Teknolojinin Adresi & TEKplatform  

Geri Dön   Teknolojinin Adresi & TEKplatform > Yaşam ve Eğlence > İslam ve Din Bölümü
Kayıt ol SSS Üye Listesi Takvim Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et

İslam ve Din Bölümü Dinimiz ve Diğer Dinler Hakkındaki Bilgiler...


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Modları Göster
Eski 17-03-2008, 08:30   #41 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
AKÂİD
Dînin temel hüküm ve prensiplerini özlü bir şekilde anlatan kâide ve düstûrlar. Akâid kelimesi inanç anlamına gelen "Akide" kelimesinin çoğul şeklidir. Kesin olarak inanılan şey iman ve anlayış şekli demektir. Akâid; ibadeti değil inancı; yani ameli değil imanı esas alan İslâmî kâîde ve hükümlerin tümüdür. Kısaca akâid Kur'an ve Sünnet ışığında İslâm Dini'nin iman esaslarından sistemli bir şekilde bahseden düstûrlardır.
İslâm'ın inanç manzumesi "Amentü" cümlesinde toplanmış bulunmaktadır. Bu da Allah'ın varlığına ve birliğine meleklere kitaplara peygamberlere ahiret gününe kadere hayır ve şerrin Allah'tan geldiğine imandan ibarettir. Bunlar İslâm akîdesinin ve tevhid* inancının esasını oluşturan temel düsturlardır.
İslâm'ın ilk dönemi olan Asr-ı Saâdet'te Resulullah (s.a.s.)' hayattayken diğer bütün İslâmî ilimler gibi akâid ilmi de yazılmamış ve henüz tedvîn edilmemişti. Zira vahiy devam ediyor; Müslümanlar karşılaştıkları bütün problemleri derhal Hz. Peygamber'e götürüp vahyin ışığında çözüme kavuşturuyorlardı. Ashâb her husûsta olduğu gibi akide konusunda da Kur'an'a ve Resulullah'a tam bir teslimiyet içindeydi. Resulullah'ın onlara getirdiği bir inanç prensibini kesinlikle tartışma konusu yapmaz bunun üzerinde görüş belirtmezler; hatta buna asla ihtiyaç duymazlardı. Resulullah'ın mescitte biraraya gelip akîdeyi ilgilendiren "kader"* konusunu tartışan bazı sahâbîleri bu tartışmadan alıkoyduğunu görüyoruz.
Hz. Peygamber'in ahiret'e irtihâlinden ve dolayısıyla vahyin kesilmesinden sonra ashâbın çoğu 'asr-ı saadet'teki saf ve berrak İslâmî anlayışlarını korudular. Buna rağmen toplum içinde meydana gelen gelişmeler karşısında ister istemez bazı problemler ile ilgili olarak yeni tartışmalara girişiyorlardı. Özellikle halîfelerin seçimi ile ilgili olarak bazı görüş ayrılıkları meydana gelmiş bilhassa Hakem olayından sonra Şîâ*'nın ve bunlara karşı tam aksi görüşleri savunan Hâricilerin* ortaya çıkışı beraberinde değişik anlayışları da müslümanların gündemine getirmiştir. Aynı şekilde Hz. Osman'ın şahâdetinden sonra az da olsa beliren bazı görüş ayrılıkları daha sonra III. Halife'nin katli meselesi tartışmalarına dönüşmüştü. Buna bağlı olarak adam öldürenin iman durumu da görüş ayrılıklarına zemîn hazırladı. İnsan öldürmek büyük günah (kebîre) olduğuna göre "Büyük günah işleyen kimse Müslüman mıdır kâfir midir yoksa fâsık mıdır?" gibi bir soru gündeme geldi.
Dört halife döneminden sonraki devrede ise daha değişik anlayışlar belirince zamanla kaderi inkâr eden Kaderiye* mezhebi vücuda geldi ve yine bu dönemde Allah'ın bazı sıfatlarını inkâr eden Cebriye* mezhebi doğdu. Kelâm* ilmi ve Mu'¤¤¤ile* mezhebi yukarıda ifade ettiğimiz büyük günah * işleyen (Mürtekib-i kebîre)'in iman durumu ile bağlantılı olarak ortaya çıkmıştır. Bu gibi kimselerin iman ve küfrün ortasında orta bir menzile olarak kabul eden "Fısk" derecesinde bulunduklarını ileri süren Mu'¤¤¤ilenin bu ve diğer bir çok anlayışına karşı çıkılmıştır. Mu'¤¤¤ilenin akla dayalı olarak izah ettiği bir çok husûsu reddeden selefi âlimler onları "ehlri bid'at" * olarak vasıflandırmışlardır .
Selef* âlimleri Kaderiye Cebriye Mu'¤¤¤ile ve Şia ile Hariciler'e karşı ilm-i Tevhid* ve Fıkh-ı Ekber* adını verdikleri İslâm akâidi ile ilgili eserlerinde kendi düşüncelerini ileri sürmüşlerdir.
Akâid ile ilgili olarak Ehl-i Sünnet arasında üç ayrı ekol meydana gelmiştir. Bunlar Ebu'l-Hasen el-Eş'arî'nin geliştirdiği Eş'ariye* imam Mâturîdî'nin geliştirdiği Mâturîdiyye* ve Ehl-i Sünnet-i Hâssa olarak bilinen Selefiyye * ekolleridir.
Akâid kitapları veya diğer adıyla Tevhid ve Fıkh-ı Ekber olarak bilinen eserlerde genel olarak Ehl-i Sünnet'in görüşlerini yansıtan konular şu şekilde ele alınmıştır: Öncelikle "asılların aslı" olan Allah'u Teâlâ'ya iman etmek ve onun sıfatlarını tümüyle tevîle girmeden kabullenmek. Bunun yanında diğer iki önemli esas vardır ki bunlar da peygamberlere ve ahirete iman meselesidir. Bu üç esas İslâm akâidinin ilk üç temelini oluşturmaktadır. Yukarıda saydığımız altı iman esasından geriye kalan Kitaplara ve Meleklere iman ise peygamberlere imana bağlı olarak işlenmektedir. Zira üç temel esastan biri olan peygamberlere iman gerçekleşince ister istemez bu peygamberlerin getirdikleri haber olarak Kitaplara ve Meleklere de iman etmek kaçınılmaz olur. 'Kader'e hayır ve şerrin Allah'tan geldiğine iman ise Allah'ın sıfatları içinde ele alınmakta olup Allah'a iman ile doğrudan doğruya bağlantılıdır.
