Teknolojinin Adresi & TEKplatform  

Geri Dön   Teknolojinin Adresi & TEKplatform > Yaşam ve Eğlence > İslam ve Din Bölümü
Kayıt ol SSS Üye Listesi Takvim Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et

İslam ve Din Bölümü Dinimiz ve Diğer Dinler Hakkındaki Bilgiler...


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Modları Göster
Eski 17-03-2008, 10:44   #501 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
EL-HÜKMÜ LİLLÂH (HÜKÜM ALLAH'l-NDIR)

Hüküm: karar kanun yasa kuvvet hâkimlik âmirlik kumanda nüfuz tartışılmaz dinî kaide manalarına gelir. Lillâhi kelimesi "hüküm"le birlikte ele alınırsa hükmün Allah'a ait olduğunu ifade eder. Hüküm hâkimiyyet yönetim başkasına değil ancak Allah'a aittir. Kur'an bu gerçeği önemine binaen birçok ayetler dile getirerek tüm insanları ve özellikle de hüküm verme yetkisini elinde bulunduran ve saltanatın gerçek sahibi olduğunu iddia edenleri uyarmıştır. Neden hüküm insanlara değil de Allah'a aittir?
Âlemde varlık ya yaratandır; ya yaratılan. Yaratmak bir şeyi yokluktan vücuda getirmektir. Varlığı vücuda getirmek için o vücuttan önce var olmak gerekir. Âlemde her eşyanın varlığının bir başlangıcı vardır. Her varlık kendi varlığının yokluğunda var olan yaratıcı bir güce muhtaçtır ki var olsun. O yaratıcı gücün de bir eseri vücuda getiren sanatkârın sanat dâhiliğine sahip olması gibi yaratmada dâhi âlim kudretli yarattığı eşyadan daha önce var olması icab eder. Sonsuzluk ifade eden bu özellikler ise âlemde var olan hiçbir şeyde sınırlı güce ve hayata sahip hiçbir insanda mevcut değildir. Her geçen gün gücü tükenen dehası bir başka dehânın gölgesinde kalan bilgisi ve ömrü zamanla sınırlı sultanlığı bir başkasına miras kalan âleme hükmettiğini sandığı bir zamanda mikroskopla dahi görülemeyecek derecede küçücük mikroplara mağlup olan gönlünde yer eden maddeciklere meftun olan kâinatın en değerli varlığı insan bu yetenekleriyle yaratıcı olamazken insanın emrine verilen eşya elbette yaratıcı olamaz. "Rabbınız Allah işte budur. O'ndan başka ilâh yoktur. (O) her şeyin yaratıcısıdır. O'na kulluk edin..." (el-En'âm 6/102)
Herşeyin yaratıcısı olmak onu nihâyete kadar en iyi terbiye ve idare etmeyi de gerekli kılar. Ancak bu gereklilik yaratıcının lütuf ve adaletinin neticesidir yoksa o'na sorumluluk ve mecburiyet yüklemez.
Kainatın yaratılmasından bu güne eşyanın deveranında sevk ve idaresinde var ve yok oluşunda en ufak bir nizamsızlık uyumsuzluk dengesizlik ve anarşi görülmemiştir. Her gün güneş doğudan doğar; toprak ve dişiler analık görevini yapar; gece gündüzü takip eder gündüz geceyi; sema ve arz canlıların yaşamasına elverişliliğini sürdürür "...O yedi göğü birbiri üzerinde tabaka tabaka yarattı. Rahman'ın yaratmasında bir ayrılık uygunsuzluk göremezsin. Gözü(nü)döndür de bak bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözü(nü) iki kez daha döndür (bak). Göz (aradığı bozukluğu bulamaz) hor hakir ve bitkin (bir bozukluk görmekten) ümidini kesmiş bir halde sana döner" (el-Mülk 67/3-4)
En küçük zerrelerden en büyük âleme kadar bütün cihan kendini yoktan (adem) vücuda getiren bununla kalmayıp yok olacağı kıyâmete kadar muazzam bir ahenk içinde verdiği emirlerle sevk ve idare eden çok yüce bir sanatkârın eseridir. "Rabbınız o Allah 'tır ki gökleri ve yeri altı günde yarattı sonra (emri) Arş üzerinde hükümran oldu. (O) geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneşi ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette (yaratan O'dur). İyi bilin ki yaratan ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbı Allah ne uludur" (el-A 'r⃠7/54).
