![]() |
|
|
#21 (permalink) |
![]() |
ÂDİL YÖNETİCİ
Adalet sahibi adaletin hükmünü yerine getiren yönetimin hangi kademesinde olursa olsun yönetimindekileri adalet sınırları içinde sevk ve idare eden her türlü hak ve ¤¤¤¤lerini insaf ölçülerine uygun bir tarzda tatbik eden kısacası; adalet sıfatı ile nitelenmeyi hak eden yönetici.Âdil yönetici; Kur'an ve hadîslerde ifade edildiği gibi kanun karşısında bütün vatandaşların eşit muamele görmesini sağlar. Vatandaşlara farklı muamele etmez. Cenâb-ı Allah Hz. Dâvud (a.s.)'a şöyle hitab eder:"Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adaletle hükmet. Hevâ ve hevesine uyma yoksa bu seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara hesap gününü unutmalarına karşılık çetin bir azap vardır." (Sâd 38/28)Cenâb-ı Allah'ın Resulü Muhammed (s.a.s.)'e hitâbı da şöyledir: "Emr olunduğun gibi dosdoğru ol; onların heveslerine uyma ve şöyle de: Allah'ın indirdiği Kitâb'a* inandım ve aranızda adaletle hükmetmekle emr olundum." (eş-Şûra 42/15)Mevdûdî der ki: "Ben tarafsız bir şekilde adalet müessesesini yeryüzüne yerleştirmeye memur oldum. Benim işim bir kimse hakkında herhangi bir meselede taraf tutmak yahut herhangi bir sebeple başka bir şahsın aleyhinde hüküm vermek değildir. Benim nazarımda bütün insanlar eşittir. Adalet ve insafın gereği de budur. Haklı olan ne olursa olsun haklıdır. Haksız olan da kim olursa olsun mutlaka haksızdır. Benim dinimde hak ve adalet hususunda kimsenin imtiyazı olamaz. Bizden olsa da olmasa da..." (Mevdûdî Hilafet ve Saltanat Terc. Prof. Ali Genceli İstanbul 1980 68).Çünkü Rabbimiz biz inananlara: "Ey inananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahidler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin adil olun; bu Allah'a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah'tan sakının doğrusu Allah işlediklerinizden haberdardır. " (el-Mâide 5/8) buyurur.Âdil yönetici nazarında bütün vatandaşlar; renk soy-sop dil memleket ve ülke farkı olmaksızın hukuk bakımından birbirine eşittir. Herhangi bir ferdin bir zümrenin bir sınıfın; herhangi bir soyun veya hanedanın her ne suretle olursa olsun hiçbir şekilde imtiyazı farklı durumu yoktur. Kişisel özellikleri ve nitelikleri bakımından da bir kimse hukuk karşısında başkasından alt veya üst durumunda olamaz. Allah:"Ey iman edenler! Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık tanışasınız diye sizi kabilelere ve oymaklara ayırdık. Şüphesiz ki sizin Allah'a göre en makbul olanınız Allah'tan en çok sakınanızdır. Allah bilendir haberdardır." buyurur. (el-Hucurât 49/13)Âdil bir yönetici olarak Resulullah (s.a.s.) da hayatı boyunca bu prensipten taviz vermemiştir. Nitekim günün birinde Mahzumoğulları kabilesinden hırsızlık eden kadına ceza verilmemesi için Kureyşliler Peygamber (s.a.s.)'e Üsâme b. Zeyd'i aracı olarak gönderirler. Üsâme ricasını dile getirince Resulullah (s.a.s.):"Allah'ın hadleri*nden (ceza) birisinin terkedilmesine aracı mı oluyorsun" dedi. Ve ayağa kalkarak