Teknolojinin Adresi & TEKplatform  

Geri Dön   Teknolojinin Adresi & TEKplatform > Yaşam ve Eğlence > İslam ve Din Bölümü
Kayıt ol SSS Üye Listesi Takvim Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et

İslam ve Din Bölümü Dinimiz ve Diğer Dinler Hakkındaki Bilgiler...


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Modları Göster
Eski 19-03-2008, 16:54   #71 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: İslam Fıkhı...

 
ANNENİN ÇOCUĞUNU EMZİRME ZORUNLULUĞUKadının hak ve görevleri açıklandığında Çocuk emzirme ve ev süpürme ile dahî görevli olmadığı söylenir. Peki süt annelerin hem kendi çocuklarını hem de başkalarınkini emzirmeleri nasıl mümkün olacaktır?
Meselenin esasını anlamak için Bakara Sûresindeki konuyla ilgili âyet-i kerimenin mealine bir göz atalım: "Anneler çocuklarını emzirmeyi tamamlamak isteyenler için iki bütün yıl emzirirler. Evlât kendisine ait olan babaya da emzirenlerin yiyecekleri giyecekleri uygun ölçüde bir borçtur. Gerçi herkes gücüne göre sorumlu tutulur. Ne bir anaya yavrusu ile ne de bir babaya yavrusu ile zarar verilmemelidir. Vârise düşen de aynı borçtur. Eğer baba ve ana karşılıklı rıza ve müsavere ile çocuğu memeden kesmek isterlerse kendilerine bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı başkasına emzirtmek isterseniz vereceğinizi güzel güzel verdikten sonra yine size günah yoktur. Allah'dan da korkun ve bilin ki Allah ne yaparsanız görür basîr'dir." (2/233)
Bu âyet emzirme ile alâkalı olarak bir çok hüküm ihtiva eder: a. Emzirmenin en uzun müddeti iki yıldır. Ondan sonraki emzirme ile süt akrabalığı oluşmaz. b. Hâmileligin en az süresi altı aydır. (Çünkü bir başka âyette de "Gebelik ve sütten ayırma otuz aydır" buyruluyor (46/15) emzirme süresi olan yirmidört ayı bundan çıktığımızda altı ay kalır.) c. Çocuk babaya nisbet edilir. d. Emzirme ücreti babanın üzerinedir. Demek ki anne çocuğu baba adına emzirir yani emzirme zorunlulugu yoktur. e. Baba bu konuda anneye baskı yapamayacağı gibi anne de babanın çâresiz kalması halinde ona kazan kaldıramaz. f. Babanın ölmesi halinde varisleri onun çocuğunu emzirene karşı aynı nafaka borcu ile mükelleftirler. g. Anne çocuğunu emzirmek isterse baba onu ayırıp süt anneye vermez. h. Iki yıldan önce de çocuk anne babanın karşılıklı anlaşma ve kararlan ile sütten kesilebilir. Yani emzirmenin zorunlu en az süresi yoktur... Daha bir çok ahkâm ve faydalı bilgi bu ilginç üslup ve muhtevali âyet-i kerimeden çıkarılmıştır. Imdi Hanefiler derler ki: Bir başka âyette de: "Eğer zorlanırsanız onu bir başkası emzirir eğer sizin için emzirirlerse emzirenlerin ücretlerini verin" (Talak 65/6) buyurulduğuna göre annelerin emzirme zorunluluğu yoktur. ( Cessâs N/104) Anne emzirmek isterse babanın buna mani olup başka anne bulması câiz değildir. (Cessâs N/105106) Çünkü bunda anneye çocuğuyla zarar verme vardır. Halbuki bu âyetle yasaklanmıştır. Emzirme süresi içerisinde çocuğun annesinden başkasının memesini almaması babanın ve çocuğun malı bulunmaması babanın süt anne bulamaması gibi durumlarla emzirici olarak annenin belirlenmiş olması dışında babanın onu zorlama hakkı hukuken (kazaen) yoktur. (ibn Âbidîn NI/212 559 618; Kasânî Bedâyî IV/40) Yalnız babanın süt anne bulamaması halinde bile havyan sütü yag mama vs. ile bakabileceği için anne yine mecbur edilemez diyenler de vardır. ( ibn Âbidîn NI/618) Ancak mezkur âyet-i kerimenin üslûbu ve bu konunun çeşitli yönlerini örfe bırakması göz önünde bulundurulduğunda hukuken olmasa dahî annenin çocuğunu diyaneten (Allah indinde) emzirme zorunluluğu vardır denmiştir. (Âbidîn NI/211) Çünkü evin her türlü ihtiyacı ve dış yükü erkeğin omuzları üzerindedir. Kadının emzirmek istememesi olsa olsa sıkıntı çekmemek ve fizikî formasyonunu bozulmaktan korumak için olabilir. Bu ise daha çok kocasını ilgilendirir. Eğer o da böyle istiyorsa zaten anlaşılır ve süt anneyi beraberce bulurlar. Istemiyorsa anne için pek mazeret kalmamıştır. Ama yine de kanun onu buna zorlayamaz.Bu konudaki Hanefî görüşü aynı zamanda cumhûrun (fıkıhçılar çoğunluğunun) da görüşüdür. (Sabûnî