını kazanmış bir kumandan mahvoldu sanılan bir milleti kalkındıran devlet adamıydı. Tehlike anlarında ülkesini bırakıp gitmiş ve bu unvanı durup dururken almış değildi.

İranlı müttefiklerimizin bizi tenkit veya hicvederken kendilerinin toz kondurulacak tarafları bulunmaması icab ederdi. Meselâ dost bir devlet kendi sınırları içinde bulunan 12 milyon Türk’e başka türlü muamele etmeliydi. İran’ın en özlü ve savaşçı unsuru olan Türklerin o ülkedeki 50–60 bin Ermeni’nin yararlandığı azınlık haklarından faydalanmasının önlenişi Türk denilince ödü patlayan bir devletin başvuracağı çaredir. Farslar’ın beyninde Şehnâmedeki masallar yer etmiş olduğu için kuzeylerindeki Azerbaycan’da bir “Turan” ve her Türk’te de bir “Afrâsiyab” görmek kuruntusundan kendilerini kurtaramıyorlar.

Halbuki devlet ve onun politikası kuruntularla değil gerçek müttefikleri ve sağlam dostlarla hakiki düşmanları kavrayabilmek hüneriyle yürütülür.

Türkiye’de hiçbir İran düşmanlığı bulunmamasına karşılık müttefikimiz İran’ın şuuraltında bazı karanlık noktaların bulunduğu muhakkaktır.

İranlılara geleceklerinin Türk dostluğuna bağlı bulunduğunu Türk düşmanlığının İran’ın lehinde olmayacağını hatırlatmak ise dostça bir uyarmadan başka bir şey değildir.


Ötüken Ocak – 1970
..::ŞeHZaDe::.. isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiShare on Facebook
Alıntı ile Cevapla
Eski 30-10-2007, 12:21   #5 (permalink)
 
..::ŞeHZaDe::.. - ait Avatar
..::ŞeHZaDe::.. - MSN üzerinden Mesaj gönder
Tanımlı Cevap: Nihal ATSIZ ve Makaleleri

BİZ NE İSTEDİĞİMİZİ BİLİYORUZ


Ne istediğini bilmeyen yani programsız plânsız olan insan gibi ne istediğini bilmeyen milletin de güçlükler başarısızlıklar ve bozgunlarla karşılaşacağı muhakkaktır. Hele günümüzde milletlerin dörder veya beşer yıllık plânlarla kalkınma ve güçlenme savaşı yaptıkları bir sırada ne istediğini bilmenin şuurunu kaybetmekle eşit bir felâket olduğu meydandadır.

Tabiî plân ve program derken kalkınma derken bunun yalnız maddî yönünü kastetmiyoruz. Ülküsüz maddecilik insanları hayvanlığa ***üreceği için kalkınmanın manevî tarafını da birlikte ele alıyoruz.

Milletimiz tarih boyunca plânlı istekli ve ülkülü yaşamış ülkü olarak büyük devlet yasa düzeni ve cihan hâkimiyeti fikirlerini benimsemiştir. Yalnız Orta Asya’da yaşadığımız çağlarda Mançurya ile Hazar Denizi arasındaki bölgeyi tek yasa altında birleştirip düzen kurmak Türk’lerin değişmez amaçlarıydı. Bu sınırlarda ileri gitme ve geri kalma olsa da cihana hâkim olmak düşüncesinde hiçbir değişiklik olmazdı.

Selçuklular’la birlikte Önasya’nın alınmasından sonra ise hedefler değişmiş eski cihan hâkimiyeti ve büyük devlet düşüncesi Kızılelma adını almıştı. Osmanlı fütûhatının nasıl büyük bir devlet plânına dayandığı gittikçe daha çok gün ışığına çıkmaktadır.

Bundan ne kazandık diye sorulabilir.

Tarihin diri ve yiğit milleti olduk. Azlık olmamıza rağmen çokluklara hükmederek büyük devlet kurduk. Büyük devletin tabiî sonucu olarak büyük kültür ve medeniyetler yarattık. Yüzyıllarca dünyanın geniş bir bölgesinde düzen kurup yasanın hâkimiyetini sağladık. Savunmaya geçtiğimiz bu geniş toprakları bir hattan bir hatta koruyarak yok olup tarihten silinmeyi önlemiş olduk. Dahası ne?

Ne kazandık diye sorunca her nesneye bir kulp takmak mümkündür. O zaman da sorulabilir: Eski Yunan medeniyeti oldu da ne oldu? Bugünkü teknik ilerlemeye Yunan felsefesinin ve sanatının ne etkisi olmuştur? İnsanlar nasıl olsa bu seviyeye olaşacaklardı.

Fakat bu düşünce temelinden sakattır. Bir milletin bin yılda on yıl yüksek yaşaması bir kazanç ve övünçtür.

Günümüzde ise Türk milleti plânsızlığın ülküsüzlüğün dağınıklığı içindedir. Uygulanmakta olan beş yıllık plânlar işin yalnız maddî tarafına aittir. Kalkınma düşüncesi millî bir ülküyle mânâlandırılmadıkça kısır kalmaya mahkûmdur.

Beşer yıllık üç plânın da yüzde yüz başarı ile sonuçlandırıldığını kabul etsek bile; bu kalkınmış İsveç seviyesine çıkmış memleketin eğer bir millî ülküsü yoksa geleceğine güvenle bakılabilir mi?

Zengin kültürlü ve sağlam yapılı olduğu halde hayatta isteği kalmamış olduğu için intihar eden insanlar gibi gayesiz milletlerde ölüme mahkûm değil midir?

Türk milletinin ülküden yoksun olduğu sık sık söylenmekte ve bunun açlığı millî başarısızlığa uğradığımız zamanlarda daha çok duyulmaktadır. Kıbrıs konusunda Birleşmiş Milletlerdeki son başarısızlık sırasında Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in gazetelere geçen bir sözü çok ilgi çekicidir. O zaman Gürsel: “Yunanlılar Kıbrıs’ı Bulgarlar Trakya’yı Ruslar Kars’ı istiyorlar. Biz ne istediğimizi bilmiyoruz” demişti.

Buradaki “biz” zamiri şüphesiz Türkiye’nin resmî çevreleri resmî sorumluları anlamında kullanılmıştır ve bu sorumlular cidden ne istediklerini bilmemektedir. Çünkü millî program yoktur. Siyaset bilgisi onlara göre “idare-i maslahat” tır. En büyük zekâ köylü kurnazlığı ile karşısındakini kısa bir süre için aldatabilmektir. Bir tehlikeyi iki yıl üç yıl geriye atmak bir zaferdir.

Oysa ki Türkiye’de ne istediğini bilen bir zümre vardır. Bu zümre Türkçülerdir ve bütün Türklerin tek devlet halinde birleşmesini istedikleri için yerine ve zamanına göre maceracılık emperyalistlik faşistlik ve kafatasçılıkla suçlanmaktadırlar.

Küçük ve zayıf Yunanistan kurulduğu günden beri Megalo İdea yani Bizans İmparatorluğunun diriltilmesi düşüncesinin ardında koşarken dağınık ve geri Arap İran Körfezinden Atlas Denizine kadar Arap Birliği isteğinin arkasında iken Afrika’nın yeni çelimsiz devletleri kendilerine göre birer dış hedef gözetirken geçmişin nice büyüklerinin mirasçısı olan Türk milleti millî bir ülkü gütmekten alıkonuyor ve bunu dış düşmanlar değil Türk aydını olarak bilinen bir güruh yapıyor.

Bu uyuşuk güruh siyasî bir paratoner olan “yurtta barış cihanda barış” formülünü bir hayat prensibi diye benimsemek istiyor.

Peki ama senin dışarıda gözün yok diye başkalarının sende gözü olmayacak mı sanıyorsun budala? İşte örnekleri ortada: Sen uyuşuk uyuşuk oturduğun için milletine dış hedef göstermediğin için başkaları seni dış hedef gösteriyor ve Kıbrıs’tan sonra sıranın İmroz’a İstanbul’a ve Ege’ye geleceğini açıkça söylemekten çekinmiyor.

Türkçüler millî ülkünün temsilcisi olan kimselerdir. Bu türlü temsilcilikler demokratik seçimle değil düşünceyi ileri sürmekle onu savunmakla uğrunda fedakârlığa hatta belâya katlanmakla elde edilir. Bu temsilcilerin vergi kaçıran tüccarla yalan söyleyen politikacı ile satılık kalem sahipleriyle bir tutulmaya tahammülleri yoktur.

Türkçülere: “ Milliyetçilik sizin tekelinizde mi ” diye sık sık sorulmuştur. Elbette öyledir. Herkes milliyetçi olsaydı Türkiye bugünkü güç şartlar içinde bocalamazdı. Parti kavgaları sınıf düşmanlıkları kazanç ve kâr davaları tabiidir ki milliyetçilik olamaz. Bunlar bir milleti ancak batmaya ***ürür. Hele kelime kavramlarının alabildiğine kötüye kullanıldığı çağımızda Türkçülük düşmanlarının “biz Türkçüler” diye yazı yazdığı Moskova uşaklarının milliyetçilikten dem vurduğu günümüzde Türkçülük elbette küçük bir zümrenin tekelinde olacak ve Türkçülük olunca da en normal sonuç olarak ister istemez ırkçılığa gidecektir. Bu ırkçılık bir takım şarlatan maskaraların ileri sürdüğü gibi kafa ölçmek kan tahlil etmek yedi ata saymakla ilgili değildir. Irkçılık kan ve ırka dayanmakla beraber Türklük şuurunda olmak yabancı bir ırkın şuuruna sahip çıkmamak davasıdır.

Türkçülerin iç davası olan ırkçılık Türkiye’nin kaderine Türklerin hâkim olması kilit noktalarında Türklerin bulunması ilkesidir. Birinci Cihan Savaşında Osmanlı ordusundaki Arap ırkından subayların nasıl ihanet ettiğini okumak o savaşlarda bulunanlardan dinlemek aklı başında olanlar için ebediyen unutulmayacak bir derstir. Balkan Savaşında Arnavutların Cihan Savaşında Arapların topyekûn ihanetini gördükten sonra ve Arapların Türkiye’den bir Hatay isteği varken Türkiye’nin yerli Fellâhlarını Harp Okuluna alarak subay yetiştirmek Mülkiyeden çıkararak vali yapmak parti listelerinden mebus seçerek Bakanlığa getirmek doğru mudur değil midir?

Bugün Türkiye’de bir Kürtlük ve Kürtçülük akımı varken ve bunlar sıkı yönetim mahkemelerine kadar ***ürülmüşken bunları mebus ve senatör yapmak bunları memleketin kilit noktalarına getirmek doğru mudur?

