Teknolojinin Adresi & TEKplatform  

Geri Dön   Teknolojinin Adresi & TEKplatform > Yaşam ve Eğlence > İslam ve Din Bölümü
Kayıt ol SSS Üye Listesi Takvim Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et

İslam ve Din Bölümü Dinimiz ve Diğer Dinler Hakkındaki Bilgiler...


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Modları Göster
Eski 17-03-2008, 08:34   #61 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
AHD-İ ATİK
Eski ahid eski sözleşme. Ehl-i kitap yani yahudî ve Hristiyanlarca kutsal sayılan kitaplardan bir kısmı. Ahdi atik'in Rab Yahve (Yahova) ile İsrailoğulları arasındaki bir sözleşme olduğuna inanılır. Yahudi inancına göre Rab Hz. İbrahim (a.s.) ile bir sözleşme yapmış aynı sözleşme daha sonraki peygamberler ile de tekrarlanmıştır. Bu sözleşme ile Rab Yahova İsrailoğullarını kendi kavmi ilân etmiş ve onları diğer insanlardan üstün kılacağını onları Arz-ı Mev'ud* (Vadedilmiş Topraklar)'a götüreceğini söylemiştir. Yahudiler de bu vaade karşılık Rablerine verdikleri sözü tutup onun emirlerinden çıkmayacaklardı. Ahd-i Atik'in ilk otuzdokuz bölümünün kutsallığı konusunda görüş birliği olup bunlar Kitab-ı Mukaddes'in ilk kısmını oluştururlar. Dokuz tanesi ise sadece Katolikler tarafından kutsal sayılmaktadır.
Ahd-i Atik üç büyük bölümden oluşmaktadır. Bunlardan Nebiim ve Kütübim kısımları Hz. Davud'a indirilen Zebur'dur. Ahd-i Atik'in en önemli bölümü ise Tora (Tevrat) olup Hz. Musa'ya indirilen kısımlardır. Bunlara Esfâr-ı Hamse (Beş Sifr) adı verilmektedir ki bunlar: Tekvin Huruç Levitik Âdât ve Tesniye'dir. Bizim Tevrat dediğimiz bunlardan ibarettir .
Tevrat kelime olarak İbranî'ce olup "şeriat ve hak sözler" anlamını taşımaktadır. Kur'an-ı Kerim'de de Tevrat kelimesi için "İnsanlar için bir hidayet" olarak indirildiği (Âli İmrân 3/3-4) ifade buyurulmaktadır. Hz. Musa hayattayken okuma yazma bilenlerin azlığı ve bu ilâhî kitabı ezberleyenlerin hemen hemen yok oluşu Tevrat'ın elde çok az nüshasının bulunmasına sebep olmuştu. Zamanla az olan bu nüshalar çeşitli sebeplerden dolayı korunamamıştı. Bilhassa Babil İmparatoru Buhtunnasır'ın Kudüs'ü zapt ve tahrip ederek İsrailoğulları âlimlerini öldürmesi ve şehri tahrip sırasında elde mevcut olan Tevrat nüshalarının yanması Tevrat'ın aslının kaybolmasına yol açmıştı. Bunun için de İsrailoğullarının elinde ilâhî bir emirler manzumesi kalmamış dini hüküm ve itikad esaslarını düzenleyen kutsal kitap kaybolmuştu.
İsrailoğulları peygamberlerinden Hz. Süleyman (a.s.)'dan sonra gelen yirmidört yahudi hükümdarı Hz. Musa (a.s.) ve ondan sonraki peygamberlerin getirdiği tevhîd akidesini terkederek irtidat etmiş hatta çoğu putperestliğe geri dönmüştü. Bu dönemde İsrailoğulları arasında son derece yaygın hale gelen putperestliğin etkisiyle Mescid-i Aksa'nın içi putlarla dolmuştu.
Bize gelen bilgilere göre M.Ö. 622 yılında İsrailoğulları'nı yöneten Buşia adında bir hükümdar tekrar Hz. Musa'nın getirdiği dine dönmüştü. Bu hükümdar döneminde yaşayan Azra adında bir kâhin kaybolmuş olan Tevrat'ın asıl nüshasını Kudüs'te bulup çıkardığını ileri sürmüş ve İsrailoğulları'na kendi uydurduğu bir kitabı Tevrat diye kabul ettirmişti. Eldeki Tora (Tevrat)'yı Azra yazmış ve bunun için Hz. Musa (a.s.)'ya indirilen Esfâr-ı Hamse (Beş Sifr) dışında birçok ilâve yapılmıştı. Zira bu ilâvelerde Hz. Musa'nın ölümünden ve ondan sonra meydana gelen olaylardan da söz edilmektedir. Hz. Musa'nın vefatıyla ilâhî vahiy kesildiğine göre bu bilgilerin Azra'nın ilâveleri olduğu gayet açıktır. Böylece tek kişinin bilgi ve rivayetine dayalı olan bu kitap Tevrat olarak kabul görmüş nüshaları çoğaltılarak yahudiler arasında yayılmıştı. Asırlarca sonra ve kaybolduğu kesinlikle bilindiği halde bu yolla ortaya çıkarılışı bu kitabın sıhhati hakkında bize belli bir fikir ve kanaat vermektedir. Kur'an-ı Kerim'de de Tevrat'ın tahrif edildiği hususunda şöyle buyurulmaktadır:
"Halbuki onlardan (Hahamlık görevi yapan) bir grup Allah'ın Kelâmını dinleyip iyice anladıktan sonra bunu bile bile tahrif ediyorlar." (el- Bakara 2/75).
