Teknolojinin Adresi & TEKplatform  

Geri Dön   Teknolojinin Adresi & TEKplatform > Yaşam ve Eğlence > İslam ve Din Bölümü
Kayıt ol SSS Üye Listesi Takvim Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et

İslam ve Din Bölümü Dinimiz ve Diğer Dinler Hakkındaki Bilgiler...


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Modları Göster
Eski 24-02-2007, 00:30   #1 (permalink)
 
06_KOÇHİSAR - ait Avatar
Thumbs up Hz.mevlana'nin Hayatinda Parlayan GÜneŞ

 
Selçuklu Devleti'nin başşehri Konya bir ikindi güneşinde pırıl pırıldı. Mevlâna Celâleddin Altun-Abâ Medresesinde dersini vermiş evine dönüyordu. Bindiği katırı iki molla çekiyor Mevlâna başı önünde tevazu ve hiçlik duygusundan iki büklüm ağır aheste gidiyordu. Yolun yarısında ve caddenin tam ortasında birdenbire iki çıplak kol. katırın dizginlerine yapıştı. Mevlâna katırın birdenbire silkinerek durması üzerine daldığı tefekkür âleminden sıyrılarak başını kaldırdı. Esmer yanık benizli hiç tanımadığı bir adam yolunu kesmiş katırın dizginlerine sımsıkı sarılmış ateşli keskin bakışlarıyla Mevlâna'yı süzüyordu. Mevlâna irkildi. Bu saçı sakalı karmakarışık ihtiyarca derviş adamın birer kıvılcım gibi şimşeklenen bakışları altında ezilmişti. Ömründe böyle büyüleyici yakıcı gözleri ilk defa görüyordu. O anda bir kıvılcım çakarak ikisini de ateşlemiş gibiydi. Kısa fakat korkunç sükûtu adamın tunç ağır tane tane sözleri dağıttı. Adam ciddî yüksek bir tonla soruyordu:
"— Sen Belh'li Sultan'ül-Ûlema oğlu Mevlâna Muhammed Celâleddin'sin değil mi?"
— Evet.
— Bir müşkülüm var söyle bana. Hazreti Muhammed mi büyüktür. Beyazıd-ı Bestâmi mi? Ne dersin?..
Mevlâna böyle cadde ortasında etrafına toplanan halkın şaşkın bakışları arasında ansızın sorulan bu soruyla tekrar irkildi. Sorunun taşıdığı geniş mânâyı hemen kavramış adamın hiç de yabana atılır bir kişi olmadığını anlamıştı. Cevap verdi:
— Bu nasıl soru? Elbette Hazreti Muhammed büyük...
Adamın bakışları tatlılaştı. Dudaklarında bir tebessüm halesi dolaştı.
Bu sefer de şöyle sordu:
— İyi ama. Hazreti Muhammed "Yarabbi. Seni tebcil ederim biz seni lâyık olduğun veçhile bilemedik" buyurur. Halbuki Beyazıd-ı Bestâmî "Ben kendimi tebcil ederim benim şanım çok yücedir. Zira cesedimin her zerresinde Allah'tan başka varlık yok" demekte. Buna ne buyrulur?
Mevlâna sualin bu mecraya döküleceğini önceden anlamıştı. Hemen cevap verdi:
— Çünkü Hazreti Muhammed günde sayısız makamlar aşıyor her makam ve mertebeye varışında evvelki bilgi ve hayalinden istiğfar ediyordu. Böylece Peygamber hiçbir makamda ve hükümde kalmayarak ebediyyen tenzih edilmesi gereken Rabbi. Onu bütün tecelli cilveleri içinde dahi tecrid ve tenzih edebilmenin mukavemetine malik bulunuyordu. Mutasavvıf Beyazıd-ı Bestâmî ise vardığı ilk makamın sarhoşluğuna kapıldı ve kendinden geçdi. O makamda kaldı ve hemen bu sözü söyledi.
Adam cevabın azameti karşısında dayanamadı sendeledi bir çığlık atarak yere düştü. Mevlâna da heyecanlanmıştı. Katırından inerek dervişi kucakladı kaldırdı.
Sanki iki umman burada birbirine kavuşuvermişti. Derviş kendine gelir gelmez biri diğerini ezelden tanıyan iki dost gibi kucaklaşıverdiler. Mevlâna. dervişin koluna girdi. Hiçbir şey konuşmadan eve Mevlâna'nın Medresesine doğru yöneldiler.
Bu durumu hayret ve endişe içinde seyreden talebeler ve halk şaşırıp kalmış olup bitenlere bir mânâ verememişlerdi. Birbirini kucaklayan birlikte yürüyüp giden iki adamın ardından bakakaldılar.