İslâm akâidini oluşturan bu altı iman esasına bağlı olarak zamanla bir çok konu tartışılmış ve gün geçtikçe İslâm akîde kitaplarına yeni yeni konular eklenmiştir. İlk dönemlerde Fıkh-ı Ekber'in yazıldığı dönemde konular Allah'ın sıfatları ve bunların yorumları çerçevesinde iken; zamanla Kur'an'ın mahlûk olup olmadığı Cennet'te Allah'ın görülüp görülemeyeceği meselesi insanın fiilleri insanın güç yetiremeyeceği meselelerde kişinin sorumluluğu (Teklif-i Mâlâ Yutâk*) rızık ecel hidâyet-dalâlet ahiret hayatı kabir azabı* sual öldükten sonra dirilme dünyada işlenen amellerin tartılması sırat Havz Cennet-Cehennem afv şefâat vesîle imanın artması-eksilmesi meselesi; peygamberlere iman ve bunlara bağlı olarak mu'cize melekler kitaplar mi'rac ve kerâmet meseleleri Hilâfet imâmet tartışmaları dört halifenin râşid hilâfeti ümmetin imamında aranan özellikler sahâbe ve onlardan hayırla söz etme aşere-i mübeşşere Deccâl Ye'cüc-Me'cüc meselesi ve bunlar ile ilgili daha pek çok diğer problem akâid kitaplarına konu olmuştur.
Zamanımıza kadar intikâl eden ve önceki âlimlerin ele aldıkları bu meselelerin dışında bugün İslâm toplumunun karşı karşıya kaldığı durumlarda yeni yeni meseleler gündeme gelmiş ve akîdeyi ilgilendirip ilgilendirmediği tartışılmağa başlanmıştır. Totaliter Laik*-Sosyalist* veya Laik Demokratik* Liberalist sistemlerde yaşayan müslümanlar ister istemez bir çok konu ile karşılaşmakta ve bu sistemlerin vücuda getirdikleri usûl ve yaşayış tarzlarına karşı nasıl bir tavır takınacaklarını bilememektedirler. Bundan dolayı müslümanların hâkimiyeti altında yaşadıkları sistemlerle olan ilişkilerinde kaçınılmaz olarak karşı karşıya kaldıkları ve bazen bir hayli zorlandıkları bu problemlerini çözme hususunda da bazı tartışmalar açılmış ve bunlar bugün bir akîde konusu olarak işlenip kitaplara geçmiş bulunmaktadır.
İslâm akâidinin temelini oluşturan altı iman esası ve bunlara bağlı olarak diğer zikrettiğimiz hususların hemen hemen her biri ayrı bir madde olarak ilgili yerlerde tekrar işlendiğinden bunların teferruatına burada girmiyoruz.
İslâm akâidi ile ilgili olarak yazılan en meşhur eserler arasında İmâm-ı Â'zam'ın Fıkhu'l-Ekber'*ini; İmâm Mâturidî'nin Kitâbu't-Tevhîd'ini: Ömer Nesefi'nin Metnu'l-Akâid'ini Nureddin es-Sâbûnî'nin el-Bidâye'sini zikredebiliriz. Bunların yanında Taftazânî'nin Şerhu'l-Akâid adlı eseriyle Şehristânî'nin Abdulkadir el-Bağdadî'nin İmâm Gazâlî'nin Kadı Adudiddin Abdurrahman b. İcî'nin Seyyid Şerif Cürcânî'nin eserleri de çok okunan kayda değer eserlerdir.
Ahmed AĞIRAKÇA

..
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 08:31   #42 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
AKABE BEY'ATLARI
Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Medine'den gelip ilk müslüman olanlarla 621-622 yıllarında Mekke'nin Akabe adı verilen mevkîinde yaptığı iki anlaşma ve ahidleşme.
Mekke'ye üç km. kadar uzaklıkta bulunan Mina ile Mekke arasındaki bir mevkiye verilen Akabe adına bölgenin başka yerlerinde de rastlanmaktadır. Aynı adı taşıyan birçok yer bulunmasına rağmen Akabe denince ilk defa bu meşhur ahidleşme ve anlaşmaların yapıldığı mevkî hatıra gelmektedir.
İslâm'ı çeşitli kabile ve gruplara anlatmağa çalışan Resulullah (s.a.s.) özellikle Hacc mevsiminde Mekke'ye gelen kabileler arasında dolaşıyor ve onlara bu yeni mesajı iletmeye uğraşıyordu. Bu hac mevsimlerinin birinde Yesrib (Medine)'den gelen ve bu şehirde yaşayan iki Arap kabilesinden biri olan Hazrec kabîlesine mensup bazı kimselerle karşılaşan Hz. Peygamber onları İslâm'a davet etti. Peygamberliğinin onbirinci yılında onun bu çağrısına adı geçen kabileden altı kişi icabet edip büyük bir samimiyetle bu yeni dine sarıldılar. Zira yıllardır Yesrib'teki diğer Arap kabilesiyle aralarında sürüp gitmekte olan Buas savaşlarından bezmiş olduklarından bu yeni dinin aralarında bir barış ortamı oluşturacağını ümit ediyorlardı. Yesrib'e geri döndüklerinde bu olaydan ve yeni dinlerinden kardeş kabîle Evs'e bahsedip onları da İslâm'a davet edeceklerine ve gelecek yıl yine Hacc mevsiminde aynı yerde Resulullah'la buluşacaklarına dair söz verip ayrıldılar
Medine'de yaşayan bu iki kabîlenin dışında ayrıca üç Yahûdi kabîlesi daha bulunuyordu. Bunlar müşrik Arapları dinlerinden ve putperestlik anlayışlarından dolayı hep hor görüyorlardı. Yahûdiler ellerindeki Tevrat'a ayrıca âlimlerinden ve atalarından işitip durduklarına göre yakında bu bölgede zuhur edecek bir peygambere iman edeceklerini ve bu peygamberin desteğiyle putperestliğe son vererek Arapları ortadan kaldıracaklarını söyleyip duruyorlardı. Yahûdilerin bu sözleri Yesrib'li Evs ve Hazrec kabilelerinin zihninde yer etmişti. Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Akabe'de görüşünce yahûdilerden önce davranıp bu peygamberin yanında yer almakta hiç tereddüt etmediler. Bu ilk müslüman Yesribliler Resulullah'a iman ederek şöyle dediler: "Kavmimiz çok zor günler yaşıyor hiç iyi bir durumda değiliz. Yıllardır süren çatışmalar aramızda sonu gelmez bir anlaşmazlığa sebep oldu. Bu yeni dinin bizleri biraraya getireceğine ve bizleri barıştırıp kaynaştıracağına inanıyoruz." Gerçekten Yesribliler Buas savaşlarının artık son bulmasını istiyorlardı. Hz. Peygambere iman eden Hazrecliler şu kişilerden ibaretti: Es'ad b. Zurâre Avf b. Hâris Râfi' b. Mâlik Ukbe b. Âmir Kutba b. Âmir ve Câbir b. Abdullah b. Riab. Bunlardan ilk ikisi Neccaroğullarına mensup idi. (İbn Hişâm Sîre II 70 vd.; İbn Sa'd Tabakât I 217 vd.). İslâm'a gönül veren bu ilk Medineli müslümanlar memleketlerine geri dönerek bütün güçleriyle bu yeni dini tanıtmaya ve akrabalarının da iman etmelerini temine çalıştılar. Bu küçük grubun Yesribliler üzerinde büyük etkileri oldu. Evs ve Hazrec'ten bir çok kimse bunların aracılığıyla İslâm'a girdi. Özellikle Resulullah'ın dayılarından olan Neccaroğullarına mensup Es'ad b. Zurâre ile Avf b. Hâris müslümanlıklarını asla gizlemeksizin büyük bir gayretle insanları İslâm'a davet ettiler. Gerçekten İslâm akîdesi Yesrib de yıllardır süren savaşların sona ermesinde büyük bir etken oldu. Düşmanlıklar sona erdi ve insanlar Allah'ın rahmeti sâyesinde kısa zamanda kardeşler oluverdiler. Ertesi yıl yani peygamberliğin onikinci yılında yine Hacc mevsiminde Mekke'ye gelen Yesrib'li oniki kişi Akabe mevkiinde Resulullah (s.a.s.) ile geceleyin gizlice buluştular. Bunlardan altısı bir önceki yıl müslüman olan kişilerdi. Birinci Akabe Bey'atı adı verilen bu bey'atta bulunan sahâbelerden Ubâde b. es-Sâmit hadiseyi söyle anlatır:
"Refahta olduğu kadar sıkıntıda sevinçte olduğu kadar üzüntüde de onu destekleyecek ve her konuda emirlerine itaat edeceğimize Resulullah'ı kendi nefislerimizden aziz tutup durum ne olursa olsun ona muhalefet etmeyeceğimize Allah yolunda hiç bir kınayıcının kınamasından korkmayacağımıza Allah'a asla şirk koşmayacağımıza hırsızlık ve zina yapmayacağımıza çocuklarımızı öldürmeyeceğimize kendiliğimizden uyduracağımız yalan ve dolanlarla hiç kimseye iftirada bulunmayacağımıza hiç bir hayırlı işte Resulullah'a muhalefet etmeyeceğimize dair bey'at ettik. Ayrıca bizden birinin verdiği sözünde durmasına karşılık onun ecir ve mükâfâtının Allah'a ait olduğuna ve ona Cennet nimetinin verileceğine; kim insanlık haliyle bunlardan birini işler de ondan dolayı dünyada cezaya çarptırılırsa bunun ona keffâret olacağına; kim de yine bunlardan birini işler de işlediği o suçu Allah açığa vurmazsa onun işinin Allah'a kalacağına; Allah'ın dilerse onu bağışlayıp dilerse azaba uğratacağına dair Resulullah'ın bize bildirdiği hususlara sadık kalacağımıza da söz verdik."
Bu birinci Akabe Bey'atına katılan oniki kişiden altısı bir önceki yıl iman eden kimselerdi. Diğer altısı ise Muaz b. Hâris Zekvân b. Kays Ubâde b. es-Sâmit Yezid b. Sa'lebe Abbâs b. Ubâde ve Ebu'l-Heysem Mâlik b. Teyyihan idiler. Bazı kaynaklarda bir önceki yıl Resulullah ile tanışan altı kişiden biri olan Câbir b. Abdullah yerine Uveym b. Saide'nin birinci Akabe Bey'atında bulunduğu ifade edilir.
Medineliler hacdan geri dönerlerken yanlarında İslâm'ı öğretmek üzere Resulullah tarafından tayin edilen Mus'ab b. Umeyr'i götürdüler. Kısa surede Medine-i Münevvere'de İslâmiyet hızla yayıldı. Mus'ab b. Umeyr Rasûlullah'ı Medine'deki her hareketten haberdar ediyordu. Kısa zamanda Evs ve Hazrec kabilesinin bütün evleri İslâm'ın nuruyla aydınlanmaya başladı. Artık Medine bir İslâm devletinin doğuşuna hazır hâle gelmişti. Mus'ab b. Umeyr'in gayret ve etkisiyle Yesrib'in ileri gelenlerinden Sa'd b. Muaz ve Useyd b. Hudayr müslüman oldular. Bu iki büyük reisin İslâm'a girmesiyle İslâm Medine'de bir hayli kabul gördü. Bunun üzerine Medineliler Hz. Peygamberi şehirlerine dâvet etmeye karar verdiler.
Birinci Akabe Bey'atından bir yıl sonra Medineliler yeniden hac için Mekke'ye geldiler. İçlerinde ikisi kadın yetmiş beş müslüman vardı. Allah Resûlünün bu defa onlarla ilgi kurması İslâm'ın tebliğinden ibaret değildi. Çok önemli kararlar arifesindeydiler. Buluşma yeri yine Akabe mevkii oldu. Buluşma gizli yapılacak ve hiç kimseye haber sızdırılmayacaktı. Gece yarısına doğru Medineliler gayet tedbirli hareket ederek kararlaştırılan yerde toplandılar.
Rasûl-i Ekrem Akabe'ye bu defa amcası Abbâs ile birlikte geldi. Abbâs henüz ya müslüman olmamış yahut müslümanlığını gizliyor ancak yeğenini himaye ediyordu. Böylesi bir toplantıda bulunmayı bir aile borcu kabul etmişti. Toplantıda ilk sözü Hz. Abbâs aldı:
- Ey Hazrecliler Muhammed (s.a.s.)'in aramızdaki mevkii bildiğiniz gibidir. Biz onu düşmanlarından koruduk ve koruyacağız. Kendisi burada ailesinin yanında nezdimizde izzet ve ikrâm içindedir. Fakat sizinle bir andlaşma yapmak ve size katılmak istiyor. Ona verdiğiniz sözü tutmak kendisine muhalefet edenlere karşı gelmek hususunda azminiz kuvvetli ve sağlam ise buna bir diyecek yoktur. Fakat onu ele verecek yanınıza geldikten sonra yalnız başına bırakacaksanız bunu şimdiden söyleyiniz ve onu kendi haline bırakınız.
Medineli Müslümanların cevabı şöyle oldu:
-Dediklerinizi dinledik. Ey Allah'ın resulü siz söyleyin! Kendiniz adına Allah adına istediğiniz andı bizden alınız. Biz hazırız.
Resulullah Hz. Muhammed (s.a.s.) Kur'an-ı Kerim'den bazı ayetler okuduktan sonra şöyle buyurdular:
"Kadınlarınızı ve çocuklarınızı nasıl koruyorsanız beni de öylece korumak üzere size elimi veriyorum"
Elini ilk uzatan Berâ b. Ma'rur oldu. O şöyle dedi:
-Bey'at ettik ya Resulullah seni Hak dinle gönderen Allah'a yemin ederiz ki kendimizi çocuk ve hanımlarımızı koruduğumuz gibi seni de koruyacak ve savunacağız. Biz zaten harp içinde yoğrulmuş kimseleriz. Zırha alışkınız. Bu bize atalar mirasıdır.
