![]() |
|
|
#1 (permalink) |
![]() |
KARGALAR SOĞUK TOPRAKLARIN KUŞU
İnsanlık için hep hayali kurulmuş güzel günler adına kesilmiş başların düştüğü topraklar en kanlı zamanı yaşıyordu. Yol boyu uzanan ağaçların her birinde bir insanın sallanması gelecek güzel günlerin hazırlanması için gerekliydi. O insanlar hariç. Onlar büyük hayalin gerçekleşmesine şiddetle karşı çıkabilecek sıradan görünen ama hiç de sıradan olmayan birer canavarlardı aslında. Bu yüzden asıldılar ve bu yüzden durduruldu kalp atışları. İnsanlığın gelecek güzel günleri adına insan yok etmekle başlanmıştı işe. “Zorbalar” diye bağırdı bir karga havada kavisli dönüşler yaparken. “Sizi gagalamak istiyorum zorbalar.” Zorbalar duymadı karga’yı. Biri mektup yazıyordu karga böyle bağırırken. “Gereken en gerektiği şekliyle yapılmaktadır. Yüreğiniz ferah olsun.” Sayım tamamlandı mı kaç kişi öldürüldü bugün isimleri neler geri kalanlar ne yapıldı trenler istasyonda bekletiliyor mu evlere kimleri yerleştireceğinize karar verdiniz mi? Russo İvan Berta Vadim Aleksey... Çocukları nereye topladınız? Hafızalarına cümle kazıyabilecek tek bir kişi kalmayacak. Yeni bir dönem başlatıyoruz. Her şey iyi ve güzel olacak. Sınırsız mutluluk sınırsız huzur sınırsız keyif hepimizi bekliyor. Hepsinden herkese yetecek kadar var. Kargalar birlikte uçmaya başladılar. Kalabalık görünüyorlardı şimdi. Döne döne ileriye gidiyorlar sonra döne döne geri geliyorlardı. Bir alçalıyor bir yükseliyorlardı. Askerlerden biri bu görüntüden rahatsız “dertleri ne bunların ne istiyorlar?” diye söylendi. “Zorbalar” diye bağırdı karga yeniden. Yine onu duyan olmadı. Hepsini kaydettiniz mi? Kimlerin imzası olduğuna bakayım. Her evin yeni sahibinin dosyalara işlenip işlenmediğine iyi bakın. Eksik olmasın. Şu ölen insanlar dünyaya hiç gelmediler hiç yaşamadılar buraya getirilenler de zaten hep buradaydılar. Bütün nüfus kayıtlarını hızla oluşturun. Şu tren işini de boşverin gitsin. Kimseyi hiçbir yere taşımıyoruz. Toprağın altı en ideal yer. Toplama kampları zaman kaybı. Bugün biz öldürmesek orada ölecekler nasıl olsa. İşi uzatmaya ne gerek var.İş başına. Üç gün içinde bu bölge temizlenmiş olmalı. Bütün hayvanları da eşit olarak dağıtın. Herkese eşit toprak verilecek. Kimse kimseden üstün olmayacak. Kimse kimseden farklı da olmayacak. Eşitiz. Kargalar şimdi gökyüzünü tamamen siyaha boyamışlardı. Gak’lamaları insanda şiddetli baş ağrısına neden olabilecek kadar rahatsız ediciydi. “Zorbalar” diye bağırdı karga. “Sizi gagalamak istiyoruz.” Birden dalışa geçti kargalar. Hızlı diklemesine ve hedefe kilitlenmiş olarak. Hava kışa yakışan sertlikteydi. Bu kuzeyin toprakları kışın donardı. Kışın donan toprakta kargalar kendilerine yiyecek bulmakta zorlanırlar bir toprak parçası ararlardı kendilerine. Büyük gagalarıyla toprağı eşelerler eşelerler... ve bir tohum bir buğday tanesi bir mısır parçası bulabilme ümidini hiç kaybetmezlerdi. Kargalar soğuk toprakların kuşuydu. Sabırlı ve güçlü kargalar her zorun üstesinden kendilerince gelebilirdi. Askerlerin üzerine birer birer yağdılar. Her karga üzerine düşeni yapmayı başarmış güzel günler hazırlamak için korkunç günlerin yaşanmasına sebep olan bu askerleri çiğnenmiş ekine çevirmişlerdi. “Zorbalar” diye bağırdı karga. “Gereken en gerektiği şekliyle yapılmıştır. Yüreğiniz ferah olsun.” Dinyester akıyordu bengidiyordum her şeyi gördü benbiliyordum |
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
![]() |
SOKAĞIN DİLİ