Âyâtü'l-ahkâm I/353) Mâliki'lerde kadın eş olduğu sürece ve başkasının kabul etmemesi halinde emzirme annenin görevidir. (Ibnü'I-Arabi Ayâtü'I-ahkâm I/204) Ama bâin talakla ayrılan kadının görevi değildir. Bu durumda babanın görevidir. Ancak kadın kendisi emzirmek isterse o bu iş için önceliklidir ve emzirmesi karşılığında ecr-i misil hak eder. (Sabûnî age. I/353) Keza kadın kocanın nikâhında olduğu sürece baba onun sadece kendisine ait kalması için çocuğu başka bir anneye emzirtmek isterse bu câizdir. Çocuk da süt anneyi kabul ediyorsa (emiyorsa) annenin onu kendi emzirmekte israr etmesi câiz olmaz. Çünkü bunda babaya zarar vardır. Özellikle de kadın tekrar hâmile kalmışsa bu böyledir. Bu iki sebep annenin çocuğunu süt anneye teslim etmesini gerektirir. Çünkü âyetin emzirmeyi kadına hak olarak da görev olarak da vermiş olması muhtemeldir. (Ibnü'I-Arabî age. 4/204) Ancak Imam Mâlik soylu kadınların emzirmek istememeleri halinde maslahata binaen emzirme zorunlulukları yoktur der. Babanın süt anne tutmaya maddî gücü yeterli değilse; emzirme masraflarını devlet hazînesi (beytü'l-mâl) karşılar diyenler de vardır. (Kurtubî IV/161)
Şâfiîler de çocuğu babanın başkasına emzirtmek istemesi halinde kadının buna karşı çıkamayacağını çünkü bunun erkeğin kadından yararlanma hakkına kısmen engel olacağını söylerler. Hanbelîler ise Hanefiler ile hemen hemen aynı görüştedirler. (ibn Kudâme el-Mugnî VN/627-28)
Bu konuda ayrıca şunları da söylemek ya da söylendiğini duyurmak gerekir:
Hangi görüşte olunursa olunsun anne ilk ağız sütünü çocuğa vermemezlik edemez. Bu süt çocuk için hayatı önem taşır. Ondan sonra emzirmeyi reddebilir.(ibn Kesîr I/418)
Âyette: "Ne bir anaya yavrusu ile ne de bir babaya yavrusu ile zarar verilsin" deniyor. Babaya zarar verilmesi annenin ona serkeşlik etmesi siddet kullanması nafaka ve giyim konusunda haksız isteklerde bulunması çocuk konusunda ihmalkârlık yaparak onu sıkıntıya sokması çocuk kendisine alistiktan sonra gidip süt anne bulmasm istemesi vb. şeylerle olur. Anneye zarar verilmesi ise onun nafaka ve elbisesi konusunda babanın üzerine düşenden kişinti yapması onu emzirmeye zorlaması kendi emzirmek istiyorsa alıp başkasına vermek istemesi gibi şeylerle olur. (ZeMahşerî Kessâf I/370; Ayrıca bk. Suyûtî iklîl 57; Venhe ez Zuhaylî VN/733 vd.) Âyetin muhtevasina göre bunların yapılmaması gerekir....
Süt annelere gelince karşılıklı :rızaya dayanan bir ücret akdi ile emzirecekleri için herhangi bir zorunlulukları yoktur. Istemezlerse emzirmezler. Sütleri kendi çocuklarına fazla geldiği kendi çocuklarını sütten erken kestikleri ölmüş olabilecekleri ihtimalleri düşünürsek süt annelik yapmanın o kadar zor olmadığını görürüz. Ayrıca günümüzde bu uygulamanın hemen hemen hiç yapılmadığını da hesaba katarsak günümüz örfüne göre annelerin çocuklarını diyaneten (Allah indinde) emzirmek zorunda olduklarını söyleyebiliriz.Ancak bu müessesenin çok faydalı yönlerinin olduğunu da bilmemiz gerekir. Süt emmenin de Islâmda bir akrabalık sebebi olduğunu düşünürsek bu yolla akrabalık çemberi genişlemis ve sosyal dayanışmaya katkıda bulunulmus olur. Fakir anneler için hem güzel bir. is sahası açılmış hem de istikbalının garantisi olacak akrabaları çogalmış olur. Fizikî formasyonuna önem veren kadınlar onu bozmadan yıpranmadan hem çocuk sahibi olmuş hem de başkasına iş temin etmiş olurlar. Bunu bir kadının (ya da erkeğin) keyfi için diğerinin sömürülmesi gibi gayr-i insanî bir uygulama olarak görmek isabetsiz olur. Çünkü bir defa bu fitrî ve en iyi olan uygulama değildir. Annelerin çocuklarını bizzat kendilerinin emzirmeleri menduptur. Çünkü çocuğun gıda kadar anne şefkatine de ihtiyacı vardır. (Sabûnî age I/353) Sonra bunu gayr-i insanî görüp uygulamamanın hiç bir insanî sonucu yoktur. Anne istediği formasyonunu kaybedecek süt anne de alacağı ücreti kaçıracaktır. Belki de bunun onur kırıcı olmaması için Islâm ona da aynı zamanda bir annelik pâyesi vermektedir.
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 19-03-2008, 16:55   #72 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: İslam Fıkhı...

