![]() |
|
|
#71 (permalink) |
![]() |
ÂLU YÂ'KUB
Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İshak'ın oğlu Hz. Ya'kub ve onun neslinden gelenler için kullanılan Kur'anî bir tabir. Âlu Ya'kub hakkındaki bilginin toplandığı Yusuf suresinde ilâhî ifadeyle Hz. Ya'kub oğlu Hz. Yusuf (a.s.)'a şöyle demiştir: "Rabbin seni (peygamber olarak) seçecek sana rüyaların tabirini öğretecek daha önceki ataların İbrahim ve İshak'a nimetini tamamladığı gibi sana ve Âlu Yakub'a (Ya'kuboğulları'na) da nimetini tamamlayacaktır. Şüphesiz ki Rabbin alîm'dir hakim'dir." (Yusuf 12/6)Gerek bu ayette gerekse Hz. İbrahim (a.s.) ve onun ailesiyle ilgili ayetlerde Cenâb-ı Allah'ın bu nesli ve bu nesilden gelenleri tevhîd akidesinin tebliğcileri ve bu tebliğ ile görevliler olarak seçtiği görülmektedir. Şâmil İA |
|
|
|
|
|
#72 (permalink) |
![]() |
ÂLU İMRÂN SÛRESİ
Kuran-ı Kerîm'in üçüncü suresi. Sure Medine'de nazil olmuştur. Surenin 33. ayetinde Musa (a.s.)'ın babası İmrân'dan bahsedildiği için 'İmrân Âilesi' anlamına bu adı almıştır.Söz konusu ayette ". . . Nuh 'u İbrahimoğulları ve İmrân Ailesini âlemlere üstün kıldı. " denilmektedir. Bu sure hicretin ikinci yılında meydana gelen Bedir savaşı sonrasıyla üçüncü yılında vukûu bulan Uhud savaşını konu edinip müslümanların Medine-i Münevvere'deki hayatlarından bazı bölümlerin dile getirildiği iki yüz ayetten ibarettir.Âli imrân Suresi nazil olduğu yıllardaki Medine'de yaşayan müslümanların çevresini kuşatan hile desîse ve karışıklıkları sonsuz bir canlılıkla tasvir etmekte düşmanlarının yalnız hareketlerini değil aynı zamanda içerideki kin ve hasedi zihinlerdeki korkunç plânları da bir tablo halinde gözler önüne sermektedir.Sure bize Medine'deki ihlâslı müslümanların durumunu aktarırken adeta içinde bulunduğumuz zamanı da yeniden geldiğimiz nokta ile birleştirip sergilemektedir. Bu endişe veren durum karşısında hidayet rehberimiz olan Kur'an-ı Kerîm özellikle bu suredeki ayet-i celileler; tuzak ve fitneleri önlemek yaygara ve şüpheleri bastırmak kalpleri ve atılmış adımları sabitleştirmek fikir ve ruhlara hitap etmek hadiseleri tahlil edip ortaya ibretler çıkarmak İslâm'ın tasavvur olunan binasını kurmak ve buna gölge düşürecek hususları yok etmek İslâm topluluğunu İslâm düşmanlarının amansız hile ve tuzaklarından korumak için onları uyaran prensip ve kanunlar ortaya koymaktadır. Şöyle ki:"Allah... Başka ilâh yok. Ancak Hayy ve Kayyum 'dur. "( 1 )"O sana kitabı hak ve kendinden öncekileri tasdik edici olarak indirdi. Bundan önce de insanlara yol gösterici olarak Tevrat ile İncil'i indirmişti. Bir de hak ile batılı ayırt eden Furkan'ı indirdi. Gerçekten Allah'ın ayetlerini inkâr edenler için şiddetli azap vardır. Allah 'Aziz'dir intikam sahibidir. "(3-4)"Şüphesiz ki gökte ve yerde hiç bir şey Allah'dan gizli kalmaz. "(5) "Şu inkâr edenlerin malları ve çocukları Allah'a karşı onlara bir şey sağlamaz ve onlar ateşin çırasıdırlar.” (10)"Karşılaşan şu iki topluluğun durumlarında sizin için ibret vardır. Biri Allah yolunda döğüşüyordu. Diğeri de kâfir idi. Onlar öbürlerinin kendilerinin iki katı olduklarını görüyorlardı. Allah dilediğini yardımı ile destekler. Görebilen için bunda ibretler vardır. "(13)"Doğrusu Allah indinde tek geçerli din İslâm 'dır. Ancak kendilerine kitap verilenler kendilerine ilim geldikten sonra ihtirastan dolayı ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkâr ederse şüphesiz ki Allah çabuk hesap görücüdür.”(19)"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa ondan asla kabul olunmaz. Ve o ahirette en büyük zarara uğrayanlardandır. "(85)"De ki "Ey mülkün sahibi olan Allahım sen mülkü dilediğine verirsin. Sen mülkü dilediğinden alırsın. Sen dilediğini aziz edersin. Sen dilediğini zelil edersin. Hayır yalnız senin elindedir. Sen şüphe yok ki her şeye kadirsin.”(23)"Müminler müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah'dan ilişiği kesilmiş olur. Ancak onlardan sakınmış olma hâliniz müstesna. Allah size kendisinden korkmanızı emrediyor. Ve dönüş Allahadır. "(28)"Doğrusu İbrahim'e yakın olanlar ona uyanlar; şu Rasûl ve iman edenlerdir. Ve Allah inananların dostudur. "(68)"Yoksa Allah'ın dininden başka din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde ne varsa ister istemez ona teslim olmuştur. Ve ona döndürüleceklerdir. "(83) "Ey iman edenler eğer kendilerıne kitap verilenlerden herhangi bir zümreye uyarsanız imanınızdan sonra sizi çevirir kâfir yaparlar. "(100)"Ey iman edenler Allah'dan nasıl korkmak lâzımsa öylece korkun. Ve her hâlde müslüman olarak can verin. "( 102)"Toptan Allah'ın ipine sarılın ayrılmayın. Ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz düşman idiniz de o kalplerinizin arasını uzlaştırdı. Ve onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz ateş çukurunun tam kenarında idiniz o sizi oradan kurtardı. Doğru yola erişesiniz diye işte Allah ayetlerini size böylece açıklar. "( 103)"Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz. Ma'rûfu emreder münkerden nehy edersiniz. Ve Allaha inanırsınız. Ehl-i Kitap da inanmış olsaydı kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler olmakla beraber çoğu gerçek dinden çıkmış fâsıklardır. "(110)"Ey iman edenler sizden olmayanı dost edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan geri durmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Öf keleri ağızlarından taşmaktadır. Sînelerinin gizlediği ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık eğer düşünürseniz. "(118)"İşte siz o kimselersiniz ki onlar sizi sevmezken siz onları seversiniz. Kitapların bütününe inanırsınız. Onlar ise ancak sizinle karşılaştıkları zaman 'iman ettik' derler. Yalnız başlarına kaldıkları vakit de size öfkelerinden parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki "öfkenizden geberin" gerçekten Allah onların sinelerindeki özü hakkıyla bilir. "(119)"Size bir iyilik dokunursa onları üzer. Başınıza bir felâket gelirse buna sevinirler. Sabreder sakınırsanız onların hilesi size zarar vermez. Muhakkak ki Allah onların yaptıklarını ilmi ile kuşatır."(120)Bu ayetlerden aynı düşmanların yeryüzünde İslâm'ı ve Müslümanları nasıl hedef aldıkları İslâm akîdesini bozmak için içteki fâsık ve münafıklarla birlikte nasıl çalıştıkları rahatlıkla anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Kur'an-ı Kerim'in kıyamete kadar sürecek dünya hayatının bir kitabı ve müslümanların hidayet rehberi olduğu bir gerçektir. Bu gerçeğe ve onun ayetlerine ancak şeytanın adamları kulak tıkar ve gözlerini kapatırlar.Âli İmrân Suresi böyle bir yapının yanında üç temel meseleyi dile getirmektedir. Bunların birincisi genel hatlarıyla din olayı ve özel anlamıyla İslâm'dır. Din sadece Allah'a iman etmek ve bu kuru iman anlayışıyla yetinmek demek değildir. Din kesin bir ifadeyle sağlam bir tevhid inancıdır. Yani tek bir 'ilâh'ın üstün hâkimiyetine katıksız olarak iman etmektir. Bütün insanlık ve kâinat üzerinde hakim ve tek tasarruf sahibi olan ilâhî kudretin birliğini ve yegâneliğini kabul etmektir.Surenin muhtevasında mevcut olan ikinci husus ise; müslümanlarla Rabb'leri arasındaki durumun tasviridir. Müminlerin Allah'a olan teslimiyetleri ondan gelen her şeyi tartışmasız yorumsuz ve memnuniyetle kabul edip büyük bir titizlikle onun emirlerine uymaları ve ona bağlanmalarıdır."Onlar ki: "Ey Rabbiniz biz gerçekten iman ettik. Artık günahlarınız bağışla ve bizleri ateş azabından koru" diyenler sabredenler sadakat gösterenler onun huzurunda divan duranlar infâk edenler seherlerde Allah'tan mağfiret isteyenlerdir. Allah'ın ayetlerini az bir pahaya (küçük bir dünya menfaatine) değişmeyenlerdir. "Suredeki üçüncü önemli meseleye gelince; Kur'an müminlerden başkasını dost edinmekten kaçınmayı kâfirlerin bir değeri olmayan aldatmalarına kulak verilmemesini Allahın emirlerinden uzak ve İslâm'a uymayan kötü yaşayış tarzlarını kabul edip onları dost edinmenin iman ile bağdaştırılamayacağını son derece büyük bir açıklıkla ifade etmektedir.Birbirleri arasında çok sıkı ilişki bulunan bu üç mesele yani insanlığın Allah'ı bilip ona tam bir iman ve teslimiyetle bağlanması 'tevhîd'in anlamını kavrayarak hayatını buna göre düzenlemesi ve böyle sağlam bir İslâmî anlayışa sahip olarak Allah'ın düşmanları karşısında izleyeceği tavizsiz bir tutum ve davranışla kâfirlerin dostluğundan uzak kalınması hususları sûrenin temelini oluşturmaktadır.Surenin bir kısmı Necrân Hristiyanları hakkında nazil olmuştur. Necrân Hicazla Yemen arasında bir şehir idi. O zamanlar burada çok sayıda Monhofist (Yakûbî) mezhebine mensup Hristiyan oturuyordu. Necrân Kâbesi diye ünlü bir kilisesi vardı. Roma İmparatorları buraya büyük maddî yardımlarda bulunurlardı.Âli İmrân suresinin faziletine dair bazı hadis-i şerifler varid olmuştur. Ezcümle: Ebû Ümâme (r.a.)'den rivayete göre Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: "Kur'an okuyun çünkü o kıyamet gününde ehl-i Kur'an olanlara şefaat eder. Bakara* ve Âli imrân surelerini okuyun. Çünkü bunlar kıyamet gününde iki bulut yahut iki gölgelik veyahut iki kuş bölüğü gibi gelir sahiplerine şefaat ederler. Bakara suresini okuyun. Çünkü ona sahip olmak bereket onu okumayı terk etmek nedâmettir. Kötüler ona sahip olamazlar. " (Müslim Salâtu'l Müsâfirîn 42 804).Ebû Yahya Süleym İbn Âmir'in rıvayetine göre Ebû Ümâme şöyle demiştir: "Bir kardeşiniz şöyle bir rüya görmüştür: Bakmış ki insanlar bir dağ yolunda yürüyorlar. Dağın tepesinde de iki yeşil ağaç bulunuyor. Ağaçlar söyle sesleniyorlar: 'içinizde Âli İmrân suresini okuyan var mı?' Eğer biri evet' derse dallarını sarkıtıyor adamı yukarı çekiyorlar.""Birisi Abdullah ibn Mes'ud'*un yanında Bakara ve Âli imrân surelerini okudu. Ona: "içinde ism-i âzam bulunan iki sureyi okudun. O ism-i âzam ki onunla yapılan her dua kabul olur her istek yerini bulur" dedi.Hz. Ka'b şöyle demiştir: "Her kim Bakara ve Âli İmrân surelerini okursa bunlar kıyamet günü gelir o adam hakkında ya Rabbi bunun için aleyhinde diyecek bir şeyimiz yok derler." (Dârimî Fedâilu'l-Kur'an 15)Şamil İA |