Kimdi bu adam. Mevlâna'nın hem de cadde ortasında yolunu kesen sorduğu bir çift suale aldığı cevap karşısında kendisinden geçen derviş kılıklı bu esrarengiz ihtiyar kim olabilirdi?
Mevlâna'yı böyle cadde ortasında durduran attığı okla kendisi vurulan derviş. Tebrizli Muhammed Şemseddin'di. Mevlâna gibi bilgin temkinli bir sûfi'yi uçsuz bucaksız âşk denizine salıveren onu pişiren potasında yakan kavuran kısacası Mevlâna'yı Mevlâna yapan Tebrizli Şems..
Dediklerine göre Azeri Türklerinden Melikdad oğlu Ali adlı birinin oğlu.. Tebriz'de doğmuş orada büyümüş. Küçük yaşından beri değişik halleri üstün yaratılışı ile dikkati çekmekte. Daha çocukken babası ile birlikte bir dere kenarına varmışlar. Bir tavuğun altındaki yumurtalardan çıkmış ördek yavruları dereye dalıp yüze yüze karşı sahile geçtikleri halde tavuk karada çırpınıp duruyor. Bu manzarayı gören küçük ve mağrur Şemseddin babasına şöyle demiş:
— Şu hale bak baba!.. Tıpkı seninle benim aramızdaki hale benziyor. Tavuk karada çırpınıp durduğu halde yavruları suya dalıp karşıya geçti. Meslekler meşrepler nasıl da ayrıldı gördün değil mi?
Birçok Mevlevi kaynakları Şemseddin'i Necmeddin Kübra'nın halifelerinden Baba Kemal'in veya Halvetiye silsilesinden Kudbeddin Ebher'in halifesinin dervişi olarak kaydederler. Halbuki Şems bizzat "Makalât" adlı eserinde "Benim Tebriz'de Ebubekir adlı bir şeyhim vardı. Sepet örer onunla geçinirdi. Ondan pek çok bilgiler öğrendim. Fakat bende bir şey vardı ki onu şeyhim göremiyordu. Zaten hiç kimse de görmemişti. İşte onu Hüdavendigârım Mevlâna gördü.." demekte ilk şeyhinin (Selebaf-Sepet Ören) Ebubekir olduğunu ifade etmektedir.
Bir süre sonra şeyhini bırakan Tebriz'den ayrılarak diyar diyar gezen Şems artık bundan sonra kimseye yâr olmamış hiçbir şeyhe bağlanamamıştı. Kendine inanmış kimseyi beğenmeyen bir tavrı vardı. Birisinden bahsedilirse:
— Dün anasının kamından çıkmış bugün hiçliğini idrâk etmesi gerekirken Allah'lık taslıyor. Allah mukallidlerinden bıktım usandım... Bir adam tanıyorum ki filân şeyhin adını sanını duyup uzun bir sefere katlanıyor; onu görmeye geliyor. Şeyh ona niçin geldiğini sorunca Allah'ı aramak gayesiyle geldiğini söylüyor. Şeyh ona Allah'ın semâlarda hüküm sürmekte ve gemilerini yürütmekte olduğunu söyleyince biçare yolcu kalkıp gidiyor ve şeyhi daha fazla denemeye lüzum görmüyor diyor bu sözlerle kendisini kasdettiği anaşılıyordu. Yine diyordu ki:
— Herkes kendisinden kendi şeyhinden bahseder ona nisbet iddia ederek hakikat yolunda kendisine bir bağ kurar. Halbuki bize bizzat Allah Resulü mânâ âleminde hırka giydirdi. Bu hırka öyle iki günde eskiyip yıpranan yırtılıp çürüyen külhanlara atılan cinsten değil. Bu hırka sohbet ve hakikat hırkasıdır. Öyle bir sohbet ve hakikat ki zaman ve mekânın üstünde.. Ne dünü var ne bugünü ne de yarını.. Aşkın zamanla mekânla ne işi var..