şöyle hitab etti: "Sizden öncekilerin helâk olmalarının sebebi aralarından soylu kuvvetli kimseler çaldıklarında onlara ceza uygulamamaları zayıf biri çaldığında ise ona hemen haddi uygulamalarıydı. Allah'a yemin ederim ki Muhammed'in kızı Fâtıma çalmış olsaydı elini keserdim " (Buhârî Hudûd 12: Müslim Hudûd 8-9).Yine hayatının sonlarına doğru Resulullah (s.a.s.) bir toplantıda: "Ey insanlar! Sizlerin benim üzerimde hakları*nız olabilir. Eğer ben bir kimsenin sırtına kırbaçla vurdumsa o da gelsin benim sırtımda kısas* yapsın. Eğer ben bir kimsenin itibarını kıracak bir harekette bulundumsa işte benim itibarım intikamını alsın. Eğer ben bir kimsenin malını aldımsa işte benim malım gelsin alsın ve onun üzerinde sıkı pazarlık etmekten korkmasın. Çünkü pazarlık âdetim değildir. Belki benim için en aziz olan bende hakkı olup da hakkını alan yahut beni affeden kimsedir. Bu suretle ben Rabbimin huzuruna müsterih olarak çıkarım." Bir adam kalktı Peygamber'in kendisinden bir miktar ödünç para aldığını söyledi. Derhal bu para kendisine verildi. (İbnü'l-Esîr el-Kâmil II 241)İslâm dininde âdil yönetici; Allah'a inanır yaptıklarından veya yapmakla mükellef olduklarından öncelikle Allah'a karşı sorumlu olduğunun bilincindedir. Rabbi ile karşılaşacağına ve dünyada iken yaptıklarından sorguya çekileceğine iman eder kötü akibetten sakınır. Resulullah'ın:"Her biriniz birer çobansınız ve yönetiminizde bulunanlardan sorumlusunuz. İmam (devlet reisi) çobandır ve yönettiği kimselerden sorumludur. Erkek evinin çobanıdır ve eli altındakilerden sorumludur. Kadın kocasının evinin çobanı (muhafızı)dır ve ondan sorumludur. Hizmetçi efendisine ait malın çobanıdır ve ondan sorumludur. " (Buhârî Cuma 44; Ahmed b. Hanbel II 108) sözünü aklından çıkarmaz.O halde; Müslümanların Allah'a imanı olmayan kalbinde Allah korkusu duymayan bir kimseyi devlet başkanlığı gibi bir mevkiye getirmeleri emanet*e ihanet olur. Kur'an-ı Mübîn'de şöyle buyrulmaktadır:"Hiç şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder." (en-Nisa 4/58)Burada Müslümanlar İsrailoğullarının * düştüğü hatalara düşmemeleri için uyarılıyorlar. Onların düştükleri en büyük hata dejenere oluşları sürecinde yetkiyi hep beceriksiz ehil olmayanlara vermeleriydi. Sorumluluk isteyen dinî ve siyasî liderlikleri ehil olmayan ahlâksız şerefsiz ve adaletsiz kişilere vermeye başlamaları sonucu tüm toplum yapısı çöktü. Müslümanlara bu konuda dikkatli olmaları ve sorumluluk isteyen yetkileri ehil sorumluluğunun idrakinde ve ahlâklı kişilere vermeleri emrediliyor. (Mevdûdî "Tefhîm" I 329)Âdil yöneticinin Allah katında üstün bir derecesi kullar arasında da saygıdeğer bir makamı vardır. Rasûlullah (s.a.s.):"Kıyamet günü insanların Allah'a en sevgilisi ve meclis bakımından en yakını adil imam (devlet reisi) Allah'ın en sevmediği ve meclis bakımından en uzağı zalim imamdır." buyurur. (Tirmizî Ahkâm 4)Başka bir hadiste "Üç sınıf insan vardır ki duası Allah katında reddolunmaz: Âdil devlet reisi iftar