|
|
|
|
|
#73 (permalink) |
![]() |
ÂLU İBRAHİM
Hz. İbrahim'in soyundan gelenler onun ümmeti ve milleti olanlara verilen isim. Kur'an-ı Kerîm'de birçok yerlerde Hz. İbrahim (a.s.)'in adı tekrarlanmaktadır. Bunlardan birinde "Gerçekten Allah Âdem'i Nuh'u İbrahim Hânedânını (Âli İbrahim) ve İmrân ailesini âlemler üzerine seçkin kıldı" (ÂIi İmrân 3/33) buyurulmaktadır. Bazı müfessirler Âli İbrahim tabirinden İsmail ve İshâk (a.s.) ile onların zürriyetinin kasdedildiğini söylemektedirler. Ayrıca Hz. Muhammed (s.a.s.)'in de bunlara dahil olduğu belirtilmektedir. Bu arada Âli İbrahim tabirinin Hz. Peygamberin (s.a.s.) ümmetini de içine aldığını söyleyenler olmuştur. Buna delil olarak namazlarda oturma anında okunan salât duası gösterilmektedir. Bu ifadelerde Âli İbrahim'den bütün müminlerin kasdedilmiş olduğu belirtilmektedir. |
|
|
|
|
|
#74 (permalink) |
![]() |
ALTIN KULLANMAK
İslâm dini süslenmeyi mübah görmüş ve hatta bazen ve gerektiği yerlerde teşvik etmiştir.Cenâb-ı Hak; "De ki Allah'ın kulları için yarattığı ziynet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir?" (el-A'râf 7/32) buyurmuştur. Fakat bunların yanında erkeklere haram kadınlara da helâl gördüğü ziynet eşyaları da vardır. Erkeklere haram olan ziynet eşyaları altın ve saf ipektir. Hz. Ali ibn Ebu Talib (r.a.)'dan rivayet edilen bir hadisde Resulullah Hz. Muhammed (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır:"Resulullah (s.a.s.) ipeği sağ eline altını da sol eline alarak buyurdu:"Bu ikisi ümmetimin erkeklerine haramdır." (Tirmîzî Libâs 1; İbn Mace Libâs 19).Yine bir gün bir adamın elinde altın yüzük gördüğü zaman onu çıkarıp attı ve buyurdu ki:"Herhangi biriniz tutuşmuş bir ateş parçasını eline almaya yeltenir mi hiç?" Resulullah (s.a.s.) oradan ayrıldıktan sonra adama yüzüğü alıp ondan faydalanmasını söylediler. Bunun üzerine adam: "Resulullah onu alıp attıktan sonra vallahi almam" dedi. (Müslim Libâs 52).İsrafa dalanların yanında gördüğümüz altın kalem altın saat altın çakmak altın sigara kutusu altın ağızlık ve benzerleri de fakihlerce altın yüzük gibi görülmüştür. Gümüş yüzük kullanmayı ise İslâm helâl görmüştü.Abdullah ibn Ömer'den rivayet edilen bir sünnette "Resulullah gümüşten bir yüzük edinmiş ve eline takmıştı" (Ebû Dâvud Hatem 4; Tirmîzî Libâs 43). Ayrıca sahabe-i kirâmın gümüş yüzükleri vardı.İslâm altını erkeklere haram kılmakla ahlâkî ve terbiyevî yüce bir hedefe yönelmiştir. İslâm erkeğin erkekliğinin korunması gerektiğini zayıflığın ve başkasının önünde eğilmenin doğru olmadığını belirtmek ister. Perişan olmanın belirtilerinden erkeği muhafaza eder. Allah'ın kadının terkibinden daha başka bir uzvî bir terkiple yarattığı erkeğe kadınlara benzemek ve çeşitli süslerle öğünmek yakışmaz. Bu haramlaştırmanın arkasında ayrıca sosyal bir hedef de yatmaktadır.Altın ve gümüş eşyanın kullanılması keyfiyeti İslâm'ın genel olarak israfa karşı açtığı savaşa ait programın bir parçasıdır. Kur'an nazarında israf milletleri helâk oluşla tehdit eden çözülme ve bozulmanın bir benzeridir. Zira israf sosyal bozulmanın başlangıcıdır. israf hayırlı ve doğru bütün yolların prensiplerin düşmanıdır. Kur'an-l Kerim'de:"Bir memleketi yok etmek istediğimiz zaman nimet ve refahdan şımarmış ele başlarına emir veriniz Ama onlar yoldan çıkarlar. Artık o memleket yok olmayı hak eder. Biz de onu yerle bir ederiz. " (el-İsrâ 17/16). İslâm müslümanın hayatındaki israfın bütün belirtilerini haram kılmıştır. Erkeklere altın ve ipekli giymeyi haram kıldığı gibi erkek ve kadın bütün müslümanlara altın ve gümüş kap kullanmayı da haram kılmıştır.Bundan başka bu hükmün değerli bir iktisadî yönü vardır. Altın dünya piyasalarında en önemli bir maddedir. Bunun için onun erkeklerin kadınlar gibi süs eşyası veya kap-kacak olarak kullanmasını doğru bulmamıştır.İslâm kadının doğuştan süse ve ziynet eşyasına karşı meyilli olduğunu gözönüne alarak erkekleri sapıtma ve şehveti kamçılama yolunda kullanmamak şartıyla yukarda belirtilen haramlaştırma hükmünden kadınları istisna etmiştir.Şâmil İA |
|
|
|
|
|
#75 (permalink) |