 
BİLMEYEREK KÜFRÜ GEREKTİREN BİR SÖZ SÖYLERSE KAFİR OLUR MU?Bilmeyerek küfrü gerektiren bir söz söyleyen kimsenin kafir olup olmayacağı hususunda ihtilaf vardır. Buhara ve Semerkand ulemasına göre cehalet mazeret sayılmaz. Bilmeyerek de olsa kelime-i küfür söylemek küfürdür. Bazı ulemaya göre küfrü gerektiren sözün muhtevasına inanmayan kimse böyle bir kelime söylerse kafir olmaz. Özellikle avam tabaka hangi kelimenin küfre vesile olduğunuhangisinin olmadığını bilmedikleri için onları tekfir etmemek daha uygundur. Yoksa müslümanların çoğunu tekfir etmemiz lazımdır. İbn Nüceym: "Küfründe ihtilaf bulunan bir kimseyi tekfir etmemeğe yemin ettim" diyor (Nuhbetul-Leali şarh Bedül emalı).
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 19-03-2008, 16:55   #73 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: İslam Fıkhı...

 
BİD'Î TALÂK
Kadını hayız halinde iken veya temizlenince birleştikten sonra yahut da bir temizlik içinde bir sözle birden fazla talâkla boşama. Sünnet'e aykırı olan bu tür boşamanın haram olduğu ve bunu yapan erkeğin İslâmî hükümlere karşı gelmiş sayılacağı husûsunda İslâm âlimleri arasında ittifak vardır. Ancak İslâm hukukçuları böyle bir boşamanın hukukî neticesi; yani boşamanın muteber olup olmıyacağı hususunda şiddetli münakaşalara varan görüş ayrılıklarına düşmüşlerdir.
İmam Ebû Hanife ve talebelerine göre talâk üç şekilde gerçekleşir: Ahsen Hasen Bid'î. Bunlardan Ahsen (en güzel) ve âile hakkında hayırlı ve elverişli olan talâk kişinin eşini üç tuhur halinde bir talâk ile boşayıp iddeti bitinceye kadar bırakmasıdır. Hasen yani güzel talâk da kişinin karısını üç tuhur içinde üç kere boşamasıdır ki buna bid'î mukabıli "sünnî" denilir. Bid'î talâk da bir sözle üç talâk'ı birden tuhur halinde vermek demektir.
Hayız hâlinde veya temizlendikten sonra kendisiyle birleşme vâki olmuş kadını boşamak bazı İslâm hukukçularına göre iki durumda Kitâb ve Sünnet'e aykırıdır. Dolayısıyla böyle bir talâk geçerli değildir. Bunlar Cenâb-ı Hakk'ın şu buyruğunu gösterirler:
"Ey peygamber! kadınları boşamak istediğiniz zaman iddetleri içinde boşayınız ve iddeti hesaplayın. Rabbiniz olan Allah'tan korkunuz.. " (et-Talâk 65/1).
"Boşama iki defadır. Bundan sonra kadınlar ya iyilikle tutulur ya da güzellikle bırakılır... (el-Bakara 2/229).
Bunlardan başka İbn Ömer'in hayız halindeki karısını boşaması üzerine Resulullah (s.a.s.)'in ona hanımına dönmesini emretmesi ve İbn Ömer ile Ebu'z-Zübeyr'den gelen rivayetlere göre Resulullah (s.a.s.) hayız halindeki boşamaları geçerli saymadığına" dâir hadisleri;
"Her kim sünnetimize uymayan bir iş işlerse o merduttur geçerli değildir." mealindeki sahih hadisler bu tür talâk'ın İslâm'da muteber olmadığını göstermektedir (Şevkânî Neylü'l-Evtâr VI 239).
Fakat bu görüş ve delillere rağmen dört mezhep imamı da dahil olmak üzere Cumhur'a göre böyle bir boşama bid'at ve haram olmakla beraber geçerli bir boşamadır. Erkek talâk hakkını kullanmış olur ve kadın da boş düşer (H. Karaman Mukayeseli İslâm Hukuku İstanbul 1986 I 306 vd.)