Türkçüler Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünde Türk olmayanların ihanetlerinin en büyük rol oynadığını bilmekten doğan bir şuurla devlet makinesinin başında bunlardan kimse bulunmamasını ister. Bir insanın sadık mı hain mi olduğunu kestirmeye tabiî imkan yoktur. Fakat o insan Türk topraklarında iddiası olan bir cemaate mensupsa ihanet etmesi daima ihtimal içindedir. Bu sebeple onu kilit noktasına getirmek gaflet hamakat ve ihanetten başka bir şey değildir.

Türkçülerin dış prensibi bütün Türklerin birleşmesidir. Dışarıdaki Türklerin kaderiyle ilgilimizi kesmenin bize hiçbir güvenlik sağlamadığı son otuz yılın tecrübesiyle belli oldu. Irkdaşlarının yok edilmesine göz yuman bir millet zaten yok olmaya mahkumdur ve buna layıktır. Milletleri millet yapan uğrunda ölecekleri yüksek ilkelere bağlanmış olmalarıdır. Bugünkü kuşaklar neye hangi ülküye nasıl bir düşünceye bağlanmıştır?

Sağdan sola her topluluk tarafından sözde benimsenen Atatürkçülük genç kuşakları heyecanlandıracak bir ülkü müdür? Atatürkçülük denen nesne bir ilâç bir panzehirdir. Hastalanmış veya zehirlenmiş bir ülkü değildir. Ülkü bir milleti iliklerine kadar heyecanla sarsan düşünce demektir. Uğrunda kanların ve canların harcandığı bir inançtır.

Irkçılık ve Turancılıktan katışma olan Türkçülük bu milleti heyecanla birleştirip yeniden büyük devlet durumuna getirecek ilke olduğu için yürütücü kuvvettir. Başka her düşünce bugün piyasada olan her ilke her inanç her doktrin bölücü dağıtıcı üstelik de yabancı köklüdür.

Birleştirici yürütücü kalkındırıcı olan yalnız Türkçülüktür. Dışarıdan gelmemiş olan millî ürün olan Türkçülük…

Bundan dolayıdır ki biz ne istediğimizi biliyoruz. Mütareke yıllarında kurtuluş olarak Bolşevikliği yahut Amerikan mandasını gören soysuzlaşmış aydınlar gibi bugün de yine Moskova veya Amerikaya yüz döndürmüş olan xxxxxx aydınlarla Türkiye’nin kurtuluş davası yürütülemez. Didişmelerini yalan ve iftira kampanyasıyla yapan siyasî partilerden hiçbir hayır yoktur. Oy toplamak için Kürt şeyhlerine yahut İmroz Rumlarına taâviz vermenin bir vatan ihaneti olduğunu anlamaktan âciz aşağılıkların millet kaderinde söz sahibi olması korkunç bir felâkettir.

Atatürk’ün “Türk milleti başına geçireceği insanların kanındaki cevher-i asliye dikkat etmelidir” sözü açık anlamı ile “Türk ırkından olmayanları başına geçirme” demektir. Bu söz mücerret bir övünme veya şatafat değil acı denemelerden doğuş bir gerçek yabancı soyluların getirdiği felâketlerden alınmış bir derstir. Bunu Atatürkçü geçinip de Türkçülük düşmanlığı yapanları uyarmak için hatırlatıyorum. Yoksa Atatürk bunu söylememiş olsaydı biz yine ırkçı olacaktık. Aklımız büyük olanlardan ders almayı emrettiği; tarih kendi derslerinden faydalanmayanları bağışlamadığı için ve en sonra yüzyılların gerisinden gelip bize şeref veren millî şuur ve gururumuz böyle gerektirdiği için ırkçı olacaktık.

Şeref meselesine önem vermemiş toplumların sonu kölelik ve hayvanlıktır. Çünkü şeref yalnız insanlarda olan bir duygudur.

Irkçı değil misin? Irkçılığa düşman mısın? Öyleyse sen günün birinde Atenagoras’ı Türkiye Cumhurbaşkanı görmekte sakınca bulmazsın. Belki de Batı Hıristiyan dünyasının sevgisini ve yardımını kazanırız diye düşünürsün.

Sen bir Yahudi sarrafın maliye bakanı olmasına ses çıkarmazsın. Kendi kesesini doldurmasına ve İsrail’e transferler yapmasına rağmen bütçeyi kabartacağı için sevinç bile duyarsın. Hattâ kürt devleti kurmak için bunca Türk’ün kanına giren Şeyh Said’in torunlarından birinin başbakan veya devlet bakanı olmasına da ses çıkarmazsın.

Sen yalnız Türkçülüğe karşı çıkar Türk ırkçılığını yerer Turancılığa düşmanlık edersin. Çünkü sen ya Türk ırkına yüzyıllarca kölelik etmiş bir milletin mensubu yahut da beyni işlemeyen yobazlaşmış okuduğunu sindirememiş bir budalasın.


Nihâl Atsız Ötüken Dergisi 15 Şubat 1966 Sayı: 26
..::ŞeHZaDe::.. isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiShare on Facebook
Alıntı ile Cevapla
Eski 30-10-2007, 12:21   #6 (permalink)
 
..::ŞeHZaDe::.. - ait Avatar
..::ŞeHZaDe::.. - MSN üzerinden Mesaj gönder
Tanımlı Cevap: Nihal ATSIZ ve Makaleleri

ÇAĞRI BEĞ

Türkiye Devleti’nin kuruluşunda çok büyük payı olan bu kahraman Oğuz Beği Mikaîl Yabgu’nun büyük oğlu Selçuk Sübaşı’nın da torunudur. Mikaîl yabgu büyük ihtimalle babası Selçuk Beğ’den önce ölmüş fakat tarihe Çağrı Beğ ve Tuğrul Beğ adında iki ateş parçası oğul bırakmıştır.

Hazar Kağanlığı’na bağlı olan Oğuzlar XI. Yüzyıl başlarken bu kağanlığın dağılmaya yüz tutmuş olması dolayısıyla dağınık bir halde bulunuyorlardı. Doğularında kuvvetli Karanlı Hakanlığı güneylerinde daha kuvvetli Gazneliler İmparatorluğu vardı.

Oğuzlar’ın büyük bir bölümü Gazneliler’e tâbi olduğu halde Çağrı Beğ’le Tuğrul Beğ Karahanlılar’ın Talas valisi olan Yağan Tegin Mehmet Buğra Han’a bağlıydılar. Yağan Tegin Talas ırmağı boyundaki Selçi şehrini dirlik olarak Çağrı ve Tuğrul beğlere vermişti.

Fakat huzur içinde değillerdi. Bir yandan Karahanlı-Gazneli rekabetiş ve savaşları öte yandan kendi aralarında birlik olmayışı geleceklerine güvenle bakmalarına engel oluyordu. İktisadî darlık içinde de bulunuyorlardı. Çağrı Beğ bu düzensizliği ve huzursuzluğu giderecek bir yol aradı. Kendi buyruğundaki savaşçılarla Anadolu’ya geçerek Rumlar’la çarpışmaya karar verdi. Bu savaş milî-dinî bir ülkü ile aynı zamanda iktisadî darlığa düşmekte bulunan Oğuzları doyurmak için yapılacaktı.

Bu savaş gözüpek bir davranış olacaktı. Çünkü Maveraünnehir’den kalkarak Bizans sınırına gelmek için Gazneliler İmparatorluğu’nun toprakları olan Horasan ve İrak-ı Acem ülkelerinden geçmek gerekiyordu.

Çağrı Beğ bu atılgan ve korkusuz yürüyüşü 1015’te yaptı. Küçük kardeşi Tuğrul Beğ’i girilmesi güç çöllerde bırakarak Harzem ile Buhara arasından Horasan’a girdi. Van gölünün güney bölgesinden Anadolu’ya saldırdı. O zaman bu bölgede Vaspurgan adında Bizans’a bağlı küçük bir Ermeni krallığı vardı.

Çağrı Beğ 10151016 yıllarında bu krallığa korkunç saldırışlar yaptı. Kral Seneharim’in ordularını yendi. Ermeni kıralı bu akınlardan o kadar yıldı ki krallığını Bizans’a bırakarak Anadolu’da kendisine başka bir yer verilmesini istedi. Vaspurgan karşılığında kendisine Sivas bölgesi bağışlandı.

Gazneliler Çağrı Beğ’in bu korkusuz davranışını görünce onun dönüş yolunu kapamak için 1017’de Harzem’i işgal ettiler. Bundan haberi olmayan korkusuz Oğuz beği 1018’te kuzeye yönelerek Gence ve Nahçıvan şehirlerine hâkim olan Şeddadoğulları beğliğinin ülkesine girdi. Bu kürt beğliğinin topraklarını çiğnedikten sonra Bizans’ın tâbiyetinde olan Gürcü krallığına sokuldu ve bütün o bölgeyi yağma etti.

1021’de Anı Ermeni kırallığına çarptı. Sonra yolunu kesmek için Gazneliler’in aldığı bütün tedbirlere rağmen yurduna döndü.

Altı yıl süren bu akın bütün tarihte eşsizdir. Çünkü gerisi kesilmiş olduğu halde bir kumandanın tanımadığı düşman ülkelerinde bu kadar çok dolaşması ve büyük doyumluluklarla ülkesine dönmesi âdeta bir askerlik mucizesidir.

Gazneli Sultan Mesud Çağrı Beğ Oğuzları’nın bu hareketlerinden ürktü ve buhara civarında yürüyerek Oğuzların büyük başkanı olan Arslan Yabgu’yu tutsak etti.

Bu olaydan sonra Çağrı Beğ’i Karahanlılar’a yanaşmış ve Karahanlılar’ın batı kolunun hakanı olan Ali Tegin’in maiyetinde görüyoruz. Fakat Ali Tegin bilmediğimiz bir sebeple Çağrı Beğ’in amcası oğlu İnanç Yabgu’yu öldürünce araları açıldı. Savaş hazırlığı yapıldığı bir sırada Çağrı Beğ’in bir oğlu doğarak adı Alp Arslan kondu.

1029’da yapılan savaşı kazanan Çağrı ve Tuğrul beğler biraz sonra Ali Tegin’in ve oğlu Şahmelik’in darbeleriyle darmadağınık oldular. Malların çoğunu kaybettiler; kalanını da çöllerde saklayarak bir daha böyle bir bozguna uğramamak için askerî hazırlıklara başladılar.

Gazneliler bu hazırlıkları kendilerine karşı sandıklarından onlar da Oğuzlar’ı tepelemek üzere hazırlığa girştiler ve 1035’te tecrübeli kumandan Beğdoğdu buyruğundaki orduyu Çağrı Beğ ve öteki Oğuzlar’a karşı yürüttüler. Bu ordu 2 Temmuz 1035’te Oğuzlar’ın merkez koluna kumanda eden Çağrı Beğ’in pususuna düştü. Çağrı Beğ kolu yağmur gibi ok yağdırarak Gaznelilerin atlarını öldürdükten sonra onları bozdu. Fakat Selçuklular bu zaferlerini tesadüfe vererek Gazneliler’e elçi gönderip barış istediler. Elçiye gidip geldikten sonra bir anlaşma yapıldı.