![]() |
ALLAH (C.C) Kâinatın ve kâinatta bulunan tüm varlıkların yaratıcısı koruyucusu olan tek varlık ibâdet edilmeye lâyık tek Rab Mevlâ Huda'ya ait özel isim. En yüce varlık olarak inanılan bütün kemâl sıfatları şahsında bulunduran ve her türlü noksan sıfatlardan uzak olan gerçek Ma'bud. Varlığı zorunlu olan tek yaratıcıya ait yüce bir isim. Bu isimle çağrılan bir başka varlık olmamıştır olmayacaktır da.İsim ifade ettiği ilâhî manasıyla yalnız Allah'a aittir ve hiçbir kelime bu ismin manasını ve muhtevasını ifade gücüne sahip değildir. Bu isim başkası için de kullanılamaz (Meryem Suresi 19/65).İsmin ait olduğu yaratıcı bir olduğundan ikili ve çoğulu da yoktur. Ancak cinsleri olan varlıkların isimleri çoğul yapılabilir. Cinsleri olmayanın ismi de çoğul yapılamaz. Lisanımızda "şehirler" denilir ancak yine bir şehir olan fakat bir ikincisi olmayan İstanbul için "İstanbullar" denilerek çoğul yapılamaz. Ancak muhtelif lisanlarda Allah'u Teâlâ'nın ayrı ayrı isimleri olabilir. Türkçe'de Tanrı Farsça'da Hudâ İngilizce'de God Fransızca'da Dieu gibi. Ne var ki bu isimler "Allah!' gibi özel isim değildir. ilâh rab ma'bud gibi cins isimdirler. Arapça'da ilâhın çoğuluna "âlihe" rabbın çoğuluna "erbâb" denildiği gibi Farsça'da Hudâ'nın çoğulu da "hudâyân" ve lisanımızda da "tanrılar" rablar ilâhlar ma'budlar denilir. Çünkü bu isimler gerçek ma'bud -Allah- için kullanıldığı gibi Allah'ın dışında gerçek olmayan bir nice ma'bud kabul edilen şeyler için de kullanıla gelmiştir. Eski Türklerde gök tanrısı yer tanrısı; Yunanlılar'da güzellik tanrıçası bereket tanrısı vs olduğu gibi. Halbuki "Allahlar" denilmemiş ve denilemez. Manasındaki birlik ve özel isim olması nedeniyle Allah ne tanrı kelimesiyle ne de bir başka kelimeyle tercüme edilebilir.İslâm'ın temel ilkesi olan "Lâ İlâhe İllâllah" tevhid kelimesi meselâ Fransızca'ya tercüme edildiği zaman "Diyöden başka diyö yok" Türkçe'ye aktarılmasında "İlâhtan başka ilâh yoktur." denir. O zaman da Allah kelimesi "ilâh" kelimesiyle tercüme edilmiş olur. Bu da yanlış bir tercümedir. Çünkü ilâh cins isimdir Allah ise özel isimdir. Kelime-i Tevhid "tanrı" kelimesiyle Türkçe'ye çevrildiğinde aynı çarpıklık ve yanlışlık ortaya çıkar. "Allah" kelimesinin kökenini araştıran dil bilimcileri bu konuda birçok beyanlarda bulunmuşlarsa da en kuvvetli görüş; bu kelimenin Arapça olup herhangi bir kelimeden türetilmeden aynen kullanıldığı ve has bir isim olduğudur.Allah; kendi iradesiyle evreni yoktan var eden ona belli bir düzen veren gökleri ve yerleri ve bunlarda en küçüğünden en büyüğüne kadar canlıları yaratan onlara hayat ve rızık veren öldüren-dirilten dilediğini dilediği şekilde idare ve tasarrufu altında bulunduran varlığı bir başka etkenle değil kendinden olan her şeyi bilen gören işiten yarattıklarında en ufak bir çarpıklık ve dengesizlik bulunmayan herşeye gücü yeten bütün mülkün gerçek sahibi emir ve hüküm koymaya tek yetkili; övülmeye itaat edilmeye şükredilmeye gerçek lâyık bir benzeri daha bulunmayan bütün varlıkların güneşin ayın gök ve yer cisimlerinin itirazsız itaat ettiği boyun eğdiği ismini ululadığı ibadet edilmeye lâyık Hak mabud. Allah mabud olduğu için Allah değil Allah olduğu için mabudtur. Onun İlâh oluşu ibadete lâyık oluşu bir başka sebepten değil; kendi 'zat'ının yüceliğindendir. insanlar zaman zaman putlara ateşe güneşe yıldızlara millî kahramanlara veya hakkında korku ve ümit besledikleri herhangi bir şeye tapınmışlar; bu hâlleriyle de onları ilâh ve mabud edinmişler bilâhare bunlardan cayarak onları tanımaz ve tapınmaz olmuşlardır. O zaman da daha evvel mabudlaştırdıkları varlıkların mabudluk vasıfları yok olur. Hülâsa Allah'ın dışındakiler ancak insanların mabudlaştırmalarıyla mabud telâkki edilebildikleri hâlde Allah bütün beşer ona inansa da inanmasa da; ibadet etse de etmese de o zatıyla Allah olduğu için ibadete lâyıktır. Beşerin inkârı onu Allah olmaktan uzaklaştıramaz.İnsanlık tarihi incelendiği zaman görülür ki ilk devirlerden beri her asırda yaşayan insanlarda Allah fikri ve tapınma meyli; dolayısıyla bir dîni inanca eğilim vardır. Batılı dinler tarihi yazarlarının bir çoğuna göre bu duygunun var oluşu çeşitli arizî sebeplere bağlanmış ise de müslüman âlimlerin genel kanaatlarına göre tamamen fıtrî ve doğuştandır. İlk insan olan Hz. Âdem'in yaratılışından önce Allah ile melekler arasında cereyan eden konuşmayı (el-Bakara 2/30) ve bu konuşmada Âdem'in-insanın- Allah'ın halifesi olarak yaratılması hususunu düşündüğümüzde de anlarız ki; insan yaratılmadan evvel onun mayasına Allah'a halife olacak özellikler verilmiştir. Bu da bize Allah'a bağlılığın ve din duygusunun fıtrî olduğunu bildirir. Hz. Peygamber'in (s.a.s.) "Her doğan