edinceye kadar oruçlu ve mazlumun duasıdır." der. (İbn Mâce Oruç 48)Diğer bir rivayette Allah elçisi; adil yöneticiye itaati şöyle dile getirir:"Her kim bana itaat ederse şüphesiz Allah'a itaat etmiş olur ve her kim bana isyan ederse Allah'a isyan etmiş olur. Her kim imama (devlet reisi) itaat ederse şüphesiz bana itaat etmiş olur ve her kim imama isyan ederse bana isyan etmiş olur. " (Buhârî Ahkâm. I; İbn Mâce Cihad 39)Bu hadisten devlet reisine ne kadar önem verildiği âdetâ ona itaatın Allah'a itaat ona isyanın da Allah'a isyan demek olduğu anlaşılmaktadır. Rabbimiz ezelî Kelâm'ında; kendisine ve Resulüne itaattan sonra mümin yöneticiye itaatı emrediyor:"Ey inananlar! Allah'a itaat edin Peygamber'e ve sizden olan buyruk sahiplerine (yöneticilere) itaat edin. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız- onun çözümünü Allah'a ve Peygamber'e bırakın. Bu hayırlı ve netice itibariyle daha güzeldir." (en-Nisa 4/59)Ancak bir Müslüman her şeyden önce Allah'ın kuludur diğer bütün özellikleri bu niteliğinden sonra gelir. Bu nedenle bir fert veya toplum olarak bütün müslümanlar öncelikle Allah'a bağlıdırlar diğer tüm bağlar bu bağa boyun eğmek zorundadır. Çünkü tüm insanlar Allah'a verdikleri söze sadık kalmak zorundadırlar. Başka birine bağlılık ve itaat ancak Allah'a itaatı engellemeyecekse kabul edilir. (Mevdûdî Tefhim I 329)Yukarda geçen ayetten de anlaşılacağı gibi inananları yönetecek kimsenin adil sayılabilmesi için onun müminlerden olması şarttır. Aksi halde müminlerin isteyerek ona itaat etmeleri söz konusu değildir.Meselâ: Hasan-ı Basrî Ömer ibn Abdülaziz'e yazdığı mektubunda adil yöneticinin niteliklerini şöyle sıralar:"Ey müminlerin emîri! Bil ki Allah adil imamı; haktan her sapanı düzeltici her zalimi doğrultucu her bozuğu islâh edici her zayıfa güç her mazluma hakkını veren ve her şaşkına sığınak kılmıştır.Ey müminlerin emîri! Âdil imam; develerine karşı şefkatli bir çoban ve onlara en iyi otlağı arayan bir dost gibidir. Onları tehlikeli otlaklardan uzaklaştırır yırtıcı hayvanlardan korur sıcak ve soğuğun eziyetinden muhafaza eder.Ey müminlerin emîri! Âdil imam; çocuklarına karşı şefkatli bir baba gibidir. Küçükken onlar için didinir büyüdüklerinde eğitimleriyle uğraşır hayatta iken onlar için kazanır ölümünden sonrasına da onlar için mal biriktirir.Ey müminlerin emîri! Ädil imam; çocuğuna karşı merhametli yufka yürekli bir ana gibidir. Onu meşakkatle taşır meşakkatle doğurur. Çocukken terbiye eder. Uyandığında o da uyanır huzuru ile huzur bulur. Emzirir sonra sütten keser. Sağlığına sevinir şikâyetinden kederlenir.Ey müminlerin emîri! Âdil imam; yetimlerin vâsisidir miskinlerin koruyucusudur. Küçükleri terbiye eder büyüklerinin geçimini sağlar.Ey müminlerin emîri! Âdil imam; organlar içinde kalp gibidir. Onun sağlıklı olmasıyla diğer organlar sıhhat bulur bozulmasıyla da bozulur.Ey müminlerin emîri! Âdil imam; kullarla Allah arasında köprüdür. Allah kelâmını işitir ve onlara dinletir Allah'ın emirlerini