Bu anlaşmada Dehistan vilâyeti Çağrı Beğ’e veriliyordu. Fakat gönderilen menşurda Oğuz beğlerine “emir” denecek yerde “dihkan” denilmesi Oğuzlar’ı güvensizliğe sevketti. Çünkü bu Farsça söz “köy ağası” anlamına geliyordu.

Yeniden savaş ve vuruş başladı. 1036’da Çağrı Beğ Merv yakınlarına kadar bir akın yaptı. 1037’de Gaznelile Çağrı Beğ’i bastırmak üzere Merv’e büyük bir kuvvet yürüttülerse de Çağrı Beğ çöle çekildi. Gazneliler kendisini kovaladılar. Fakat Çağrı Beğ kendisini kovalayan Gazneli birliklerini bir vadide ansızın karşılayıp yok etti.

1037 Mayısının başlarında Çağrı Beğ Merv’de Tuğrul Beğ Serhas’ta kendi adlarına hutbe okuttular. Fakat tam bağımsız değildiler. Çünkü ikisi de hutbede kendi adlarından önce Gazneli Sultan Mesud’un adını okutmuşlardı.

Bu arada iki taraf anlaşır gibi oldu ve Oğuz beğlerine Gazneliler Devleti’nin büyüklerinin bazılarının kızları namzet gösterildi.

Bunlar arasında Çağrı Beğ’e de Ebülhasan Abdülcelil’in kızı düştü. Selçuklular Merv ve Serhas’ı boşaltarak düğün hazırlıklarına başlarken Karahanlılar’dan Uzkend valisi Börü Tegin yeniden Selçukluları kışkırtarak para ve silah gönderince iş değişti. Çağrı Beğ kardeşi Tuğrul Beğ’le birlikte birkaç Gazneli kuvvetini yendi.

1038 Nisanında Gazneliler 30.000 kişilik seçme bir orduyla Selçuklular üzerine yürüyünce Oğuzlar kendi aralarında ne yapacaklarını konuştular. Çağrı Beğ Nişabur’a baskın yapmak gibi gayet cüretli bir tasarı teklif ettiyse de Tuğrul Beğ bunu tehlikeli bularak normal savaşı tercih etti.

1038 Haziranında Serhas civarındaki Telhab’da savaş başladı. Pek şiddetli ve hileli bir savaştan sonra Gazneli ordusu yok edildi. Serhas ve Merv yeniden alındı. Merv’de Ulucami’de yapılan bir toplantıda Çağrı Beğ artık Gazneli sultanın himayesinde beğlik kurmaya razı olmayarak bağımsız devlet kurulmasını ve içlerinden birinin hepsine başkan seçilerek “sultan” tanınmasını teklif etti. Bu teklif kabul edildi ve Tuğrul Beğ başkan seçildi. Çağrı Beğ küçük kardeşine hiçbir zaman rakip olmak istemedi. Tuğrul Beğ kısır olduğu için padişahlık nasıl olsa Çağrı Beğ koluna geçecekti.

1038 Temmuzda Çağrı Beğ Herat’ı işgal etti. Ekimde 50.000 kişil Gazneli ordusu Selçuklular’a karşı yürüyüşe geçti.

Bu ordu Kasımda Belh’e girdi. Fakat Gazneli Sultan Mesud Selçuklular’dan önce onların müttefiki olan Karahanlı Börü Tegin üzerine yürüdü. Çünkü onun Selçuklular tarafından Horasan padişahı ilân edileceği hakkında bir söylenti duymuştu. Soğuğa kara insan ve hayvan kaybına bakmadan ilerliyordu. Çağrı Beğ de bu durumdan faydalanmak isteyerek ordusunun gerisine düşecek şekilde yürüyüşe başladı. Sultan Mesud bunu öğrenince Börü Tegin’i bırakarak geri döndü ( 12 Ocak 1039 ). Belh’e çekildi.

Çağrı Beğ şubatta Nişabur’a gelerek Tuğrul Beğ tarafından karşılandı. Burada 40 gün kaldı. Şehrin büyükleri birer birer ziyaret ederek hoş geldin dediler. Tuğrul Beğ’in tahtı yanına konulan süslü bir sedirin üzeride oturuyordu. Fakat Nişaburlulara Tuğrul Beğ kadar iyi davranmak niyetinde değildi. Çünkü Sultan Mesud taraftarlarının propagandasıyla Nişabur emîrlerinin ve şeyhlerinin ahaliye Selçuklular aleyhinde söz söylediğini ve camilerde açıkça beddua ettiklerini işitmişti. Gaznelilerle Selçuklular arasında yapılan savaşlar İran-Türkistan-Çin pazarı olan Nişabur’un ticaretini felce uğrattığından bundan şikâyetçi olan tüccarlar da Oğuzlar aleyhine yürütülen Gazneli ordularına maddî yardımlarda bulunmuşlardı. Bundan dolayı Çağrı Beğ ve buyruğundaki beğler Tuğrul Beğ’e başvurarak Selçuklu-Gazneli savaşlarının kesin bir sonuca bağlanmamış olması dolayısıyla hâlâ zengin bir ticaret eşyasına malik bulunan şehrin yağmasına izin rica ettiler. Tuğrul Beğ razı olmayınca hoşnutsuzluklarını gizlemediler. Uzun tartışmalardan bir sonuç çıkmayınca Tuğrul Beğ bıçağını çekerek Çağrı Beğ’e : “Yağmada direnirsen kendimi öldürürüm” dedi ve bıçağı yüreğine ***ürdü. Çağrı bıçağı yakalayarak yağmadan vazgeçtiğine söz verip intiharı önledi. Tuğrul Beğ de ona 500.000 dirhem ve birçok hediye verilmesini emretti.

Martta Çağrı Beğ Nişabur’dan ayrılarak Serhas’a yöneldi.

Çağrı Beğ Gazneli Sultan Mesud’un kesin sonuçlu bir saldırı yapacağını bildiği için o da tedbirli davranıyor onun hareketlerini güçleştirmek için geçeceği yerleri yakıp kıyıyordu.

6 Nisan 1039’da Aliabad ovasında Sultan Mesud ve Çağrı Beğ kuvvetleri çarpıştılar. Çağrı Beğ üstün kuvvetler karşısında çekilmeye mecbur oldu.

15 Mayıs 1039’da sultan Mesud 100.000 kişilik görülmemiş bir orduyla Belh’ten hareket etti. Bu ordu çok kuvvetli idi. Fakat beslenmesi güç ve hareketi de ağırdı.

Çağrı Beğ bu yürüyüşü öğrendiği zaman Serhas’ta idi. Kardeşine ve bütün akrabalarına durumu bildirdi. Hepsi kuvvetlerini birleştirdiler. Orduları ancak 20.000 kadar atlıdan mürekkepti. Bir bölümü zırhlı ve son derece mükemmel silahlı büyük çoğunluğu da çevik hızlı şiddetle ok atan hafif süvarilerdi.

Gazneliler ordusunu aç bırakmak için Horasan’daki açık şehileri yıktılar. Ekinleri yaktılar. Ağaçları kestiler.

Oğuz beğleri Serhas’ta bir savaş meclisi kurarak Gazneli Mesud’un büyük ordusuyla çarpışıp çarpışmamak meselesi üzerine konuştular. Türlü düşünceler ileri sürüldü. En son konuşan Çağrı Beğ’in ağırlıkları uzakta bulundurarak son derece şiddetle çarpışmak fikri kabul olundu.

1039 Haziranında ilerleyen ağır Gazneli ordusuyla Selçuklular arasında bir sıra savaşlar başladı. Bu savaşlarda Oğuz-Türkmen ordusunun ruhunu Çağrı Beğ teşkil ediyordu. Selçuklular kesin sonuçlu savaşa girmeyerek yıpratma taktiğini kullanıyordu.

Haziran sonunda iki taraf da iyice yorulmuştu. Gazneliler’in yolladığı bir elçi bu sebeple barışa yol açtı ve iki taraf da savaşa daha iyi hazırlanmak gizli düşüncesiyle barışa yanaştı.

Bunla beraber barış yapılır yapılmaz iki tarafın hazırlığı da başlamıştı. 1039 Kasımında Gazneli Sultan Mesud 100.000 kişiyi aşan mükemmel ordusuyla hızla harekete geçti. Oğuzlar Bâverd’de toplanıp birleştiler. Selçuklular stratejik bir baskına uğrayıp yok olmaktan güç kurtuldular. Sultan Mesud onları yakalayamayınca yiyecek güçlüğü yüzünden yürüyüşü durdurup Nişabur’a döndü ( Ocak 1040 ).

Gazneliler’in Selçuklular üzerine kesin yürüyüşü 3 Mayıs 1040’ta başladı. Gazneliler ordusu büyük su sıkıntısı içinde yürüyordu.

21 Mayıs 1040 Cuma günü Dendânekan ovasında yapılan büyük meydan savaşı Selçuklular’ın kesin zaferiyle bitti.

Çağrı Beğ Sultan Mesud’un karargâhına gelerek onun tahtına oturdu. Mal ve doyumlulukları askerine dağıttı.

Çağrı Beğ Sultan Mesud’un bitkin bir halde Mervirûz’a düştüğünü ve yanında hiçbir kuvvet kalmadığını öğrendikten sonradır ki üç gündür at üstünde beklettiği ordusuna dinlenme buyruğunu verdi.

Çağrı Beğ bundan sonra imparatorluğun doğu bölgesi olan Horasan’ın hâkimi olarak kalmış ve ölünceye kadar mevkiini korumuştur.

1060’ta 70 yaşında olduğu halde öldü.

Merv’e gömüldü.

Alp Arslan Yakutu Kavurt Süleyman adındaki oğullarından Alp Arslan onun yerine Horasan valisi oldu.


Orkun 9. Sayı Ekim 1962
..::ŞeHZaDe::.. isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiShare on Facebook
Alıntı ile Cevapla
Eski 30-10-2007, 12:21   #7 (permalink)
 
..::ŞeHZaDe::.. - ait Avatar
..::ŞeHZaDe::.. - MSN üzerinden Mesaj gönder
Tanımlı Cevap: Nihal ATSIZ ve Makaleleri

ABDÜLHAMİD HAN ( = GÖKSULTAN )


Toplumun en büyük haksızlığa uğramış tarihî şahsiyetlerinden biri II. Abdülhamid’dir. Kendisinden önceki devirlerin ağır yükünü omuzlarında taşıyan en güvenebileceği adamların ihanetine uğrayan ve dağılmak üzere olan içi dışı düşman dolu bir imparatorluğu 33 yıl sırf zekâ ve hamiyeti ile ayakta tutan bu büyük padişahı katil kanlı müstebit kızıl sultan cahil ve korkak olarak tanıtılmış daima aleyhinde işleyen bu propagandanın tesiriyle de böyle tanınmış talihsiz bir insandır.