Bu tür talâkın geçerli olduğunu söyleyen müçtehidlerin görüşleri ise şu delillere dayandırılmaktadır:
İbn Ömer'le alâkalı hadiste Resulullah'ın eşine dönmesini emretmesi bu boşamanın bir talâk sayıldığına delâlet eder; çünkü talâk olmadan ric'at da olmaz.
Ayrıca İbn Ömer'in böyle bir boşamanın sadece bir talâk sayılacağını bildirmiş olması (el-Buhârî Talâk1) bu talâk'ın geçerli olduğunu göstermektedir derler.
Bu iki görüş İslâm hukuk tarihi boyunca günümüze kadar varlığını devam ettirmiştir.
Bir temizlik içinde veya bir mecliste üç kere boşama durumuna gelince dört mezhep imamı da dahil olmak üzere Cumhur-u Ulemâ ister bir defada ister arka arkaya birkaç defada ifâde edilen talâk'ın muteber olduğu görüşünü savunuyorlar. Meselâ bir erkek hanımına "üç kere boşsun" veya "üç talâk ile boşsun" dese karısını beynûnet-i kübrâ ile boşamış olur. Aynı şekilde bir temizlik içinde birden fazla zaman ve yerde birden fazla talâk ile boşama da evlilik bağını sona erdirme bakımından muteberdir. Böyle bir talâk şekline karşı iki ayrı görüş ileri sürülmüştür:
Birincisi böyle bir boşama Kitâb ve Sünnet'e uymayan yani bid'i talâk olduğundan muteber değildir kadını böyle bir talâk'la boşamak bir şey ifade etmez.
İkinci görüş bir mecliste veya bir temizlik müddeti içinde birden fazla boşamalar bir boşama (ric'i talâk) sayılır. Bu görüşü savunanlar şu delilleri ileri sürerler:
-Cumhur'un delilleri bid'i talâk'ın vâki olacağına ait olup yukarıda belirtilen delillerdir. Ayrıca şu hususlarda ilâve edilebilir:
-Hanımının zina ettiğini gördüğü halde bunu ispat edemediği için mülâane yoluna baş vuran Uveymir lânetleşmeden sonra karısını üç talâk ile boşamıştır. Fakat burada boşanmanın mülâane ile olabileceği unutulmamalıdır. Yani Uveymir'in bu boşaması doğrudan doğruya üç talâk ile boşama değildir.
-Üç talâk ile boşanmış kadınların boşayan eşleri ile tekrar evlenebilmelerinin mümkün olup olmadığı mevzuunda Resulullah'tan sorulan suallerden Hz. Peygamber'in bu nevi boşamaları sahih gördüğü anlaşılmaktadır. (Buhârî Talâk 3).
Muhalifler bu delillere de şu cevabı vermişlerdir: Bu suallerde geçen üç talâk ile boşamanın bir mecliste veya bir defada olduğu sâbit değildir. Çeşitli zamanlarda ve sünnete uygun bir şekilde boşanmış ve âdet üçe varınca Hz. Peygamber'e sorulmuş olabilir.
Böyle bir talâk'ı bir talâk kabul edenler ise şu delilleri ileri sürerler:
"Boşama (talâk) iki keredir. Sonra ya iyilikle geçinmek yahut güzellikle ayrılmak gerekir... Allah'ın had'leri bunlardır; bunları açmayın. Allah'ın koyduğu sınırları aşanlar kendilerine zulmetmiş olurlar. (Bundan sonra koca) karısını boşarsa kadın başka bir koca ya varmadan artık ona helâl olmaz. Şâyet bu (ikinci) koca onu boşar ve onlar da Allah'ın koyduğu sınırları koruyacaklarına kanaat getirirlerse birbirlerine dönmelerinde günah yoktur" (el-Bakara 2/229-230)
Bu ayetler boşama haklarının bir anda kullanılmamasını ayrı ayrı zamanlarda kullanılıp arada düşünülmesini bundan sonraki hayat hakkında iyi niyetle karar verebilmek için fırsat bırakılmasını ortaya koymaktadır.