Mevlâna daha ilk gün:
— Ey Şemseddin Tebrizî ey mânâ âleminin incisi gerçi evim sana lâyık değil ama sadık bir bendenim şimdi. Kulun nesi varsa efendisinindir. Bundan böyle bu ev senin; çocuklarım oğulların ve kızlarındır demiş hizmetine koşmuştu.
Şems Mevlâna'yı bir kere daha denemek istiyordu. Bir zamanlar Evhadüddin-i Kirmâni'ye yaptığı gibi Mevlâna'ya da şarap getirmesini söylemiş Mevlâna herkesin hayret ve dehşet nazarları arasında Şems'in bu arzusuna boyun eğmiş. O zaman Şems:
— Biz seni tecrübe ettik sen bizim tahminimizin de üstünde bir ermişsin. Meğer sen hiçbir ferdin taşıyamayacağı yükü. kılın titremeden omuzlayabilecek kâmil insanmışsın. Şende bu kudret ve tahammül varken sana bu dünyada kimse denk olamaz.
diyerek şarabı döktürmüş Mevlâna'ya sarılmıştı. Mevlâna ise birkaç günlük bir sohbetten sonra. Şems'in eşi bulunmaz bir mürşid olduğuna kanaat getirmiş onda mutlak kemâlin varlığını cemâlinde Allah nurlarını görmüştü.
Mevlâna'nın ev olarak kullandığı küçücük medresesi sırlanmış aşk ve mânâ ile dolmuştu.
O güne dek talebelerine ders veren bir müderris camilerde vaazlariyle sevilen bir hatip fetvalariyle şer'i müşkülleri halleden bir halk müftüsü olan Mevlâna Celâleddin şimdi herkesten herşeyden uzak Şems'in sohbetiyle donanan aşk sofrasına bağdaş kurmuş kana kana içiyordu.
— Doğu olsam batı olsam göklere çıksam senden bir nişane bulmadıkça dirilikten bir nişane bile yok bana. Ülkenin zahidiydim minbere sahiptim kürsüm vardı. Şimdi ise gönül kazası sana karşı ellerini çırpan bir âşık haline getirdi beni!..
diyordu.
Şems önce Mevlâna'yı mütalâadan kitaplarından sıyırmıştı. Derler ki bir gün medresedeki havuzun başına oturmuş Mevlâna'nın kitaplarını birer birer suya atmaya başlamıştı. Bu sırada Mevlâna içeri girivermişti. Baktı ki. yıllarca göz nuru döktüğü kitapları birer birer havuza atılmış havuz mürekkep deryası haline gelmişti. Bu kitapların arasında Belh'ten göçtükleri sırada. Nişapur'da Feriddün-i Attar'ın hediye ettiği "Esrarnâme" adlı eseri de vardı. Şöyle ki: Sulan'ül Ulema Bahaedin Veled beraberinde henüz çocuk yaşında olan oğlu Mevlâna Celâleddin ve ailesi olduğu halde Belh'ten göçerlerken Nişapur'da konaklamışlarburada devrin büyük mutasavvıflarından Feridüddin-i Attar'la görüşmüşlerdi. Feriddüddin-i Attar. küçük Mevlâna'nın zekâ ve bilgisine hayran olmuş. "Esrarnâme" adlı eserinden bir nüsha hediye etmişti. Mevlâna. bu eseri defalarca okumuştu. Şems'in onu da havuzdaki suya atmasına gönlü razı olmadı. Şems bunu hisseder hissetmez elini havuza daldırmış:
— Al istediğin kitap bu kitap değil mi? diye Mevlâna'ya uzatmıştı.
Hayret. Esrarnâme tozuyla duruyordu. Sanki bir havuz dolusu su içinden değil de kütüphane rafından alınmıştı. Şems:
— Aşk ilmi medresede öğrenilmez diyor Mevlâna'yı okumaktan menediyordu. Hattâ babası Baha Veled'in "Maârifini bile okumasına müsaade etmiyordu.
Hele Mevlâna'nın çok sevdiği Mütenebbi Divânı'na kızıyordu.
— Mütenebbî de kim oluyor? O senin atına seyislik bile edemez! diyordu.
Mevlâna. Şems ne derse onu yapıyor her hareketinde Şemse uyuyordu. Oğlu Sultan Veled onun bu halini şöyle tarif eder:
— "Ansızın Şemseddin çıkageldi. O'na ulaştı. Mevlâna'nın gölgesi O'nun ışığında yok oldu. Aşk âleminin ötesinden defsiz sessiz bir sedadır erişti. Şems ona maşuk halinden bahsetti. Mevlâna bilgisiyle nihayete ulaşmıştı. Şimdi ise yeni baştan başladı. Evvelce Mevlâna'ya uyulurdu. Bu sefer O Şems'e uydu. Şems maşuk erenlerindendi."
O'nu da o âlemde mâşukluk cihanına davet etmiş bu cihanda her ikisi de yanıp kavrulmuştu. Onsuz huzur bulamayan neşesi kaçan Mevlâna can gözüyle âlemi görmeye başlamış aylarca başbaşa sohbet etmişlerdi.