insan İslâm fıtratı üzere doğar onu Mecusi Hristiyan veya Yahudi yapan ana ve babasıdır" (Müslim Kader 25; Buhârî Cenâiz: 92; Ebû Dâvud Sünnet 17) hadisi ve "Sizi karada ve denizde yürüten odur. Gemide olduğunuz zaman (ı düşünün): Gemiler içinde bulunanları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada birden gemiye şiddetli bir kasırga gelip de her yerden gelen dalgalar onları sardığı ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını (bir daha kurtulamayacaklarını) sandıkları zaman dini yalnız Allah'a halis kılarak Ona yalvarmağa başlarlar. And olsun eğer bizi bu (felâket) den kurtarırsan şükredenlerden olacağız. (derler). (Yûnus 10/23)" ayeti de keza Allah inancının -her ne suretle ortaya çıkarsa çıksın- insan ruhunun derinliklerinde var olduğunu ispat etmektedir.Nereye gidilmişse orada basit ve batıl da olsa bir dîne bir tanrı fikrine rastlanmıştır. Geçmiş devirlerde çeşitli şekillerdeki putlara tapanlar ateşi güneşi yıldızları kutsal sayanlar dahi bütün bunların üstünde büyük bir kudretin bulunduğuna herşeyi yaratan terbiye eden esirgeyen bir varlığın mevcudiyetine inanmışlar dış âlemde taptıkları şeyleri Ona yaklaşmak için birer vesîle edinmişlerdir." "Biz bunlara sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz." (ez-Zümer 39/3) Cinsleri devirleri ve ülkeleri ayrı birbirlerini tanımayan toplumlarda inanç konusundaki birlik dîn fikrinin umumî Allah inancının da fıtrî olduğunu ispat etmektedir.Bunun içindir ki her şeyi bilen ve yaratmaya kadir olan bir Allah'a inanmak ergenlik çağına gelen akıllı her insana farzdır. İlâhî dinlerin kesintiye uğradığı dönemlerde yaşayan insanlar bile akılları ile Allah'ın varlığını idrâk edebilecek durumda olduğundan Allah'a îmanla mükelleftirler.Akıl ile Allah'ın bilinebileceğine birçok ayet delîl olarak gösterilebilir. Bunlardan en dikkat çekici olanı Hz. İbrahim'in daha çocukluk dönemlerinde iken parlaklıklarına bakarak yıldızı ayı güneşi Rab olarak kabul etmesi ancak daha sonra bütün bunların batmaları ile zamanla yok olan şeylerin Rabb olmayacaklarını idrâk etmesi ve neticede gerçeği görerek "...ben yüzümü tamamen gökleri ve yeri yoktan varedene çevirdim ve artık ben Ona ortak koşanlardan değilim. " (el-En'âm 6/79) ayetidir. Maturîdiyye mezhebine göre Allah'a iman insan fıtratının icabıdır. Zira her insan evrendeki bu muazzam varlıklara bakarak bunların büyük bir yaratıcısı olduğuna aklen hükmedebilir. "Akıl ve nazar 'marifetullah'da kâfidir." derler. "Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah'ın varlığında şüphe mi vardır? " (İbrahim 14/10) ayetini delil gösterirler. Eş'ariye imamları ise "akıl ve nazar 'marifetullah'da kâfi değildir." derler ve "Biz bir kavme peygamber göndermedikçe onlara azap etmeyiz. " (el-İsrâ 17/15) ayetini delîl gösterirler. Netice olarak semavât ve arzın yaratılışında gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve kâinatta meydana gelen insan gücünün dışındaki binlerce tabiat hadisesinin belli bir düzen içerisinde cereyan etmesinde her akıllının kabul edebileceği gibi Allah'ın varlığını ispat eden delîller vardır. (el-Bakara 2/164).Allah'ın zatı üzerinde düşünmek haramdır. Onun zatını idrak etmek aklen mümkün değildir. (Çünkü Allah'ın hiçbir benzeri yoktur. Hiçbir şey O'na denk değildir. (İhlâs 112/1-5). Gözler Onu idrak edemez (el-En'âm 6/103). Çünkü aklın ulaşabildiği ve kavrayabildiği şeyler ancak madde cinsinden olan şeylerdir. Allah ise madde değildir. Duyu organlarımızla tespitini yaptığımız ve hâlen yapamadığımız eşyanın tümü noksanlıklardan uzak olan bir yaratıcı tarafından yaratılmıştır. Yaratılan ise yaratıcısının ne parçası ne de benzeridir. Allah'ın varlığına inanmak her müslümanın ilk önce kabul etmesi gereken bir husustur. İslâm ıstılâhına göre inanmak ise Allah'ın varlığına birliğine yani Allah'tan başka ilâh olmadığına ve inanılması gereken diğer hususlara (Allah'a Allah'ın meleklerine kitaplarına peygamberlerine kaza ve kadere öldükten sonra diriltmeye) tereddütsüz iman etmek ve bunu kalp ile tasdik etmektir. İnanan insana mümin inanmayana ise kâfir denir. Akıl sahibi olan her insanın Allah'ın varlığına inanması gerekir. Allah'ın varlığına inanmak insan fıtratının icabıdır. Allah'ın varoluşu vaciptir zarûrîdir. Varlıklar vücud bakımından üç türlüdür:a) Vâcibu'l-Vücûd: Varlığı mutlak gerekli olan olmaması mümkün olmayan varlık. Bu da sadece Allah Teâlâ'dır.b) Mümkinu'l-Vücûd: Varlığı mümkün olan yani varolması da olmaması da mümkün olan varlıklardır ki Allah'ın dışında tüm yaratıklar böyledir .c) Mümteniu'l-Vücûd: Varlığı mümkün olmayan. Allah'ın eşi ve benzerinin olması gibi. Allah'ın eşi ve benzerinin olması mümkün değildir. Allah bizatihi (kendi