gözetler ve onlara gösterir Allah'a boyun eğer onlara da boyun eğdirir. Ey müminlerin emîri! Allah'ın sana emanet ettiği mülkte; efendisi kendisine güvenip muhafaza etsin diye emanet ettiği malını heba eden ev halkını dağıtıp perişan eden onları fakirleştiren köle gibi olma!Ey müminlerin emîri! Bil ki Allah yasakları; insanları ahlâksızlıklardan kötülüklerden sakındırmak için indirmiştir. Onları uygulamakla görevli olan çiğnerse durum nasıl olur?Şüphesiz Allah "kısas"ı kulları için bir hayat olarak indirmiştir. Onlara kısası uygulayacak olan onları öldürürse nice olur?Ey müminlerin emîri! Ölümü ve ölümden sonraki hayatı ölüm anında taraftarlarının ve ona karşı yardımcılarının azlığını düşün. Onun için ve ondan sonraki büyük korku günü için azık edin.Bil ki ey müminlerin emîri! Şu anda bulunduğun meskeninden başka bir meskenin var orada ikametin çok uzun sürecektir. Sevdiklerin senden ayrılacaklar ve seni onun dibinde yapayalnız bırakacaklar. O halde kişinin; kardeşinden ana-babasından eşinden ve çocuklarından kaçacağı o gün için sana yarayacak azık edin.Ey müminlerin emîri! Düşün kabirdekilerin diriltilip dışarı atıldığı kalblerde ve gönüllerde olanların ortaya konduğu günü ki o gün tüm sırlar açığa çıkarılmış ve kitap "küçükbüyük" hiçbir şeyi bırakmadan kapsamıştır.Bugünkü kudretine değil yarınki kudretine bak! O gün sen ölüm kemendiyle esir edilmiş olarak yüzlerin "Hayy ve Kayyûm " olan Allah'a boyun eğdiği bir sırada melekler nebîler ve resullerden müteşekkil bir topluluğun arasında bulundurulacaksın.Ey müminlerin emîri! Bu öğüdümle her ne kadar benden önceki akıl sahiplerinin ulaştığı dereceye ulaşamazsam da hiçbir nasihati esirgemedim. Bu mektubumu; sevdiği kimseyi sağlığına kavuşturmak istediği için ona acı ilâçlar içiren bir doktor telâkki et. Allah'ın selâmı rahmet ve bereketi üzerine olsun ey müminlerin emîri!" (Muhammed İbn Abdü Rabbihi el Ikdü'l-Ferîd I- 25)Halid ERBOCA |
|
|
|
|
|
#22 (permalink) |
![]() |
ÂDİLE
Doğru olmak düzeltmek eşitlemek anlamlarına gelen bir İslâm miras* hukuku terimi. Belirli hisse sahiplerinin (ashâbü'l-ferâiz) mirastan alacakları payların toplamının ortak paydaya (mahrec) eşit olması halini ifade eder.Paylar toplamının ortak paydadan fazla olması durumunda "avl*" daha az olması durumunda da "red" söz konusudur. Ancak paylar toplamının ortak paydadan küçük olması halinde mirasçılar arasında asâbe*den birisi bulunursa geri kalanı o alacağından yine denklik sağlanarak red söz konusu olmaz. Bu duruma da "âdile' denir. Örnek: Ölenin anne baba ve iki kızı mirasçı olarak kalsa anne altıda bir baba altıda bir ve iki kız üçte iki pay alırlar. Paylar toplamı altı ve ortak payda (mahrec) da altı olduğundan mesele "âdile' kabilindendir (es-Serahsî el-Mebsût Beyrut (ty) XXIX 160 161; el-Fetâvâ'l-Hindiyye Bulak 1310 VI 468; Ömer Nasuhi Bilmen Istılâhât-ı Fıkhiyye Kâmusu İstanbul 1969 V 211).Hamdi DÖNDÜREN |
|
|
|
|
|
#23 (permalink) |
![]() |
ÂDİL-İ MUTLAK