Daha ilkokul sıralarında belirli bir propagandanın tesirinde kalmaya başlayarak yaşları ilerledikçe aynı telkinler ile büyütülen nesillerin o propagandanın yalanlarını bir gerçek gibi benimsemelerinden tabiî ne olabilir?

Öğren yavrum ki On Temmuz bayramların en büyüğü
Esir millet böyle bir gün zincirini kırdı söktü.
Ondan evvel geçen günler bilsen ne siyahtı.
Milletin her iyiliğini düşünecek padişahtı;
Halbuki o zaman sultaninsan değil canavardı
Canlar yakar kan dökerdi millet ondan pek bîzârdı!
gibi saçmalar kim bilir hangi kırılası kalemlerle yazılarak okuma kitaplarına geçiyor körpe beyinlere Sultan Hamîd düşmanlığı aşılıyordu.

Bu düşmanlığı aşılayanlar ilkönce İttihatçılar yâni hürriyet kahramanları (!) yâni Sultan Abdülhamid’in 33 yıl ayakta tuttuğu imparatorluğu 10 yılda dağıttıktan sonra memleketten kaçan kişilerdi. İttihatçılardan sonra da Ermeniler Rumlar Yahudilerdi. Yâni yabancıları işe karıştırarak Türkiye’yi batırmak için Osmanlı Bankası’nı basan Anadolu’da kargaşalık çıkaran ve Avrupa’nın gık demesine meydan vermeden Sultan Abdülhamid tarafından tepelenen Ermeniler; yani Balkanlara saldırıp karışıklık çıkarmak ve yine yabancıların da işe karışması ile Türkiye’yi parçalamak isterken Sultan Hamid tarafından 1897’de tepelenen Yunanlılar( ve bizdeki adı ile Rumlar ); ve Filistin’de bir Yahudistan kurmak teşebbüsleri Sultan Hamid tarafından önlenen Yahudi’lerdi.

Sultan Hamid bin türlü siyasî tertiple bu azınlıkların azgınlıklarını yere sererken onlarla birleşerek padişahı tahtından indiren kabadayılar:
Türk Musevi Rum Ermeni
Gördük bu rûz-ı rûşeni!
şarkısının bu unutulmaz ahmaklık ve ihanet bestesini söyleyerek meydanları çınlatıyor Birinci Dünya Savaşı ile mütarekesine kadar Musevi Rum Ermeni vatandaşların nasıl bir “rûz-ı rûşeni” beklediklerini anlamamak gibi bir alıklıkla bir imparatorluğu idare ettiklerini sanıyorlardı.

Sultan Hamid’i iyice anlamak için tahta çıktığı zamanı iyi bilmek lâzımdır. Sultan Aziz’in son zamanlardaki çöküntü sırasında memleketi yürütmek için beliren iki akımdan libaralizmi V.Murat muhafazakârlığı II.Abdülhamid temsil ediyordu. Liberaller İngiltere ve Fransa’ya bakarak parlamento ile her şeyin düzeleceğine inanıyor muhafakârlar 30 milyonluk imparatorlukta 10 milyon Türk’ün hâkimiyetini sağlamak içim mutlak idareye lüzum görüyordu. Masonlar Sultan Murad’ı da mason yapmışlardı. Gerçek yüzünü Sultan Murad’a göstermeyen masonluğun arkasında ise Yahudilik ve Avrupa emperyalizmi vardı.

İlk Meşrutiyet Meclisindeki Hıristiyan mebuslar Türkiye’nin biran önce parçalanması için Ruslar ile savaşa şiddetle taraftar olmuşlardı. Ve gerçekten de neredeyse imparatorluk dağılacaktı. Sultan Hamid bunu gördükten sonra meşrutiyeti devam ettirseydi elbette ki yanlış bir iş yapmış olurdu. Müslüman olmayan mebuslarla birlikte dışardan körüklenen Arap ve Arnavut milliyetçiliklerine de set çekmek üzere Meclisi kapatması Sultan Hamid’in en büyük başarısı ve hizmetidir. Bu meclis kapatılmasaydı ne olacaktı? 8 milyon Hırıstiyan ve 12 milyon Müslüman yabancıya karşı kültür seviyesi hepsinden geri 10 milyon Türkle bu devlet nasıl tutulacaktı? Demokrasi bir çoğunluk rejimi olduğuna göre Türklerden çok olan Araplar meselâ resmi dilin Arapça olmasını teklif etseler ve Arnavutları da yanlarına alsalar sonuç ne olacaktı? Bütün Türk olmayanlar birleşerek Osmanlı İmparatorluğunun Avusturya-Macaristan gibi federatif bir devlet olmasını isteseler bunun nasıl önüne geçilecekti? Karışmak için fırsat gözleyen Avrupa devletlerini kışkırtmak üzere demokratik nümayişler yapılsa bu ne ile önlenebilecekti?

İşte Sultan Hamid Meclisi kapatarak bütün bu tehlikeleri önledi ve tahtından indirilmeseydi daha da önleyecekti.

Fakat onun hizmeti bu kadar da değildi. 1877-1878 savaşından yenilerek çıkan Osmanlı ordusunu o zamanın en mükemmel silâhları ile meselâ mavzer tüfekleriyle silâhlandırdı. Denizci devletlerin ve Rusların denizden yapmaları mümkün taarruzlara karşı İstanbul ve Çanakkale Boğazlarını tahkim etti. Ve Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerle Fransızların 18 Mart 1915 saldırıları bu istihkâmlarla durduruldu.

Mükemmel kurmaylar yetiştirdi. 1914-1918 savaşı ile İstiklâl Savaşı’nı bunlar idare ettiler. Sultan Aziz’in Ruslarla çarpışıp Kırım’ı kurtarmak için hazırladığı donanma denizcilik tekniğinin değişmesi karşısında değerini kaybetmişti. 8-10 mil giden gemilerle artık iş görülemezdi. Bunları kadro dışı ederek iki zırhlı ile iki kruvazör aldı. Büyük Osmanlı borçlarının üçte ikisini ödedi. Pek çok okul açıldı. Pek çok yol ve köprü ayrıca hastahane ve çeşme gibi hayrat yaptırdı. Görülmemiş bir haber alma şebekesi kurdu. Yabancı elçilerden bile casusları vardı. Avrupa’da kuş uçsa haberi oluyor aleyhimizdeki kararları önceden öğrenerek tedbirini alıyordu. Hilâfeti Osmanlı Hanedanından almak için Mısır’da kurulan gizli bir derneğin üyelerinden biri Sultan Hamid’in adamlarından biri idi. Balkanlıların mezhep ve milliyet ayrılıklarını körükleyerek birleşmelerine engel olduğu gibi; İngiliz Alman ve Rusları da birbirine düşürerek aleyhimizde birleşmelerini engelledi.

Bunları yaparken de vezirlerinden paşalarından kimseye güvenmemekte ne kadar haklı olduğunu zaman göstermiş ve koca vezirler hiç sıkılmadan yabancı elçiliklere konsolosluklara sığınmışlardı.

Çok namuslu ve dindar bir adam olduğu için asla kan dökmemiştir. Mithat Paşa’yı öldürttüğü hakkındaki söylenti iftiradır. Gerçi o Mithat Paşa’dan şüphe ediyor onun Sultan Aziz’i öldürtmüş olduğuna inanıyordu. Fakat dindar bir insan olarak kan dökmekten bütün hayatınca çekinmiş Mithat Paşa ile arkadaşlarının idam kararlarını müebbet hapse çevirmişti. İsteseydi idam kararını imzalayamaz mı idi? Buna hangi kuvvet engel olabilirdi? Bunu yapmayarak sonra Talif’te suikasta girişecek kadar az zekâlı mı idi?

Memleketi doğrudan tehdit eden Moskof emperyalizmi ile batıdan tehdit eden Avrupa emperyalizmi ve onun temsilcisi İngiltere’ye karşı devleti savunan Sultan Hamid ayrıca azınlıklar ve gafil hürriyetçiler ile de uğraşmaya mecbur olmuş güneyden gelen siyonizme de göğüs germiştir.

Sultan Hamid için Osmanlı İmparatorluğunu soyumuzun düşmanı Moskoflarla hilâfetin düşmanı İngiltere’ye devletimizin düşmanları siyonizme ve azınlıklara rejimin düşmanı hürriyetçilere karşı savunmak meselesi ve vazifesi vardı. Bunun için de kendisinin devlet başkanı kalması gerekti. Kendisi çekilirse devletin tutunamayacağı hakkındaki düşüncenin doğruluğu çok geçmeden gerçekleşmiştir.

Şimdi bu kadar büyük bir dâvânın karşısında Peyami Safa’nın ileri sürdüğü İsmail Safa’nın sürgün edilmesi gibi hâdiselerin ne ehemmiyeti olabilir? İsmail Safa ne istiyordu? Oğlunun iddiasına göre hürriyet! Yani meşrutiyet serbest seçim. Yani bir alay Arap Arnavut Ermeni Rum Bulgar Yahudi ve Sırp’ın Türkiye’nin kaderi hakkında söz sahibi olması... Şimdi akıl anlayış vicdan ve millî şuur sahibi olarak düşünelim: Böyle bir sonuca razı olunabilir mi?

Sultan Hamid sürgün ettiklerine aylık da bağladığına göre Anadolu’nun en sağlam havalı yerlerinden biri bulunduğu ahalisinin dinç ve gürbüz yapısı ile belli olan Sivas’ta İsmail Safa’nın ölmesi Sultan Hamid’in kabahatı mıdır? Verem olan İsmail Safa İstanbul’da kalsaydı ölmeyecek miydi?

Babasına karşı beslediği sevgi dolayısıyla Peyami Safa’nın bazı özel düşünceleri olması tabiîdir. Fakat her gün binlerce kişiye seslenen bir yazarın Sultan Hamid gibi büyük bir padişahı Osmanlı sultanlarının en cahili ve kanlısı diye göstermeye kalkması doğru mudur?

“Bu dünyada herkes bir çok şeyin cahilidir. Yeter ki kendi işinin cahili olmasın”. Kendi işinin ehli olduğunu bin bir delille isbat etmiş bulunan Sultan Hamid ise asla cahil değildir. Onun bir yüksek okul hattâ lise diploması yoktur. Fakat özel öğretmenlerle hayattan ve içinde yetiştiği büyük ve muhteşem hanedandan çok cevherli şeyler öğrenmişti. Ressam hattât ve musikişinas idi. Doğu ve batı dillerinden bazılarını biliyordu. Kurduğu çok değerli Yıldız Kütüphanesi bugün Üniversite Kütüphanesi’ni de yine o kurdu. Yani Sultan Hamid Türk kültürüne kütüphane kurarak pek çok okul açarak ve ilmî eserler yazdırarak hizmet etti.