kendine) ve bizatihi (kendiliğinden) Allah'tır. Kur'an'da Allah hakkında varid olan birçok vasıflar onun bir cisim olduğunun delili değil ancak ona ait mecazi vasıflamalardır. (Bk: 5/69; 38/75; 39/67; 54/14; 2/109 274; 6/52; 18/27 ayetler) Bu sıfatlarla Allah'ı cisimlendirme veya bir başka varlığa benzetme sözkonusu değildir.Bütün yaratıkların ilâhı bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur. O rahman ve rahîmdir. (2/163). Üçyüzaltmış putu kendilerine ilâh kabul eden Mekkeli müşrikler bu muazzam âlemin bir tek ilâhı olduğu gerçeğini duyunca hayret etmişler "Ey Muhammed! bu kadar insanlara bir ilâh nasıl yetişir." demişlerdi. Müşriklerin maddeci görüşlerini reddedip Allah'ın tek yaratıcı olduğuna varlığının isbatına delil olacak birçok âyetlerden biri de şudur: "Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında gece ve gündüzün değişmesinde insanların faydasına olan şeyleri denizde ta sıyıp giden gemilerde Allah'ın gökten su indirip onunla ölmüş olan yeri dirilterek üzerine her çeşit canlıyı yaymasında rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için (Allah'ın varlığına ve birliğine) delîller vardır. " (el-Bakara 2/164)"Her insan kâinattaki bu muazzam ve mükemmel varlıklara bakarak bunların büyük bir yaratıcısı olduğuna aklen hükmedebilir. Bir bilginin kesinlik kazanması için o konuda ispat edici deliller aranır. Allah'ın varlığı hakkında da bilgimizin kesinlik kazanması için birçok deliller vardır. Bu deliller aklî ve naklî deliller olmak üzere iki grupta toplanabilir.A) Aklî deliller 1-Hudûs (sonradan varolma) delilleriyle Allah'ın varlığını ispat. Bu âlem yok iken sonradan var olmuştur. O halde başlangıcı olmayan bir var ediciye muhtaçtır. Varlığı ve yokluğu kendinden olmayan bu âlemin varlığını yokluğuna tercih eden bir mucide ihtiyacı vardır. O mucidin de varlığının kendinden olması; Vâcibu'l-vücud olması gerekir. Bir başka yaratıcıya muhtaç olmadan varlığı kendinden olan tek varlık ise Allah Teâlâ'dır. bu halde bu âlem vâcibu'l vücud olan bir yaratıcıya muhtaçtır. Bu delîli de iki maddede inceleyebiliriz:a) Cisimlerin sonradan yaratılması esasına dayanan delil. Kelâm âlimleri bu delîli şöyle açıklarlar: Bu âlem suretiyle ve maddesiyle hâdistir (sonradan varolmuştur). Her hâdis (sonradan varolan) mutlaka bir muhdise (mucide) muhtaçtır. O halde bu âlem de bir muhdise muhtaçtır. O da yüce Allah'tır. Bu âlemin sonradan yaratıldığı gözlem ve aklî delillerle ispat edilmiştir. Söyle ki: Âlem; (Evren) cevher ve arazlardan meydana gelmiştir. Ârâz cisimlere ârız olan hareket sükûn ictima (birleşme) iftirâk (ayrılma) hâlleridir. Bu hâllere "ekvân-ı erbaa (dört oluş) denir. Ekvân-ı erbaa cisimlere değişik hâl ve şekiller veren sıfatlardır. Bu sıfatların hepsi sonradan varolmuştur. Sükûndan sonra hareket karanlıktan sonra aydınlık beyazlıktan sonra siyahlık hâllerinin oluştuğu gibi. Bu ârâzlar yok olduktan sonra görülmezler. Görülmemeleri hâdis olduklarının yani sonradan yaratıldıklarının delilidir. Hâdis olmasaydılar vacip (varlığı kendinden) olmaları gerekirdi. Vacip olsaydılar bu defa da zıdlarının gelmesiyle yok olmamaları gerekirdi. Halbuki zıdları gelince yok oluyorlar. O halde vacip değil hâdistirler. Hâdis oldukları sabit olan ârâzlar kendileriyle birleştikleri cevherlerin de hâdis olduklarının delilidir. Çünkü hâdis ancak kendisi gibi hâdis olan cisimle birlikte olur. Cevherler (cisimler) de mutlaka bu dört durumdan birisiyle birliktedirler. O halde cevher ve ârâzlardan ibaret olan bu evren hâdistir sonradan yaratılmıştır. Her hadisin de bir muhdise ihtiyacı vardır. O muhdis ise; bu âlem cinsinden olmayan varlığı zatının icabı yani Vâcibu'l-Vücud olan mutlak kemâl sahibi Allah Tebârek ve Teâlâ'dır.Bu âlemi yaratan varlık; Vâcibu'l Vücud değilse Mümkiniu'l-Vücud'tur. Yani vücudu sonradan yaratılmıştır. O hâlde o da varlığında başka bir yaratıcıya muhtaçtır. Şayet o yaratıcı da bu mucit gibi başka bir yaratıcıya muhtaç ise; yaratıcılar zincirinin böylece sonsuzluğa doğru silsile hâlinde devam edip gitmesi gerekir. Böyle bir teselsül ise batıldır mümkün değildir. Varlığı farzedilen bu yaratıcılar silsilesinin bir noktada durması ve başkasına muhtaç olmayan her bakımdan mükemmel varlığı zâtının gereği olan bir yaratıcıya dayanması şarttır. Bu varlık âlemin yaratıcısı olan Allah'tır.b) İhtirâ (İcat Etme) delîli. Gökler ve yer bitki ve hayvanlar yoktan var edilmiştir. Her yoktan var olunana da bir var edici gerekir. Bu âlemin de bir var edicisi vardır. O da Allah'tır. Âlemde gördüğümüz herhangi bir bitki veya hayvan sonradan varolmuştur. Her birinin varlığının bir başlangıcı vardır. Cisimlerde zamanla hayat idrak akıl gibi hâller icat olunuyor. İlliyet