Âlemi en iyi idare etmek ve idare için gerekli emirleri vermek onu en iyi tanıyan biri tarafından yapılabilir. Onu en iyi tanıyan da şüphesiz onu yaratandır ki o da ALLAH'tır. Karnını doyurduğu işçisine emir verme yetkisini kendinde bulan insan kendini yaratan ve doyuran Hâlıkına neden emir verme yetkisini tanımasın. Kaldı ki insanın verdiği emir zaman zaman zulmü sömürüyü anarşiyi içerdiği halde Allah'ın emri adaletin ta kendisidir. En adil davrandığın sandığı bir zamanda bile insan ya zaafından kaynaklanan hatalara düşer ya bir grubun diğer bir grup üzerinde hâkimiyetini sağlar ya da sınırlı bilgisiyle geleceğe yönelik değil ancak içinde bulunduğu zamana göre hüküm verir ve her devirde emrindeki eksiklik bütün çıplaklığıyla eksikliğini ve yanlışlığını hissettirdiğinden emri değiştirmek zorunda kalır. Oysa ilâhî ilim geçmiş ve geleceği kuşattığından (İlahlığın gereği) O'nun verdiği emir tümüyle adil cihanşümul ve mükemmeldir. Ayrıca yaratma gücüne sahip olan Allah kullarının emir vermedeki zaaflarını ve eksikliklerini bildiği için dünya ve ahiret saadetlerine teminat olarak emir verme yetkisini de kullarına değil kendisine tahsis etmiştir.
Bu kâinatta hüküm; "Yalnız Allah'ındır" (Yûsuf 12/40 67); ''Hüküm O'nundur" (el-Kasas; 28/70 88); ''Artık hüküm yüce ve büyük Allah'ındır" (el-Mü 'min 40/12); "Hüküm vermek Allah'a âittir" (es-Sûrâ 47/10) "Hüküm veren Allah'tır"(er-Ra'd 17/41); "Hüküm vermek yalnız Allah'a âittir'' (el-En'âm 6/57); "Doğrusu hüküm yalnız O'nundur" (el-En'âm 6/62) ve daha birçok âyette de belirtildiği gibi Allah'ındır.
Yüce Allah'ın insanları ve cinleri ancak kendisine kulluk etsinler diye yarattığını (ez-Zariyat 51/56) ifade ettiği ayet-i kerimeden insanın ve yaratılma gayesinin kulluk = emir alma ve emre itaat etme olduğunu öğreniyoruz. Aksine hareket eden insanın kendi yaradanını inkâr ve O'na isyan etmesi onu elim bir azaba sürükler. Bu inkâr ve isyanı cümlesinden olarak insan Allah'ın hükümlerinin yetersizliğini ileri sürse ve o yasaların peşine düşerek geri çevirmeye çalışsa dahi buna güç yetiremez. Çünkü "Hüküm veren Allah 'tır O'nun hükmünün arkasına düşüp O'nu geri çevirecek yoktur." (er-Ra'd 13/41).
O'nu hükmünden geri çevirecek insan bulunmadığı gibi hükmüne ortak olacak hükümleri beraber koyacak O'na eş bir varlık da yoktur. Çünkü "O kendi hükmüne kimseyi ortak etmez." (el-Kehf 18/26) Buna rağmen insan kendince Allah'ın hükümlerini yetersiz bulur kâinatı kudret elinde bulunduran yüce Mevlâ'ya ortak olmaya kalkar ve kendisi hükümler koyar. Kendi koyduğu hükümleri (yasaları) de zaman değiştikçe değiştirmek zorunda kalır. Halbuki "Allah hükmedenlerin en iyi hükmedeni değil mi(dir)" (et-Tîn 95/8) O'nun koyduğu hükümler kıyamete kadar ebedî olarak kalıcıdır. Ve "O hüküm verenlerin en hayırlısıdır" (Yunus 10/109; el-A'râf7/87 Yusuf 12/80). Hem "İyice bilen bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?" (el-Mâide 5/50).
Allah'ın hükümlerini bilmekle herşey bitiyor mu? "Hayır Rabbın hakkı için onlar aralarında çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan (verdiğin hükme gönül hoşluğu ile razı olup) tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar" (en-Nisâ 4/65).
Cenâb-ı Hak Peygamber Efendimize ve onun şahsında inananlara şu ültimatomları vermiştir: "Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet onların keyiflerine uyma ve onların Allah'ın indirdiği şeylerin bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın. Eğer dönerlerse bil ki Allah bazı günâhları yüzünden onları felâkete uğratmak istiyordur. Zaten insanlardan çoğu yoldan çıkmışlardır" (el-Maide 5/49): "(Ey Rasûlüm) sana her ne vahyediliyorsa ona tâbi ol. Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O hüküm verenlerin en hayırlısıdır" (Yûnus: 10/ 109)"; "(Ey Rasûlüm) biz sana kitabı gerçek ile indirdik ki insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin. (Sakın) hainlerin savunucusu olma" (en-Nisâ 1/105) ve "(Ey Rasûlüm) O halde Rabbının hükmüne sabret ve onlardan hiçbir günahkâra yahut nanköre itaat etme" (el-İnsan 76/24); "İnkâr edenler sana gelip de başka hüküm verenler aradıkları zaman onlara deki: "Allah size kitabı açıklanmış olarak indirmiş iken ben Ondan başka bir hakem mi arayayım?" İnanmışlara gelince kendilerine kitap verdiklerimiz o (Kur'an)'ın gerçekten Rabbın tarafından indirilmiş olduğunu bilirler; onun için hiç kuşkulananlardan olma" (el-En'am 6/114).