Onun katil olduğu yalan kızıl sultan olduğu iftiradır. Avrupalıların ve Ermenilerin yakıştırdığı kızıl sultanlığı benimsemek onların emellerine hizmet etmek olmaz mı?

Sultan Hamid kızıl değil “Gök Sultan”dır. Herkeste bulunması mümkün ufak tefek kusurlarını şişirip erdemlerini inkâr etmekle ne Türk tarihi ne de Türk milleti bir şey kazanır. İsmail Safa İngiliz-Boer savaşında İngilizlerin bu başarısını onların elçiliklerine giderek tebrik ettiği için Sultan Hamid tarafından haklı olarak sürgün edilmiştir. Belki İsmail Safa o zaman İngilizlerin nasıl bir Türk ve Müslüman düşmanı olduğunu bilmiyordu. Fakat geniş haber alma imkânları ile her şeyi bilen Sultan Hamid memleket aydınlarının düşman elçilikleriyle temasına müsaade edemezdi.

Şimdi insafla düşünülsün: Hiçbir sebep yokken sırf yurtlarındaki elmas madenlerini zaptetmek için bir avuç Boer’e büyük ordularla saldıran İngiltere’yi tebrik etmek hangi hürriyetçilik anlayışının sonucudur?

O günkü İngiltere’yi Boer’leri yendi diye tebrik etmekle bugünkü Moskofları Finlere karşı başarılarından dolayı alkışlamak arasında ne fark vardır?

Merhum Gök Sultan Abdülhamid Han bütün hayatında bir fikir devleti ayakta tutmak ve hazırlamak için yaşadı. Siyasî dehası ile Avrupa’yı ve Moskof’u oyalıyor bir yandan da demir yolu ve okul ile Türk milletini kuvvetlendirmeye çalışıyordu.

Sultan Hamid ile onun düşmanları olan hürriyetçileri ölçüştürmek için yalnız şu noktaya bakmak yeter: Hürriyet kahramanları (!) hürriyeti yok edip yüzlerce masumu astıktan sonra savaşa soktukları devlet yenilince hırsızlar gibi kaçtılar. Gök Sultan bir tek siyasî idam yapmadan en korkunç siyasî güçlükleri atlatarak 33 yıllık saltanatında devleti ayakta tuttuktan sonra tahtından indirilirken Moskof çarının Rusya’ya davetini; Selanik’ten Alman gemileriyle İstanbul’a gelirken de Alman İmparatorunun dâvetini reddederek vatanında sürgün ve mahpus gibi yaşamayı tercih etti.

Türkiye dört sınırında yangınlar olan bir ev Sultan Hamid o yangınların eve bulaşmaması için hızla koşarak ateşe su serpen kum döken ve keçe kapatan bir savunucu idi. Bu koşuşmaları sırasında yoluna çıkan bir iki çocuğa çarpıp düşürdüyse suç onun değildir. Çünkü yurdun çevresindeki yangınlar göğe yükseliyor ve Gök Sultan alevleri içeri sokmamak için didiniyordu.

Ve sokmadı da...

Ne diyelim? Durağı cennet olsun...


Ocak Dergisi 11. Sayı 11 Mayıs 1956
..::ŞeHZaDe::.. isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiShare on Facebook
Alıntı ile Cevapla
Eski 30-10-2007, 12:21   #8 (permalink)
 
..::ŞeHZaDe::.. - ait Avatar
..::ŞeHZaDe::.. - MSN üzerinden Mesaj gönder
Tanımlı Cevap: Nihal ATSIZ ve Makaleleri

TÜRK TARİHİNİN MESELELERİ


Bütün medeni milletler kendi tarihleri hakkında son ve kesin kararı vermişlerdir. Yani tarihlerinin nereden başladığını hangi çağlara bölündüğünü kimlerin kendi tarihlerine mal edilmiş olduğunu bilirler ve tarihlerini dolduran insanların adlarının hangi imlâ ile yazılacağı hususunda değişmez kanatlara maliktirler. Bize gelince her hususta olduğu gibi tarihimizi anlayış konusunda da acıklı bir kargaşalık içinde bulunuyoruz. Tarihimizin nereden başladığı hakkında ortak bir fikrimiz yoktur. Tarihimizin bölündüğü devirler herkesin keyfine göre değişmektedir. Bazılarının milli kahraman saydığı şahsiyetler diğerleri tarafından millî düşman sayılıyor: Çengiz Han gibi… Tarihe mal olmuş kahramanların ve şahsiyetlerin adlarını yazmak hususunda da aramızda birlik bulunmuyor. Meşrutiyetten sonra karışmaya başlayan tarih sistemi cumhuriyetten sonra tamamen bozuldu ve Tarih Kurumu’nun ilk çalışmaları ile de bugünkü acıklı halini aldı.

Halbuki eskiden tarih anlayışımız oldukça düzgün ve istikrarlı idi: Eski tarihimiz efsanevi Oğuz Han ile başlatılır Selçuklular ve Çengiz ile bitirilirdi. Çengiz Müslüman olmadığı için bazen lânetlense bile çok defa kendisinden ve hele çocuklarından saygı ile bahsolunurdu.

Türkiye tarihi ise Anadolu Selçukluları hakkında kısa bir başlangıçtan sonra hemen Osmanlılara geçmekle devam ettirilir Anadolu’nun öteki beğliklerinden ve özellikle büyük olanlarından Türkiye’nin bir bölümünün meşru hükümetleri olarak bahsedilir beğleri saygı ile anılırdı. Anadolu beğliklerinin gayrımeşru sayılması hakkındaki telâkki Fatih’ten sonra başlamıştır.

Hiç şüphesiz bu tarih telâkkisi ilmî değildi. Fakat umum tarafından kabul olunmuştu. Yani tarihi anlayışımızda bir kanun vardı. Kanun ne de olsa kanunsuzluktan iyi olduğu için o zamanki kıt bilgilerle kabul edilen tarih sistemi bugünkü gelişmiş bilgilerimiz arasındaki şuursuz kargaşalıktan daha doğru idi.

Türk tarihinin bugünkü halli hemen gerekli ve pek de güç olmayan meselelerinden bir kısmı şunlardır:

a) Türk Tarihinin Başlangıcı Meselesi:

Bugünkü tarih kitaplarında Türk tarihi umumiyetle Hunlardan yani Orta Asya Hunlarından başlatılmaktadır. Fakat başlangıcı tanımayan tarihçilerde vardır. Bazıları Türk tarişhinin VI. Yüzyılda Gök Türklerden başlaması gerektiğini söyledikleri gibi diğer bazıları da Hunlardan daha önceki zamanlarda Sakalar çağında başlaması fikrini gütmektedir. Hattâ son zamanlarda değerli tarih bilgini Prof. Zeki Velidi Togan Türkistan’da Sakalardan önce yaşayan ve Milâttan önce 1200-800 aralarındaki varlıkları tesbit olunan Şu ve Çu adındaki kavmin ilk Türkler olduğunu iddia etmektedir. Şu veya Çu’lardan daha önceki Sümer’lerin de Türk olduğu veya aralarında Türkler bulunduğu hakkında bazı ciddî ilim adamlarının fikir nazariye ve iddiaları vardır. Bütün bu karşı fikirlerin bir sonuca bağlanması ancak ilmî bir tarih kurultayının ciddî ve uzun tartışmalar sonundaki kararı ile mümkün olabilir. Belki bazı meselelerin çözülmesi için bugünkü tarih bilgisi yetmez. Fakat ne de olsa işler bir prensibe bağlanır ve önüne gelenin Türk tarihine ayrı bir başlangıç çizmesi gibi korkun. Bir olayın önüne geçilir. Bu yapılmazsa Türk dünyasında birbirine aykırı nazariyeler ve fikirler doğacak ve aralarında gittikçe büyüyen ve soysuzlaşan tartışmalarla bekli de milletin aydınları birbirine düşman iki veya üç takıma bölünecektir. Millet bir çok unsurlarla birlikte ortak tarihin de mahsulü ve sonucu olduğuna göre ortak tarih telâkkisi olmayan insanların bir millet halinde toplu yaşamaları mânevi bir rahatsızlık doğuracak ve uzak gelecek için fesat tohumları atılmış olacaktır.

b) Türk Tarihinin Kadrosu Meselesi:

Türk tarihinin başlangıcındaki anlaşmazlık Türk tarihinin kadrosu hakkında da anlaşmazlık demek olmakla beraber daha sonraki çağlarda kimlerin Türk tarihine sokulacağı meselesi bütün çapraşıklığı ile karşımızda durmaktadır. Meselâ Karahıtaylar’ın Türkistan’da hakimiyeti zamanını Türk tarihinin bir devri gibi kabul etmek doğru mudur? Yoksa Karahıtaylar Moğol oldukları için bu devir bir yabancı hâkimiyeti devri midir? Yahut Gazneliler Devleti Türk tarihi kadrosuna girer mi yoksa yabancı halkın oturduğu yerlerde hâkim oldukları için bunların millî kadrodan çıkarılması mı gerekir? Hangilerininki sömürge veya sadece hanedan tarihi olarak göz önüne alınmalıdır? Bunlar Türk tarihinin ciddî meseleleridir ve henüz hallolunup kesin bir sonuca varılmış değildir.