..!!...
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 19-03-2008, 16:55   #74 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: İslam Fıkhı...

 
BİR ÇOK KİMSE ŞU BU BİDATTIR ONU YAPMAK CAİZ DEĞİLDİR DİYOR. BİDAT NEDİR?Bidat lugatte nümunesiz ve benzeri olmayan ve sonradan uydurulan şeydir.Şeriatta ise Kur'an ve sünnette yer almamış ve sonradan icat edilmiş nesnedir.Bu da hasene ve seyyi'e olmak üzere iki kısımdır.
Bidat'ı haseneKur'an ve sünnette yer almadığı halde İslamın genel prensiblerine uyarak beşeriyete faydası dokunan şeydir.
Bidat' seyyie ise İslamın genel prensiblerine ters düşüp beşeriyete faydası dokunmayan bilakis zarar veren şeydir..Başka bir yönden de bidat beş kısımdır:
1- Din ve dünya için gerekli bir şey olup vacibin hududu dahilinde olan bir şeydir.Mesela İslam dini Kur'an ve sünnete dayanır.Bunları iyice anlamak için nahivsarfme'anibedi beyan ve lugat gibi bilgileri bilmek lazımdır.Bunları yazmak ve öğrenmek farz-ı kifayedir.Kur'an-ı kerimi bir araya getirip cem etmek te bu kabıldendir.Peygamber(s.a.v)hayatta ikenKur'an-ı Kerim sure ve parçalar halinde olup bir arada değildi.Bölümler halinde ashab-ı kiramın yanında bulunurdu.Yalnız Kur'an-ı Kerimi ezberleyip hıfz eden çoktu.Ebu Bekirin hilafeti sırasında Yemame savaşı patlak verdi. Ve bu savaşta hafızlardan yetmiş kişi şehid oldu. Bunun üzerine Hz. Ömer endişe etti. Zamanla hafızların vefat ve şehadetiyle Kur'an-ı Kerim'in kaybolmasından korktu ve halife olan Ebu Bekir'e (ra) giderek kur'an-ı Kerim'in bir araya geirilmesini teklif etti. Fakat Ebu Bekir bu iş bidat olup Peygamber'in yapmadığı bir şeydir diyerek teklifi reddetti. Fakat Hz. Ömer (ra) durumu açıladı ve Hz. Ebu Bekir'in kalbi de münşerih olup iyi olacağına kanaat getirdi. Ve bunun için Zeyd bin Sabit'i görevlendirdi.
2- Küfrü gerektirmezse de Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'a muhalefet eden görüş ve amel bidattır. Bu bidat da haramdır. Mesela birçok kimse tarikat namı altında erkek kadın bir araya gelerek ayın yapar ve İslam'ın kabul etmediği birçok gayr-ı İslami hallerin ortaya çıkmasına vesile olur. Bu gibi hallerin tarikatla hiç ilgisi yoktur. Bidattır. Herhangi bir ibadet ve zikir için hudud çizilmiş. Onu aşmak da bidattır. Mesela teravih namazı yirmi değil fazla kılmak ve namazdan sonra tesbih tahmid ve tekbirleri otuzüç defa değil daha fazla yapmak da bidattır.
3- İslam'a ve müslümanlara hizmet etmek maksadıyla cemiyet kurmak ve Kur'an kursu binasını yapmak da bidattır. Peygamber (sav)'in zamanında böyle bir şey yoktu. Ancak İslam ve müslümanlara faydalı olmak ve ameli salih kabilinden olduğu için sünnettir.
4- Camiye minber ve mihrab gibi şeyleri yapmak gereklidır. Fakat aşırı olarak onları süslemek ve israfa kaçmak doğru değildir. Peygamber (sav)'in zamanında olmadığından mekruh ve bidattır.
5- Lezzetli yemek yemek ve çeşit çeşit elbise giymek de bidat olmakla beraber mübahtır. İmam Şafii (ra) şöyle diyor: Kur'an sünnet icma ve ashab yoluna aykırı icat edilen şey bidat-ı seyyi'edir. Hayırlı bir şey icat edilse bidat-ı hasenedir (Fethü'l-Mübin)

..!!...
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 19-03-2008, 16:55   #75 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: İslam Fıkhı...