Bu duruma göre bugünkü Yahudilerin elinde olan Tevrat Cenâb-ı Allah tarafından Hz. Musa (a.s.)'ya indirilen ve Kur'an-ı Kerim'de zikredilen kitap değildir.
Tevrat'ın bugün elde mevcut olan nüshalarına gelince üç adet olup şunlardır:
1- Başta Yahudiler ve Hristiyanlardan yalnız Protestan mezhebince kabul edilen ve İbrânice olan nüsha.
2- Roma ve Doğu kiliseleri tarafından kabul gören Yunanca nüsha.
3- Sâmirî dilinde yazılmış ve yalnız Sâmirîlerin mûteber saydıkları nüsha.
Bu nüshalar Tevrat'ın en mûteber nüshaları olduğu halde aralarında birçok ¤¤¤atlar birbirine benzemeyen bilgiler birbiriyle uyum sağlamayan bölümler vardır. Meselâ Hz. Âdem (a.s.)'in yaratılışından Hz. Nuh (a.s.) tufanına kadar geçen zaman Yunanca nüshada 2260 Sâmirî dilinde yazılan nüshada 1307 ve İbrânice nüshada 1650 yıl olarak kaydedilmektedir. Azra'nın bulduğunu söylediği nüsha bir dilden diğer dile aktarılırken bir çok kısım fıkra ve olay çıkarılmış; yer yer birçok tahrifata uğramıştır. Nüshalar arasında çok açık bir üslûp farkı göze çarpmaktadır. Bu nüshalarda bazı peygamberler hakkında verilen bilgilerde peygamberlerin "İsmet"* sıfatı ile çelişen hususlar bulunmaktadır. Ayrıca birçok hurafe* ve masal özelliği taşıyan kısımlar vardır. Bu bilgilerin Allah tarafından bir peygambere vahyedilmesinin mümkün olmadığı gayet açıktır. Bu nüshalara sahip çıkan grupların her birinin diğer nüshaların uydurma olduğunu ileri sürüp yalnız kendi nüshalarını kabul etmeleri de ayrı bir durumdur. Fakat bütün bunlara rağmen elde bulunan bu kutsal kitapta ilahî bazı bilgileri çağrıştıracak özellikler vardır.
Ahmed AĞIRAKÇA
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 08:34   #62 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
AHD
Yemîn mîsâk söz verme ittifak bir şeyi korumak halden hâle onu muhafaza etmek tavsiye etmek anlamlarında kullanılan bir terim. Ahd kelimesi İslâmî bir kavram olarak "Ahd-ü Mîsâk' şeklinde kullanılmıştır. Allah'u Teâlâ ile beşer arasında geçen birçok ahidleşmeyi insan aklına getirmektedir. Kur'an-ı Kerîm'de geçen ahidleşmelerden birisi insanoğlunun yaratıcısını bilmesi ve ona yönelip ibadet etmesidir. Bu tür bir ahid fıtrî bir ahiddir. Allah'ın varlığına inanmak ihtiyacı insan yaradılışında sürekli ve kalıcıdır. Yalnız bazen insan şaşırıp yolunu sapıtır. O zaman Allah'a ortak aramaya koyulur. Oysa insan Allah'ın resulleri aracılığıyla gönderdiği emir ve yasaklara uyarsa ahde uymuş olur. Ahidleşme Kur'anî bir metottur. Allah resulleri ile onlara uyan onların ashâbı olan insanlar arasında gerek Allah'ın hükümlerini yaşama gerek bunları muhafaza etme konusunda ahidleşmeler olmuştur.
Ahd hem Allah'ın insanlara teklif etmiş olduğu hükümler ve hem de insanların Allah'a karşı veya Allah namına diğerlerine karşı yerine getirmeyi taahhüd etmiş oldukları hususlardır. Kur'an-ı Kerim'de "Allah'ın ahdini yerine getiriniz" (el-En'am 6/152) buyurulur. Âlimler buradaki ahdi şöyle izah etmişlerdir: "Allah'ın ahidlerini îfa ediniz. Gerek Allah'ın size teklif etmiş olduğu ahidleri emirleri nehiyleri ve gerek sizin Allah'a veya Allah nâmına diğerlerine verdiğiniz ahidleri adakları yeminleri akitleri doğru olan her tür taahhütleri yerine getiriniz. İslâm'da ahdi bozmak haramdır."
Gerek Allah'a ve gerekse insanlara karşı verilen ahdin yerine getirilmesi gerekir. Kur'an'da kurtuluşa eren müminlerin sıfatları sayılırken: "Onlar emanetlerini ve ahidlerini yerine getirirler. " (Mü'minûn 23/8) buyurulur.
Allah ile insanlar arasında birçok ahidler vardır. Allah'ın insanlardan aldığı ilk ahid onların zürriyetlerini Hz. Adem'in sulbünden alıp kendi ulûhiyetini tasdik ettirmesidir. (bk. el-A'raf 7/172)
Ahidle yemin arasında fark vardır. Yemin bozulursa keffâret gerekir. Fakat ahidte bu yoktur. Ahdi bozmanın günahı keffâretle ortadan kalkmaz. (İbnü'l-Arabî Ahkâmü'l-Kur'an III 1174)
"Ey İsrailoğulları sizi nasıl bir nimet ile nimetlendirdiğimi hatırlayın. Ve bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Siz Benden korkun. " (el-Bakara 2/40) ayeti bu ahidlerden biridir.