Türk tarihinin kadrosu konuşulurken akla gelecek en mühim meselelerden biri Çengiz ve Temir’in millî tarihin kahramanları mı yoksa ırkımızın düşmanları mı olduğunun tesbitidir. Çünkü bu iki mühim şahsiyet hakkında bizim tarihçilerimiz ortak kanaat sahibi değildir. Bir kısım tarihçiler bu iki şahsı Türk sayıyorlar ve onların yarattığı vakalar ve kurdukları devletleri Türk tarihi kadrosuna sokuyorlar. Bazı tarihçiler ise tamamiyle aksini savunuyorlar. Onlara göre Çengiz ve Temur Türk değildir; Moğol veya Tatardır. İkisi de ırkî düşmanlarımızdır. Tarihçilerimizden birisi ise Çengiz’i yabancı Temir’i Türk sayıyor. Aynı milletin tarihçileri arasındaki bu büyük fikir ayrılığı ve görüş farkı hiçbir millette eşi gösterilemeyecek bir millî anarşidir. Çünkü mesele belirli şahısların iyi mi kötü mü; büyük müküçük mü olduğu meselesi değil doğrudan doğruya millî tarihe mal edilip edilemeyeceği meselesidir. Bu anlaşmazlıklar Türk tarihinin başlangıcına mitoloji ile karışık çağlarına ait olsaydı bir dereceye kadar hoş karşılanabilirdi. Fakat XII. ve XIV. yüzyıllarda yaşamış olan şahıslar üzerindeki bu fikir kargaşalığı millî şuurun henüz gereğince uyanmamış olduğunu gösterir. Bu zıt kanatlardan hiç şüphesiz bir tanesi doğru diğerleri yanlıştır. Yakın geçmişteki en büyük ana meseleler üzerinde doğruyu bulup çıkaramamak ise tarih belgelerinin eksikliğini değil tarihî ve ilmî şuurun azlığını veya yokluğunu gösterir.

c) Türk Tarihinin Çağları Meselesi:

Tarihin ilkçağ ortaçağ gibi devirlere ayrılmasının pek indî olduğu artık anlaşılmıştır. Çünkü bu ayrılışlar bütün insanlığa göre değil bir kıta veya bir kısım milletlere göre yapılmıştır. Taş devri maden devri nasıl bütün kavimlerde aynı zamanlarda başlamıyorsa; ortaçağ yeniçağ gibi zamanlar da ( eğer fikir hayatındaki tekâmül merhalelerini göstermek için kullanılıyorsa ) bütün milletlerde aynı devri gösteremez. Eski Türk tarihini ilkçağda Türk tarihi ortaçağda Türk tarihi diye bölümlere ayırmak ilmî değildir. Batı Avrupa’nın kendisine göre yaptığı bir sınıflandırmaya körükörüne uymak elbette doğru olmaz.

Tarihimizi millî görüşe göre sınıflandırma teşebbüsü şimdiye kadar yalnız Dr. Rıza Nur ile Prof. Zeki Velidi Togan tarafından yapılmıştır. Rıza Nur Türk tarihini “Eski Türk Tarihi” ( = Türe ve Yasa Devri = Millî Devir ) “Yeni Türk Tarihi” ( = Müslümanlık Devri = Dinî Devir ) ve “Taze Türk Tarihi” ( = Yeniden Doğuş ve Uyanma = İkinci Millî Devir ) olarak başlıca üç çağa ayırdığı gibi Zeki Velidi Togan da XVI. Yüzyıl ortasına kadar ilerleme ve yükselme çağı Birinci Cihan Savaşı sonuna kadar gerileme ve çökme çağı ve Birinci Cihan Savaşından sonra da üçüncü bir çağ olmak üzere üç ana çağa bölmektedir. Fakat bu iki sınıflandırma kimde tarafından dikkate alınmamıştır.

ç) Adların İmlâsı Meselesi: TÜRK TARİHİNİN MESELELERİ

Türk tarihindeki birtakım özel adların belli bir imlâya malik olmayışı da millî ayıplarımızdan biridir. XII. Yüzyıl kahramanının Çengiz mi Çingiz mi Cengiz mi sonra Temir mi Temür mü Timur mu? Tıpkı bunlar gibi prens ünvanı olan kelime “tigin” mi “tegin” mi? Karahanlı kahramanın adı Buğra mı Boğra mı yazılmak gerek? Bu fikri karasızlıklar birçok yanlışlara yol açıyor. Bir yanlışın nasıl kökleştiğine en güzel örnek Gök Türklerin ilk kağanı Bumun veya Bumın’ın adında görülmektedir. Eski harflerle yazıldığı zaman “ı” ve “i” farkı belli olmadığı için yeni harflerden sonra bu kağanın adı Bumin şeklinde yazılmış ve tarih kitaplarına piyeslere soyadlarına kadar bu yanlış şekliyle girip yerleşmiştir.

Görülüyor ki tarihimizi anlayış ve ele alış tarzımız karışıklık içindedir. Bu karışıklığın içinden ne şahıslar ne de özel teşekküller çıkamaz. Bu karışıklığı önlemek için resmi bir teşekkül lâzımdır. Böyle resmî bir teşekkül Türk tarihinin meselelerini karara bağlamak için bir kurultay toplamalı ve kurultayda meseleler ilmî açıdan ele alınarak değerlendirilmeli ve tartışılmalı karşılıklı iddialar basılarak umumî efkâra sunulmalıdır. Ancak millî ve ilmî fikrin hâkim olacağı böyle bir kurultaydır ki Türk tarihinin meselelerine bir çözüm yolu bulabilir.


Yeni Sabah 29 Kasım 1948
..::ŞeHZaDe::.. isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiShare on Facebook
Alıntı ile Cevapla
Eski 30-10-2007, 12:21   #9 (permalink)
 
..::ŞeHZaDe::.. - ait Avatar
..::ŞeHZaDe::.. - MSN üzerinden Mesaj gönder
Tanımlı Cevap: Nihal ATSIZ ve Makaleleri

DEVLETİMİZİN KURULUŞUNU SAĞLAYAN SAVAŞ


Mayıs ayının Türk tarihinde büyük bir yeri vardır: Türkiye’nin kurulmasını sağlayan tarihî ve destanî hareketler bu ayda yapılmış bu destanların can alıcı noktası olan Dendânekan Meydan Savaşı 23 Mayısta olmuştur.

Okul kitaplarında devletimizin ne zaman kurulduğuna dair bir işaret yoktur.Bazıları Malazgirt Savaşı’nın yapıldığı 26 Ağustos 1071 tarihini devletimizin başlangıcı sayıyorlar. Bu düşünce tamamiyle yanlıştır. Çünkü Malazgirt Savaşı çoktan kurulmuş kuvvetli bir devletin diğer bir kuvvetli devleti yenmesinden başka bir şey değildir. Dendânekan Savaşı ise Selçuklu Hanedanının idaresindeki Türklerin Gazneliler İmparatorluğunu yenerek Horasan ülkesini onlardan koparmasını burada bağımsız olarak teşkilâtlanmasını ve fetihlere başlamasını sağlamış yani Türkiye’yi kurmuş ve bizi bugüne getirmiş olan bir çarpışmadır.

Millî hayatımızdaki iyi kötü bütün dönüm noktalarını bilmek bütün fertlerin ortaklaşa sevineceği üzüleceği tarihlere malik olmak mânevî yapısı kuvvetli bir millet olmanın ilk şartlarından biridir. İskender’i Sezar’ı Arslan Yürekli Rişar’ı Deli Petro’yu Napolén’u ezberleyen Türk gençlerinin bu devletin nasıl kahramanlıklarla kurulduğunu Çağrı Beğ adındaki destâni kahramanın neler yaptığını Doğu Roma İmparatorluğu ile göğüs göğse yapılan korkunç savaşların Türk başbuğları olan Kutalmış İbrahim Inal Yakutu Resul Tegin Buka Anasıoğlu Hasan Artuk Afşın ve arkadaşları gibi ölmezleri bilmemesi hazin olduğu kadar da ayıptır. Bunlar lise ve ortaokulda değil daha ilkokulda bellenecek şeylerdir. Bunları öğrenelim ve hatırlayalım. Yalnız ümidimizin zayıfladığı anlarda değil her zaman aklımızda tutalım gönlümüzde saklayalım.

Selçuk Hanedanının idaresindeki enerjik ve gözüpek Oğuzlar’la bunlara katılmış olan birtakım doğu Türkleri Hazar Karahanlı ve Gazneli devletleri arasında bocaladıktan hattâ büyük kırgınlar geçirdikten sonra nihayet “Horasan’ı elde etmek” fikri etrafında hamle yapmaya başladılar.

Gazneliler İmparatorluğu’nun büyük ve zengin bir vilayeti olan Horasan Selçuklular için bir yaşama vasıtasıydı. Geçimlerini sağladıkları sığır koyun ve at sürülerine otlak Horasan’da kendilerine vergi verecek zengin şehirler yine orada idi. Burası için yapılan değişik tarihli birkaç savaş hiçbir meseleyi halletmemiş ve iş kesin sonuçlu bir savaşa kalmıştı.

Büyük sultan Gazneli Mahmud’un oğlu olan Sultan Mesud yüksek bir kumandan eşsiz bir kahraman fakat kararsız zalim ve sarhoş bir devlet başkanıydı. Ana davalarda sık sık ve lüzumsuz karar değiştirmeleri yüzünden kumandanlarının güvenini kaybetmiş bu kumandanlardan bazıları sarhoşluk sırasında hakaretine uğradıkları sultana gücenerek Selçuklulara katılmış bu da sultanı bütün kumandanlarından şüphelenir hale getirmişti. Horasan’da Selçuklular lehine propaganda yapılıyor din bilginleri kendi sarhoş sultanları yerine içki içmeyen Selçuk prenslerinin gelmesini istiyor bundan başka tüccar ve esnaf sınıfı da daha az vergi alan Selçukluları tercih ediyordu.

Her iki tarafında birbiri arasındaki casus şebekesi iyi işliyor tarafların hareketleri ve hazırlıkları birbirine malûm oluyordu.

Sultan Mesud bu işi kökünden halletmek için büyük hazırlıklar yapmış ve o zamana kadar görülmemiş bir ordu tertiplemişti. İyi silâhlı 100.000 kişi olan bu orduda 50 tane de savaş fili vardı. Bu ordu Türklerden başka Hindli Efganlı İranlı Arap ve Kürtlerden meydana gelmişti.

Selçuklular 20.000 kişiden daha azdı. Fakat çok disiplinli ve hafif silahlı olduğu için son derece çevik atlılardan kurulu bir ordu idi. Gaznelilerin kalabalık oluşu daima su ve yiyecek sıkıntısı doğuruyordu.

17 Mart 1040’ta Gazneli ordusu Nişabur’dan Serhas’a doğru hareket etti. Serhas’ta toplanmış bulunan Selçuklular da kıpırdadılar. Gazne ordusunun uğrağındaki yerlerde yiyecek bir şey bırakmadan kuyuları doldurarak çekilmeye başladılar.

13 Mayısta Gazneliler Serhas’a girdi. Fakat açlık içinde yürüyüşte hayvanların çoğu ölmüş suvarilerin büyük bir bölümü atsız kalmış ölmeyen atlar bitkin bir hale gelmiş daha kötüsü açlık yüzünden ordu silah kullanamayacak kadar kötülemişti.

Serhas haraptı. Ahali de Selçuklularla birlikte kaçmış Selçuklular işe yarar ne varsa ***ürmüş ***üremediğini yakmıştı. Gazneli kumandanları yiyecek bulmak için Herat’a dönmeyi tavsiye ettilerse de sultan bu fikre yanaşmadı. Selçukluların da aç olduğunu söyleyerek bu işi kökünden bitirmek üzere taarruz lâzım geldiğini hedefin Merv olduğunu aksi bir fikirde bulunanı idam ettireceğini bildirdi.