Mutlak ve hakiki adâlet sahibi. Yegâne mutlak adalet sahibi Allah'tır. Allah herkese yaptığının karşılığını verir. Hiç kimseye zulmetmez. "Şüphesiz Allah zerre kadar haksızlık yapmaz. " (en-Nisa 4/40) insanların kendileri âciz ve noksan oldukları için adaletleri de tam değildir. Ne kadar adaletli olmaya çalışsalar hakkıyla adalet yapamazlar. Allah ise her türlü âcizlik ve noksanlıktan yücedir. O nedenle O'nun adaleti tam ve kâmildir. O mutlak adalet sahibidir.Allah kullarına ve bütün mahlûkâta asla zulmetmez. O şöyle buyurur: "Bu azab sizin yaptıklarınızdan dolayıdır. Yoksa Allah kullara asla zulmedici değildir. " (Âlu İmrân 3/182). (Ayrıca bk. el-Enfal 8/51; el-Hacc 22/10; Fussilet 41/46; Kaf 50/29)İnsanlar ve toplumlar ancak Allah'ın emir ve yasaklarının egemen ve hükümlerinin yürürlükte olduğu ortamlarda tam bir adalete kavuşur ve tam mutlu bir hayat sürebilirler. Durak PUSMAZ |
|
|
|
|
|
#24 (permalink) |
![]() |
ADL
Denklik adâlet dengeli davranma doğruluk hakkâniyet.Adl "A-De-Le" fiilinden masdardır. Bazen "Idl' şeklinde de kullanılmaktadır. "Adl' denkliği basîretle idrak olunan; "Idl' ise duyularla idrak olunanı ifade eder. "A-De-Le" doğru olmak doğru davranmak aynı düzeyde yapmak anlamlarına geldiği gibi "meyletmek sapmak" anlamlarına da gelir; yalnız bu anlamda masdarı adı değil "udül"dürAllah insanı adı üzere; yani düzgün eli ayağı gözü kulağı kısaca bütün organları birbirine denk gelecek ve dünya hayatını sürdürmesini sağlayacak bir özellikte yaratmıştır; yani onu tam bir denge üzerinde var etmiştir: "O seni yarattı tesviye etti ve ölçülü bir biçime koydu (adele)" (el-İnfitâr 82/7)Allah nasıl insanı adı üzere yarattıysa onun da yeryüzünde adı üzere davranmasını yani her zaman koyduğu mizan*a uygun hareket etmesini ister: "Allah "adl'le emreder" (en-Nahl 16/90); "İnsanlar arasında "adl'le hükmolunmasını emreder" (en-Nisa 4/58) İslâm'da adâlet mülkün yönetimin temelidir âlemin nizamı "amel ve itaatta kaçınılmaz ahlâki bir fazilet"tir. Adl tevhîd ile özdeştir; birbirinden ayırmak mümkün değildir. Çünkü ancak Tevhîd* üzere olunduğu zaman adâleti gerçekleştirmek mümkün olabilir; madem ki kâinattaki düzeni belirleyen ve insanın hayatı için bir mizan ve sistem koyan Allah'tır o halde insan Tevhîd üzere yaşayıp Allah'ın mizanına uyarak adl'de bulunabilir. Allah'ın ahkâmına tam anlamıyla iman etmemiş bir kimse adı üzere olamaz.Allah mutlak adildir; fakat kullar Allah'a karşı adâlette bulunamaz; yani O'nu bir başka şeyle denk sayamaz; O'nu bir tartının bir kefesine bir başka şeyi de öbür kefeye koyamaz. Böyle bir hareket ve inanç kesinlikle şirktir. Allah'a ortak koşmak demektir; zira Allah hiçbir şeyle tartılamaz ölçülemez. Kur'an'da "Sonra kâfir olanlar Rablerine adı ediyorlar" (el-En'âm 6/1) buyurulur; yani kâfirlerin Allah'tan başka Rabler ve ilâhlar kabul edip bunları Allah'la birlikte aynı kefeye koyup tarttıkları ifade olunur; bu ise Allah'a ortak koşmak O'na başka varlıkları eşit görmektir.