Peygamberler Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmederler ve onlar haksızlık yapmazlar. Allah'ın hükmünde haksızlık yoktur ama zâlimler kendilerine haksızlık yapılacağını zanneder ve korkarlar. Allah'ın onlara cevabı serttir. Allah şöyle buyurur: ''Kalplerinde bir hastalık mı var yoksa şüphe mi ettiler? Yoksa Allah'ın ve Rasûlünün kendilerine haksızlık yapacağından mı korkuyorlar? Hayır onlar zâlimlerdir" (en-Nur 24/50).
İnsanlar İslâm fıtratı üzere doğmalarına rağmen yasayış biçimlerine göre mümin münafık ve kâfir statüsüne tâbi olurlar. Allah'ın hükümleri sözkonusu olunca "Aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Rasûlüne çağırıldıkları zaman inananların sözü ancak işittik ve itâat ettik' demeleridir (Başka bir şey demeleri itiraz etmeleri imanla bağdaşmaz). İşte umduklarına erenler bunlardır'' (en-Nur 24/51). Ama bir zamanlar "İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetsin diye o peygamberlerle beraber gerçekleri içinde taşıyan kitap indirdi. Oysa kendilerine kitap verilmiş olanlar kendilerine açık deliller geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü o (kitap hak)ında anlaşmazlığa düştü(ler). Bunun üzerine Allah kendi izniyle inananları onların üzerinde ihtilâf ettikleri gerçeğe iletti. Allah dilediğini doğru yola iletir" (el-Bakara 2/213). Peygamber (Hz. Şuayb) de bu konuda şunları söylüyordu: "Eğer içinizden bir kısmı benimle gönderilene inanmış bir kısmı da inanmamış ise Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin O hükmedenlerin en iyisidir" (el-A 'r⃠7/87).
Yahudilerin de; "İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında dururken seni nasıl hakem yapıyorlar da ondan sonra da dönüyorlar (verdiğin hükme razı olmuyorlar). Onlar inanıcı değillerdir." (el-Mâide 43) ayetinden anlaşıldığı gibi Allah'ın hükmüne tâbi olmadıklarını görüyoruz. Diğer insanlara gelince "Onlar aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Resulune çağırıldıkları zaman hemen onlardan bir grup yüz çevirir. Eğer hüküm kendi lehlerine olursa it&t ederek gelirler. (en-Nur 24/48 49). Benû Kurayza yahudilerinden bir grubun zina eden Hayber yahudilerinden iki kişi hakkında hükmüne müracaat ettikleri Hz. Peygamber Tevrat hükmünce onların taşlanması (recmedilmesi) gerekeceğini söylemişti. Yahudiler "Tevrat'ta böyle bir hüküm yoktur" dediler. Gerçeği bildikleri halde Hz. Peygamber'in (s.a.s) recmden başka ceza vermesini istiyorlardı. Cenâb-ı Hak meseleye ışık tutan ayetinde şöyle buyuruyor: "Ey Peygamber kalpleriyle inanmadıkları halde ağızlarıyla 'inandık ' diyen (münafıklarla) yahudilerden o küfr içinde koşuşanlar seni mahzun etmesin. Onlar durmadan yalan dinleyen senin huzuruna gelmeyen diğer bir kavim (Hayber yahudileri) hesabına casusluk edenler (Kureyza oğulları)dır. Kelimeleri (Allah tarafından) yerlerine konulduktan sonra bir tarafa atarlar (Zina eden evliler hakkında Tevrat'ta bulunan hükmü değiştirirler); ve 'Eğer size şu (fetvâ) verilirse onu alın şayet o verilmezse onu (kabul etmekten) çekinin' derler...'' (el-Maide 5/41)
Göklerin ve yerin mülkünün saltanatının Allah'a ait olduğunu (el-Mâide 5/40) bilen ve mülk sahibinin kendi mülkünde hâkim olduğuna inanan müminler ihtilâf ettikleri her problemin çözümünü Allah'a ve Resulune götürürlerken (en-Nisâ 5/59) Kur'an'a ve diğer ilahı kitaplara inandıklarını iddia edenler ise "tâğutların önünde muhâkeme olunmalarını isterler. Oysa onları tanımamakla emrolunmuşlardı..." (en-Nisâ 4/60) İşin gerçeği; ayrılığa düşülen herhangi bir şeyde hüküm vermek Allah'a aittir (eş-Şûrâ 42/10).