16 Mayıs 1040ta Gazneli ordusu Selçukluların yeni karargâhı olan Merv’e yürümeye başladı. Susuzluktan büyük sıkıntı çekiliyor hastalıkta başlamış bulunuyordu.

18 Mayıs’ta susuzluğa çare olmak üzere kuyular kazıldı ve çevrede bulunan kamışlıklara Selçuklulara sığınaklık etmesin diye ateş verildi. Fakat kuyulardan çoğunun suyu acı çıktı.

21 Mayıs’ta Börü Tegin buyruğundaki 1500 Sekçuklu ile ilk çarpışma yapıldı. Bunlar yağmur gibi ok yağdırarak yıldırım gibi bir hücum yaptılar. Gaznelilerin ağır süvarisi kendilerine taarruz edince çekildilerse de ağırlıklardan bir kısmını alıp ***ürmeyi başardılar.

Bu ilk çarpışma Gazneliler ordusundaki mâneviyat kırıklığını ve disiplinsizliği açığa vurmuştu. Gazneliler ordusundaki Türk hassa askerleri kendi komutanları olan ünlü başbuğ Beğdoğdu’ya başvurarak deveye binmekten usandıklarını ertesi gün bir savaş olursa ister istemez Tacik( = İranlı ve Efganlı ) ve Arap askerlerin atlarını alacaklarını savaşa ancak böyle gireceklerini söylemişlerdi.

Bu sırada Merv’de bulunan Selçuklular da büyük Gazneli ordusunun taarruzu karşısında ne yapmak gerektiğini konuşuyorlar bir karara varamıyorlardı. Nihayet kararı Tuğrul Beğ’e bıraktılar. Tuğrul Beğ görülmemiş büyüklükteki Gazneli ordusunun gelmesi dolayısıyla büyük göçe Dihistan yoluyla İran içerisine yürümeye taraftardı. İranlılar korkak olduğu için bize dayanamaz diyordu. Gaznelilerle yapılacak savaş başarısızlıkla biterse Selçuklu topluluğunun dağılacağından çekiniyordu.

Çağrı Beğ bu fikre itiraz etti. “Buradan kaçıp İran’ı alacak idiysek bunu başlangıçta yapmalı ve böyle ulu bir padişahın kemerine el atıp savaşa çağırmamalıydık” dedi. Savaşı kabulün kaçınılmaz olduğu hakkındaki delillerini sayıp döktü. Yalın atlılar olup erkekçe dövüşürlerse savaşı kazanacaklarını söyleyerek sözlerini bitirdi. Bu düşünce kabul edildi.

Kadın çocuk hasta ve yaşlıları ayırdılar. Bunları ve ağırlıklarını sıska ve cılız atlı 2-3 bin kadar süvariyle birlikte uzaklara çöllerin içine gönderdiler. Savaşa elverişli askerlerini sayarak 16.000 kişi olduklarını anladılar. Sayıca az olan bu ordunun mânevi kuvveti çok üstün silahları pek iyi idi. Ordunun başkomutanlığını Çağrı Beğ öncü komutanlığını Karahanlı Hanedanından Börü Tegin aldı.

Selçukluların bu kararı aralarında bulunan Gazneli casuslar tarafından Sultan Mesud’a bildirildi. O gece suvarinin getirdiği mektupları okuyan Sultan Mesud bu rapor üzerine kendi adamlarıyla konuştu. Merv’e ihtiyatla yürümek kararı verildi.

22 Mayıs 1040 Perşembe günü Gazneliler Savaş düzeninde ilerlemeye başladılar ve biraz sonra Türkmen birliklerinin çevik atlarıyla ayrı ayrı yerlerde yaptıkları hücumlara uğradılar. Selçuklu birlikleri arasında Gaznelilerden Selçuklulara geçmiş kölemenler de vardı. Bunların eski kapı yoldaşlarını çağırmaları epeyce tesirli oluyor bir kısmı Selçuklulara geçtiği gibi bir kısmı da hiç olmazsa savaşa seyirci kalıyordu. Saray kölelerinin böyle gücenmelerine sebep de Sultan Mesud olmuştu. Çünkü ihtiyar ve gözleri görmez diye küçümsediği Beğdoğdu’yu hiçe saymış Türk kölemenlerin başına Sultan Mesud ’i getirmişti.

Sabahtan öğleye kadar süren savaşta Gazne ordusu subayların fedakârlığı ve her önüne geleni deviren Sultan Mesud’un kahramanlığı sayesinde Selçukluları püskürttüyse de yine ağırlıklarından bir kısmını onlara kaptırdı.

Selçuklular çekildikten sonra Gazneli ordusu birkaç kilometre daha yürüyerek su bulunan bir yere vardı ve burada disiplin adına bir şey kalmadı. Susuzluktan bunalmış olan askerler subay konutan dinlemeden suya saldırdılar. Bu sırada Selçuklular bir hücum yapsalardı bu ordu dağılırdı. Fakat karargâh kurmuş oldukları Dendânekan ovasında kesin sonuçlu savaşı yapmaya karar vermiş olan Selçuklular bu hücumu yapmadılar. Gazneliler ordusu gece yarısına doğru susuzluğunu gidererek düzene girdi.

23 Mayıs Cuma ( = 9 Ramazan 431 ) sabahı Gazneliler yine yürümeye başladı. Bu orduda 12 fil kalmıştı. Selçuklular hemen taarruza geçtiler. Haykırarak yıldırım hızıyla saldırıyorlar ok yağdırıp çekiliyorlar sonra yine geliyorlardı. Gazneliler bu çevik birliklerle çarpışa çarpışa kuşluk zamanı Dendânekan kalesi önüne vardı. Kale Selçuklulara teslim olmamıştı. Gaznelilerin susuzluktan çok bunalan bir takım askerleri subayların emirlerine rağmen kale önüne gelerek içerdekilere mataralarını uzatıyorlardı. Sultan bunların orduya katılmasını beklemeden taarruz emrini verdi. Selçuklular düzgün sıralar halinde sessizce bekliyorlardı.

Büyük savaşın başlayacağını anlayınca Gazneliler ordusundaki Türk kölemenler develerden indiler. Aşağı gördükleri İranlı ve Efganlıların atlarını almak istediler. Onlarda vermek istemediğinden kavga çıktı. Selçuklular bu fırsatı kaçırmadılar. Şiddetle saldırdılar. Sultan Mesud’un yakışıksız bazı hareketlerinden kırgın olan Türk askerlerden birçoğu ırkdaşları olan Selçuklular tarafına geçti.

İki ordu göğüs göğse gelince Gazneli ordusunun akıncı birlikleri olan ve askerî bakımdan ordunun en değersiz bölümünü teşkil eden Arap ve Kürt birlikleri dağılıp kaçtılar. Ordunun en kalabalık unsuru Hindlilerdi. Fakat daha önce Selçuklulara birkaç kere yenilmiş olan Hindlilerin gözleri yılgındı. Bunlarda daha fazla dayanamayıp bozuldular. Komutanlarla subaylar olağanüstü gayret ve cesaretle vuruşarak bozgunu önlemeye çalıştılarsa da olmadı. Gazneli ordusunun merkezi sonuna kadar dayandı. Burada sultanla kardeşi ve oğlu bulunuyor. Sultan Mesud her vuruşta bir Selçuklu devirerek silahların hakkını veriyordu. Selçuklular onun yanına yaklaşmaktan çekinmeye başlamışlardı.

Fakat bu neticeyi değiştirmedi. Böyle olduğu halde sultan yenilmiş olmayı bir türlü kabul etmiyordu. Nihayet kumandanlarından biri onu uyandırdı: Çekilmezse Selçuklu karargâhına tutsak olarak gideceğini hatırlattı. Çâre yoktu. Çekilme emrini verdi. Kendisi de file binerek kaçmaya başladı. Yanında 100 kişi kalmıştı.

Türkmen atlıları kendisini şiddetle kovalıyordu. Sultan bunların yaklaştığını görünce filden ata binerek üzerlerine saldırdı. Birini kılıçla ikiye biçti. İkincisini gürzle öldürdü. Böylelikle onların eline düşmekten kurtuldu.

Selçuklular tam bir zafer kazanmışlardı. Sultan Mesud’un hazinesi ağırlıkları alınmış ordunun çoğu tutsak edilmişti. Çağrı Beğ kazandığı zaferin büyüklüğünü ilkönce anlayamadı. Ordusunun her tarafa akın yapmasına izin vermedi. Yalnız bir kısım atlılarını kaçan orduyu kovalamaya gönderdi. Sultan Mesud’un askerlerini toplayarak geri dönmesi ihtimaline karşı ordusunu saf halinde düzene koyarak hazırladı. Yiyip içmek gibi zarurî ihtiyaç zamanları dışında bütün ordusunu üç gün üç gece at üstünde silah elde bekletti. Bu tedbir pek de boşuna değildi. Çünkü büyük Gazneli ordusunun ölü ve tutsaklarını çıkardıktan sonra çölde dağılmış olanları da yine 40-50 kişi kadar vardı ki bunların bir iki konak ilerde toplanıvermeleri büyük bir tehlike yaratabilirdi.

Çağrı Beğ Sultan Mesud’un bitkin bir halde Mervirûz’a düştüğünü ve yanında kuvvet kalmadığını öğrendikten sonradır ki üç gündür at üstünde beklettiği ordusuna dinlenme buyruğu verdi.

Artık Horasan kendilerinin olmuştu. Birkaç gün sonra zaferlerini kutlayarak devletlerini ilân ettiler. Devletin başkanlığına Çağrı Beğ’in kardeşi Tuğrul Beğ getirildi. Kahraman Çağrı Beğ ölünceye kadar Horasan vilayetinin beği olarak kaldı. Böylelikle 1040 Mayısında Türkiye kuruldu. Bu Türkiye sonra İran Irak Azerbaycan Anadolu ve Suriyeyi alarak Ortaçağın en mühim devletlerinden biri oldu. Haçlılarla çarpışarak varlığını korudu ve tarihin garip ve başka milletlerde örneği görülmemiş bir tecellisiyle kurulmuş olduğu toprakları kaybederek sonradan aldığı yerlerde tutundu.

Tarihleri boyunca daima batıya ilerleyen Türkler Osmanlılar zamanında da Almanya ve Fasa kadar uzandılarsa da sonra geri çekilmeye mecbur kalarak Anadolu’da tutundular.

Şanlı ve destana benzeyen geçmişimizi silinmez çizgilerle beynimize ve gönlümüze çizelim. Onu daima hatırlayalım. Çünkü kuvvetimizin kaynağıdır. Hatırlayalım ve ümit edelim.

Dendânekan Savaşı’nın askerlerine Gazneli ordusunun Türkleri de dahil olduğu halde rahmet! Onlardan hız alan bizlere görevimizi başarmak için kuvvet!...