Ayet-i Celîleden anladığımıza göre Cenâb-ı Hakk'a söz vermiş bulunan bir kavme karşı Cenâb-ı Hakk da onlara bir vaatte bulunmuştur. Bu bir ahidleşmedir. Allah'u Teâlâ ahdinden asla caymayacağına göre insanlar da ahidlerinden caymamalıydılar. Ancak insanlar ahidlerinden caymaya başlamışlar ve Allah'a ibadet etmemek Onun yasaklarına uymamak ve O'na ortak koşmak gibi sapıklıklara düşmüşlerdir. Ahidlerine uygun olarak yalnız Allah'a ibadet etmeleri hayatlarında Allah'ın hükümlerini hakim kılmaları gerekmektedir. Ancak fâsıklar ahitlerini bozarak Allah'la sözleşmelerini iptal etmişlerdir. Allah ile olan ahdine vefa göstermeyen bu ahdi bozan ve bozmaya çalışan kimseden hiçbir ahde saygı göstermesi beklenemez. Oysa ki Allah kendisi ile yapılan ahde bağlılık gösterenlere büyük bir mükâfat vereceğini va'd etmektedir.
"Doğrusu sana sadakat yemini edenler (ey Muhammed) bizatihi o yemin ile Allah'a bağlılık yemini etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Bu yüzden her kim (o yeminden sonra) yeminini bozarsa ancak kendi zararına bozmuş olur ve her kim Allah ile ahdini yerine getirirse Allah ona büyük bir mükâfat nasip edecektir." (el-Feth 48/10).
İnsanlar Allah'ın emir ve yasakları ile hududunu aşarlarsa şeytana ibadet etmiş onun çemberine girmiş olmaktadırlar. Oysa Allah (c.c.) bütün insanlardan ahd-ü misâk aldığını ifade buyurmaktadır.
"Ey Âdemoğulları ben sizinle ahidleşmedim mi? Şeytana tapmayın o sizin düşmanınızdır. " diye (Yâsin 36/60).
"Rabb'in Âdemoğullarından onların bellerinden zürriyetlerini alıp devam ettirmiş ve onları kendilerine şahit tutarak: "Ben Rabb'iniz değil miyim? (demiştir)" "Evet (buna) şâhidiz!" dediler. Kıyâmet günü! Biz bundan habersizdik. demeyesiniz." (el-A'raf 7/172).
Ahde vefa konusunda İslâm son derece titiz davranır. İnsanlar arası ilişkilerde güven unsurunun hâkim olması için yeğâne garanti vasıtası ahde vefâdır. Bu güven olmadan veya sağlanmadan sıhhatli bir toplum hayatı mümkün olamaz. Allah öyle bir topluma rahmet nazarıyla bakmaz.
"Ama Allah'a verdikleri sözü iyice pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah'ın bitiştirilmesini istediği şeyi kesenler ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar... İşte lânet onlara (dünya) yurdunun kötü sonucu onlaradır." (er-Ra'd 13/25)
Cenâbı Hakk kullarından ilk ahdin yanı sıra daha sonraları peygamberleri aracılığı ile başka ahidler de almıştır. Mesela İsrailoğullarından namaz kılacaklarına zekât vereceklerine peygamberlerine itaat edeceklerine dair ahid almış ve bu ahde riayet etmeleri halinde de onlara dünya ve âhirette mükâfaat vereceğini bildirmiştir (el-Mâide 5/12). Bundan başka anaya babaya akrabalara ve yoksul kimselere yardım edeceklerine birbirlerinin kanlarını akıtmayacaklarına birbirlerini yurtlarından çıkarmayacaklarına (el-Bakara 2/83-84) dair söz almıştır. Fakat ne yazık ki İsrailoğulları bu ahde vefâ göstermeyerek sözlerini bozmuşlardır (el-Bakara 2/100).
İslâm hukuku açısından "ahd" ise; fıkıh sahasına giren bütün sözleşme ve akidlerdir. "Ahd" ve "akd" kelimeleri asr-ı saadette devletler arasındaki sözleşmeler anlamında kullanılmıştır. Bilhassa Hudeybiye andlaşmasında kullanılan ahd ve akd kelimeleri bu anlamı yansıtmaktadır.
Ahdi Bozmak
Kur'an-ı Kerim ahde vefâyı emreder. Ahdi bozmayı vefâsızlığı yasaklar. Hatta bazı örnekler vererek ahdi bozmayı kötüler. Bazı kimselerin ahidlerini bozarken kendilerince gösterecekleri sebepleri de reddeder.
"İpliğini iyice eğirip katladıktan sonra söküp bozan kadın gibi olmayın. Bir ümmetin sayıca daha çok olmasından ötürü yeminlerinizi aldatma vasıtası yapıyorsunuz. Allah onunla sizi imtihan eder. Kıyamet günü ihtilâf ettiğiniz şeyleri elbette beyan edecektir. " (en-Nahl 16/92)
Ahdini bozan kimseler azimetten yoksun ve ileri görüşten mahrumdurlar. Sanki bir kadın ipliğini iyice eğirip katladıktan sonra onu tekrar tekrar söküp dağıtmaktadır. Bu benzetmedeki bütün ayrıntılar hakaret hayret ve garipliklerle dolu bir anlam taşımaktadır. Bütünüyle ahidleri bozmayı kötülemekte ve çirkin bir iş olarak ruhlara yerleştirmeye çalışmaktadır.
Şahsiyetli ve akıllı bir insanın kalkıp da bu kadına benzemesi ve onun gibi zayıf iradeli olmayı kabullenmesi düşünülemez.