“Fesleğen kokulu sokak..” Bu bir mısra mı yoksa bir hikaye ya da bir deneme kitabında okuyup da notlarımın arasına aldığım bir cümlenin öznesi mi? Şu anda hatırlayamıyorum. Önemi de yok zaten. Şimdi önemli olan böyle bir sokağa duyduğum müthiş özlem... Bu ifade beni geçmişe götürüyor çocukluğuma onun bereketli iklimine... Zaten geçmişimizde güzel sayfalar olmasa gelecek için güzel sayfalar yazabilir miydik? Gazellik hangi zamana ait olursa olsun dinmeyen kâlp ağrımız ezeli sevdamız. Sevda dedim de evet sevda vardı o güneşli günlerimizde ve bereket...Nereye baksak onlarla karşılaşırdık... Diyelim ki şu çeşmenin adı “Sevda çeşmesi”dir. Serin sularından içer bağa bahçeye giderken bu çeşmenin başında dinlenenlerden sevda ve bereket hikayeleri dinlerdiniz. Tarlalardan bahçelerden genç kızların savda manileri gelirdi kulağınıza...Bağ ve bahçe bozumlarında her nimet komşularla da paylaşılır ayrıca kurdun kuşun nasibi de ayrılırdı. Paylaşmanın derin hazlarıyla mevsimden mevsime koşar ömür defterine sevda ve bereket sayfaları eklerdik. Karanlıktan korkmazdık üstelik. Çünkü aydınlıktı yüreklerimiz. Yaz hüzzam’la biter kış nihavent’le başlardı.Şehir mi? Sadece adını duyardık o zaman. Üstelik teyp icad edilmemişti. Bu yüzden türküleri ablamızdan masalları ninemizden dinlemenin o bir daha geri gelmez günleri içindeydik. Irmak görmeyen sulara girmeyen ağaçlara tırmanmayan dağlara çıkmayan nesilden değildik çok şükür.Bütün bunlar geçmişe takılıp kalmak mıdır? Elbette hayır! Geçmişin geleceğe taşınabilecek fotoğraflarıdır bunlar. İmkansızlık mı diyeceksiniz yoksa hayal mi? Derim ki hangi gerçek önce hayal değildir ki... Üstelik de bunlar yaşanmış ve belgeleri olan gerçekler... |
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
![]() |
KRİSTAL YANGININDAN DÜŞEN AFORİZMALAR
Yandığım doğrudur metanet denizlerinden…Her gün bir gülün derdindeyim…ne gören oldu ne de anlayan…bu yüzden kaçışlarım vardır kalabalık vadilerden kuytu aşiyanlara…bazen bir kuş kanadında müşfik bir seslenişin ortasında …bazen de gülzarında bir rüyaya çıkıyor kapılarım…bütün bunlardan ne nur yüzlü kızlar ne de gül kokulu azizler bihaberdi… Ne kadar Yusuf’uz ve ne kadar Yusuf’sunuz ! … Saf bir çocuğun kalbinden çıktım bu gece ben…çıkarken künefeciden… mesajında bütün güzellikleri buldum ben…kendimde miyim desem değildim zaten…ayazların parmak uçlarının ve en çok da bir gülün derdindeydim… Yandığım doğrudur zindanlarında…olgunlaştığım da…aşk ile yanıp yakılan bütün insanları dinliyorum…herkes ağlayanım oluyor halime ama merhem de olmuyor kimse…kokusunda kaldığım bir gülün uçurtma kanatlarındayım…kimseyi yaklaştırmıyor tahtına sevgilim… sevdiğim ne güzel… zindanım ne güzel…ne güzel rüyalarım…ne güzel… Ne kadar Yusuf’uz kaçışlarımızla….düşündüm… ağladım bugün üç çeyrek güzelliğine…herkes güzel de bir ben miyim çirkin diye… bütün seslerin haykırışında isyanlar vardı ve sus dediler artık sus! Rüyalarımızı verdik ne güzel insansın diye…gelen geldi vereceğini verdi… sen de ver güzelliğini de…Nasıl olur dedim nasıl ?...olur olur dedi…peki tekrarından nasıl olur dedim…açarız önünü dedi…demek huzur ile kalktığım bu yüzden…ne güzel rüyalarında olmak…ne güzel… Yandığım doğrudur hasretinden… arzu halimle gaflet ve delalete düştüm mü ben ?...zina ehli mi oldum ?… konuştum mu sustum mu ben ? söyle gül kokulu yar söyle ! ağlatıp da soldurdum mu ben? Ağlayıp da solan bir benim… zindanlarında mutlu olan da ben ? ama yandığım doğrudur hasretinden…gafletlerden de kaçtığım doğrudur… Ne kadar Yusuf’uz içimizdeki sese soluduğumuz kafese…ne kadar rüyayız ilahi nefeslere…ne kadar gerçeğiz nefislerle…sahi biz ne kadarız ?... belki öğretilerimiz kadarız sokak uçlarında belki üşüdüğümüz kadarız aşk iklimlerinin köşe başlarında…zindanlara girebilecek kadar yumuşak huyluyuz belki…hatırda kalacak kadar yorumlardayız…ne kadar Yusuf’uz içimizdeki sese…sahi ne kadar Yusuf’uz Yandığım doğrudur krizantem düşlerinde…aforizmalarda kaldığım doğrudur…yağmur hıçkırığıyla çoğaltıyorum gündüzümün en kuytu yerlerini…aşk ızdırabıyla aşıyorum rüyalardan kalanları…sabır diyorum her şeyden evvel sabır…sabır ey güzel sabır ? ne de güzelsin sen ulvi iklimlerde…ey güzel sabır !... İlk ve son nefes kadar aralardasın…aşinalığım da sana sabrım da…kararsız noktalarda kaldığım aşk ile yandığım kutsalın kıyılarındasın…lavların akarken ayak uçlarımdan denize kavuştuğum noktadasın…soğuk dalgalar kadar yakıcı lavlar korkusundan taşıp da coşan ne çok öte aralardasın…elini açtın dua ile… her günüm