Bera'dan sonra söz alan Ebu'l Heysem de:
- Ya Resulallah dedi. Bizim yahudilerle bir takım bağlantılarımız vardır. Bu bağlantıları keseceğiz. Biz bunu yaptıktan sonra siz de Allah'ın inâyetiyle muvaffak olunca bizi bırakıp kendi kavminizin yanına döner misiniz?
Resulullah (s.a.s.) gülümsediler ve dediler ki:
"Kanım sizin kanınızdır. Siz bendensiniz ben de sizdenim. Kiminle dövüşürseniz" ben sizin yanınızdayım. Kiminle barış yaparsanız ben de onunla barış yaparım. "
Resulullah (s.a.s.)'in bu sözlerini duyan herkes bey'at etmek üzere elini uzatıyordu. Bu sırada Abbâs b. Ubâde ortaya atılarak şunu söyledi:
-Hazrecliler! Bu zata niçin bey'at ettiğinizi biliyor musunuz? Ona bey'atla insanların kırmızısına ve siyahına yani Arap ve Arap olmayana karşı savaşa hazır olmayı kabul etmiş oluyorsunuz. Bir felâkete uğradığınız ve ulularınızın maktul düştüğünü gördüğünüz zaman onu yalnız başına bırakacaksanız şimdiden bırakınız. Bu daha doğru olur. Yoksa dünyada ve ahirette rüsvay olursunuz. Fakat ona verdiğiniz sözü tutacak malca felâkete uğramayı büyüklerinizin ölümüyle karşılaşmayı göze alacaksanız bunu yapınız. Çünkü dünya ve ahiret hayrı bundadır.
Hepsi kabul ettiler ve sordular:
- Ey Allah'ın Resulü buna karşılık bize ne va'd ediyorsunuz?
Resulullah:
"Cennet" dedi.
Bey'at kısa zamanda tamamlandı. Hepsi de darlıkta ve genişlikte her halükarda itaate sözün ancak doğrusunu söylemeye ve Allah yolunda hiç bir kınayıcının kınamasından korkmamaya söz verdiler.
Bey'attan sonra Resulullah (s.a.s.) Hazrec'den dokuz Evs'den üç kişi olmak üzere on iki nakip seçtiler. Es'ad b. Zurâre de hepsinin başı ve emîri seçildi. Bunlardan her biri bir kabîlenin reisi idiler. Bunun anlamı oniki kabilenin İslâmiyeti kabul etmesiydi.
Bey'at gece karanlığında tenhada ve gizlilik içinde yapılmıştı. Fakat bey'atın bitiminde bir çığlık karanlığın perdesini yırttı:
- Ey Kureyş Muhammed ile atalarının dininden çıkanlar sizinle döğüşmek için andlaşma yaptılar!..
Fakat müslümanların artık kimseden çekindikleri yoktu. Bu sesi duyar duymaz Abbas b. Ubâde şöyle dedi:
- Ya Resulallah seni hak ile gönderen Allah'a yemin ederim ki istersen sabah olur olmaz kılıçlarımızı kınından sıyırır üzerlerine saldırırız. Resulullah (s.a.s.) ise şöyle buyurdular:
"Hayır... Bize savaş izni daha verilmiş değildir. Şimdilik hepiniz yerlerinize dönünüz."
İslâm'a teslim olup Resulullah'a tam anlamıyla bey'at eden bu ilk müslüman kitle için emre itaat mutlak idi. Akabe'deki bu toplantı dağıldı ve herkes yerine döndü. Sabah olunca Kureyşli müşrikler bu bey'attan haberdar olmuşlardı. Müşrikler bu anlaşmanın mahiyetini araştırmağa başladılar. Fakat henüz müslüman olmamış olan Yesribliler'in Hz. Peygamber ile anlaşmalarına bir türlü anlam veremiyorlardı. Mekkeli müşrikler bu gizli anlaşma hakkında bir bilgi alamadan Yesrib'li müslümanlar şehri terk etmişlerdi .
İslâm Devleti'nin kurulmasında önemli bir dönüm noktası olan ikinci Akabe bey'atına Resulullah'ın savaş ve barışta korunacağına dair prensiplerin tesbit edildiği ve kararların alındığı bir bey'at olmasından dolayı "Bey'atü'l-Harb" adı verilir. İkinci Akabe bey'at'ının gerçekleşmesiyle İslâm tarihinde yeni bir dönem başlıyor ve o gün İslâm Devleti'nin temeli atılmış oluyordu.
Ahmed AĞIRAKÇA
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 08:31   #43 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
AKABE
Sarp yokuş tehlikeli geçit geçilmesi ve aşılması zor olan dağ yolu tepe anlamında Arapça bir kelimedir. Özel olarak da Hicaz bölgesinde bir yerin adıdır. Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasındaki bu yer Resulullah'ın İslâm'ı tebliğinden önce de kutsal bir yer olarak tanınmaktaydı. Resulullah (s.a.s.) burada Medine-i Münevvere'den gelenlerle görüşüp onlardan bey'at aldığı için müslümanlarca da sevilen bir yer olma özelliğini korumuştur.
Akabe kelimesi Kur'an-ı Kerim'de nefse güç meşakkatli gelen ve insanı iyilik yapmaktan alıkoyan 'sarp yokuş' anlamında iki yerde ve imtihan mevkii anlamında kullanılmıştır.
"Ama o zor geçidi aşmaya girişemedi. "
"O zor geçidin ne olduğunu sen bilir misin?" (el-Beled 90/11-14)
Durak PUSMAZ
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 08:31   #44 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
Hz. ÂİŞE (r.a.)
Allah Resulü Hz. Muhammed (s.a.s.)'e ilk iman eden onun en sadık arkadaşı Hz. Ebu Bekr es-Sıddîk'ın kızı ve Hz. Peygamber'in zevcesi. Hicret'ten dokuz veya on sene önce Mekke-i Mükerreme'de doğdu. Annesi Ümmi Rûmân binti Âmir İbn Umeyr'dir. Hz. Âişe çok küçük yaşta müslüman olmuştur.
Resulullah ilk zevcesi Hatîcetü'lKübrâ hayatta iken başka bir kadınla evlenmemişti. Onun vefatından sonra bir süre daha evlenmedi. Resulullah Hatice (r.a.)'ın ölümüne çok üzüldü. Osman İbn Maz'un'un hanımı Havle binti Hakim Resulullah'a gelerek Ebu Bekr es-Sıddîk'ın kızı Âişe ile evlenmesini teklif etti. Sonra da Resulullah adına Ebu Bekr'e giderek kızı Âişe'yi istedi.