Bir kısım insanlar Allah'ın hükümlerini sadece dilleriyle kabul ederler de gönülleriyle ve fiilleriyle kabul etmezler. Bunlar hakkında Allah'ın hükmü: "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte kâfirler zâlimler ve fasıklar onlardır. " (el-Mâide 5/44 45 47) İnsanlar Allah'ın indirdikleriyle hükmetseler de hükmetmeseler de "O kendisinden başka tanrı olmayan Allah'tır. İlkte de sonda da (dünyada da ahirette de) hamd O'na mahsustur" (el-Kasas 28/70); "Hüküm de O'nundur ve O'na döndürüleceksiniz" (el-Kasas 28/88).
Dünyada iken O'nu inkâr edenler de inkâr etmeyenler de zâlimler de mazlumlar da O'na döndürüldükten sonra "O gün mülk Allah'ındır. (O) onların aralarında hükmeder" (el-Hac 22/56) (el-En'âm 6/57 62).
Kâinatın yüksek değerinden "Biz insanı en güzel şekilde yarattık" (et-Tîn 95/4); "Andolsun biz insanoğullarını şerefli kıldık..." (el-İsrâ 17/70); "Allah'ın göklerde olanları da yerde olanları da buyruğunuz altına verdiğini nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmez misiniz?" (Lokman; 31/20 er-Ra'd 14/2 el-Hac 22/65) İbrahim 14/32 33 en-Nahl 16/12 14) gibi ayet-i kerimelerde Yüce Allah insanı diğer yaratıklara üstün kıldığını anlatıyor.
Bir toplum aklı gideren içkiyi; nesli soysuzlaştıran zinayı; dini dejenere eden ve hiçe sayan hurâfe ve küfrü; canı ucuzlatan anarşi ve terörü (gerçek anarşi Allah'ın sistemine karşı gelmektir); malı yok eden kumar rüşvet ve israfı meşru görür haklının değil kuvvetlinin yanında yer alır bunları da beşeri sistemlerinin müsâmaha ve müsaadeleri gölgesinde yaparsa hiçbir şeyin güvence ve teminatı sözkonusu olamaz. Beşerin insanca yasayabilmesi adaletinden zerrece şüphe edilmeyen Allah'ın hükümlerine bağlı kalmakla mümkün olabilir. Çünkü O "hükmedenlerin en iyi hükmedeni değil midir?" (et-Tîn 95/8).
Cengiz YAĞCI

..!!..
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 10:44   #502 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
EİMME-İ SELÂSE

Üç imam. Hanefî mezhebinde İmâm-ı Â'zam Ebû Hanife Nu'man b. Sabit * (80-150/699-767) ile iki büyük öğrencisi olan İmam Ebû Yûsuf Yâkub b. İbrahim el-Ensârî* (113-183/731-799) ve İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî * (132-189/750-805) hakkında kullanılan bir terim.
İmâm-ı Â'zam ve bu iki büyük öğrencisi mezhebin tedvin edilmesi ve içtihadlarını ihtiva eden temel eserler kaleme alarak sonradan gelen öğrencileri ve mezhep mukallidlerine büyük çapta bir ilmî miras bırakmalarından dolayı onlar hakkında bu tâbir kullanılmış ve "mezhebin üç büyük imamı" ünvanı verilmiştir. (Bunlar hakkında geniş bilgi için bk. kendi adlarıyla ilgili maddeler.)
Şamil İA


..!!...
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 10:44   #503 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
EİMME-İ ERBAA

Dört imam ehl-i sünnet ekolünde tedvin edilmiş olan dört büyük mezhebin imamları hakkında kullanılan bir terim.
Eimme-i erbaa adı verilen dört imam; İmâm-ı Â'zam Ebû Hanife* Nû'man b. Sâbit (80-150/699-767); İmam Mâlik b. Enes * (93-179/712-795); İmam Muhammed b. İdris eş-Şâfiî * (150-204 /767-820) ve İmam Ahmed b. Hanbel * (164-241/780-855)dir. İçtihadları ve eserleri günümüze kadar gelen yaşadıkları dönemlerde kapsamlı ilimleriyle kitleleri etkilemelerinden onları izleyen ve taklid eden taraftarlarının çokluğundan dolayı şöhret bulmuş kimselerdir. Bunlardan başka "imam" diye nitelenen çok kimse olmasına rağmen orijinal içtihadlarıyla ve fıkıhlarının tedvin edilmesiyle meşhur olan bu dört imam "eimme-i erbaa" tâbiriyle tanınmaktadır. (Geniş bilgi için bk. ilgili maddeler).
Şamil İA

..!!...
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 10:44   #504 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
EİMME

İmamlar İmam kelimesinin çoğulu. Kur'an'da misal rehber lider önder örnek manalarında kullanılmıştır.
Allah'ın emirlerini yeryüzünde uygulayan İslâm devletinin başkanı yahut müslümanların ileri gelen ilim adamları sıfatıyla İslâm'ı koruyan onu insanlara öğreten ve İslâm'ın hâkimiyeti için çalışan ümmetin önderi ve lideri. Ancak İmam ve çoğulu olan eimme kelimeleri gerek Kur'an-ı Kerîm'de gerekse güncel hayatta değişik anlamlarda kullanılmıştır.