Yusuf-33 diye…bekle beni bekle ! ateşinden korktuğum rabbimin sabrındasın… Sufi’nin bir günü gibi yaşamamışsam bir ömrü terk edilmiş cennetlerden ve ana rahmine düştüğüm günden beri elvedalarına ağlamamışsam bir günü bir gül niyetine sevmemişsem sesimde kalan sesini zina diye vermemişsem ve eğer ki zindanlarına mahkumum dememişsem bir ömür bir gün olsa ne yazar… Yandığım doğrudur ne kadar Yusuf’uz deyişimizden…bir güne niyet verdim Nurundan gülümsün diye…nurundan güller veresin…uçurtmanın ipinden tutulasın kuyruğundan ben jilet diye…reyhan reyhan kokulu öğretilerde kemaleti öğreten olasın… sen de zindanlarımda benim gibi Yusuf Yusuf kalasın… |
|
|
|
|
|
#4 (permalink) |
![]() |
İSİMSİZ SOKAK ÖYKÜLERİ
“Bütün gemileri yaktım dönmek düşmesin aklıma diye.” 1. Çevresi yüksek duvarlarla çevrili bahçenin uç tarafına kondurulmuş tek katlı basık toprak evin bir kızı Lemine en cılız haliyle döküntü dolu bahçenin kıyısında köşesinde dolaşıyordu yalın ayak. Sokağın en eski eviydi 3 / A. Beyazdı. Çatısına yerleştirilmiş kiremitler yosun tutmuşluğundan siyah görünüyordu. Boyası çoktan dökülmüş pencere çerçeveleri ilkbaharın serin yağmurlarını pervasızca içeri davet ederdi. Lemine ıslak yatağında karın ağrısından kıvranırken bütün hayatların böyle olması gerektiğini düşünerek hiç şikayetlenmedi. Bir ufak bahçeden başka bir dünya da bilmezdi. Duvarın üzerinden başını uzatıp sokağa bakmaktan çoğu zaman boynu tutulur bu yüzden eğik tutmak zorunda kalırdı başını. Ne Gorki girdi eşikten ne Marquez ne Gazali ne Kafka...On-dört yaşındaydı. Üzerinde kırmızı çiçekli yırtık bir elbise vardı. Birgün sokakta siyah bisiklete binmiş bir adam gördü. Adam iki adım ötede durmuş Lemine’ye bakıyordu. “Ne var?” diye geçirdi aklından Lemine. Dönüp toprak eve döküntü bahçeye bir de portakal ağaçlarının kalın yapraklarına göz attı. Her şey olduğu gibi hiç değişmeden öylece ve hiç de değişmeyecekmişcesine duruyordu. Adam bekliyordu Lemine merak ediyordu. “Bu bahçenin dışında ne var?” “Sokak.” “Sokağın ilerisinde ne var?” “Başka sokaklar.” Lemine daha önce hiç yapmadığını bir anda nasıl olduğunu anlamadan yapıverdi ve duvarın üzerine çıkıp sokağın tozlu yoluna hoplayıverdi. Kıvırcık sarı saçları karman çorman hiç tarak yüzü görmemiş ve sıcak suyla hiç yıkanmamıştı. Siyah bisiklete binip başka sokaklara gitti. “Tutulursa dilin bu hengâmede hoş gör bırak lâl kalsın.”2. Büyük fırından şöyle on adım beri gelince yola bakan balkonunda bastonuna yaslanarak ayakta durmaya çalışan Az Bekri vücudunun titremesini durduramayışının öfkesini sokak kedilerinden çıkarıyordu. “Buraya gelen kediler ölüyor” diyordu ardından da. “Gel pisi pisi sana süt vereyim.”Kediler geliyordu. Sütü içiyordu. Az Bekri’ye bir baktıktan sonra şöyle mideleri kalkmış gibi üç beş metre ileride yere yığılıveriyordu. Az Bekri hayatını biraz daha kirletiyordu sona bu kadar yaklaşmışken bile. “Gökyüzünü feryat ile dolduranlara ölüm gösterildiğinde yüzleri karardı.” 3. “Madam siz hiç konuşmaz mısınız?” diye sordu çocuk kadının başındaki pembe tüylü şapkadan gözlerini ayırmadan. “Madam” demişti çünkü Madam’ın kendisine “Madam” denmesini istediğini bir keresinde annesinden duymuştu.“Az konuşur” dedi Madam. Çocuk sokağın kıvrımından ucu görünen evine bir göz attıktan sonra “neden?” diye soruverdi. Annesinin Madam’la konuştuğunu görmesini istemiyordu. “Pek bilmez Türkçe” dedi Madam. Çocuk şaşırdı. Annesinin hiç pembe tüylü bir şapkası olmadığını hatta hiç şapkası olmadığını düşündü. “Okula gitmediniz mi?” diye sordu. Aklından da büyüyünce annesine bir şapka alması gerektiğini geçiriyordu.Madam cevap vermek ister gibi ağzını açtı ama birden vazgeçti. “De hadi hadi çok söz gerek yok. Ben gidiyor burda” dedi sözü değiştirerek.Çocuk Madam’ın o gün nereye gittiğini anlayamadı. Bir daha da hiç karşılaşmayınca Madam’la sokağın tek panjurlu evinden ayrıldığı aklına geldi. Sonraları annesi sokağın terzisine söylerken duydu Yunanistan’a gittiğini Madam’ın.