kanununa göre her icat olunan şeye bir icat eden gerekir. Çünkü hayat idrawek ve akıl gibi durumlar kendiliğinden var olmazlar. Mutlaka bir yaratıcıya muhtaçtırlar. O da varlığının başlangıcı ve sonu olmayan herşeyi bilen ve herşeye güç yetiren Allah 'tırc) Terkip delili. Bu âlem mürekkep (parçaları bir araya getirilmiş olan) bir varlıktır. Terkip olunan her varlık kendinden önce varolan bir terkip ediciye muhtaçtır. Terkip olunan varlık parçalardan meydana gelir. Parçalar bütününden önce vardır ve ondan ayrı şeylerdir. O halde terkip bulunan varlık yok iken daha sonra parçalarının birleştirilmesiyle sonradan yaratılmıştır. Her sonradan yaratılan gibi o da bir yaratıcıya muhtaçtır. Bu yaratıcı terkip edilen ve kendinden başkasına muhtaç olan bu âlem cinsinden olamaz. Aksi halde yaratıcıların teselsülü gerekir. Teselsül ise batıldır. O hâlde bu yaratıcı varlığında başkasına muhtaç olmayan ezelî bir varlıktır. O da Vâcibu'l-Vücud olan Allah'tır.2-İmkân Delîli a) Bu âlem varlığı da yokluğu da mümkün olan bir varlıktır. Her mümkün varlığını yokluğuna tercih eden bir kuvvete muhtaçtır. Bu âlem de var olabilmek için böyle bir müessir kuvvete muhtaçtır. O kuvvet de bu âlemin dışında vücudu zatından olan bir varlıktır. O da Allah'tır.b) Hakîkatta bir mevcut vardır. Bu mevcut ya varlığı zatındandır ya da varlığı ve yokluğu mümkün olandır. Varlığı zatından ise; bu özelliğe sahip olan yalnız Allah'tır. Bu mevcut varlığı mümkün olan ise; mümkün olan varlığın mevcûdiyeti zatının icabı olmadığından var olabilmesi için varlığını yokluğuna tercih eden bir müreccihe-yaratıcıya ihtiyaç vardır. O yaratıcı-müreccih ise Allah'tır.c) Âlemde görülen madde daima hareket hâlindedir. Maddenin hareket hâlinde olması ilmen ispat edilmiştir. Madde ve maddedeki hareketin mucidi kimdir? Maddeciler madde ve ondaki hareketin ezelî olduğunu söylerler. Oysa maddedeki bu hareket bir evvelki hareketin neticesidir. O da bir evvelkinin... Bu hareketler silsilesi sonsuzluğa doğru devam edip gidemez. Bu hareket silsilesinin bir noktada durması ve ilk hareketin vücûdu vâcip olan bir illete bir hareket ettiriciye dayanması zarûrîdir. O da herşeyin yaratıcısı olan Allah'tır.3- İbdâ' ve İllet-i Gâiyye Delîli. içinde bulunduğumuz âleme dikkatle bakacak olursak onun çok güzel ve çok mükemmel olarak ve daha önce bir benzeri olmadan vücuda getirildiğini görürüz. Gökyüzü güneş ay hülâsa canlı-cansız her varlık bir amaç için yaratılmıştır. Âlemde varolan hiçbir eşya faydasız maksatsız ve boş yere yaratılmamıştır. Bu âlem bir güzellik gaye ve vesîleler toplumudur. Âlemde en değerli varlık olan insan rastgele vücuda gelmiş sebepsiz ve gayesiz bir varlık değildir. Her azasıyla güzel mükemmel faydalı ve maksatlıdır. İnsanın yaratılışı güzel ve mükemmel olduğu gibi yaratılış gayesi de Allah'ı bilmek tanımak ve O'na ibadet etmektir. İnsanın olduğu gibi canlı-cansız her mevcudun da varlığının bir gayesi hikmet ve faydası vardır. İşte âlemde görülen canlı ve cansız varlıklardaki ibdâ ve gayeler manzumesi; bütün bunları icat edip yaratan bir yaratıcının varlığını aynı zamanda o varlığın ilim ve kudret sahibi bir ilâh olduğunu isbat eder. Her şeyi bir maksada göre yaratan bu varlık Vâcibu'l-Vücud olan Yüce Allah'tır. Kur'an-ı Kerîm'de bu delîli dile getiren bir çok ayet vardır. (Bakara 2/22 Nebe' 78/6-16 ....)Netice olarak diyebiliriz ki; inat ve garazdan uzak her sâlim akıl sahibi Allah'ın kendisine lûtfettiği aklı kullanarak esere bakıp müessiri binaya bakıp bânîsini yaratılmışlara bakıp yaratıcısını keşfedebilir. Bunun için Allah Kur'an'ın bir çok yerinde zatının varlığına delil olabilecek eserlere bakmalarını onun üzerinde düşünmelerini akletmelerini istemektedir. Aklı delillere ilâveten Allah'ın varlığını isbat eden naklî delillere de kısaca göz atalım.B) Naklî Deliller: Naklî delillerden kastımız Allah'ın varlığını dile getiren ve üzerinde düşünmemizi isteyen Kur'an ayetleridir. Sayıca bir hayli kabarık olan bu ayetlerden sadece birkaç tanesini zikredeceğiz:1- "Biz yeryüzünü bir beşik dağlan da onun için birer kazık kılmadık mı? Sizi çift çift yarattık uykunuzu dinlenme vakti kıldık geceyi bir örtü yaptık gündüzü geçimi sağlama vakti kıldık üstünüze yedi kat sağlam gök bina ettik parlak ışık veren güneşi varettik taneler bitkiler ve ağaçları sarmaş-dolaş bahçeler yetiştirmek için yoğunlaşmış bulutlardan bol yağmur indirdik." (Nebe' 78/6-16).2- "Göklerin ve yerin yaratılmasında gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde Allah'ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda her türlü canlıyı orada yaymasında rüzgârları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutlan döndürmesinde düşünen kimseler