Hz. Âişe'nin Resulullah'a nikâhlanması Hicret'ten iki veya üç sene önce oldu. Kaynaklar bu nikâhlanma sırasında Hz. Âişe'nin yaşının küçük olduğunu kaydetmektedir. Nikâhın kıyılmasından iki yıl kadar zaman geçtikten sonra zifâf vukû bulmuştur. Hz. Âişe'nin o zaman dokuz veya on bir yaşında olduğu rivayet edilmektedir. Bu rivayetleri bazı tarihçiler cerhetmekte ve Âişe validemizin evlendikleri zaman daha büyük olduğunu ileri sürmektedirler. Âişe validemizden rivayet edilen bir hadiste Hz. Cebrâil Âişe'nin resmini ipek bir hırka içinde Resulullah'a getirmiş ve "Bu senin dünya ve ahirette zevcendir." demişti. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bâkire olarak nikâhladıkları tek zevcesi vâlidemiz Hz. Âişe'dir. Resulullah onu çok severdi. Ona 'Hümeyra' lâkabını vermiş ve: "Dininizin yarısını bu Hümeyra'dan alınız" buyurmuşlardır.
Hazret-i Âişe Medine'de Peygamberimizin muharebelerine katıldı ve diğer sahâbe hanımları gibi harpte yaralıların tedavisiyle bizzat meşgul oldu. Uhud gazâsında sırtında su ve yiyecek taşıyıp yardım için Peygamber Efendimizin hep yanında kalmıştı. Hatta peygamberimizin Uhud'da müşriklerin taşlarıyla yaralanan mübarek yüzlerine hasır yakıp külünü basarak kanlarının durmasını sağlamıştı. Hz. Âişe bir ara Uhud'da kılıçla cepheye gitmek istemişse de Resulullah buna müsaade etmemiştir.
Âişe 14-15 yaşlarında iken Benu Mustalık (Müreysi') gazâsına Resulullah'la beraber katıldı. Gazâ dönüşü tuvalet için geride kalması yüzünden iftiraya uğradı; savaşa ganimet için katılan münafıklar Hz. Âişe'nin gecikmesi sebebiyle kâfilenin ardından yanında Ashabtan Safvan ile birlikte geldiğini görünce bunu kötü sözlerle ve çirkin bir şekilde yorumladılar. Yolda bu dedikodulara bazı müslümanlar da karışınca Hz. Âişe çok üzüldü; Medine'ye gelince hastalandı. İftira dedikodu etrafa yayılmıştı. Ateşi yükselerek yatağa düştü. Bu arada kendisini fazla aramayan Rasûlullah'tan izin isteyerek babası Ebû Bekir'in evine gitti. Orada bir müddet kaldı; sabırla bekledi. Bu arada Rasûlullah diğer hanımlarına ve sahâbeden en yakınlarına Âişe'nin durumunun ne olabileceğini sordu. Hepsi de Hz. Âişe'nin temiz ve suçsuz olduğunu söylediler; "Peygamberini fenalıklardan koruyan Cenâb-ı Hak size böyle bir şeyi revâ görmez sabreyleyin" dediler.
Aradan bir ay gibi uzun bir zaman geçinceye kadar danışmalarını sabırla sürdüren Resulullah sonunda Hz. Ebû Bekir'in evine uğradı. Hz. Âişe'yi anne babası ve sahâbeden bir hanımla ağlar buldu: "Ya Âişe senin için bana şöyle şöyle söylediler. Eğer sen dedikleri gibi değilsen; Allah'u Teâlâ yakında senin doğruluğunu tasdik eder. Eğer bir günah işlediysen tövbe ve istiğfar eyle! Allah'u Teâlâ günahına tövbe edenlerin tövbesini kabul eder. " buyurdular. Resulullah'ın mübarek sesini işitince ağlamayı kesen Hz. Âişe babasına bakıp cevap vermesini istedi. Hz. Ebû Bekir ve Âişe'nin annesi böyle söylentilere ve dedi-kodu yapanlara sadece şaşırdıklarını söylediler. Hz. Âişe ise: "Allah'u Teâlâ'ya yemin ederim ki kulağınıza gelen lâfların hepsi yalandır iftiradır Allah biliyor ki benim bir şeyden haberim yoktur. Yapmadığım bir şeye evet dediğimde kendime iftira etmiş olurum. Sabretmek iyidir. Onların söylediği şey için Allah'u Teâlâ'dan yardım bekliyorum." dedi. Günahsız olduğundan kalbinin temizliği ile ve kendinden emin olarak bekledi .
Bu sırada Hz. Peygamber (s.a.s.)'in yüzünde vahiy alâmetleri belirdi. Hz. Ebû Bekir Resulullah'ın başının altına bir yastık koyup üzerine çarşaf örterek beklediler. Vahiy tamamlanınca Resulullah terlemiş yüzünü örtünün altından kaldırarak: "Müjdeler olsun sana ey Âişe! Allah'u Teâlâ seni temize çıkardı. Senin pak olduğuna şahit oldu." deyip Kur'an'daki Nûr Suresinden o an nazil olunan 10 ayeti okudu. Hz. Ebû Bekir hemen kalkıp kızı Âişe'yi başından öptü "Kalk Resulullah'a teşekkür et." dedi. Kendisi için ayet ineceğini aklından geçirmeyen Âişe şaşkınlık içinde: "Hayır kalkmam baba vallahi kalkmam. Allah'u Teâlâ'dan başkasına şükretmem. Çünkü Rabbim beni Ayet-i Kerîme ile methetti." dedi. Ama çok sevindi. iftirada bulunanlar zamanla hakîr ve zelîl oldular.
Peygamberimiz (s.a.s.) 632 senesinde hastalanınca son gününü Hz. Âişe validemizin evinde geçirdi. Rebiü'levvel ayının onikinci pazartesi günü öğleden önce mübarek başı Hz. Âişe validemizin göğsüne yaslanmış olduğu halde vefat etti. Resulullah'ın vefatından sonra Ashâb-ı Kirâm Hz. Aişe validemize müminlerin annesi adını vererek ona büyük hürmet göstermişlerdir. Hz. Âişe de sahâbe içinde kırk yıla yakın bir müddet daha yaşamış ve pek çok hadis rivayet etmiştir.
Hz. Âişe'nin bu son kırk yıllık hayatındaki en önemli olay; Cemel Vak'ası'dır. Hz. Osman'ın karışıklık çıkaran entrikacı asiler tarafından şehid edilmesinden sonra halîfe olan Hz. Ali katilleri bulmak ve kısas yapmak hususunda günün şartları gereği olarak sabırla hareket etmeyi uygun bulmuştu. Bu yumuşak davranıştan yüz bulan asiler taşkınlıklarını artırarak fenalıklarına devam ettiler.