"Rabbi İbrahim'i birtakım emirlerle denemiş o da onları yerine getirmişti. Allah "seni insanlara İmam (önder) kılacağım " demişti. O "soyumdan da" deyince (Allah) ahdim zâlimlere erişemez" buyurmuştu" (el-Bakara 1/24).
"Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar dininize dil uzatırlarsa inkârda önde gidenlerle savaşın -çünkü onların yeminleri sayılmaz- belki vazgeçerler" (et-Tevbe 9/12).
"Bir gün bütün insanları önderleriyle birlikte çağırırız. O gün kitabı sağından verilenler işte onlar kitaplarını okurlar. Onlara kıl kadar haksızlık edilmez" (el-İsrâ 17/71).
Bu tehlikeden kurtulmak mecburiyetinde olan insan inancını ve teslimiyetini bir emir (İmam) başkanlığında devletleştirmek durumundadır. Bu gerçekten hareketle son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s)'in ilk İslâm Devleti olan Medine Devletinde başkan harplerde komutan mahkemede hâkim camide İmam olarak görev yaptığı görülmektedir. Vefâtından sonra en yakın arkadaşlarından sırasıyla Hz. Ebû Bekir Ömer Osman ve Ali (r. anhum) "Râşid Halifeler" vasfıyla vahiy almanın dışında Hz. Peygamber (s.a.s)'in bütün görevlerini sürdüren bir İmam-lider-halife müminlerin emiri olarak görülmektedirler. Bu kutsal makamın boşluğu her asırda kendini daha büyük ölçüde hissettirmektedir.
"İmam" kelimesi ıstılahta değişik anlamlarda kullanılır:
a) Cemaatle namaz kıldıran kimse. İslâm fıkhını ibadetin erkanını ve Kur'an okumayı en iyi derecede bilen kimse(erkek) bu görevi yürütebilir.
b) Ehl-i sünnet mezheblerinde İmam tâbiri İslâm'ın en ileri gelen âlimleri özellikle de mezhep kurucuları olan için kullanılır. Yine bu âlim ve imamların talebelerinden meselelerde ictihad derecesinde olan âlimlere de İmam sıfatı verilir. İmam Ebû Yûsuf İmam Züfer İmam Muhammed vd. gibi. Mezheb imamı olmadığı halde ilmî düzeyde İslâmî bilgiye sahip olana da İmam denilir. İmam Gazali gibi.
Ashâb zamanında bu kelimenin bir mesleğe veya meslek büyüğüne alem olarak kullanıldığı pek görülmemektedir. Rehber lider numûne gibi mefhumlar kadınlar için kullanılmadığından ileri seviyede ilme sahip olsalar bile onlar hakkında İmam kelimesi kullanılmamıştır.
c) Şiîlerde İmam kelimesinin kullanılması çok çeşitlidir. Bütün Şiî mezheblerinde ana fikir Hz. Ali'nin ve zaman içerisinde ahfâdından birinin İslâm âleminin en yüksek hâkimi imamı olmasıdır. Onlara göre İmam halife manasında kullanılmıştır. İmamlık peygamberlerin risâletinin devamı ve beşeriyetin ondan sonra sevk ve idaresi şeklinde ilâhı bir vazifedir. Birliği sağlamak için de bir İmam bulunacaktır; bu İmam Hz. Ali'nin ve eski imamların halefi sayılır. Bu paye ona yalnız miras olarak ve kendi babası tarafından (İsna aşeriyye ve İsmailiyye'ye göre) özel bir tâyin yoluyla geçer. İmam da dünyevi hâkimiyet hakkında başka İslâm'ın en yüksek rûhânî rehberlik yetkisine sahiptir. Şia'ya göre bu özellik İslâm dininin bâtını mânâlarını Hz. Peygamber'in Hz. Ali'ye ifşa etmesinden kaynaklanmaktadır. İmam bu gizli ilmi ecdadından intikal ve kalıtım yoluyla alır. Bundan dolayı da o şahsına özgü otoriteye sahip olup Kur'an ile hadislerin kesin tefsirini yapmaya gücü yeten kişidir. Şia'ya göre İmamlar mâsumdur günâh işlemez; hata gibi gözüken fiillerinde bâtını birtakım manalar gizli olabilir.