“Yalnız bırakılanlar dayandılar yalnızlık onları gitmelere mecbur edene değin.” 4. Deprem olduğunda herkes evinin bahçesinde uyumuştu dört gece. Cesaret eden içeri girip yastık almıştı edemeyen kolunu kıvırıp yatmıştı. Hazirandı. Hava sıcaktı. Bağlı köpekler sürekli havlıyordu. Sabaha kadar sokağı mırıltılar dolduruyor bu musibetin uzaklaşması için dua ediliyordu. Semira hambalis kokusunun ne kadar güzel olduğunu o gecelerde aklına kazıdı. Zakkum çiçeklerinin pembe ve beyaz açtığını yaz başı gecelerinin serin geçtiğini arktaki suların sokağa taştığını bekçilerin uyumadığını o deprem gecelerinde öğrendi. Dört gün dört gece sallandı şehir içindekilerle beraber. Evler ve yollar ve ağaçlar ve duvarlar ve arabalar ve insanlar ve dağlar ile taşlar sallandı durdu. Semira teyzesine sarılarak uyudu. Birisine sarılınca daha az korkuyordu daha az deprem oluyordu sanki. O gecelerde bodrumda besledikleri tavşanlar da kayboldu. “Yerin altında büyük delikler açıldı da onlara mı düştüler acaba?” diye sordu Semira. İşte o zaman öğrendi hayvanların depremi önceden hissettiklerini ve korkup kaçtıklarını. “Keşke bize de haber verselerdi” diye düşündü.“İnanmadılar dünyanın döndüğüne” 5. Her gün batımı sonrası gökyüzünü saran karanlık insanları evlerine sürüklerken köşe başını geçtikten sonraki ilk sokak lambası biliyordu ki bir de karanlık ile beraber dışarı süzülenler vardı. Sokak lambası biliyordu çünkü görüyordu her gece karanlığı siper edinenleri. Onlar lambanın neler gördüğünden habersiz en karanlık taraflarını döküyorlardı kaldırımlara. Siyah giyiniyorlar ve siyah bakıyorlar ve siyah duruyorlar ve siyah tokalar takıyorlar ve siyah izler bırakıyorlardı. Nadiren dökülen sözlerden siyah damlıyordu yerlere. Lamba bir gece uyanır uyanmaz ışığının ne kadar sönük olduğunu farketti. Kaldırıma yansımadığını etrafı aydınlatan şeyin yanında ışığının ne kadar cılızlaştığını gördü. Gökyüzünde büyük bir kandil yakılmıştı sanki. Tek bir nokta karanlık bile gezinmiyordu etrafta. “Bir garip gece” diye düşündü.Sokak lambası şöyle bir silkeledi kendisini. Yerinde birkaç kere hoplayıp zıpladı. Ampülünün tozunu aldı. Gövdesini öne arkaya eğerek ısınma hareketleri yaptı. Uykunun mahmurluğunu üzerinden atmaya çalışarak dikkatini işine toplamayı denedi. “Hep böyle olursa beni çürüğe alırlar” diye içine kocaman bir kurt düştü. Bu cılızlığını gören var mı diye de şöyle bir bakındı. Apartmanların tepesinde gölgeler rüzgarın önünde koşturan tozlar ara ara gözlerini açan kediler park edilmiş arabalar dışında bir şeye rastlamadı. O siyah adamlar ve kadınlar da yoktu bu gece. Karanlık yerine bir huzur dolaşmadaydı semada. Bu gece bir kandil yakılmıştı belli. Kim içindi? Kimler içindi? Bu gecede bir başkalık vardı belli. Sokak lambası bu sessizliğin ardındakini bulmak isterken birden karşı kenarda sıra sıra duran ıhlamur ağaçlarının yere eğildiğini gördü. Sonra diğer ağaçlar otlar... O sıra aydınlık gökten bir nur indi yeryüzüne dolaştı her yeri. Her yer nur ile dolunca lambanın ışığı tüm gücünü kaybetti. Lamba buraya yerleştirildiğinden beri hiç böyle bir gece yaşamadığını düşündü. Her şey hiç bu kadar güzel görünmemişti gözüne. İnsanlar da görebilseydi de bu nurdan nur alabilselerdi keşke. Belki siyahlar beyaza dönerdi. Beyaz sözler dökülürdü dillerinden belki o zaman ve hiç siyah acılar yer bulamazdı kendilerine. Gece bitti. Sokak dolup dolup boşalmaya başladı. Nurlu gece çekildi. “İnsanlar kötülüğü yaydılar seyretmek için oturdukları yerden.” 