Ayette ahdi bozma durumunda olan devletler de kınanmaktadır. Bir devlet bir veya birkaç devletle andlaşmalar imzalar sonra da güçlü ve nüfuzlu devletlerin diğer saflarda yer aldığını ileri sürerek andlaşmalarını bozar ve bunda devletin çıkarının söz konusu olduğunu iddia ederse islâm bu sebepleri kabul etmez ve mutlak şekilde ahde vefâ gösterilmesini emreder. Verilen sözlerin ve andlaşmaların hile ve oyun vasıtası kılınmasına göz yummaz. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki; islâm iyilik ve Allah korkusu esasları dışında yapılan hiçbir andlaşmaya itibar etmez. Günah isyan ve kötülük esasları üzerine yapılmış andlaşmaları reddeder. Gerek islâm toplumunun gerek islâm devletinin yapısı bu esaslara göre kurulur.
Müslümanların verdikleri sözü tutmalarından dolayı tarihte birçok kavimlerin İslam'a girdiği görülmüştür. Müslümanlardaki doğruluk ve sadakat inançlarındaki samimiyet ve ihlâs işlerindeki temizlik ve dürüstlük onları hayran bırakarak İslam'la tanışmalarına ve hidayet bulmalarına sebep olmuştur. Böylece müslümanlar ahidlerini bozmamakla kaybettikleri basit ve küçük çıkarlar yerine pek büyük kazançlar elde etmişlerdir.
Bir müslümanın sözü gerçekten Allah'a verilmiş bir sözdür. Müslüman Allah korkusu taşıdığından ahdini bozmayı düşündüğü an Allah'ın kendisini hesaba çekeceğini düşünerek bundan vazgeçer. Çünkü ahdine sadık kaldığında Allah katında kendisi için hayırlar hazırlandığının şuurundadır.
"Allah'ın ahdini az bir pahaya satıp değişmeyin. Eğer bilirseniz Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır." (en-Nahl 16/95).
Şâmil İA

.!!.
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 08:34   #63 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
AHBÂR
Yahudi âlimleri ve din adamları hakkında kullanılan Kur'anî bir tabir. Hahamlar.
Yahudiler Ahbâr kelimesini belli bir grup âlim ve yahudiliği insanlara öğreten yahudi şerîatını ve dinî hükümleri bilen kimseler için kullanmışlardır. Bunlar yahudiler arasında çıkan anlaşmazlıklara ve problemlere çözümler getirmekte idiler.
Kur'an-ı Kerim'de geçen Ahbâr kelimesi muhtemelen İbrânice'den Arapça'ya girmiş bir tabir olup ayetlerde hristiyanların papazları ile birlikte zikredilerek her iki din mensuplarının din adamlarını ilâh edindikleri ve onların tavsiye ve direktiflerine uydukları bildirilmektedir.
"Onlar Ahbâr'ını (hahamlarını) ve ruhbanlarını (papazlarını) ve Meryem oğlu İsa Mesih'i Allah'tan başka Rab'ler edindiler. Halbuki onlar ancak "bir" olan ve kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir." (et-Tevbe 9/31)
Ahbâr ve Ruhban tabirleri aynı sûrede birkaç ayet sonra tekrar zikredilirken onların insanlara yaptıkları haksızlıklar dile getirilmektedir:
"Ey iman edenler Hahamlar ve papazlardan pek çoğu haksız yere insanların mallarını yerler onları Allah'ın yolundan alıkoyarlar..." (et-Tevbe 9/34)
Yahudiler arasında büyük bir itibar ve nüfûza sahip olan Ahbâr dinî hükümleri arzu ettikleri gibi evirip çevirerek insanları kendilerine bağlamış ve Tevrat'ı istedikleri gibi yorumlayarak dini tahrif etmişlerdir.
Hz. Peygamber'in Medine'ye hicretinden sonra bu yahudi Ahbâr'ından ve ileri gelenlerinden olan Abdullah b. Selâm müslüman olmuş ve bunların dinde yaptıkları tahribatı müslümanlara anlatmıştır.
Tevrat'ın hükümlerini uygulamaları gerekirken hep bundan uzak kalan Ahbâr Kur'an-ı Kerim'de "Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir... Zalimlerin ta kendileridir... Fâsıkların ta kendileridir." şeklinde anlatılmışlardır. Bu ayetler Ahbârı ve onların yolunu izleyerek Allah'ın hükümlerinden uzak kalıp bunları uygulamayanların durumunu açıklamaktadır.
Ahmed AĞIRAKÇA

..!...
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 08:35   #64 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
ALAY ALAY ETMEK
Bir şeyle veya bir kişiyle eğlenmek insanları hafife almak tahkîr etmek başkasının kusur ve noksanlarını söz işaret veya yazı ile teşhîr etmek toplumda küçük düşürme hareketleri.
Alay etme duygusu insanlarda kendini büyük görmeyle başlar; daha sonra karşısındaki insanı hiçe sayıp ona tepeden bakmaya kadar gider. Neticede bu duygu insanları alaya aldırır şeytanı Rabb'ine isyan ettiren böbürlenerek Hakkı kabûl etmemek ve insanları hor görmek şeklinde ¤¤¤ahür eden kibir ve gurur hastalığını ortaya çıkarır .
Alay eden kimsenin gururlanıp kibirlenmesi yanında alay etme hareketiyle mümin kardeşini incitmesi ve rahatsız etmesi de söz konusudur. Kibirlenmek haram olduğu gibi mümine eziyet de haramdır. Her iki kötülüğün netîcesi olarak İslâm toplumunda kardeşlik bağlarının gevşemesi söz konusu olmaktadır. Zîrâ alay ile beraber fertler arasına düşmanlık ve nefret duygusu girer. Böylece de bir bina hâlinde tarif edilen İslâm toplumu dağılmış parçalanmış olur.