Durum böyle endişe verici bir hâl alınca Ashâb-ı Kiram'ın büyüklerinden bir kısmı (Talha Zübeyr...) Mekke'ye giderek o sırada hac için orada bulunan Hz. Âişe'yi ziyaret edip olaylara el koymasını ve kendilerine yardımcı olmasını istediler. Hz. Âişe de; acele etmemelerini sabırla bir köşeye çekilip Hz. Ali'ye yardımcı olmalarını tavsiye etti. Ashâb-ı Kirâm'ın büyükleri de Hz. Âişe'nin tavsiyesine uyarak askerleriyle Irak ve Basra'ya gitmeyi uygun gördüler. Hz. Âişe'ye de: "Ortalık düzelinceye ve halifeye kavuşuncaya kadar bizimle beraber bulun bize destek ol çünkü sen müslümanların annesi ve Resulullah'ın muhterem zevcesisin herkes seni sayar dediler. Hz. Âişe de müslümanların rahat etmesi ve Ashâb-ı Kirâm'ın korunması için onlarla birlikte Basra'ya hareket etti.
Bu gidişi asiler Hz. Ali'ye başka türlü anlattılar. Bu arada Hz. Ali'yi de zorlayarak Basra'ya gitmesini sağladılar. Hz. Ali de Basra'ya gelince Hz. Âişe'ye bir haberci yollayarak olaylar ve yolculuğu hakkındaki düşüncelerini sordu. Hz. Âişe fitneyi önlemek ve sulhu sağlamak için Basra'ya geldiğini; öncelikle katillerin yakalanmasını istediklerini halife Hz. Ali'ye bildirdi. Bu görüşü Hz. Ali de uygun bularak sevindi. Memnun olan her iki taraf üç gün sonra birleşmeyi kararlaştırdılar.
Bu barış haberini ve memnunluğu işiten münafıklar birleşmeye engel olmak için gece karanlık basınca her iki tarafa da ayrı ayrı askerlerle saldırdılar. Taraflara da: "Bakın karşınızdakiler sözünde durmadı" deyip bu gece baskını ile ortalığı karıştırdılar. Karanlıkta neye uğradıklarını bilemeyen müslümanlar harb etmeye başladılar. Her iki taraf da karşısındakini suçluyordu. İşte bu iki müslüman grup arasında meydana gelen çatışmaya Cemel vak'ası denir.
Bu vak'ada Hz. Aişe'nin ictihadı Hz. Ali'nin ictihadına uymamıştı. Buna rağmen galib olan Hz. Ali müminlere anneliği Kur'an-ı Kerim ayeti ile sabit olan Hz. Aişe'ye ikram ve izzette bulundu. "Ali'yi sevmek imandandır." hadisini haber veren Hz. Âişe de Hz. Ali'yi çok severdi. Daha sonra Hz. Ali'nin şehâdetine üzüldü ve çok ağladı. Çünkü sahâbiler birbirlerini çok severlerdi.
Hayatının son devrelerini müctehid olarak bilhassa kadınlara mahsus hallere dair fıkhî hükümlerde fetvalar vererek geçirdi. 676 yılında Medine-i Münevvere'de vefat etti. Cenazesini Ashâbtan Ebû Hureyre (r.a.) kıldırdı. Vasiyyeti üzerine Medine'de el-Bakî' kabristanına defnedildi.
Küçük yaşlarda iken Âişe'nin eğitim ve öğretimiyle bizzat babası Hz. Ebû Bekir (r.a.) ilgilenmiştir. Bütün müminlerin annesi olan Âişe validemiz daha küçük yaşlarda iken okuma yazma öğrenmiş zekâsı ve kabiliyeti ile etrafının dikkatini çekmiştir. Öğrendiklerini unutmaz ezbere tekrar ederdi. Hafızası çok kuvvetli idi. Akıllı zeki âlime edibe iffet sahibi bir hanım idi. Pek çok konuları şiirle anlatan sanatkârca bir ifadeye sahipti.
Ashâb karakter ve hâfızasına güvendikleri ayet-i kerime ile övüldüğünü bildikleri için birçok meseleyi ondan sorar ve öğrenirlerdi.
Hz. Âişe vâlidemiz babası Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer Hz. Osman'ın hilâfetleri zamanında Hz. Peygamber'den işittiklerini müslümanlara anlattı. Devamlı oruç tutar ve daima gece namazı kılardı.
Hz. Âişe fıkıh ve ictihadda keskin kuvvetli görüşe sahiptir. Fıkıh ilminin kurucularından sayılır. Devrinin üstün âlimlerinden ve Fukahâ-i Seb'a*dandır.
Hz. Âişe güzel ahlâklı merhamet dolu cömert ve ibadete düşkün çok zeki bir sahâbiydi. Hepsinin başında en mümtaz vasfı ise İslâm'a ve ilme olan büyük hizmeti idi. Müslüman bilginler arasında yaygın bir rivayete göre fıkıh ve dinî ilimlerin dörtte birini Hz. Âişe nakletmiştir.
Ebû Mûsa el-Eş'ârî: "Bizler müşkül bir mesele ile karşılaştığımızda gider Hz. Âişe'ye sorardık." demiştir.
Abdurrahman b. Avf'ın oğlu Ebû Seleme: Resulullah'ın sünnetini Hz. Âişe'den daha iyi bilen; dinde derinleşmiş Ayet-i Kerîme'lere bu derece vâkıf ve sebeb-i nüzulleri bilen ferâiz ilminde mâhir bir kimseyi görmedim." demiştir.
Hakkında İmam Zührî: "Eğer zamanının bütün âlimlerinin ve peygamberimizin diğer zevcelerinin ilmi bir araya toplansa Hz. Âişe'nin ilmi yine daha ağır basardı" derdi.
Atâ b. Ebî Rebâh; "Hz. Âişe ashâb içinde en çok fıkıh bilen isabetli rey bakımından en ileri gelen bir kimse idi." demiştir.
Tabiinden Mesruk; "Allah'a yemin ederim ki Ashâb-ı Kirâm'ın ileri gelenlerden bir çoğu gelir Hz. Âişe'den Ferâiz'e ait sorular sorar ve öğrenirlerdi." demiştir.
Hz. Âişe Peygamberimizden ikibinikiyüzon hadîs rivayet etmiştir. Kendisinden de Ashâb ve Tabiin'den bir çok kimse hadîs nakletmişlerdir. Sahih hadis kitapları Hz. Âişe'nin fetvaları ile doludur. Ahmet b. Hanbel Müsned adlı eserinde de Âişe'nin rivayet ettiği hadislerinden uzun uzun bahseder .
Hz. Âişe'nin naklettiği hadislerden bazıları:
"Ey Âişe Allah kullarına lutf ile muamele edicidir. Her işte yumuşak davranılmasını sever."
"Her gün yirmi kere ölümü düşünen kimse şehidlerin derecesini bulur"
"Resul-i Ekrem (s.a.s.) 'in en ziyade hoşlandığı ibadet devamlı olanı idi az olsa bile."