Şems Mevlâna'ya "semâ"nın zevkini tattırmış O'nu bu yolda irşada başlamıştı. Semâ varlıktan sıyrılıp kendinden geçerek mutlak fânilik içinde beka zevki almaktı. Semâ âşığın gıdasıydı. Zira semâda sevgiliye kavuşmanın tatlı hayâli vardı. Bu vuslatın zevkini alan âşık. artık zaman ve mekân kayıtlarından kurtulmaktadır. Mesnevi'de "zamandan zaman kaybından kurtuldun mu keyfiyet kalmaz. Keyfiyetsiz Allah'a mahrem olursun" deniliyordu.
Şems Mevlâna'yı semâ etmesi için teşvik ediyor ve diyor ki:
— Semâ ediniz Hakkı isteyen ve O'na âşık olanlar semâ ettikleri zaman aşkları ve mânevi halleri çoğalır..
Çok eskiden beri filozofların mutasavvıfların hattâ peygamber ve velilerin semâ ettikleri semâ'da Hak'kı zikrettikleri biliniyordu.
— Semâ ediniz. Hakk'ı isteyen ve O'na âşık olanlar semâ ettikleri zaman aşkları da yoktu. Âşık ve maşuk vardı. Yol eri kendisine yol gösterene temiz bir itimatla bağlanır onun izini izlerdi .Bu yolda bazan âşıkla maşukun hangisi olduğu dahi ayırt edilemez ilâhî irşad karşılıklı olur bu aşk remizlerle ifade edilirdi. İşte bu ilâhi aşk ve cezbe. Allah sevgisi Mevlâna'yı da. Şems'i de kendilerinden geçirmişti. Bu cezbeyle semâ ediyorlardı. Feleklerin onlarla beraber her zerrenin güneş etrafında ilâhi bir cezbeyle döndüğü gibi. kendilerinden geçerek semâ ediyor yalnız Allah'ı zikrediyorlardı. Şems:
— Allah'ın tecellisi. Allah erlerine semâda daha çok vakî olur. Onlar kendi varlık âleminden çıkmışlardır. Semâ onları maddî âlemden sıyırır. Hakk'ın likasına ulaştırır
diyordu.
Semâ esnasında her hareketin bir ilâhî mânâ ve ifadesi vardı. Semâ'da çark atmak ani dönmek. Allah'ı her yönde görmeyi ve her yönden feyz almayı ifade eder. Ayak vurmak nefsini ayaklar altında ezmek ve ona galebe çalmak demekti. Kollan yana açmak kemâle yöneliştir. Semâda secde kulluğun ta kendisidir.
Düne kadar ardına dek açık olan Mevlâna'nın evi. bugün iki can dostun üstüne kapanmış duruyor arasıra "Hakk" nidaları "dost!" haykırışları rebâp ve ney sesleri duyuluyordu.
Şems geleli üç-dört gün olmuştu. Bu üç-dört gün içinde odalarına yalnız Sultan Veled girmiş yalnız o hizmetlerini görmüştü. İki dost. tek sözle Hak'kın kapısında. Hak'ka yönelmiş sohbet ediyor bu soh bete kulak misafiri olan Sultan Veled bazen kendini tutamayarak ağlıyor inliyordu.
Medresenin küçük odası sanki bir arş evi idi. Bu arş evinin mânâ yükü ağırdı. Kimse bu sohbete dayanamaz bu mânâyı kavrayamazdı. Bu bir âşk potası idi. yanan yakılan bir pota...
Bu potada Mevlâna Şems'Ie birlikte yanıyorlardı.
Şems irşadlarına devam ediyordu.
— Arif o kişidir ki dostun zikrinden geri kalmaz onun dostluğuna doymaz. Rıza sofrasında yakin ağzına giren zikirden daha tatlı bir yemek yoktur.
Şems mânevi ilimler bahsinde şunları söylüyordu:
— Mânevi ilim üç şeyle elde edilir. Zikreden dil şükreden kalb. sabreden ten. İlimsiz bir vücud. susuz bir şehre benzer. Nihayet kuru bir kalıptır. Vücudu perhizle ahlâkla cehid ve gayretle sulandırmalı ve bezemelidir
Mânevi cömertlik için de diyor ki:
— Zahidlere mahsus olan mal cömertliği cihad edenlere mahsus olan ten cömertliği gazilere mahsus olan da can cömertliğidir. Ariflere mahsus olan cömertlik ise gönül cömertliğidir. Gönül alçaklığından daha iyi bir şey görmedim. Elinizde bulunanla kanaat ediniz başkalarının elinde bulunan şeyden de ümidinizi kesiniz.
Peygamberlerin izzeti peygamberlikte bilginlerin izzeti tevazuda velilerin izzeti ilimde fakirlerin izzeti kanaatte zenginlerin izzeti cömertlikte ibadet edenlerin izzeti de halvettedir. Dini iki şeyle koruyun: Cömertlik ve iyi huylulukla.
Dostluk için de şöyle buyuruyordu:
— Hakiki dost Allah gibi mahrem olmalıdır. Dostun çirkinliklerine hoşa gitmeyen hallerine tahammül etmeli hatasından incinmemelidir. Dosttan yüz çevirmemelidir dosta itiraz etmemelidir. Nitekim rahmeti bol olan Allah kullarının ayıplarından günahlarından noksanlarından dolayı onlardan yüz çevirmez. Tam bir inayet ve şefkatle onlara rızkını verir. İşte garazsız ivazsız dostluk budur.