6. “O evde bir deli kadın var ona anlat derdini. Bir gözü öte alemlere çevrili imiş. Düz duvarda kapılar açıp giriyormuş. Bir keresinde çatıdan uçup gittiğini görenler olmuş. Sokaktaki kedi köpekle konuşuyormuş” dedi Maşka. Hema inanmadı Maşka’nın bu söylediklerine ama bu sözlerden sonra duvarlara bakmaktan da kendisini alamadı. Bir kapı açıldığını ve gerisinde kaybolduğunu hayal edip hep öte alemlerin duvarların arkasında biryerlerde olduğunu düşündü gecelerce. Çıkmaz sokağın en ucunda yıkık dökük evdeki deli kadının yanına gitmek için artık kendisini durduramadığı bir ikindi sonrasında kareli gömleğini üzerine geçirip rutubet kokulu evlerin arasında yürümeye başladı Hema. Saç örgüleri belinde dans ediyor el parmakları birbirlerini çekiştirip duruyordu. Avuçları ter içinde kaldığında hararet bütün vücudunu çoktan kaplamıştı. Birden duvarın birinden kara bir kedi sıçradı önüne. Durdu Hema. “Bu o deli kadın mı acaba?” diye aklından geçirmeden edemedi. Kara kedi öylece bakıyordu Hema’ya. Kuyruğu havada bir sağa bir sola kıvrılıyordu. “Sen osun” dedi fısıltıyla Hema. “Ben oyum” dedi kara kedi. İrkildi Hema. Bir adım geri attı. İçinden dönüp kaçmak geçti. Ama bir kedinin ondan daha hızlı olabileceğini iyi biliyordu. “Hem tırnakları var sivri sivri” diye düşündü. Kara kedi bir başka duvarın üzerinden atlayarak gözden kaybolduğunda Hema rahatlamıştı. “Gitmemeliyim” dedi kendi kendine. “Gitmelisin” dedi yine kendi kendine. Evin önüne geldiğinde biraz beklemek istedi. Yıkık dökük evde birilerinin yaşıyor olma ihtimali bile saçma görünüyordu ona. Aklını dönmek düşüncesi kurcalarken bahçe duvarında bir delik açıldı. “Deli olan benim” diye düşündü Hema. Kara kedi arkasında belirmiş “gir içeri” diyordu ona. Hema çaresiz deliğin içinde sürünmeye başladı. Bir tünel gibiydi. İlerledikçe devam ediyordu. Kara kedi arkasından garip sesiyle tekrar edip duruyordu: “Korkmuyorsun... korkmuyorsun...” “Korkuyorum” diye bağırmak istedi Hema. “Çok korkuyorum. Her şeyden. Yürümekten. Durmaktan. Yemekten. Ağlamaktan. Uyumaktan. Böyle sürünmekten. Bir kediyle konuşmaktan. Yaşamaktan. Saksılardan. Merdivenlerden. Yıldızlardan. Salatalıktan. Bardaktan. Balonlardan. Çocuklardan. Soğandan. Sudan. Borudan. Bacadan. Her şeyden korkuyorum.” Hema sürüklenirken düşmeye başladı. Boşluğun farkına varamamış karanlıkta eli kayıvermişti. Düştü Hema. Düşerken bağırdı Hema. “Korkuyorum. Her şeyden korkuyorum. Düşmekten. Gözümden. Kolumdan. Terliklerden. Eskilerden. Köpeklerden. Kendimden. Her şeyden korkuyorum.” Kara kedi de düşüyordu onunla birlikte. Karşı karşıya düşmeye daha ne kadar devam edeceklerdi? “Sen korkularından kurtulana kadar” dedi kedi. “Hepsini içinden söküp atana kadar böye düşeceğiz.” Hema gözlerini kapatıp kendisini yumuşak beyaz geniş bir yatakta düşünmeye başladı. Pencereden gün ışığı sıcaklığını veriyordu. Tavandan sarkan avizenin mora kızıla maviye sarıya ve yeşile çalan kristallerinin yansımasıyla odanın içinde renkler dans ediyordu. Büyük bir huzur gezindi içinde. İşte tam bu sırada bir zemine deydi ayakları. Sert soğuk nemli kaygan zeminde durmakta zorlandı Hema. Kedi de hemen yanıbaşındaydı. Bir kadın belli belirsiz bir göründü bir kayboldu.“Neler oluyor?” diye sordu Hema. “Olan bir şey yok” dedi kedi. Hema sakinleşmiş korku çekip gitmişti.“Korkmuyorsun” dedi kedi. “Korkmuyorum” dedi Hema. Belli belirsiz bir görünüp bir kaybolan kadın “gidin artık” dedi. Kedi ve Hema arkalarında açılan kapıdan yürüyerek çıktılar. Çıkmaz sokakta ilerlerken Hema evlerin dökülen duvarlarına kokan su birikintilerine bile gülerek bakıyordu. Bunu farkettiğinde durup kediye birşeyler söyleyecekti ki... Kedi yoktu. Gitmişti. Yürümeye devam etti Hema. O kadar çok yürüdü ki çıkmaz sokağı geçti. “Balnaban” sokağı geçti. “Nişter hurafti” sokağını geçti. Sağa döndü “Hek muşfan” sokağını geçti. Gide gide daha temiz sokaklara daha geniş soakaklara geldi. “Fa fine fetan” sokağındaki temiz havayı soludu. Düz gitti. Yokuştan inerken duvarda yazan “Dumate bayırı” yazısını okudu. Tam karşıda uzanan masmavi denizi görüp bir süre onu seyretti. Ona gidip mavi olmaya karar verdiğinde “Yumil” sokağına girmişti. Bu sokakta güzel görünen evler vardı. Bahçelerinde çiçekler pencerelerinde tüller vardı. Hayran kalmıştı hepsine. O sokaktan tam karşıdaki sokağa geçtiğinde denizin kokusu ona kadar ulaştı. “Jemalika” sokağındaki büyük parkın kenarında durup kendi halindeki insanlara baktı. Hiçbiri rutubetten çıkmışa benzemiyordu. Hiçbirinin sokağında endişe verici