Orkun 10. Sayı 15 Kasım 1962
..::ŞeHZaDe::.. isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiShare on Facebook
Alıntı ile Cevapla
Eski 30-10-2007, 12:22   #10 (permalink)
 
..::ŞeHZaDe::.. - ait Avatar
..::ŞeHZaDe::.. - MSN üzerinden Mesaj gönder
Tanımlı Cevap: Nihal ATSIZ ve Makaleleri

30 AĞUSTOS VE TÜRK ORDUSU


30 Ağustos deyince tabii akla hemen Türk ordusu geliyor. Türk ordusunu düşününce de insan ister istemez geçmişin derinliklerine giderek bir savaşlar destanını gururla hatırlıyor.

Tarihimiz her şeyden önce bir kavgalar tarihidir. Eşsiz kahramanlıklarla kumandanlık sanatının şaheser örnekleriyle dolu bir kavgalar tarihi ve tarihin seçkin ordusunun destanı…

Türk ordusunun ne zaman kurulduğunu daha doğru bir deyimle Türk savaşçılarının ne vakit ordu haline geldiğini kesin olarak bilmiyoruz. Tarihin aydınlığına çıktığımız zaman ordumuz vardı. Hem de ne ordu?...Destana “Oğuz Han” diye geçen büyük imparatorumuz Tanrıkut Mete yahut Motun’un yarattığı o bulunmaz ve yenilmez ordu… Tanrıkut Mete disiplinin bir ordu için yiğitlikten de üstün olduğunu anlamıştı. Tarihin en disiplinli ordusunu bu düşünceyle kurdu ve askerlerine öyle bir ruh aşıladı ki ne buyruk verse körükörüne yapılıyordu. O kadar ki Tanrıkut buyruğu verdiği için servetleri olan atlarını ve sevgilileri olan nişanlıları ile evdeşlerini hedef yaparak vurmaktan çekinmediler.

Bugünün yumuşamış insanları şüphesiz böyle bir şeyi yapamaz ve yaptıramazlar. Fakat az kuvvetle çok iş yapmak büyük devlet kurmak ve millet yaratmak isteyenlerin felsefesi de pörsük bir ruha dayanamaz. Tanrıkut Mete Türk milletinin edebi disiplinini kurdu ve bütün dünyaya askeri disiplinin ne olduğunu neler yapabileceğini gösterdi.

Disiplin körükörüne itaattır ve körükörüne itaatta en büyük yaratıcı şuur gizlidir. Buhranlı anda ölümün karşısında tartışmakla hiçbir güçlük çözülemez. İtaat edilen yanlış karar bile tartışılan doğru karardan daha verimlidir.

Mete’nin Hunlarının yiğitliğe ve nişancılığa ihtiyaçları yoktu. Lüzumundan çok cesur ve nişancı idiler. Mete bu meziyetlere disiplini de ekleyerek Türk ırkını edebileştirdi.

Disiplin… Emir vermek gururu ve emir almak sarhoşluğu… Bu sarhoşluk müthiş bir şeydi ve içinde atom enerjisi gibi korkunç bir kuvvet gizlidir.

Hunlar Tabgaçlar Aparlar Gök Türkler Uygurlar Karahanlılar ve Selçuklular hep aynı strateji ve aynı taktikle savaşıyorlardı. Ani baskın yapmak; yahut düşman saldırınca çekilmek ve onu üssünden iyice uzaklaştırıp yıprattıktan sonra kesin sonuçlu savaşa girmek. Düşmanla karşılaşınca ok yağdırarak ince ay şeklinde saldırmak düşman dayanıyorsa yine ince ay biçiminde hızla çekilmek ve çekilirken geriye şaşmaz oklarla atış yapmak.

Bu ince ay kovalarken de kaçarken de düşmanı kıskaç içine almaya daima hazır bir metottur ve çok kere kapanarak onu yok etmiştir.

Savaş bozkırların bir hayat felsefesi olmuştur. Henüz İslamiyet doğmamıştır ve Türkler ebedi cenneti henüz bilmedikleri gibi şehitlerin cennete gideceklerinden de haberleri yoktur. Öyle olduğu halde savaşta ölmeye can atarlar evde ölmekten utanırlar böyle bir ihtimal karşısında benizleri sararır.

Böyle bir orduyu elbette yenemezsin. Yok edebilirsin fakat mağlup asla!...

Babadan oğula askerliğin iyi savaşçı yetiştirdiği muhakkaktır. İnsan hayatında işbölümü gelişip toplum daha çapraşık bir durum alınca Türkler de Tımarlı askerliği kabul ettiler. Bu daimi bir ordu demekti ve yüzyıllar boyunca çok verimli sonuçlar doğurdu. Tımarlı asker bir toprağın sahibi idi. Toprağın gelirini alıyor fakat daima savaşa hazır bulunuyordu. Ölünce yerine oğullarından en iyisi geçiyordu. Osmanlıların bir muamma ve mucize gibi görülen ilk fetihlerini küçük toprak aristokrasisi bu Tımarlı ordu yaptı.

Mete’nin büyük bir askeri felsefenin kurucusu olduğunu zaman ispat etti. Türk ordusu Mete’nin prensiplerine sadık kaldığı müddetçe yenilmedi yenilse de hemen toparlanmasını bildi. Mete’nin prensiplerinden uzaklaşınca bozgunlar kendini gösterdi.

Askerlik fedakarlık ve feragat mesleğidir. Asker şahsi kaprislerinden de feragat edecektir. Kumanda aldığı zaman bunu kayıtsız şartsız uygulayamayan insan asker olamaz. Bu itaatta eşsiz bir güzellik vardır. Hoşuna gitmeyen şey karşısında herkes direnir. Bunu en seviyesiz insan hatta hayvan da yapar. Fakat hoşuna gitmeyi düşünmeden; zevkini arzusunu fikrini büyük bir prensip uğruna feda edebilen insan en üstün insandır. Tarihimizde disiplinin bozulduğu zamanların cezasını bozgunlarla ödedik. Son devrimizde ise disiplinsizlikten başka yeni bir mikropla zehirlendiğimiz oldu: Siyaset! Bunun nasıl bir mikrop olduğunu ve neye mal olabileceğini Balkan Savaşı göstermiştir. Bütün dünyanın Balkanları birkaç ayda perişan edecek sandığı Türk ordusu subay kadrosuna giren siyaset mikrobu yüzünden korkunç bir bozguna uğradı. Siyasetin nasıl kemirici bir mikrop olduğunu anlamak için 1913’te Balkanlılara yenilen bir ordunun 1914-1918’de İngiltere ve Fransa gibi o zamanın şampiyonları karşısındaki şerefli ve destani savaşlarına bakmak yeter.

Çekirdek silahların ortaya çıktığı zamanımızda askerliğin değeri kalmış mıdır diyenler var. Bunlar kasıtlı bozgunular değilse karamsar gafillerdir. Askeri ruha sahip bir millet aklın gerektirdiği şekilde hazırlanmışsa birkaç atom bombası ile yenilmesine imkan yoktur. Küçük İsveç atom silahları olmadığı halde atom savaşına hazırlanmıştır. Sığınaklarla atom savaşı eğitimi ve gerillacıları ile…

Çekirdek silahlı düşmanın saldırısına uğrayan Türk ordusu ne yapar? Kendisinin de aynı silahları varsa mesele yok. Aynı cinsten silahları yoksa dağlara ve mağaralara dağılarak tarihin en şanlı ve kanlı en uzun ve çetin savaşını yapar.

İngilizler Fransızlar Çanakkale’ye saldırdığı zaman o üstün silahlar karşısında o maneviyat ve o eğitim karşısında Balkan Savaşı’ndan çıkmış Türk askerinin bir şey yapamayacağından emindiler. Hatta Türk ordusundaki Alman subayları da aynı düşüncede idiler. Fakat Enver Paşa’nın sıkı disiplini ile bir buçuk yılda hazırlanan ordu yetişkin ve fedakar subayların kumandasında bire karşı iki ölerek onları durdurup kaçırdı. Çünkü ruhlarını zafer inancı sarmıştı. Fakat ruhlarında zafer inancı olmayan Fransızlar Majino’nun arkasında oldukları halde Alman saldırışı karşısında 12 günde yere serildiler.

30 Ağustosu anarken bir inanç gücünün kazandırdığı zaferi düşünüyor ve ona başlangıç olan 26 Ağustosu da hatırlıyoruz. 26 Ağustos 40.000 kişinin 100.000’i darmadağın ettiği başka bir inanç savaşının Malazgird’in de yıldönümüdür. Ve doğrusunu isterseniz Türkiye Türklerine yakışan asıl bayram 26-30 Ağustos günlerinin bayramıdır.

30 Ağustosu anarken onun şehitlerini ve bütün savaşların şehitleri olan elli milyon kahramanı kutluyoruz. Milletimizin özü olan ordumuzu ve onun şeref tablosunu düşünüyoruz. Subaylarımızın Tanrıkut Mete ordusu subayları kadar çelik iradeli olmasını diliyoruz askerliğin zorlaştığı çağımızda subay ve astsubaylarımızın daha çekirdekten yetişmesini istiyor bu sebepten askeri okullarımızın kapatılması yolundaki hareketleri üzüntüyle karşılıyoruz.

Hayat savaştır. Ölümden korkanlar yaşamasın. Bayraklar nasıl kanlandıkça bayrak oluyorsa toprak nasıl kanla sulandıkça vatan haline geliyorsa toplumlar da ölmesini bildikleri nisbette millettirler. Ölümden ancak hayvan ve hayvanlaşmış insan kaçar. Ölümlerin en güzeli ise yurt ve şeref uğrunda ölümdür. İçimizi sızlatan şehitlerimiz aynı zamanda övüncümüz ve sevincimizdir de…

Bu yazı Türkçülerin Türk ordusuna onun elli milyon şehidine ve yarınki şehitlerine saygı duruşudur.


Nihâl Atsız Milli Yol Dergisi 31 Ağustos 1962 Sayı: 31
..::ŞeHZaDe::.. isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiShare on Facebook
Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konu Seçenekleri
Modları Göster

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Okuduğunuz Konuya Benzer Konular
Konu Konuyu Açan Forum Cevaplar Son Mesaj
.::Hüseyin Nihal Atsız şiirleri ve hayatı::. AtiL Aşk Şiirleri 1 13-10-2008 17:17
Hüseyin Nihal Atsız (1905 - 1975) İLK-K4N Biyografiler 2 27-08-2008 20:35
Hüseyin Nihal ATSIZ O'NEAL Çöp Forum 1 23-08-2008 17:37
Şüküfe Nihal Başar O'NEAL Biyografiler 0 02-02-2008 17:35


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 06:42 .


Powered by vBulletin 3.8.4
Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.2.0

TEKplatform.Com
UslanmaM MaxiCep izafet Web Hattı telefon tedavin