İslâm toplumu bir bütündür. İslâm'da her ferdin haysiyet ve şerefinin dokunulmazlığı vardır. Ferdin manevî hayatının temelini oluşturan ırz şeref haysiyet namus duyguları lekelenemez. İnsan haysiyetini lekeleyecek olan kötü hareketlerin başında alay etmek gelir. İslâm insan hak ve hürriyetini insan haysiyet ve şerefini koruma esası üzerinde durur; bu sebeple müslümanların duygu ve düşüncelerini Kur'an-ı Kerîm vasıtasıyla garanti altına alır: "Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın; olur ki alay edilenler kendilerinden daha hayırlı bulunurlar. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar; belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Hem birbirinizi ayıplamayın ve kötü lâkablarla atışmayın. İmandan sonra fâsıklıkla adlanmak ne kötü isimdir!. Kim de tövbe etmezse iste onlar zalimlerin ta kendileridir. " (el-Hucurât 49/11)
İslâm kardeşlik bağlarını korumak için alay etmeyi kesinlikle yasaklamıştır. Allah'a ve ahiret gününe inanan bir müminin insanları alaya alması eğlence ve nükte konusu yapması caiz değildir. Her ne şekilde olursa olsun başkalarıyla eğlenmek onu kötü ve sevmeyeceği lâkablarla çağırmak ahlâk bakımından da çok kötü bir şeydir. Çünkü bu hareket insanın kolayca unutamayacağı ızdırap veren bir yaradır.
Toplum hayatındaki ilişkiler samimiyet üzerine kurulur. Bu samimiyetin derecesini ölçen alet de kalptir. Hz. Peygamber: (s.a.s.) "Allah sizin şeklinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat kalplerinize bakar." (Müslim Birr 32) buyurmuştur. İnsanlar daima dış görünüşe vakıftırlar iç alem bilinmez. Allah katında tartılacak olan dış görünüş değil kalplerin takvâsıdır. İnsanın ilmi ise bunu bilmeye ve anlamaya yeterli değildir. Bu sebeple bir kimse önüne geleni horlayamaz nazargâh-ı ilâhî olan kalbi alaya alarak kıramaz.
Dünyada tek yüce değeri maldan ibaret sanıp malıyla güçlü olduğunu zanneden ve karşısındaki bütün değerlerle alay edenleri Kur'an-l Kerîm kınamaktadır: "Vay haline! Diliyle çekiştirip yüzünden de alay eden kimsenin." (Hümeze 104/1) .
İslâm'a göre yaratılan her insanın Allah katında bir değeri vardır. insanı ahsen-i takvim üzere yaratan Allah onu en güzel hasletlerle bezemiş ve yeryüzünde halife kılmıştır. (el-Bakara2/30). Böyle bir varlığın dış görünüşü ile ilgilenip alaya almak; insanı yaratan Rabb'i ile karşı karşıya getirebilir. Oysa ki insanın alay konusu olmasına Rabb'i ve eşsiz yaratıcısı olan Allah razı olmaz.
Kur'an-ı Kerîm'de bir de inançla (el-Bakara 2/206; Münafıkûn 63/5-6) Kur'an ayetleriyle (et-Tevbe 9/124- 125 127) Peygamberlerle (Muhammed 47/16) ve müminlerle (et-Tevbe 9/79) alay edenlerden bahsedilir. Sözü edilen kişiler müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenlerdir. (en Nisâ 4/139; el-Mâide 5/52; el-Mücâdele 58/14) Sözü edilen kişiler bu hareketleriyle Allah'ı ve müminleri aldattıklarını zannederler. (el-Bakara 2/9; en-Nisâ 4/143; Hûd 11/5) İslâm'a göre inanç mukaddestir alay konusu olamaz. Ayetlerde inançlarla alay edenler olarak bildirilenler İslâm toplumu içinde türeyen münâfıklardır .
Ahmed SEZİKLİ
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 08:35   #65 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
AKRABA
Birbirine yakın kimseler aralarında nesep süt veya evlilikten doğan bir yakınlık bulunanlar.
Birbirinin soyundan gelmek veya evlilik sebebiyle eşlerden birinin kan hısımları ile diğer eş arasında meydana gelen yakınlığa akrabalık; bu durumda olan her bir kimseye de akraba denir. Akraba hısım manasına gelen "karîb" kelimesinin çoğulu olup aslı "akribâ"dır. Fakat bu kelime Türkçe'mizde akraba şeklinde yaygınlaşmıştır. İslâm'da akrabalar; 1. Aynı sülbden gelenler (kan akrabaları) 2. Evlilikle kurulan (sıhrî akrabalar) 3. (Diğer hukuk sistemlerinden ayrı olarak) Süt akrabaları olmak üzere üç kısımdır. Süt akrabalığı bir kimsenin süt çağındayken (iki yaşına kadar) sütünü emdiği kadın ve akrabalarıyla kendisi arasında meydana gelen akrabalık bağıdır. Meselâ: Sütünü emdiği kadın onun süt annesi kocası süt babası çocukları da süt kardeşleri olur. İki yaşa kadar emilen süt çocuğun vücut yapısını tamamladığı için emzirenin bir parçası: emziren de emenin-tıpkı öz annesi gibi- bir annesi durumundadır. Bir de hukukî işlemler sonucu oluşan "evlât edinme tebennî-" şeklinde bir akrabalık bağı vardır. Cahiliye devri Arapları arasında yaygın olan bu tür bir akrabalığı İslâm bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırmıştır.