için deliller vardır." (el-Bakara 2/164).3- "Allah'ın göğü yedi kat üzerine nasıl yarattığını görmez misiniz? Aralarında Ay'a aydınlık vermiş ve güneşin ışık saçmasını sağlamıştır. Allah sizi yerden bir bitki olarak bitirdi. Sonra yine oraya geri çevirecek ve tekrar çıkaracaktır. " (Nûh 71/15-18).4- "Şimdi gördünüz mü attığınız meniyi? " "Siz mi onu yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz? Aranızda ölümü takdir eden biziz. Ve bizim önümüze geçilmiş değildir. (Size böyle ölümü takdir ettik) ki sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir biçimde yaratalım. Andolsun ilk yaratmayı bildiniz (bunu) düşünüp ibret almanız gerekmez mi? Ektiğinizi gördünüz mü? Siz mi onu bitiriyorsunuz yoksa bitiren biz miyiz? Dileseydik onu kuru bir çöp yapardık hayret ederdiniz. 'biz borçlandık doğrusu biz yoksun bırakıldık! (derdiniz). İçtiğiniz suya baktınız mı? Siz mi onu buluttan indirdiniz yoksa indiren biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi? Çaktığınız ateşi gördünüz mü? Onun ağacını siz mi yarattınız yoksa yaratan biz miyiz? Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlere bir fayda yaptık. Öyleyse Ulu Rabb'inin adını yücelt. " (el-Vâkıa 56/58-74).5- "Yer ve gökleri yaratan Allah'u Teâlâ'nın varlığında şüphe edilir mi?" (İbrahim 14/10).6- "Andolsun onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan mutlaka "Allah" derler "Hamd Allah'a lâyıktır" de. Hayır onların çoğu bilmiyorlar. " (Lokman 31/25).7- "Sen yüzünü Allah'ı birleyici olarak doğruca dîne çevir: Allah'ın yaratma kanununa (uygun olan dîne dön) ki insanları ona göre yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez. işte doğru dîn odur. Fakat insanların çoğu bilmezler." (Rûm 30/30).Allah'ın sıfatları: İslâm'da iman esaslarının ilk ve en mühim şartı Allah'a imandır. Allah'a iman ise; yalnız Allah'ın mücerret zat-ı ilâhisine inanmakla olmayıp aynı zamanda o yüce varlığın zatı hakkında vacip olan "Kemâl sıfatlarıyla" yüce zatına vasfedilmesi mümkün olmayan "noksan sıfatlara" ve zat-ı ilâhisi hakkında inanılması caiz olan sıfatlara toptan ve tafsilatlı olarak inanmakla olur. Zatî ve sübûtî sıfatlar olarak iki bölümde ele alınan bu sıfatlar sırasıyla şunlardır:Zatî sıfatlar 1-Vücut. Bu sıfat Allah'ın var olduğunu ifade eder. Allah vardır ve en büyük varlık O'dur. O'nun varlığı herşeyin varlığından daha belirgindir. Allah olmasaydı hiç bir şey var olmazdı. Kâinatın varlığı O'nun varlığına en büyük şahittir. Âlemde hiçbir şey kendi kendine var olmuş değildir. Hiçbir şey ne kendi kendine var olabilir ne de yok olabilir. Halbuki çevremizde sayılamayacak kadar varlık vücuda gelmekte ve yok olmaktadır. En ufak çarpıklık olmaksızın en ince hesaplarla var olan ve varlığını çarpıcı özellikleriyle devam ettiren bu âlemin tesadüflerle ortaya çıkması ve varlığını devam ettirmesi mümkün değildir. Bütün bunlar bu âlemi var eden yok eden kuvvet ve hikmet sahibi bir yaratıcının varlığının şüphe götürmez delilleridir .Allah'ın varlığı başka bir varlık vasıtasıyla olmayıp; ilâhî vücudu zatının gereğidir. Vücudu zatının icabı olduğu içindir ki; Allah'a "Vâcibu'l Vücud" denmiştir. Allah'ın zatının ve sıfatlarının hakikatini anlamak; sıfatlarının zatının aynı mı yoksa ondan ayrı ona zıt bir şey mi olduğu hususunu kavrayabilmek aklen mümkün değildir. Allah'ın ilâhî vücudu ister zatının aynı ister gayrı olsun her mükellefe vacip olan husus; Allah'ın var olduğuna inanmaktır. O'nun varlığına inanmamızı gerektiren akli ve naklî delilleri yukarıda izah ettik.Vücudun zıddı olan yokluk Allah için mümkün değildir. Yokluk Allah için muhâl olan noksan sıfatların birincisidir. Allah'ın yokluğu ne geçmişte ne de gelecekte mümkündür.2-Kıdem. Allah'u Teâlâ varlığı zatının icabı olduğu için kadîmdir ezelîdir. Geçmişe doğru ne kadar gidilirse gidilsin Allah'ın var olmadığı bir zaman düşünülemez. Eğer Allah kadîm-ezeli olmasaydı hâdis- (sonradan var olmuş) olurdu. Sonradan var olan her şey kendisini icat eden bir (muhdise)- yaratıcıya muhtaçtır. Aksi takdirde yok olan bir şeyin varlığını yokluğuna tercih eden bir yaratıcı olmadan meydana gelmesi gerekirdi ki; bu durum bütün düşünürlere göre batıldır. Allah kadîm olmasaydı var olmak için kendinden başka bir yaratıcıya muhtaç olurdu. Halbuki Allah'ın vücudu zatının icabıdır. Yani varlığı kendindendir. Bir şeyin bir anda hem var hem de yok olması ise mümkün değildir. Öyleyse Allah hâdis değil kadîmdir.Kıdem sıfatının zıddı "Hudûs-sonradan var olma" sıfatıdır. Allah kadîm olduğu için O'nun hâdis olması aklen mümkün değildir. 3-Bekâ. Allah ebedîdir varlığının sonu yoktur. O daima vardır. Varlığı kendinden olduğu için O hem kadîm ve eze!î; hem de bakî ve ebedîdir. "O |