İslâmî ilimlerde "İmam'' ve "eimme" kelimelerinin ifade ettiği belli şahıslar vardır. İmam kelimesi mutlak olarak söylenince fıkıhta Ebû Hanife; tefsir ve kelâmda Fahruddin er-Râzi; nahiv (Arapça gramer) de Sibeveyh anlaşılır. Ayrıca "Eimme-i Erbaâ" terimi ile Ebû Hanife İmam Şâfiî İmâm Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel "Eimme-i selâse" terimi ile Ebû Hanife ve iki öğrencisi Ebû Yûsuf ile Muhammed b. Hasan eş-Şeybânı kasdedilir. Fıkıh usûlü ilminde eimme-i selâse denilince Ebû Zeyd ed-Debbûsî Fahru'l-İslâm Fezdevî Şemsu'l-Eimme es-Serahsı kasdedilir. Ebû Yûsuf ve Muhammed b. Hasan'a "İmâmeyn" ve "sâhibeyn"; İmam-ı Âzam ile İmam Ebû Yûsuf'a" Şeyhayn"; İmam-ı Âzam ile İmam Muhammed'e "Tarâfeyn" denilir. "İmâmu'l-Haremeyn" tâbiri ile Şâfii Ebu'l-Meâlî Abdu'l-Melik ile hanefilerden Ebû'l-Muzaffer Yûsuf b. İbrahim; "Şemsu'l-Eimme" terimi ile de Abdu'l-Aziz el-Hulvânî Muhammed es-Serahsı Muhammed b. Abdu's-Settâr el-Kerderî Mahmud Özkendî kastedilir. Kırâat ilminde ise "eimme-i Seb'a" (yedi İmam)'dan bahsedilir. Hz. Peygamber'den (s.a.s) Kur'an'ın okunuş vecihlerinin zaptedilmesi ve rivâyet edilmesi ile uğraşan bu yedi İmam şunlardır: Nâfi' İbn Abdi'r-Rahman (ö.169/785-786) İbn Kesir (ö.120/738) Ebû Amr İbni'l-ûlâ (ö.154/771) Abdullah İbn Âmir (ö.118/736) Âsım Ebû Bekir el-Esedı (ö.128/745-746) Hamza İbn Habîbi'l-Kufi (ö.158/775). Kisâî Ali İbn Hamza el-Esedî (ö.189/805).
Bu duruma göre "İmam" ve çoğulu "eimme" İslâm devlet başkanı mezheb önderleri ilim adamları mezhebde ve meselede müctehid olanlar kırâat üstadları ve camide namaz kıldıran kimseler hakkında kullanılan bir terimdir.
Cengiz YAĞCI

..!!...
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 10:44   #505 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
EHVEN-İ ŞER

Ehven kelime anlamı itibariyle "daha hafif"; şer ise hayrın karşıtı olup "meşru olmayan her türlü iş" demektir. Terkip olarak da ehven-i şer diğerlerine kıyasla zarar ve fenalık bakımından daha hafif olan kötülük anlamında kullanılır.
Mecelle'de "İki şerden daha hafif olanı (ehven-i şerreyn) ihtiyâr olunur" (Mecelle md. 29) şeklinde bir genel kural bulunmakta olup bununla anlatılmak istenen şudur: Câiz ve meşrû olmayan iki şeyden birinin işlenilmesi durumunda kalınırsa bunlar arasında kötülük ve fenalık bakımından daha az ve hafif olanı tercih edilir. Çünkü haram olan bir şeyi işlemek ancak zarûretten dolayı mübah kılınmaktadır (Mecelle md. 21). Zarûretler de kendi miktarlarınca takdir olunacağına göre (Mecelle md. 22) daha hafif olan dururken daha ağır ve büyük bir haramı işlemek zarûret sınırını aşmak olur.
Aynı içerikte olmak üzere "İki kötülükle karşı karşıya gelince daha hafif olanı işlenerek büyüğünün çaresine bakılır" (Mecelle md. 28) ve "Daha şiddetli olan zarar daha hafif olan zararla izâle olunur" (Mecelle md. 27) şeklinde iki genel kural daha vardır ve bunların her üçü de yaklaşık olarak aynı anlamı ifâde eder.
Bu genel kuralı pekçok alana uygulama imkânı vardır. Bu kuralın uygulama örneklerinden biri şöyledir: Bir kimsenin çok değerli bir incisi yere düşüp bir tavuk tarafından yutulmuşsa incinin sahibi tavuğun değerini ödeyerek tavuğu sahibinden satın alır (Mecelle md. 902). Bu durumda tavuğun sahibi tavuğu satmamazlık edemez. Şayet direnecek olursa fiyatı kendisine ödenerek tavuk ondan cebren alınır. Kural olarak bir kimsenin malını rızası hilâfına satmak câiz değilse de burada daha büyük zararı gidermek amacıyla daha hafif olan zarara katlanılmış ve sözkonusu kural gereğince mülkiyetin dokunulmazlığı prensibine bir nevî sınırlama getirilmiştir.
Diğer bir örnek de şöyledir: Bir kimse arsasını şuf'a hakkına sahip olan komşusuna (şefi') teklif etmeden başka birine satarsa şefi' bu arsayı müşteriden geri alabilir. Ancak müşteri böyle bir tarzda satın aldığı arsa üzerine bir ev yaptırmışsa bu durumda iki ihtimal sözkonusudur. Birincisi ev cebren (telâfisi olmayacak şekilde) yıkılarak arsa müşterinin elinden alınır ve arsaya ödediği fiyat kendisine iâde edilir. İkincisi şuf'a hakkına sahip olan kişi arsayı kendisi satın almak istemesi halinde müşterinin yaptırdığı evin kıymetini de ödemeye icbâr edilir.