 
BİDAT NE DEMEKTİR EHLİ BİDAT KAFİR MİDİR MÜSLÜMAN MIDIR?Bidat bir şüpheye istinaden Peygamber (sav)'den varit olan sünnetin hilafına inanmak veya onu yapmaktır. Şafii mezhebine göre Bidat Kur'an sünnet icma ve esere ters düşen şey kötü bidat bunların hiçbirisine ters düşmeyen iyi görülen şey güzel bidattır (Fethü'l-Mübin). Mesela Şiilerin yıkamak yerine ayaklarını mesh etmeleri bidattır. Çünkü namaz farzolduktan sonra Hz. Peygamber'in (sav) her aldığı abdestinde mesti olmazsa mutlaka ayaklarını yıkadığı ve yıkamasını emr eden çok hadisler vardır. Ancak Şiiler bir şüpheye istinaden ayakları yıkamayarak meshediyorlar. Bu şüphelerinin durumu beyan etmek için abdest ayetinde yer alan "ercüleküm" kelimesinin hem mensup hem mecrur olarak okunmasını ileri sürüyorlar. Mensup okunursa vücüheküm kelimesi üzerine matuf olacaktır ve ayetin manası şöyle olacaktır: "Yüzünüzü dirseklerle beraber ellerinizi yıkayınız. Başınızı meshediniz ve ayaklarınızı da" (yıkayınız). Mecrur okunursa iki ihtimalı vardır birincisi Ercüliküm yine vüzühekim kelimesi üzerine matuf olmalıdır. Ancak cerri civar ile yani komşusu olan Ruüsiküm cerri ile mecrurdur. Ehli sünnet de bunu kabul etmektedir ikinci ihtimal Ercüliküm kelimesi Ruüsiküm kelimesi üzerine matuftur. Buna göre ayetin manası şu olur: "Yüzünüzü dirseklerle beraber ellerinizi yıkayınız başınızı meshediniz ayaklarınızı da " (meshediniz). Görüldüğü gibi Şiiler de bunu kabul ediyor. Zayıf da olsa Şiilerin de bir hüccetleri vardır.

...
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 19-03-2008, 16:55   #76 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: İslam Fıkhı...

 
BİDAT EHİLLERİNDEN BAZILARI:
1. Hâricîler: Bunlar Imam Ali (r.a)'a karşı çıkan ve ayaklananlardır. Bunların ayaklanmaları Irak'ta başlamıştır. Bid'atleri ise müslüman olup büyük günah işleyenlerin kâfir olduğunu söylemek ve ashabı kiramı tân etmek şeklinde ortaya çıktılar. Daha sonra pek çok bid'atleri ilave ettiler ve yirmiden fazla fırkaya bölündüler. (Ayrıca bk. Hariciler Hariciye mezhebi).
2. Râfîzîler: Bunların bid'atleri ise Hz. Peygamber (s.a.s)'ın Hz. Ali'nin hilafetini nâss ile tayin ettiğini Hz. Ebu Bekir (r.a)'ın ve Hz. Ömer'in Allah'ın Rasulünün emrine muhalefet ettiklerini ileri sürmeleridir. Daha sonraları bunlardan Hz. Ebu Bekir Hz. Ömer Hz. Osman'ı ve başka ashabı yoluyla rivâyet edilmiş hadisleri de reddederler Kurân-ı Kerim'in manâlarına aykırı görüşler serdederler yalan söylemeyi helâl kabul ederler.
3. Kaderiye: Bunlar da Allah'ın kadim ilmini kabul etmezler. Bunlar Kaderiyye'nin gulâtı (aşırı) olanlarıdır. Avâmı ise Allah'ın kadim ilmini kabul etmekle birlikte kulların fiilleri Allah tarafından yaratılmış değildir derler. Ashâb döneminin sonlarında Ibn Abbas ile Câbir b. Abdullah'ın hayatta olduğu sırada Basra'da ortaya çıkmışlardır.
4. Cehmiyye: Cehm b. Safvân'a uyan kimselerdir. Bunlar yüce Allah'ın sıfatlarını te'villere saparak nefyederler. Şanı yüce Allah'ın arşının üzerine yükseldiğini kabul etmezler. Onun konuşmasını her gece dünya semasına nüzulünü vb. diğer sıfatlarını ederler. Bu görüşler kısmen veya tamamen Kuran ve Sünnetin neye delalet ettiğini bilmemekten dolayı sünnet ehline mensup bazı kimselere de geçmiş bulunmaktadır. Cehmiyye II. asrın başlarında Horasan'da ortaya çıkmıştır imamların pek çoğu onların küfrüne hükmetmiştir.
5. Mu¤¤¤ile: Bunlar da Allah'ın sıfatını kabul etmezler büyük günah işleyenleri ebediyyen cehennemde kabul ederler. Hz. Peygamber (s.a.s)'ın şefâatini inkâr eder Allah'ın mahlûkatı üzerinde yükselmesini kabul etmezler. Bunlar da Hasan-ı Basrî'nin vefatından sonra Basra'da ortaya çıkmışlardır.
6. Mutasavvıflar: Bid'at olarak ortaya çıkmış ve ibadet şekline girmiş çeşitli davranışları dinden ve dinin bir emri olarak kabul eden ve şeyhler hakkında aşırılığa giden kimselerdir. Bazıları yüce Allah'ın şeyhe hûlul ettiğini söyleyecek kadar sapıklığa varırlar. Onların pek çoğu da vahdet-i vücûda hulul ve ittihada yani hâlikin mahluk ile birleşmesine inanırlar. Bu. icmâ ile küfürdür. Onlar ayrıca nassların te'vilinde Batınilerin yollarını izler. Kanaatlerine göre bu gibi şeyler ise arifbillahın bilebileceği şeylerdir. Bu taife yalan ve iftira olarak ehli sünnete nisbet edilen taifelerin en kötü olanlarıdır. Hasan-ı Basri'nin vefatından sonra Basra'da ortaya çıkmışlardır.
7. Mezhebî taassub bid'ati: Bu zaman itibariyle yukarıdakilerden daha sonra ortaya çıkmıştır. Böyle bir bid'at dört imamın vefatından bir süre sonra görülmeye başlandı. Bu gibi bid'atçiler dilleriyle imamların masum olduğunu kabul etmemekle birlikte vakıada böyle bir masumiyeti kabul ederler. Meselâ bu bid'ate sahip bir kimse: Imam herhangi bir hadisi bilmeyebilir veya imamların hata edebileceği doğrudur ancak bizim imamımızın hata ettiği sabit olmamıştır derler. Hatta müteahhirlerden birisi şöyle der: Bizim mezhebimize aykırı olan her bir hadis ya te'vil yahut mensuhtur. Ancak ilim ehli bilirler ki bu bir bid'at ve bir dalalettir.
Müslüman olan her kişinin görevi Kur'ân ve sahîh Nebevî sünnete tâbi olmak Peygamber (s.a.s)'in ve ashabının izlediği yolu izlemektir. Asıl Fırka-i Nacıye onların izlediği ve onların izinden gidenlerin gittiği yoldur.