Dînimiz akrabalar arasındaki ilişkilerin sağlam sıcak ve devamlı olmasına akrabaların birbirine maddeten ve mânen destek olmalarına çok önem vermektedir. Hısımlık hakkını gözetmek Allah ve Resulü'nün ısrarla emrettiği şeylerdendir. Kur'an-ı Kerim' de Cenâb-ı Allah şöyle buyurur:
"Allah'a kulluk edin O'na hiç bu şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya akrabalara yetimlere düşkünlere yakın ve uzak komşuya yanınızdaki arkadaşa yolcuya ve size hizmet eden kimselere iyilik edin. Allah kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez. " (en-Nisâ 4/36).
"Akrabalarına düşküne ve yolcuya hakkını ver elindekileri de hepten savurma." (el-İsrâ 17/26).
Toplumun çekirdeğini oluşturan aile* ve onun etrafını sıkıca saran akrabalık bağları ne kadar sağlam olursa toplum da o kadar sağlam ve güçlü olur. ilâhî kanun gereği insanoğlu dünyaya bazı kişilerle arasında hısımlık bağları ile birlikte gelir bu bağın sağlam olması insana yüksek bir moral gücü kazandırır. İşte bu güç kişiye hayatın zorluklarını göğüsleme ve ondan zevk alma şansını sağlar. Hz. Peygamber (s.a.s.); mutluluğun kaynağı olan sevginin verâset yoluyla (yani yakın ve uzak akrabalar kanalıyla) kazanılacağını belirtmiştir. (Buhârî el-Edebu'l-Müfred 22). Birbiriyle sıkı ve sıcak ilişkiler içinde olan akrabalardan meydana gelen cemiyet*ler de güçlü olur. Hatta devlet de bundan güç alır. İslâm'ın hedeflerinden biri de sağlam bir müslüman toplum oluşturmaktır. İşte bunda sılayı rahmin (akrabalık ilişkilerini devamlı ve canlı tutmanın) büyük bir yeri vardır.
İslâm akrabalık bağlarının sağlamlığına ne kadar gayret ediyorsa münâfıklar ve bugün onların görevini yerine getiren yıkıcı cereyan müntesipleri de aile ve akrabalık bağlarını koparmak için o kadar gayret ediyorlar. Ayet-i Kerime'de buna şöyle işaret edilmektedir: "(Ey münâfıklar) demek idareyi ele alırsanız yeryüzünde bozgunculuk yapacak ve akrabalık bağlarını koparacaksınız öyle mi?" (Muhammed 47/22)
Müslümanlar bugün çeşitli cereyanların zaafa uğratmak istediği bu bağları sağlamlaştırmak mecburiyetindedir. İslâm sadece sılayı rahimle yetinmeyip akrabaların birbirine maddeten ve manen iyilik yapmasını da emir ve tavsiye etmektedir. Peygamberimiz (s.a.s.) "Kime iyilik edeyim ya Resulallah!" diye soran bir sahâbîye "Annene babana kız kardeşine erkek kardeşine ve bunları takip eden akrabalarına iyilik etmek senin görevindir" şeklinde cevap vermiştir. (Buhârî el-Edeb 25).
Abdullah b. Mes'ud (r.a.)'dan şöyle rivayet edilir: Hz. Peygamber (s.a.s.)'e "Amellerin hangisi Allah'a daha çok sevimlidir?" diye sordum. " Vaktinde kılınan namazdır " diye buyurdular. "Sonra hangisidir" dedim. "Anne ve babaya iyilik etmektir" buyurdu. "Sonra hangisidir?" dedim. "Allah yolunda cihaddır " buyurdu. (Tecrîd-i Sarîh tercümesi II 318).
Başka bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurur: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden misâfirine ikram etsin. Allah'a ve ahiret gününe iman eden akrabasını görüp gözetsin..." (Riyâzu's-Sâlihîn Birru'lValideyn 312)
Akrabaya İslâmî akîde gereği yakınlık duymak onların yardımlarına her zaman koşmak sık sık ziyaret etmek uzakta bulunanları arayıp sormak onlarla haberleşmek şarttır. Toplumun önemli bir kurumu olan ailenin sağlam bir yapıya kavuşturulması ancak bu görevlerin tam anlamıyla yerine getirilmesiyle mümkündür. Sağlam bir aile sağlam bir topluma götürür. Akrabalar arasındaki ilişkiler hukûkî ve ahlâkı olmak üzere ikiye ayrılır:
Akrabalığın Hukukî Neticeleri
1. Evlenme yasağı; kan süt ve evlenmeden meydana gelen her üç akrabalıkta belli bir sınıra kadar evliliğe manîdir. Evlenilmesi haram olan akrabaları Kur'an şöyle sıralamaktadır:
"Sizlere; analarınız kızlarınız kızkardeşleriniz halalarınız teyzeleriniz kardeşlerinizin kızları kız kardeşlerinizin kızları sizi emziren süt anneleriniz süt kardeşleriniz karılarınızın anneleri kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızın yanınızda kalan üvey kızlarınız -ki onlarla gerdeğe girmemişseniz size bir engel yoktur- öz oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi bir arada almak suretiyle evlenmek -geçmişte olanlar artık geçmiştir- size haram kılındı. Doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder. Kocalı kadınlar ile evlenme de haram kılınmıştır..."'(en-Nisâ 4/93)
2. Mirasçı olmak; Yakınlık derecelerine göre akrabalar birbirine mirasçı olur. Kimin kime hangi oranda mirasçı* olacağı Kur'an ve Sünnetle tesbit edilmiştir.