Şems bir taraftan irşadlarına devam ediyor diğer taraftan günlerce devam eden riyazatlarla Mevlâna'yı pişiriyordu. Zaten bu gelişmeye hazır olan Mevlâna Şems'le tanıştıktan sonra Şems'i bile geçmişti. Şems bunun farkındaydı. Mevlâna bir gazelinde şöyle diyordu:
— Seher çağı. gökyüzünde bir ay göründü gökten indi de gözünü bize dikti bakmaya başladı. Ay zamanında bir kuş vurmuş doğan gibi. Ay beni kaptı gökyüzüne uçuverdi.. Kendime baktım göremedim. Çünkü o ayın lütfuyla bedenim can kesildi. Can âlemine gittim. Orada da o aydan başka bir şey göremedim. Hasılı ezelî tecelli sırları tamamiyle anlaşıldı.
Yine bir gazelinde Mevlâna bu değişikliği şu beyitlerle terennüm eder:
— Âşkın sarhoş etti beni ellerimi çırpmaya koyuldum sarhoşum kendimden geçmişim ne bilirim ne yaptığımı. Koruktum üzüm oldum şimdi. Artık kendimi ekşi yüzlü gösteremem ki. Halk "Böyle olmamak gerek" diyor. Böyle değilim ben de beni o böyle yaptı. Ve yine:
— Çöp atlayamazdım. zahittim dağ gibi ayağımı diremiştim. Fakat hangi dağ var ki senin anısın onu saman çöpü gibi kapıp gitmesin. Seni övmek gerçekten de adamın kendisini övmesidir. Çünkü güneşi öven kendini övüyor demektir...
Bir gün Mevlâna hane halkına Şems'in büyüklüğünden onun Allah'a olan yakınlığından ve sayısız kerametlerinden uzun uzadıya bahsetmiş hürmette kusur etmemelerini arasıra gidip gönlünü almalarını tenbih eylemişti. Bu sözler üzerine oğlu Sultan Veled Şems'in hücresine giderek elini öpmüş hizmetinde bulunmuştu. Şems ansızın yapılan bu ziyarete bir mânâ veremeyerek:
— Veled ne oldu sana böyle? Fazla lûtufta bulunuyor gönlümü almak için sevgiler gösteriyorsun...
demişti. Sultan Veled:
— Efendim babam büyüklüğünüz hakkında o kadar söz söyledi ki hepimiz deli olduk. Eğer bin sene ömrüm olsa ve başımın üzerinde döne döne size kulluk etsem ve hizmetlerin hepsi de kabul edilse yine bu muhlis kulunuzun kalbinde lâyıkıyla hizmet edememekten dolayı bir ukde kalır.
— Mevlâna teveccüh buyurmuşlar. Yüzbinlerce benim gibi Şems-i Terbizî onun büyüklük burcunda bir zerreden başka bir şey değildir. Ben mükâşefelere nail olduğum sülük padişahlarını seyrettiğim ilahî nurlara yakınlaştığım birçok Hak erleriyle düşüp kalktığım gayb âlemlerini gördüğüm halde Mevlâna'ya ulaşamadım. Artık O'nun hakikatına kim erişebilir?..
Şems ve Mevlâna her ikiside büyüklük burcunda birbirlerine hayran birbirlerini seyrediyorlar karşılıklı irşad günlerce devam ediyordu.
Onlar böyle bir hücrede bir âlemi aydınlatır susuz gönüllere pınarlar akıtırken öte yandan ruhsuz bir dünya için için kaynıyordu.
Konya halkı tarafından çok sevilen vaazı dersi dinlenen Mevlâna'nın böyle birden bire ortadan kayboluşu medreseyi talebelerini terkedisi müridlerine yüz çevirişi önce herkesi şaşırtmıştı. Mevlâna'yı bir müddet kendi haline bırakmışlar fakat aradan birkaç ay geçince dedikodular başlamıştı. Mutaassıp zümre bunca yıldır hembezm oldukları Mevlâna'nın Şems gibi ne olduğu henüz lâyıkıyla bilinmeyen bir dervişe uyarak her şeyden elini eteğini çekişine bir mânâ veremiyorlardı. Mevlâna'ya karşı duydukları aşırı sevgi onları kıskançlığa sevketmişti:
— Bu ne haldir? Mevlâna'yı bütün eski dostlarından yüce durağından çekip alan kendisi ile meşgul eden bu adam kimdi? Nereden geldi ne yapmak istiyor?
diyor hattâ bazen çok ileri gidiyorlardı:
Şems denen bu derviş geldi. Mevlâna'mızı bizden alıp başka âleme sürükledi. Bu Şems dedikleri adam kimdir ki Mevlâna'yı bunca yıllık müridlerinden soğutsun onu mütalaadan kitaplardan ayırsın. Olacak şey mi bu? Büyücü mü bu adam sihir mi yaptı da bizden ayırdı. Halkı vaazından talebeyi medresesinden mahrum etti.