....
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 19-03-2008, 16:55   #77 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: İslam Fıkhı...

 
BİD'AT
Daha önce mevcut olmayan sonradan ortaya çıkan amel ve inançlar.
Hz. Peygamber ve Ashâb-ı Kirâm dönemlerinde görülmeyip onunla amel edilmeyen hattâ bir benzeri olmayan ve İslâm'dan olmadığı halde sonradan ortaya çıkan ve ibâdet kabûl edilen görüş ve ameller sünnete aykırı davranışlar.
Bid'at'ın kapsamı konusunda farklı bakış açılarının olmasından dolayı İslâm bilginleri tarafından farklı tarifler yapılmıştır.
Kimi âlimlere göre bid'at Hz. Peygamber (s.a.s.)'den sonra meydana gelen her şeydir. Bu tarifi yapan âlimler bid'ate sözlük anlamından daha geniş bir anlam yüklemişlerdir. Bu sebeple de sonradan çıkan amel ve inançları iyi ve kötü olmak üzere ayırmak mecburiyetinde kalmışlardır. Sonradan ortaya çıkıp Kur'ân ve Sünnet'e muhâlif olmayan ya da emirlerinin bir gereği olan şey(ere bid'at-i hasene (güzel bid'at); muhâlif olanlara ise bid'at-i seyyie (kötü bid'at) ismini vermişlerdir. Ayrıca bid'at-i haseneyi kendi arasında bid'at-i seyyieyi de kendi arasında ayrı kısımlara tabi tutmuşlardır. Böylece bid'at vacib mendub mübah mekruh ve haram olmak üzere beş kısma ayrılmaktadır. Meselâ Kur'ân ve Sünnet'in anlaşılması için zorunlu olan Arap gramerini bilmek fıkıh fıkıh usûlü gibi ilimlerle uğraşmak vâcib; Ehl-i Sünnet itikadına muhalif sapık fırkaların ileri sürdükleri görüşler ise bu âlimlere göre haram bid'at kapsamında mütalaa edilmektedir. (Tahânevî Keşşâfu İstilahâti'l-Funûn İstanbul 1984 I 133).
Bid'ati bu şekilde tarif edip taksimata tabi tutanlar Kur'an ve Sünnete muhalif olmayan ya da emirlerinin bir gereği olan"şeylere bid'at isminin verilmesine dayanak olarak Hz. Ömer'in şu sözünü ileri sürerler:
Hz. Ömer Übey b. Ka'b'in (r.a.) sekiz rekât olan terâvih namazını yirmi rekât olarak kıldığını ve Rasûlüllah (s.a.s.) döneminde münferiden kılınan bu namazın cemaat halinde kılındığını gördüğünde: "Bu ne güzel bid ât"demiştir. (Muhammed Revvâs Kal'acî Mevsüatu Fıkhı Umar b. e!Hattâb Kuveyt 1984 s. 125).
Diğer âlimlerin bid'at tarifleri ise şöyledir: Hz. Peygamber (s.a.s.)'den sonra ortaya çıkan din ile alâkalı olup bir ilâve veya eksiltme mahiyetinde olan her şeydir. (Hayreddin Karaman İslâmın Işığında Günün Meseleleri İstanbul 1982 II 248).
Bu âlimlere göre önceki gruptakilerin "bid'at-i hasene" kapsamına soktukları şeyler haddi zatında bid'at değildir. Onlara bid'at ismini vermek yanlıştır. Çünkü bu gibi şeylerin Kur'ân ve Sünnet'te dayanakları vardır. Bunlara sonradan çıkmış şeyler nazariyle bakılamaz. Rasûlullah (s.a.s.) şu hadislerinde bid'atin tarifini yapmışlardır: "Sonradan ortaya çıkan herşey bid'attır; her bid'at sapıklıktır ve her sapıklık insanı ateşe sürükler. "(Müslim Cumua 43; Ebû Davud Sünnet 5; Nesâî lydeyn 22; İbn Mâce Mukaddime 7).
Huzeyfe b. el-Yamân'ın rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte: "Allah bid'at sahibinin orucunu namazını sadakasını haccını umresini cihadını sarfını (maddi yardımını) şehadetini kabul etmez. O kılın yağdan çıktığı gibi İslâm'dan çıkar. " (İbn Mace Mukaddime 7/49). Bu ikaz karşısında müslümanların dikkatli davranacakları ve bid'atın ne olduğunu araştıracakları muhakkaktır. Abdullah b. Abbâs (r.a.)'dan rivâyet edilen bir hadiste şöyle buyrulur: "Allah bid'at sahibinin amelini bid'atından vazgeçinceye kadar kabul etmez." (İbn Mâce Mukaddime 7/50). Amellerinin kabul edilmeyeceğini bilen bir müslüman korkar ve neyin bid'at olup neyin olmadığını araştırır.
Meselâ Rasûlullah'a selam ve salât Allah'ın emridir. Ama Rasûlullah'ı anmak için dini törenler yapmak ve mevlit okutmak kimin emridir?
Ölüleri hayırla anmak ve onlara dua etmek sünnette vardır. Ama ölüler için mevlit okutup kırkıncı elli ikinci geceleri tertip etmek İslâm'ın hangi hükmüne dayanır. Allah için sadaka vermek zekât ve fitre dağıtmak Allah'ın emri gereğidir. Ama ölen birisi için devir yani ölünün ibadet borcunu düşürmek için mal ve para taksimi yapmak sabun iğne iplik dağıtmak kimin emridir?
Aslında her iki gruba göre de dinin aslına olan ilâve ya da aslından yapılan eksiltmeler yasaklanmış olup kötü bir bid'attır. Ancak ikinci grup âlimlerin bid'atin tarifi konusunda daha tutarlı oldukları görülmektedir. Çünkü ilk grubun bid'at-i hasene kapsamına soktukları şeyler aslında sonradan çıkmış şeyler değildir; onların Kur'an ve Sünnet'te dayanakları vardır.
Şu da bir vakıadır ki birinci gruba tâbi olan fakat bu âlimlerin ne demek istediklerini hakkıyla anlamayan mukallidleri dinde eksiltme ya da fazlalık durumunda olan şeyleri de bazen bid'at-i hasene kapsamına sokmuşlar; ikinci gruptakilerin mukallidleri ise bid'at sayılmaması gereken bazı hususları bid'at kapsamına sokarak onlara karşı çıkmış ve hemen hemen her ictihada bid'at demeye başlamışlardır.
Kur'ân-ı Kerîm'i bir mushaf içerisinde toplamak hadisleri derleyip toplayarak kitap haline getirmek camilerin yanında minare yapmak her ne kadar Hz. Peygamber (s.a.s.)'den sonra olmuş birer bid'at iseler de bunlar bid'at kapsamına girmeyen güzel şeylerdir İslâm'a aykırı değildir.
Bunun aksine yukarıda sözkonusu ettiğimiz hususlar kötü bid'at olup câiz değildir. Çünkü bu âdetler sonradan meydana çıkmış ve İslâmî itikatlarla çelişmektedir.
Bid'atlar alanları itibariyle de kısımlara ayrılmaktadır. İtikadî konularla ilgili olanlara "itikadî bid'atler" iş ve hareketle ilgili olanlara da "amelî bid'atler" denir. Ayrıca mahiyetleri itibariyle küfrü gerektiren ve gerektirmeyen bid'atler vardır.
Günümüzde pek çok bid'at müslümanların hayatına girmiştir. Bu sebeple dininin emirlerini yerine getirmek isteyen her kişi bu hususa dikkat etmeli; dinde eksiltme ya da ilâve mahiyetinde olan söz tavır ve davranışların yasaklanmış şeyler olduğunu bilerek bunları hayatından ayıklayıp atmalıdır. Burada müracaat edilecek yegane kaynak ise Kur'ân ve Sünnet'tir..