3. Nafaka temini: Bir kimse usûl (sulbünden geldiği kimseler) ve fürûunun (kendi sulbünden gelenlerin) nafakasını muhtaç duruma dilerlerse yakın akrabalarının nafakalarım teminle yükümlü olur.
Akrabalığın Ahlâkî Neticeleri
1. Sılayı rahim: Akrabaların birbirleri ile ilişkilerini kesmeyip devam ettirmeleri ahlâkî ve dînî bir görevdir. Peygamberimiz (s.a.s.) buyurur ki:
"Rahim (akrabalık) Allah'ın rahmetinin eserlerindendir. Kim bu bağı korursa Allah ona merhamet eder. Kim onu koparırsa Allah da ondan ihsan ve rahmetini keser." (Buhârî Edeb 13)
"Akrabalarıyla ilişkiyi kesen Cennet'e giremez" (Buhârî Edeb 11 )
2. Akrabalara ikram ve ihsanda bulunmak: Yukarıda geçen hadislerden de anlaşılacağı gibi akrabalara maddî ve manevi ikramlarda bulunmak Peygamberimizin bize tavsiye ettiği hususlardandır. Malını Allah yolunda harcanması için hibe etmek isteyen Ebu Talha'ya Peygamberimiz onu akrabalarına harcamasını tavsiye etmiştir.
Dinimizin emir ve tavsiye ettiği bu akrabalık görevlerini yerine getiren kimseyi de Peygamberimiz(s.a.s.) şöyle müjdelemektedir:
"Kim rızkının bol olmasını ve ömrünün uzamasını isterse sılayı rahim yapsın." (Buhârî Edeb 12)
Akif KÖTEN
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 08:35   #66 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
ALDATMAK
Yanıltmak hîle ve oyuna getirmek kandırmak iğfâl etmek dolandırmak sözünde durmamak.
Kur'an-ı Kerim'de aldatma münâfıklar*a yakışan çirkin bir huy olarak belirtilmiştir. Münâfıkların en belirgin özellikleri Allah'a inanmadıkları hâlde "inandık" diyerek başkalarını kandırmalarıdır. Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalışan münâfıklar aslında kendilerini aldatmışlardır. Allah mutlaka onların hîle ve aldatmalarını boşa çıkarır.
İnsanlarla olan ilişkilerde de dürüst olmak gerekir. Başta alış-veriş olmak üzere her konuda başkalarını aldatmak ahlâksızlıktır. Dünyada insanları aldatmak mümkün olsa bile Cenâbı Hakk her şeyi kuşatan ilmi ile yapılanları bilecek ve ahirette bunun hesabını hilekâr yalancılardan soracaktır. Bunun için asıl aldananlar geleceklerini düşünmeden başkalarını aldatmaya çalışanlardır.
Aldatmanın doğru söylememenin nifak alâmeti olduğu unutulmamalıdır. Cenâb-ı Hak Resulullah'ı ve diğer müslümanları aldatmaya çalışan münâfıkların durumunu şöyle açıklıyor:
"Onlara insanların (Muhâcir ve Ensâr'ın) iman ettiği gibi siz de iman edin denildiği zaman (kendi aralarında): -Biz akılsız cahillerin iman ettiği gibi iman eder miyiz? derler. Doğrusu akılsızlar sefihler onlardır ve lâkin bilmezler. Bir de müminlerle karşılaştıkları zaman: -Biz de (sizin gibi) iman ettik derler. Halbuki şeytanlarıyla (kendilerini aldatan dostlarıyla) yalnız başına kaldıkları zaman: -Biz (dinde) sizinle beraberiz biz ancak (mü'minlerle) alay ederiz derler. Allah münâfıkları ettikleri istihzanın cezası ile cezalandırır; ve azgınlıkları içinde başıboş dolaşmalarına mühlet verir." (el-Bakara 2/10-15).
Yukarıdaki ayetlerde aldatmanın münâfıkların alâmetlerinden olduğu bildirilmektedir. Allah'u Teâlâ başka bir ayette de şöyle buyuruyor:
"Doğrusu münâfıklar Allah'ı aldatmağa çalışılar oysa O onlara aldatmanın ne olduğunu gösterecektir. " (en-Nisâ 4/142) .
Şu halde müslümanın böyle bir nifak alâmetini üzerinde taşımaması için; kesinlikle hilekârlığa ve başkalarını aldatmağa yeltenmemesi böyle bir düşünceyi içinde taşımaması gerekir. Unutulmamalıdır ki Cenâb-ı Hakk'ın ilmi her şeyi kuşatmıştır. O'nun bilmediği şey yoktur. Öyleyse başkalarını aldatmağa çalışmakla gerçekte kendimizi aldatmış oluruz.
Allah'u Teâlâ şöyle buyuruyor:
"Seni aldatmak isterlerse (bil ki) şüphesiz Allah sana kâfidir. Seni ve inananları yardımlarıyla destekleyen kalplerini uzlaştıran odur. " (el-Enfâl 8/62).
Cenâb-ı Hak bir yandan hilekârların hîlelerini ortaya çıkararak onları dünya ve ahirette rezil ve rüsvây ederken öte yandan aldatılmak istenen müminlerin yardımcılığını üstlenmektedir .