"Sekir (sarhoşluk) veren her içki haramdır. "
-Hazret-i Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Cebrâil hiç durmaz komşu hakkına hürmet olunmasını bana tavsiye ederdi. Hatta ben yakında komşuyu mirasçı kılacak sandım. "
Yunus Emre ÖZULU
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 08:31   #45 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
AİLE
Neseb veya evlilikle bir araya gelmiş ana-baba ve çocuklardan oluşan topluluk. Büyük baba nine torunlar da aile tanımı içine girdiğinden onlarda ailenin bir parçasıdırlar.
Kadın ve erkeğin birbirlerine karşı duydukları his arzu duygu ve meyiller Sünnetüllah gereğidir. (Âli İmrân 3/14). Allah'u Teâlâ insana yaratılışındaki fıtrata uygun olarak bu duyguları vermiş yalnız bu meyillerin tatmin yolunu da belli prensiplerle sınırlamıştır. Bu sınırlar sünnete uygun evlenmelerdir. İslâm'a uygun olmayan evlenme ve ilişkilerle meyiller yasaklanmıştır.
Evlilik eşler arasında maddî ve manevi tatmini sağladığından sükunet ve rahatlık unsurudur. Neslin devamı ve gelişebilmesi için evlilik müessesesine ihtiyaç vardır. Kur'an-ı Kerîm ve sünnet'de belirlendiği şekilde olmadıkça bir aile yuvası kurulmasından söz edilemeyeceği gibi doğan çocukların da meşru olacağı düşünülemez.
İlk aileyi ilk insan Hz. Âdem (a.s.) ile Hz. Havva kurmuştur. O zamandan beri aile müessesesi olgunlaşmış ve gelişmiştir. Bununla beraber toplumların ekonomik durumun iklimin etkisiyle çeşitli aile tipleri meydana gelmiştir.
Aile ana-baba çocuklar biraz daha geniş anlamıyla karı-kocanın akrabasından oluşur.
İslam ailesinin kurulması için ilk şartı mümin bir erkekle mümine bir kadın olması birbirleriyle sıhriyetin Kur'an'da yasaklananlardan olmaması gerekir. Kur'an'da anne baba kızlar oğullar kardeşler teyzeler ve yeğenlerle evlenmenin haramlığı ile süt kardeşler arasındaki evliliğin yasak olduğu hükme bağlanmıştır. Yine Kur'anî hükme göre hala ve amca ile evlenmek yasaktır. İslâm'ın getirdiği hükümler iki kız kardeş ve hanımın yeğenini bir arada nikâhlamayı yasakladığı gibi hanımın vefatından sonra bunların nikâhlanabileceğini de mümkün kılmıştır. Hala ve amca çocuklarının evlenmeleri ise helâl kılınmıştır. Çocukların eşleri ile kayınvalide üvey anne ve üvey baba ile ve evli kadınlarla evlenmek haramdır.
"Sizlere analarınız kızlarınız kız kardeşleriniz halalarınız teyzeleriniz kardeşlerinizin kızları kız kardeşlerinizin kızları sizi emziren süt anneleriniz süt kardeşleriniz karılarınızın anneleri kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızın yanında kalan üvey kızlarınız -ki onlarla gerdeğe girmemişseniz size bu engel yoktur- öz oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeş bu arada olmak suretiyle evlenmek size haram kılındı. Geçmişte olanlar geçmiştir. Doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder."; "Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı." (en-Nisâ 4/23-24) buyurulmaktadır.
Ailenin huzurlu olması için aileyi oluşturan bireylerin birbirlerine karşı görevlerini yerine getirmeleri gerekir. Bu görevler şöyle özetlenebilir:
a- Karı-kocanın birbirlerine karşı görevleri: Karı-koca birbirlerinin eksiklerini kusurlarını görmemeli namus ve iffetlerini korumalıdırlar. Böylece bütünleşerek aile saâdetini sağlamalıdırlar. Dinimiz aile reisi olarak erkeği tanır: "Erkekler kadınlar üzerinde hakimdir. " (en-Nisâ 4/34) ayeti bunu ifade eder. Çünkü erkekler kadınlardan daha güçlü olarak yaratılmışlardır. Ailesinin geçimini sağlamak erkeğin görevidir. İslâm buna o kadar önem verir ki bir erkeğin Allah rızasını gözeterek aile fertlerine yaptığı harcamayı sadaka kabul eder. (Riyâzu's-Sâlihîn I 331)
Kocanın hanımına karşı hak ve görevlerini hadisler ışığında şöyle sıralayabiliriz:
Bir kimse hanımına iyi davranmalı onu kırmamalı kaba davranışlardan sakınmalıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: "Ey ümmetim! kadınlara hayırla muamele etmenizi tavsiye ederim. Çünkü onlar sizin emriniz altındadır. Fazla tahakküme hakkınız yoktur. Ancak açıktan fuhuş irtikâb etmiş olsalar o zaman durum değişir. " (Riyâzu'sSâlihîn I 319)
Koca hanımına hanım da kocasına ilgi göstermeli saadeti evlerinde aramalıdırlar. Meşru olmayan yollara düşmemelidirler. İffet ve namus konusunda titiz davranmalıdırlar: "Mümin erkeklere söyle gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını zinadan korusunlar. " (en-Nûr 24/30) ayeti bunu ifade eder.
Erkek hanımına ve çocuklarına dinî emirleri hatırlatmalı iyi yönde eğitmelidir. "Ailene namaz kılmayı emret" (Tâhâ 20/132). "Yedi yaşındaki çocuğa namaz kılmayı öğretiniz. On yaşına vardıklarında (kılmazlarsa) cezalandırınız." (Riyâzu's-Sâlihîn I 339)
Koca kendi mal varlığı ve imkânlarına göre hanımının nafakasını sağlayıp her türlü ihtiyacını gidermekle yükümlüdür. (Ebû Davud Nikâh 41). Bu hususta cimrilik ettiği takdirde hanımı ilgili yöneticilere ve yargı makamlarına başvurup durumunu anlatabileceği gibi kocasına danışmadan malından harcama yapabilir. Koca hanımına asla çirkinsin dememeli yaptığı işte sürekli kusurlar aramamalı (İbn Mâce Nikâh 3) hanımını asla dövmemeli (Buharî Nikâh 93) hanımını sürekli zan altında tutup onu gizlice takip etmeye kalkışmamalıdır. (Müslim İmâre 56).
Hanımının kocasına karşı görevlerine gelince; hanım ailenin reisi olan kocasına karşı bütün meşru ve İslâmi meselelerde itaat eder. Kadın eşinin malını ailesinin her türlü sırrını namusunu çocuklarını korumalıdır. Kadın durup dururken kocasından boşanmayı istememelidir. Çok zor durumda kalmadan kocasından ayrılmak isteyen kadına Cennet kokusu haramdır (Ebû Dâvud Talâk 18). Kadın kocasından izinsiz olarak evinden dışarı çıkmamalıdır (Buhârî Nikâh 116).