Birinci ihtimalde müşteri için sözkonusu olan zarar yaptırdığı evin kendisine hiçbir karşılık verilmeden yıkılması olup ağır bir zarardır. Çünkü müşteri uğradığı zararı hiç kimseden talep edememektedir. İkinci ihtimalde ise zarar "şuf'a hakkına sahip olan kişi hakkından olup daha az para ödeyerek çıplak alması mümkün olan bir arsayı bir de üzerindeki eve para ödeyerek satın alma durumunda kalması şeklindedir.
Bu olayda iki taraflı bir zarar sözkonusudur. Şu kadar ki şuf'a hakkına sahip olan kişinin uğrayacağı zarar karşılığında hiç değilse bir bedel bulunduğu için yani şefi' evin mülkiyetine sahip olduğu için bu zarar müşterinin telâfisi olmayan zararından daha hafif (ehven) sayılmıştır.
Bu ve benzeri prensiplerle akıl ve mantığın rahatlıkla kabul edebileceği bir sistem dahilinde genelde hukukî hayata bir esneklik ve istikrar kazandırmasına ve adil bir dengenin kurulmasına çalışılmıştır.
H. Yuns APAYDIN
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 10:45   #506 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
ESBÂBU'N-NÜZÛL

Kur'an-ı Kerîm ayetlerinin iniş nedenleri.
Bazı ayetler Hz. Peygamber (s.a.s.)'e yöneltilen bir soru yada vukûbulan belli bir olay üzerine inerdi. Ayetlerin inişinde etken olan soru ya da olaya 'nüzûl sebebi' denir.
Ayetlerin nüzûl sebepleri ancak bu olaylara şahit olmuş kimselerden yani sahâbeden nakledilen sahih rivâyetlerle tesbit edilir. İctihâd ile nüzûl sebebini tesbit etmek mümkün değildir. Hadis kitaplarının tefsirle ilgili bâblarının büyük çoğunluğunda nüzûl sebepleri kaydedilmektedir.
Nüzûl sebebini bilmenin tefsir ilminde büyük önemi vardır. Nüzûl sebebini bilmek ayeti doğru anlamayı kolaylaştırır (İbn Teymiyye Mukaddime fi't-TefsirDImaşk 1936 s.31). Âlimler nüzûl sebepleriyle ilgili pekçok bağımsız eser meydana getirmişlerdir. Bu konuda ilk müstakil eser veren kişi Buhâri'nin hocası Ali b. el-Medinî'dir. Bu alanda en çok şöhret yapmış olan eser ise Vâhidî'nin "Esbâbu'n-Nuzûl" isimli eseridir (Suyûtî el-İtkân JF Ulûmi'l-Kur'ân Beyrut 1978 1 380; Zerkeşi el-Burhan fi ulûmi'l-Kur'ân I 22).
Nüzûl sebebini bilmenin yararlarından biri teşri edilen hükmün hikmetini bilmeye yardımcı olmasıdır. Hiç şüphesiz Allah hiçbir şeyi boşuna emretmemiş ve yasaklamamıştır; her emir veya yasağının bir hikmeti vardır. Biz bu hikmetleri bazen aklımızlâ idrâk ediyor ya da başka ilimler yardımıyla öğreniyoruz. Bu konuda bize rehberlik eden ilimlerden biri de nüzûl sebebidir.
Meselâ Ashâbdan bize gelen bilgilerde anlatıldığına göre "Ey inananlar sarhoşken namaza yaklaşmayın ki ne dediğinizi bilesiniz" (en-Nisâ 4/43) âyeti şu olay üzerine nazil olmuştur: Sahâbeden bir grup Abdurrahman b. Avf'ın dâvetlisi olarak evinde toplanmışlardı. Yemeklerini yeyip içkilerini içtikten sonra namaz vakti geldiğinde onlardan biri sarhoş bir vaziyette onlara namaz kıldırmış; namazda Fatiha'dan sonra Kâfirûn suresini okumuş ve surenin lâfızlarını birbirine karıştırmıştır (Vâhidî Esbâbu'n-Nüzûl Mısır 1968 s.87); "Ey kâfirler sizin taptığınıza tapacak değilim" âyetini "Ey kâfirler taptığınıza taparım" şeklinde okumuştur.
Bu olay üzerine yukarıda sözkonusu ettiğimiz ayet inip ayık olmadan namaza yaklaşılamayacağını bildirdi. Bildiğimiz gibi içkinin yasaklanması tedrici bir sûrette olmuştur. Bu ayet yasaklamaya doğru ikinci aşamayı teşkil etmektedir.
Nüzûl sebebini bilmenin yararlarından biri de ayetin manasındaki kapalılığın giderilmesine yardımcı olmasıdır.