..!!...
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 19-03-2008, 16:56   #78 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: İslam Fıkhı...

 
BEYTÜ'L-MAL
İslâm devletinin hazinesi devletin malîye işleriyle ilgilenen kurum.
Beyt Arapça "ev" anlamında olup "beytü'l-mâl" mal evi hazine demektir. İslâm'da devlet hazinesi ve mâliye dairesine beytü'l-mâl adı verilmiştir. Beytü'l-mâl tabiri ile hem devletin maliye işlerinin idare edildiği bina hem de devlet hazinesi kasdedilir. Beytü'l-mal İslâm devletinin hazinesidir. Bu tabir ilk zamanlarda sadece soyut bir kavram iken Hz. Ömer'in hilâfeti zamanında daha belirgin bir duruma kavuşturulmuştur.
Beytü'l-mâl'ın gelirleri şunlardır: 1- Zekât ve öşür gelirleri.
Zekâta tabi olan mallar emvâl-i zâhire (gizlenmesi mümkün olmayan mallar) ve emvâl-i bâtına (gizlenmesi mümkün olan mallar) diye iki kısma ayrılır.
Emvâl-i zahire; ekinler meyveler zekâta tabi hayvanlar ile bir yerden diğer bir yere ticaret için taşınan mallardır. Bu tür malların zekât öşür ve vergilerini devlet alır.
Emvâl-i bâtına ise sahiplerinin evlerinde veya iş yerlerinde bulunup gizlenmesi kabıl olan altın ve gümüş ile ticaret mallarından ibarettir. Bu tür servetin zekâtı da başlangıçta İslâm devleti tarafından toplanılıp ilgili yerlere sarfediliyordu. Hz. Osman'ın hilâfeti zamanında İslâm devletinin sınırları genişlediği ve müslümanların sayısı çoğaldığı için bu tür malların zekâtının devlet memurları tarafından toplanması güçleşmiştir. Bu yüzden bu tür malların zekâtını vermek müslümanlara havale edilmiştir.
Şu halde devletin zekât ve öşürünü alacağı mallar:
a) Koyun keçi sığır manda ve deve gibi mera hayvanlarından alınacak zekât.
b) Öşre tâbi' arâzinin (arâzi-i öşriyye) mahsulünden alınan vergiler. Öşre tâbi' arâzi vaktiyle müslümanlar tarafından fethedilmiş olup mücahidlere veya diğer müslümanlara temlik edilen arazidir. Bu tür araziler yağmur dere veya nehir sularıyla sulanıyorsa mahsulünün onda birini: kova veya dolapla sulanıyor yahut su para ile alınıyorsa yirmide birini devlet alır.
c) Ticaret mallarından alınan vergiler. Ticaret mallarını bir şehirden diğer bir şehre naklettikleri takdirde kendilerinden muayyen miktarda vergi alınır. Ticaret vergisi sadece müslümanlardan değil İslâm ülkesinde yaşayan zimmî*lerle müste'men* lerden de alınır. Ancak bu vergi müslümanlardan kırkta bir; gayri müslimlerden ise yirmide bir alınır. (Ömer Nasuhi Bilmen Istılahatı Fıkhıyye Kamusu IV 92-96)
2- Ganimet mallarının beşte biri. Savaşta düşmandan alınan mallara ganimet denir. Ganimet malları beşe bölünür; bunun dördü cihada katılan askerler arasında taksim edilir. Kalan beşte biri de beytü'l-mâl'e aittir. (el-Enfâl 8/41 ).
Ganimet malları dört kısımdır:
a) Savaş esirleri: Düşman askerlerinden esir alınan kimselerdir. Erkeklerin hepsi savaşa katılsın katılmasın bu gruba dahildir. Alınan savaş esirleri hakkında devlet başkanı dört şeyden birini yapmak hususunda muhayyerdir: Ya onları öldürür veya köleleştirir. Yahut fidye mukabılinde serbest bırakır ya da karşılığında bir şey almaksızın serbest bırakır. (en-Nesefî Medârik IV 150). Delilleri şu ayet-i kerimedir: "(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın (onları esir alın. Ondan sonra artık ya lütfen bırakır veya karşılığında fidye alırsınız. Harp ağırlıklarını bırakıncaya (savaş sona erinceye) kadar (böyle yaparsınız). Allah dileseydi (kendisi) onlardan öç alırdı fakat sizi birbirinizle denemek için (size savaşı emrediyor). " (Muhammed 47/4). Hanefilere göre harp esirleri ya öldürülür ya da köle yapılır. Fidye alarak veya bir şey almaksızın serbest bırakmak Tevbe suresinin beşinci ayetiyle neshedilmiştir. (en-Nesefî a.g.e. IV 150).
b) Âdî esirler: Cihat sırasında ele geçen kadın ve çocuklardır. Bunları da fidye mukabılinde serbest bırakmak caizdir. Fidye* vermeyenler mücahidler arasında taksim olunur.
c) Savaşla veya sulh yoluyla ele geçen arazi. Savaş yoluyla fethedildikten sonra elde edilen topraklar İslâm devletinin mülkiyetindedir. Bu araziler ganimet* olarak alınabileceği gibi sahiplerinin ellerinde bırakılarak haracı da alınabilir.
d) Küçük ve büyük baş hayvanlarla nakli mümkün olan diğer eşyalar.
3- Harac vergisi. Savaşla veya sulh yoluyla elde edilen arazi fetihten sonra müslüman olmayan sahiplerinin ellerinde bırakılırsa onlardan belirli miktarda vergi alınır. İşte bu vergiye harac denir. Hz. Peygamber (s.a.s.) savaşla elde edilen Hayber arazisini Hz. Ömer (r.a.) da fethedilen Suriye ve Irak topraklarını sahiplerinin ellerinde bırakarak bu uygulamayı yapmıştı.
Harac vergisi iki kısımdır: a) Harac-ı mukâseme: Öşür gibi çıkan mahsulden alınır. Miktarı %10 ile 50 arasında olabilir.
b) Harac-ı muvazzaf: Birim toprak veya ağaç başına alınan senelik vergidir. Bu taksitle alınabilir. (Ö. N. Bilmen a.g.e. IV 75 82).
4-Cizye*. İslâm devleti içerisinde yaşayan zimmîlerin (müslüman olmayan azınlıkların) mükellef olan erkeklerinden can güvenliklerinin sağlanması mukabılinde seneden seneye alınan bir şahsî vergidir. Buna haracu'r-ruûs (baş vergisi) de denir. Cizyenin alınmasının delili şu ayettir: "Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan Allah'ın ve Resulu'nun haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle küçül(üp boyun eğ)erek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın. " (et-Tevbe 9/29).
Cizye iki şekilde konur: a) Karşılıklı anlaşma ile olur. Bunun miktarı da anlaşmayla tespit edilir.
b) Devlet başkanı tarafından bizzat konur. Bu da müslümanların savaşla gayr-i müslimleri yenip onları toprakları ve mülkleri üzerinde bırakmasıyla olur. Bunun miktarını devlet başkanı tayin eder. Şöyle ki halk durumlarına göre zengin orta halli ve fakir diye üçe ayrılır. Zengin olanlara senede kırksekiz dirhem orta hallilere yirmidört dirhem çalışmaya muktedir fakirlere de oniki dirhem cizye konur. Bu miktarlar oniki aya bölünerek taksitle alınabilir. (Meydânî el-Lübâb IV 143; Ö. N.Bilmen a.g.e. IV 97-99).
5- Maden ve definelerden alınan vergiler. Özel kişi ve kuruluşlar tarafından işletilen madenlerden beşte bir oranında vergi alınır. Bunlar altın gümüş demir bakır ve kurşun vb. gibi ateşte eriyen madenlerdir.
Define ise yer altından çıkartılan ve tabi