gizemler yok gibiydi. Hema yürümeye devam ederken bütün sokakların birbirinden çok farklı olduğunu anladı. “Slapki” sokak “Uma yuma” sokak “Dolga” “Cayve” “Ömer”... Bir sürü sokaktan geçip bir sürü sokak adı okudu Hema. En çok “Ömer” sokak ilgisini çekti. “Acaba bu sokağın adı neden Ömer idi?” Diğer sokakların adının yanında bu isim ona garip değişik geldi. “Ne demekti acaba? Kim bu ismi vermişti bu sokağa?” Birgün eğer yaşamaktan fırsat bulabilirse birilerine sorup öğrenme kararı aldı kendi kendine. Tam karşısında deniz duruyordu. Hema hiç korkmadan denizin yanına kadar gitti. İlk kez oluyordu bu Hema’nın hayatında. İlk kez çıkmaz sokaktan dışarı çıkmış ilk kez başka sokaklar görmüş ilk kez denize ulaşmıştı. Sevindi. Hema çok sevindi. Öylece oturup denizi seyretti. Sonra ne oldu? Bu da başka bir öykünün içinde. “Kimsenin kimseden haberi yok.” 0. “İhtimal siz bu sokaktan hiç geçmediniz...” Sağa sola kıvrılmadan dümdüz yüz metre uzanan sokağın sağlı sollu evleri ne renk uyumlu ne debiçim benzeri idi. Bir tarafının bir köşesinde brikethane ![]() diğer köşesinde küçük bir “Salkım Eşeli” bakkalı; diğer tarafının bir köşesinde üç beş portakal ağacı ve otlar diğer köşesinde minicikKürekli Camisi... |
|
|
|
|
|
#5 (permalink) |
![]() |
KELİMELERE SIĞINMAK
“Bu karanfil kimin için? “ diye soruyor birisi... Adamın cevabı şöyle oluyor: “En çok kaybedilen ikindilere acıyorum.” Sonra ekliyor: “Çocuklara bakmak istiyorum. Sevmek istiyorum onları....Ama anneleri izin vermiyor.” Diğeri bu cevap karşısında şöyle diyor:“Ama bilmiyorlar ki rakamlara tutsak olmanın yolu onlara efendi olmaktan geçer...”Gülüyor adam ve yüzüme bakıyor. Yüzünde öyle bir ışıltı var ki gözleri parlıyor. Kâlp atışlarını duyar gibi yakın hissediyorum onu kendime... Konuşmak istiyor ve yine kelimelere sığınıyoruz. “Toplumun değerleri..”diye söze başlıyor yan masadaki genç. Orta yaşlı olanı ise onu sözünü bitirmesine fırsat vermiyor ve araya giriyor: “Bağlanmalısın onlara...Karşı çıkmakla eline ne geçecek...” “Ben kişisel değerlere inanıyorum.” Diyor genç adam. “Bir olsam da fark etmez. Çünkü bir bin’in başlangıcıdır.Sonra düşünüyoruz. Yeterli mi bu...Yani bir olmak bireyin değerlerine inanmak...Daha doğrusu böyle bir değerler manzumesi oluşturmak...Bütün bunlar sözün manasına bağlı elbette. Kişisel denilen değerler kişinin kendi nefsinde belirledikleri ise onların ne farkı kalır ki karşı çıkılan ve yine aşkın bir kaynağa bağlı olmayan değerlerden.Önemli olan kişiye göre değil hakikate göre doğruluktur.İsterseniz bir de şöyle bakalım olaya:Bugün için ortaya bir güzellik koyamayanlar ya böyle tutarsız düşüncelere sığınıyorlar ya da geçmişe...İçinde doğrulardan çok yanlışların bulunduğu bir yapıyı toptan sarsacaklarına onu bizim sayıp tezlerini bu temel üzerine bina ediyorlar.Oysa yanlışı görmeden ayıklamadan yapılan bu sahiplenme eski yapının doğrularının da görülmesine engel oluyor.Bir çok insan bu yanlışların o doğrulardan geldiğini düşünerek o doğruları da mahkum etmek istiyor.Kişisel olan mı toplumsal olan mı? İkisi de bir yerde aynı kapıya çıkıyor. Korkmayalım eleştiriden. Tutunacak bir ipimiz varsa ayaklarımız boşlukta olsa da fark etmez..Düşersek temele düşeriz. Ve yine kelimeler....Sözün özü yine şairlere ait. Sezai Karakoç’un “Alınyazısı Saati”nden birkaç mısra...Şimdi onlara yani kelimelere tutunalım onlara sığınalım:“Savaşırım doğudan daha doğuDoğrudan daha doğru olanı bulmak için Zulme karşı savaşabilirim İnsan başı yalnız Tanrı önünde eğilecektir Bunun için savaşırım ben Bunun için kanım helâl olsun....” |
|
|
|
|
|
#6 (permalink) |
![]() |
YOKUŞ