Bugün ortada Şems yoktu ama O'nun tutuşturduğu bir ilâhi âşk vardı. Bu âşk. surette değil asıldadır özdedir.
Mevlâna şöyle der:
"Gerçek sevgilide suret yoktur. Güneş ışıkları duvara vurunca duvar parlaktır güzeldir. Fakat bu güzellik bu parlıklık duvarda duvarın üstünde değil güneştedir. Duvar yıkılırsa dahi güzellik güneşte bakidir. Şu halde kerpiç değil güneşe gönül vermek gerek.."
İste Mevlâna'nın Şems'e olan sevgisi .
Hak'kın ışıkları Şems'e vurmuştu.
Mevlâna bu ışığa âşıktır. Şems'in beden duvarı göçmüşse. ışık yine ışık olarak aslına yönelmiştir. O halde âşıklar âşka esasdır.
Bu kadar âyan-beyân gerçeği idrak edemeyen tasavvuf zevki almamış ham ruhlu gafiller gerek Mevlâna'nın devrinde gerekse sonradan olsun. Mevlâna ve Şems'in pek yakı ı dostluğuna bir anlam verememiş türlü dedikodularla saf zihinleri bulandırmışlardır. Bunlar güneşe ok atarak güneşi yaralamaya çalışanlar kadar zavallı kişilerdir.
Bir mesele daha var burada. Bu karşılıklı sohbetlerde kim kimi yetiştirdi? Kim kime müriddi? Şems mi Mevlâna'ya. Mevlâna mı Şems'e mürşidlik etti. Bu müşkül gibi görünen aslında hiç de öyle olmayan mesele birçoklarının çenesini ve kalemini yordu.
Şems'le Mevlâna... Kim kimden feyz aldı? Bu bir tartışma konusu oldu. durdu.
Konu. hiç te sanıldığı kadar çapraşık değildi.
Mevlâna'nın yolu şeyhlik dervişlik mürşidlik yolu da değildi. Onun yolu aydınlık apaçık aşk yoluydu. Âşk ve cezbe yolu..
Bu yolda ne şeyh ne mürid vardı. Şeyh ve derviş âşık ve maşuktu. Seven ve sevilen..
An olur ki âşık maşuk oluverir maşuk ise âşık.. Biri diğerini irşad ederken ilâhî âşk yolunda aşkta fâni olmakta.
Onun içindir ki. Şems "Makalât" adlı eserinde "Memleketimden çıkalı Mevlâna'dan başka şeyh görmedim "diyerek onu ululuk burcunda seyreder. Mevlâna da onu Divân'ında "Tebrizli Şems gerçek şeyhimizdir. Biz onun ayaklarının tozuyuz" diye taltif eder.
Bu öyle bir yoldur ki. bu yolun erleri biri diğerine kılavazluk eder. Aslında kılavuz da yol da. yolcu da bir menzilde birleşir.
Şems Mevlâna'ya aşk yoluda kılavuzluk etmiş onu âşıklıktan mâşukluk durağına iletmiştir. Şems olmasaydı Mevlâna. Mevlâna olmasaydı Şems olmayacaktı elbet..
Her ikisi de olunca gerçek âşk doğdu..