Bütün bunlar düşünülerek insanlarla olan her türlü münasebette dürüst olmak doğruluktan ayrılmamak yalana hîleye başvurmamak; kısaca hiç kimseyi hiçbir konuda aldatmamak müminlerin vazgeçilmez prensibi olmalıdır.
Osman ÇETİN
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 08:36   #67 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
AKŞAM NAMAZI
İslâm'ın beş temel ibadetinden biri olan beş vakit namazdan akşam vaktinde kılınanı. Diğer farz namazlarla birlikte Hicret'ten birbuçuk yıl önce Mirac olayında farz kılınmıştır. Adını kılındığı vakitten almıştır. Farzı üç rekât olup farz-ı ayndır. Sünneti sünnet-i müekkede olarak iki rekât kılınır.
Kur'an-ı Kerim'de "Akşamlarken ve sabahlarken öğle ve ikindi vaktinde Allah'ı -ki göklerde ve yerde hamd ona mahsustur- tesbih edin namaz kılın" (er-Rûm 30/17-18) buyurulmaktadır.
Akşam namazının vakti güneşin batmasıyla başlar şafağın kaybolduğu ana kadar devam eder. İmam-ı Â'zam'a göre şafak akşam ufuktaki kırmızılıktan sonra meydana gelen beyazlıktır. Bu beyazlığın kaybolması ile akşam namazının vakti sona erer. İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise beyazlığın görünmesiyle akşam namazının vakti çıkar. İmam Ebû Yusuf ve İmam-ı Muhammed'in görüşüne göre amel edilir. Ancak bu süre içinde kılınamadığı takdirde kızıllıktan sonra meydana gelen beyazlığın kaybolduğu âna kadar da kılınabilir.
Akşam namazının farzı sünnetinden önce kılınır. Önce günün akşam namazının farzını kılmağa niyet edilir. İftitah tekbiri ile namaza başlanır "sübhâneke" "eûzü besmele" "fâtiha sûresi" ve bir miktar ayet veya kısa surelerden biri (zamm-ı sure) okunur rükû ve secdelerden sonra ikinci rekâtta ayakta (kıyam) "fâtiha" ve yine bir miktar ayet veya kısa surelerden biri okunur yine rükû ve secdelerden sonra oturulur (ka'de-i ûlâ)*
Et-tehiyyatü okunduktan sonra üçüncü rekâta kalkılır yalnız "fâtiha" okunur rükû ve secdelerden sonra tekrar oturulur (ka'de-i âhire)* "Ettehiyyâtü" salevât duaları ile "rabbenâ âtinâ" ve "rabbenâğfirlî" duaları okunarak selâm verilir. Daha sonra iki rekât olan sünnet kılınır. Akşamın sünnetinde her iki rekâtta da "fâtiha" ve zamm-ı sure* okunur; ikinci rekâtta oturduktan sonra farzının kâ'de-i âhiresindeki dualar okunarak selâm verilir.
Akşam namazının sünneti iki rekâttan daha fazla da kılınabilir. Altı rekât kılmak menduptur. Her iki rekâtta bir selâm verilmelidir. Normal sünnetinden fazla kılınan bu namaza "evvâbîn namazı"* denir.
Akşam namazının vaktinin darlığı sebebiyle ezandan sonra hemen kılınmasında acele edilmelidir. Bu nedenle de kısa sureler okunmalıdır.
Akşam namazının hazır olan akşam yemeğinden sonraya bırakılması menduptur. Yemek yenildiği takdirde namaz vakti çıkacak kadar dar olursa namazı tehir etmek caiz değildir. (Ahmed Naim Tecrîd-i Sarîh Tercemesi Ankara 1985 II 643)
Ahmet ÖZGEN
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 08:36   #68 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
AKIL HASTALIĞI
Düşünme anlama idrak etme; karar verme ve tedbir alma yeteneklerindeki eksiklik.
İslâm'da kişinin yaptığından sorumlu tutulması akıllı olmasına bağlanmıştır. Çünkü emir ve yasakların muhâtabı akıl sahibi kişilerdir. Kur'an-ı Kerîm'de akıldan söz eden pek çok ayet vardır. Meselâ:
"Ey akıl sahipleri kısasta sizin için hayat vardır böylece korunursunuz" (el-Bakara 2/179).
"Siz kitabı okuduğunuz halde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?" (el-Bakara 2/44).
"Ey kitap ehli neden İbrahim hakkında tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat'da İncil de ondan sonra indirilmiştir. Düşünmüyor musunuz?" (Âlu İmrân 3/65).
Akıl ve temyiz kabiliyeti arızalanınca kişinin dinî yükümlülükleri kalkar. Burada dikkat edilecek husus tasarruf sırasında iyi ile kötüyü ayırdetme kabiliyetinin mevcut olup olmadığıdır. Çünkü bazı akıl hastalıkları temyiz kudretini devamlı sûrette kaldırırken bazı hastalıkların temyiz gücünü kaldırması sürekli değildir. Hasta aklı başında iken yaptığı iş ve tasarruflardan sorumludur. Meselâ sar'alıların iki sar'a nöbeti arasındaki zamanda aklı başındadır. Yahut uykuda gezenler diğer zamanlarda temyiz kudretine sahiptirler.
Akıl hastalığı yirmidört saatten fazla sürerse namaz; ramazan ayı süresinde devam ederse oruç; bir yıl geçerse hac ibâdetlerinden sorumluluk kalkar. İyileşince bunları kaza etmek gerekmez. Zengin olarak bir yıl geçince de o yılın zekâtı düşer. Ancak Hanefiler dışındaki fâkihlere göre ise zekât mâlî bir verg