“çizilmiş yürekle yaşarken vezinle ağlayıp vezinle gülüyorduk” aşk üstüne konuşmayacaktım oysa bitirmiştim aşka dair ne varsa kitaplarda ve söylenebilecekler söylenmiş yaşanabilecekler hepten tükenmiş ![]() anlatan anlatacağını anlatıp çoktan gitmişti nasılsa. aşk üstüne kelam noktaya dayanmıştı nihayet lakin içerideki uyuyan fasılları uyandırıp pembeye boyamak ![]() onlara en şefkatli sözleri söyleyip onların duvar diplerinde birgün gelip en pembesinden gül açmalarını sağlamak dünyayı durdurmak kadar zordu. geçtim artık çiçeklerden böceklerdenmevsimlerin sarısından yeşilinden denizden güneşten ayın halesinden ve hilalinden.“felsefe okuyorum” desem İbn Sînâ’yı Empedokles’i arıyorumbulunca kaçıyorum kaçarken boşlukların birinden düşüyorum düşerken bir el uzanıp tutuyor beni bir bakıyorum İbn Rüşd Aristoteles’in cümlelerine şerh yazarkenbana uzanmış “gel” diyor “gelemem” diyorum. el-Muhtasar üzerine konuşmalar yapıyor bu arada aşk da yanımdan geçiyor bir ah nidası dökülüyor yerlere “ne oldu” diye soruyor “aşk” diyorum İbn Arabi’nin yolunu gösteriyor bana şu köşeden sağa dön düz gitbiraz daha düz git git git git bir dağ çıkarsa karşına hiç durmadan kenarından elma ağaçlarına dek yürü de yürü sana elma verenlerin seni oyalamak senin aşk üzerine gitmeni engellemek seni yolundan çevirmek isteklerinin olduğunu bil ve durma yürü yürü yürü ak saçlı ağaçtan bal dudaklı papatyadan sonraköprülü yoldan saçlı kayadan sonradeli devran selvi Baran’dan kıvrıl da sola dönaz git düz git düz git az gitoralarda bir yerde yıldız yağsın üzerine aşk diye diye çök olduğun yere yerde taşlar kanatsın dizlerini farkına varama susuzluk kurutsun dudaklarını umursama vahlanma o anda bir kapı açılırsa önünde bil ki gelmişsindir İbn Arabi’nin mekanına ah’ların toplanıp orada yittiğini ah’ların orada maddeden çıkıp mânâya dalış biçimini göreceksin. “dağıldık bir başımıza kalakaldık çizilmiştik üstelik”başıma ağrılar saplandı içinde bir kule inşaatıpek hummalı okyanustan kuşkulu Heredot ile karşılaştım Historiaları yazarken bana baktı ürktüm “okyanusta aşkı bulmaya” dedim güldü gülerken İonya’da olup bitenler sallanmaya başladı. vaziyetim haddinden fazla hazin görünüyordu bana göre kılıçların oynaştığı ortaçağ’dan çok uzaklaşmıştık aklım oradaydı aklım hep oradaydı aklımı tutup çekmeye çalıştım “çık kurtul göğe çekil davran ve uç” diye zırlamak geçti içimden kimse zırlayanın yanına yanaşmıyordu filozoflar konuşmayı sormayı yürümeyi ve izlemeyi seviyorlardıben ne konuşabiliyor ne sorabiliyor ne yürüyebiliyor ve ne de izleyebiliyordumlay la la da lay la lom lay lay lay laylay lom şarkı söyleyenlerin cansıkıcılığından dem vurup kaçıyorlardı ya su kenarına ya ağaç gölgesine ya dağ başına yalnızlık onları düşünmeye düşünmek de cümle üretmeye zorluyorduben düşünmekten yorgun düştüğümü yürümekten dizlerimin bağının çözüldüğünü ağlamaktan gözlerimin şiştiğini derman diye bir şey kalmadığını yüreğimde ve zihnimde ve eklemlerimin tümünde mırıldanırken bir kedi yanımda miyavladı “ben” dedi “ben Ebu Hureyre’nin yanından geliyorum”odalarında dolaşmış avlularında oynaşmış mutlu kedi yolunu kaybetmiş vefasız saymış bu yüzden kendisini bir kediyi kucaklayıp şımartacak vakit yoktu bende ilerledim güneşe doğru bir ırmak gerisinde ses işittim “bah mattara ma fön delayla mişkara”necinin nesi anlayamadım biri olsa yanımda sorar idimyanımda hiç olan olmadığına yanasım geldi elmanın kırmızısını düşürdü aklıma güneş aç kalırsam aşk çöreklenmez aklıma sandım aç aç aç kaldım ne günler ne haftalar açken yürünmüyordu açken uyunmuyordu açken konuşmak zor durmak zor düşünmek zordu ey halimden anlayan tek ey halimi bilip gören tek ey alemlerin efendisi ey duaları işiten ey gören duyan bilen ben anladım ki bunca vakit bir tek sende kudret acizim zayıfım zavallının biriyim aşkı bile taşıyamayantamı tamına sevemeyen hep eksik her tarafı hep gedikben bir anda dünyaya meyledebilen bir bedbaht bir anda gerçeğe uyanıp da an sonra vazgeçen unutan yiten şu dar-ı fena’da ne etsem kapılar kapanıyor yüzüme ne desem anlamak inmiyor yüreğime. birgün Pandora ile karşılaştığımı anlatmadım kimseye hırçındı kutunun kapağını açtığında hırs havalandıneydi bütün bunlar insan aklının ürettiği zavallı duruşlar vah u vah ah u vah ben aşk üstüne konuşmayacaktım oysa / sus’ladım ellerimi bağladıklarında dilime acı biberler sürdüler / az çocuktum dediler aşk’a bulaşırsan yanarsın / doğrula’dım ben aşk ile barışmayacaktım oysa / -ladım -ladımoysa ben aşka aşk ile bakmayacaktım |