ALINTIDIR...
06_KOÇHİSAR isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 26-02-2007, 14:10   #2 (permalink)
 
•LaMaZ!_GoGo• - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Hz.mevlana'nin Hayatinda Parlayan GÜneŞ

 
eline sağlık teşekkürler
•LaMaZ!_GoGo• isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 26-02-2007, 14:21   #3 (permalink)
 
kracs - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Hz.mevlana'nin Hayatinda Parlayan GÜneŞ

 
saol...
kracs isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konu Seçenekleri
Modları Göster

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz

Okuduğunuz Konuya Benzer Konular
Konu Konuyu Açan Forum Cevaplar Son Mesaj
Uzay Coğrafyası O'NEAL Coğrafya 4 13-09-2008 21:47
Güneş Sistemi O'NEAL Coğrafya 4 21-08-2008 18:42
Güneş Sistemi O'NEAL Çöp Forum 1 21-08-2008 18:41
Güneş enerjisi O'NEAL Astro Fizik 0 19-09-2007 15:55
Güneş Cildi Erken Yaşlandırıyor тuzLu FıŜтıк Cilt Bakımı 4 01-07-2007 13:43


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 09:10 .


Powered by vBulletin 3.7.4
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.2.0

TRplatform.Org
Yazılı Avatarlar UslanmaM bilgi MaxiCep MeleklerMekanı izafet Web Hattı bebek tedavin ilginç Resimler SMF İndir Aşk Resimleri Rüya Tabirleri Güzel Sözler