Kadının kocasını memnun etmesi onun en önemli görevidir. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Herhangi bir kadın kocası kendisinden razı olduğu halde ölürse Cennet'e girer." (Riyâzu's Sâlihîn I 326). Yine başka bir hadislerinde Resulullah Efendimiz: "Kadın kocasının yatağını (mazeretsiz) terkederek gecelerse o kadına melekler sabaha kadar lânet ederler." (Aynı eser 323) buyurmuşlardır. Kadın kocasına olgun ve iyi davranmalı zenginliği ve güzelliği ile övünmemeli ev işlerini düzenlemeli çocuklarına bakmalı kocasının malını israf etmemelidir (Tecrîd-i Sarîh Tercümesi V 174).
b- Anne babanın çocuklarına karşı görevleri:
Anne ve babanın ilk görevi çocukların ihtiyaçlarını karşılamaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: "Bir adamın hayır için harcadığı paranın en faziletlisi ailesine sarfettiği parayla Allah yolunda kullanacağı atı için verdiği ve bu de Allah rızası için (mücahid) arkadaşlarına sarfettiği paradır. " (Riyâzu's-Sâlihîn I 329)
Çocukların ihtiyaçları temin edilirken ne israfa kaçılmalı ne de cimrilik yapılmalıdır. Her iki husus da dinimizin uygun görmediği şeylerdir.
Anne-baba çocuğunu güzel terbiye etmeli anlayamayacağı bilgilerden ona bahsetmemeli eğitimde basitten mürekkebe (karmaşığa) gitmelidir. Evvelâ Allah'ı tanıtmalı imanı kavratmalı inandırmalı uygun yasa vardıklarında da ibadetleri öğretmelidirler. Ayrıca neyin iyi nelerin kötü olduğunu anlatmalı yeme-içme oturup-kalkma adabını öğretip bunları benimsetmelidir. Bunlar yapılırken anne babanın çocuklarına iyi örnek olmaları gerekir. Çünkü çocuklar daima büyüklerini taklit ederler.
Anne-baba çocuklarına adaletle davranmalı onların kıskançlık duygularını kamçılamamalı kız-erkek ayrımı yapmamalıdır.
Anne-baba çocuklarına güzel isimler koymalı sünnet ettirmeli İslâmî bilgi ve duygularını geliştirmelidir.
Anne-baba çocuklarına sevgi ve merhamet göstermelidir. Peygamber Efendimiz bir dizine Üsâme'yi diğer dizine de Hasan'ı oturtur sonra: "Allah'ım bunlara rahmet ve saâdet ihsan buyur çünkü ben bunların hayır ve mutluluğunu diliyorum" buyurmuştur (Tecrid-i Sarih Tercümesi XII 127)
Anne-baba evlenme cağına gelen çocuklarını temiz ve ahlâklı kimselerle evlendirmelidirler. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Geride kendisine dua edecek hayırlı bir çocuk bırakan kimsenin amel defteri kapanmaz kendisine sürekli olarak hayır yazılır" (Ebû Davud Vesâyâ 14).
c- Çocukların anne ve babalarına karşı görevleri:
Çocuklar anne ve babalarına itaat etmeli ve iyilikte bulunmalıdırlar: "Biz insana ana babasına iyilik yapmasını da tavsiye ettik." (Lokman 31/14). Çünkü bir çocuğun yetişip büyümesinde en büyük fedakârlığı anne ve baba gösterir.
Çocuklar anne ve babalarına karşı saygı ve şefkat göstermeli istediklerini yerine getirmeli onları memnun etmelidir. "Anne babaya güzellikle muamele edin eğer onlardan biri veya ikisi senin yanında ihtiyarlık hâline ulaşırsa sakın onlara "öf" bile deme onları azarlama ikisine de iyi ve yumuşak söz söyle" (Lokman 31/14).
"Rabbin şunları kesin olarak buyurdu: Ancak O'na ibadet edin ana-babaya ihsan ve iyilik yapın. Birisi yahut ikisi de yanında ihtiyarlarsa sakın onlara "öf" bile deme onlara darılma ve yüzlerine bağırma ikisine de ikram et ve tatlı söz söyle. ikisine de merhamet besleyerek tevazu göster ve de ki: "Rabbim ikisine de merhamet et onlar beni küçük iken nasıl terbiye etmişlerse sen de her ikisine merhamet et". Rabbiniz gönlünüz dekini daha iyi bilir. Ana-baba haklarında iyilik ederseniz Allah size mağfiret eder. Çünkü o günaha tövbe edenleri muhakkak affedicidir" (isrâ 17/23-25).
Abdullah b. Mes'ud diyor ki: "Peygamber (s.a.s.) Efendimize:
-Allah'ın katında en sevgili amel hangisidir? diye sordum Peygamber (s.a.s.):
-Vaktinde eda olunan namazlar buyurdu.
-Namazdan sonra hangisi daha sevgilidir? dedim.
-Ana-babaya iyilik etmektir buyurdu.
-Sonra hangisidir? dedim.
-Allah yolunda cihaddır buyurdular. (Riyâzu's-Sâlihîn I 347).
Çocuklar anne-babaları hakkında kötü konuşmamalı onlara sövmemelidir vasiyetlerini yerine getirmeli dostlarına ikramda bulunmalıdırlar: "Ey Rabbimiz kıyamet günü beni anne-babamı ve bütün müminleri mağfiret eyle. " (İbrahim 14/41) diye dua etmelidir.
Baliğ olan çocuklar ana-babalarının odalarına her zaman izin alarak girmelidirler. Baliğ olmayan küçükler de şu üç vakitte ana-babalarının veya başkalarının odalarına izin ile girmelidirler:
Sabah namazından önce yani yataktan kalkıp giyinileceği zaman; öğle uykusu sırasında yatsı namazından sonra yatılacağı zaman.
Çünkü bu vakitler karı-koca arasında mahrem vakitlerdir. Allah'u Teâlâ bütün müminlere bunu çocuklarına öğretmelerini emretmiştir (en-Nûr 24/58).
Hz. Peygamber "kime iyilik edeyim" diye soran bir sahâbiye şu karşılığı vermiştir: "Ananıza (bunu üç defa tekrarlamıştır) sonra babanıza sonra en yakın olanlara" (Buhârî Edeb 2; Müslim Birr 12; Ebû Dâvud Edeb 120). Yine Peygamber Efendimiz "Anne Cennet kapılarının ortasındadır" (İbn Hanbel V 198); "Cennet annelerin ayakları altındadır" (Nesâî Cihad 6) buyurmuştur.
Çocuklar ana-babalarına karşı daima saygılı olmalı onlara karşı tatlı dilli güler yüzlü davranmalıdırlar. Ana-babanın bütün söylediklerini Allah'a itaatsizlik söz konusu olmadıkça dinlemek ve kabul etmek gerekir. Her işte onların rızasını almaya çalışmalıdır. Onların hizmetlerini kendi hizmetinden önce görmelidir. Öldüklerinde de onları rahmetle anmak onlar için hayır dua etmek