|
|
|
|
|
#7 (permalink) |
![]() |
ÜÇÜNCÜ SAYFA MÜNÂCÂTI
Dualar ayazda. Yürek donda.. boranda.!Ya aşk…? O ezelden ölümün koynunda.! Aklım sessiz sedasız üçüncü sayfalarda boğuluyor. Usulca deliriyorum da bunu henüz kimseler bilmiyor. En son ne zaman öptüm dolunayı alnından en son ne zaman filiz verdi yüreğim…?Kaç kez ölüm dokundu da kalbime sonra kalbim eceli yuttu. Ölümü de mi küstürdüm? Yoksa ben mi küstüm hayatın tüm dokunuşlarına… Bilmiyorum… Bildiğim: Aşka düştüm ![]() Leylamsı.. Aşkla yoğruldum ![]() güneş kırmızısı.. Aşkına inandım ![]() en çocuk bakışlı… Ancak şimdi ya şimdi…?Şair olmak acı veriyor bana.! Ağlamak yetmiyor ki. İçim kaskatı hüzün kesmiş.. Saçlarıma aklar düşürene yemin ederim ki.. her şeye rağmen ben sadece sevdaya inanıyorum.. Ordaysan ve hala kalbinin filiziysem dön gel… Ve.. ört üstümü ey sevgili! Üşüyorum… Gittin de bu zalim gidişten habersiz miyim?... Beni kimlere bıraktın? Son sözü söylemeden gitmek olur muydu? Gözlerim pusulasız kaldı şimdi. Yolunu bulamıyor… Çalan hep aynı şarkı… Sesini duymasam da biliyorum çalan hep aynı şarkı… Hani nakaratı intihar olan! Gitme dedim sana… Gitme! Şimdi gitme demenin telaffuzunun yürekte nasıl bir ağırlık bıraktığını öğreniyorum… Öğrendim artık.. n’olur gitme!Sana cannn derken tüm diriliğimi bırakıyordum oysa… Cannn.. gitme…!Namlulara gark etme yüreğimi. İnan bana o denli güçlü değilim ben. Dayanamam… Susarak dillendiririm de dualarımı susarak çağırırım seni kayıp kuytuma…Duymaz mısın hissetmez misin sana ram yanmışlığımı?Yusuf dedim sana çünkü o denli yakışıyordun ki kuyuya… Tarifsiz.. Sen kuyuydun kuyu sen…Fecr-i şimalîn şavkı vurmuştu saçlarına… Kuyuna girmek öznesi gözlerin olan düşlerimi anlatmak istedim..Gecelerinin nazlı kızı olacaktım. Bir ben koklayacaktım ellerini.. Ellerin toprak kokar Yusufum ve ben ellerinde ki toprak kokusunu çok sevdim… Bekleyebilir misin dedin. Evet dedim. Sana bekleyebilmenin ummanlar dolusu gerçeğini haykırdım.! Oysa ben kuyunda da yaşayabilirdim. Bunu anlatamadım galiba. Ya da sen anlamak istemedin.. Hadi dön artık.! Sensiz ikindilerin tümü mülteci… Sen ellerimi tutmazsan uçurum olur gece… Sen mor ufuklardan esmesen ruhuma ruhum intiharı soluklar… Güneş ışınları buz tutar buz tutar yürek coğrafyam… Kala kalırım üçüncü sayfalarda… Tepe taklak olurda umutlar kımıldamaz gözlerim… Her nevi hıçkırıklara abanır yüreğim… Ağlarım. Ağlarım. Ağlarım… Buralar çok soğuk ey ismi melâl melâl! Pencereyi açıcam da.. yürektesin üşütürsün diye korkuyorum…Neler oluyor dağlarının yamaçlarında bilmiyorum.. Uzakta kaldım hayatın akışından cahilim.!Alıngan kelimeler yuvarlanıyor dilimde. Bu sebeple konuşmam geceyle. Konuşmam kendimle bile..Bir münâcât etmeyi bilirim sızlayarak..Tüm tebessümlerden muafım. Güngörmez saatler boyuna kanarım… Boşuna değil keremsiz gecelerde bimecal kalışım. Boşuna değil şehrin yalınayak kaçışı heyulâmdan.. Elbet terennüm eder her dem nağmelerin halecanım… Çakılırımda eşiğine kentin insanlar yoruldum sanırlar. Bilmezler bilmezler.!Aşkı yorucu sanırlar. Oysa aşk sonsuz dinginliktir… Bu dinginlik korkuturda onları yüreklerini savururlar.Herkes aşkı benim gibi kutsayamaz cannn…! Kanaatkâr bir sevdalıyım ben.. Bu kadarı yeter gördüysen bana hiç itiraz etmem yanarımda bir ömür sana ömrüm derim yine de. Bana reva gördüysen sensizliği bu amansız kalışındandır derim. Bir başıma kalırımda ben tamahkârdır bu ‘’kavmin veletleri’’ yağmalarlar senden bana kalan incileri…O vakit durmam.! Muhacir kızı dedirtirimde kendime… incilerimi yağmalamalarına eman vermem.Kaçarım… Kendimi bırakırımda ortada incilerimi bırakmam. Bırakamam..!Sen gitsen de ben buradayım… Ben buyum… Ben sevdayı delilik diye adlandıranım.. Günler değil yıllar devrilse de gidişinin üzerinden bilmeni isterim ki.. ![]() sen her daim halecanımsın… . aralık . bağrım da yirmi bir a- ra- lık |
|
|
|