Meselâ "Doğu da batı da Allah'ındır. Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır" (el-Bakara 2/1 1 5) âyetinden hareketle namazlarda Kâbe'ye yönelmenin şart olmadığı kanaatına varmak mümkündür. Ama nüzûl sebebini araştırdığımızda ayetin yolculukta bir bineğe binmiş nâfile namaz kılan ya da kıblenin hangi tarafta olduğunu bilmeyip bir değerlendirme yaptıktan sonra bir tarafa yönelip namaz kılan sonradan da yöneldiği tarafın kıble olmadığını gören kimse hakkında inmiş olduğunu öğrendiğimizde durum açığa kavuşmaktadır (Zerkanî Menâhilu'l-İrfan fî Ulûmi'l kur'ân Mısır (t.y) I 102-103).
Yine "İnananlara ve yararlı iş işleyenlere tatmış olduklarından dolayı bir sorumluluk yoktur" (el-Mâide 5/93) âyetine bakarak içkinin mübah olduğunu söyleyenlerin çıkması mümkündür. Ama âyetin içkinin yasaklanmasından önce içki içmiş ve ölmüş müslümanların durumlarının ne olacağına dâir tereddütleri yok etmek için indiğine nüzûl sebebiyle ilgili rivâyetlerden öğrendiğimizde; ayetin sadece bu kimseler hakkında olduğuna hükmediyoruz (Zerkeşî el-Burhan Fi Ulûmi'l-Kur'an Kahire 1957 I 28).
Bir ayetin belli bir olay ya da Peygamber (s.a.s.)'e yöneltilmiş bir soru üzerine inmiş olması o ayeti o olay ya da soruya özgü kılmaz. Ayet o olay hakkında geçerli olduğu gibi benzeri diğer olaylar için de geçerlidir. Sebebin özel oluşuna değil ayet lâfızlarının kapsamına giren hususlara itibar edilir .
Rivâyetlerde Nüzûl sebebini bildiren ifade kapıları
Eğer Râvî: "Bu ayetin nüzûl sebebi...." şeklinde bir ifâde kullanıyorsa bu olayın nüzûl sesebi olduğunu ifade eden açık bir ifâdedir. Yine olayı ya da soruyu zikrederek "Hz. Peygamber (s.a.s.)'e şöyle soruldu da bu ayet nâzil oldu". Yahut "şöyle bir olay oldu da bu ayet nazil oldu" şeklinde bir ifade kullanıp" (nüzul) kelimesinin başına u harfini getirmişse bu ifade kalıbı da nüzûl sebebi hakkında açık bir ifade kabul edilir.
"Bu ayet şu hususta veya şu kimse hakkında nazil oldu." şeklinde bir ifade kullanıyorsa bu ifade şekli kapalıdır. Bununla nüzûl sebebini kastediyor da olabilir zikrettiği hususun âyetin hükmü kapsamına girdiğini kastediyor da olabilir.
Bir ayetin nüzûl sebebiyle ilgili birden fazla rivâyetin bulunması durumuna gelince; önce rivâyetlerin rivâyet derecesine bakılır sıhhat bakımından üstün olana itibar edilir.
Rivâyetlerin hepsi sahih ise ifade kalıplarından nüzûl sebebini sarîh olarak ifade eden tercih edilir.
Rivâyetler her iki açıdan aynı seviyede ise hepsinin rivayet sebebi olduklarına hükmedilir.
M. Sait ŞİMŞEK
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 10:45   #507 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
ESÂTÎRU'L-EVVELİN

Öncekilerin Masalları. "Esâtîr" "setara" kelimesinden türemiş çoğul bir kelime olup tekili "ustûr ustûre veya estîr estıra" dır. Bâtıl olan aslı olmayan uydurma hikâyeler ve "evvelîm" kelimesi ile birlikte "İslâm öncesi milletlerin yazdıkları hikâyeler masallar" manasına gelir.
Bu terkib Kur'an-ı Kerîm de birkaç yerde geçmektedir (el-Enfâl 8/3 1 en-Nahl 16/24 el-Müminûn 23/83...). Bu âyetlerin hemen hemen hepsinde bu terkip Kur'an'ın ilâhı bir vahiy olmadığını iddiâ ederek onun bir Allah kelâmı olduğuna inanmayan müşriklerin Hz. Peygamber'e söyledikleri sözleri mâhivetinde nakledilmektedir. Meselâ bunlardan bir ayet şöyledir: "İçlerinden kimileri de vardır ki seni Kur'ân okurken dinler. Fakat biz onların kalplerine onu zevkiyle anlamalarına engel (olmak için) kat kat örtü (kabuklar) gerdik; kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Artık onlar her belgeyi (mucizeyi) görseler de yine inanmazlar. Hatta sana geldiklerinde seninle tartışıp çekişirler ve kâfirler de 'Bu eskilerin masallarından başka bir şey değildir' derler" (el-En'âm 6/25). Böylece hakka boyun eğmeyen kâfirlerin