Şu halde kulun Allah'ın mutlak adil olduğunu kabul edip O'nun koyduğu mizanın iki kefesini de denk tutmaya çalışması yani adı üzere olması Allah'ı bir başka şeyle tartmaya kalkışmaması İslâmî akîdenin yani Tevhîd'in gereğidir.Kur'an-ı Kerim'de Cenâb-ı Allah Hayrü'l-Hâkimîn yani adâletle hükmedenlerin en hayırlısı (el-A'râf 7/87) olarak ifade edilirken en büyük adâlet sıfatına sahip olan varlık anlamında kullanılmıştır.Adl Cenâb-ı Allah'ın doksandokuz güzel isminden biri olarak sayılmıştır. (Tirmizî Da'avât 83) Allah'ın asla zulmetmediği hak ile hükmedip çok adil olduğu anlamında kullanılan adı sıfatı onun mahlûklarına büyük nimetler vermede âdil olduğunu ifade eder. Allah'ın mutlak adil olduğunda bütün İslâm âlimleri arasında tam bir ittifak olmakla birlikte adâlet sıfatının izahında Mu¤¤¤ile* fırkası ayrı bir izah getirmiştir.Ali ÜNAL |
|
|
|
|
|
#25 (permalink) |
![]() |
ADLİYE
İnsanlar arasındaki anlaşmazlıklara ve ihtilâflara bakıp yargı fonksiyonunu yerine getiren devlet organı. Eskiden bu göreve kazâ* denirdi.Adâlet konusu son derece hassas bir meseledir. Cenâb-ı Hakk Kur'an-ı Kerim'de bu hususu şöyle beyan etmektedir: "Allah size emanetleri (kamu görevlerini) ehil (ve erbab)ına vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder. Allah bununla (emaneti ehline vermeyi ve adâletle hükmetmeyi emretmekle) size gerçekten ne güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah(u azimü'ş-şan sözlerinizi ve hükümlerinizi) hakkıyla işiticidir (bütün yaptıklarınızı) hakkıyla görücüdür." (en-Nisa 4/58) Görüldüğü gibi adâlet konusu oldukça geniştir. Fakat dikkati çekecek nokta ayet-i kerîmede Allah adil olmanın şartının emaneti (yani toplumdaki görevleri) ehil insanlara vermekle gerçekleşeceğine işaret etmektedir. Bundan da anlaşılıyor ki adâlet müessesesi olan adliye ancak adâlet kavramını tam olarak gerçekleştirebildiği takdirde toplumda gerçek rolünü oynayabilir.İslâm Arap yarımadasında ortaya çıkmadan evvel gerçek adâletin temsilcisi olabilecek bir devlet olmadığı gibi adâleti gerçekleştirecek bir yargı organı da mevcut değildi. Kabîleler arasından seçilen hakemler kendi usûllerine göre hüküm verirlerdi. Ellerinde hangi konulara ne tür hükümler verileceğine dair yazılı bir kaynak yoktu. Aynı zamanda verilen hükmün tatbiki için herhangi bir icra* kuvveti mevcut değildi. Hüküm kabilenin güç ve nüfûzuna göre ya tatbik ediliyor veya güçlü taraf haksız da olsa kendisini haklı çıkarıyordu.Hz. Peygamber'in İslâm devletini kurmasından sonra ortaya koyduğu yazılı anayasa* birçok meselede olduğu gibi adâletin sağlanması noktasında da o zamana kadar gerçekleştirilemeyen bir hâkimiyet tesis etmekteydi. O döneme kadar kendi haklarını güçleri nisbetinde almaya çalışan kabileler; Medine anayasasından sonra kendi haklarını belirlenmiş bir otoriteden isteme durumunda kalıyorlardı. Bu otorite İslâm devlet başkanı olan Halife* idi. Kur'an ve Hadis en büyük hukuki ve adli otorite kabul edildi. Bu iki ana kaynaktan çıkacak hükümlere itiraz söz konusu değildi.Kur'an'ı Kerim'de kazâ fonksiyonunu hâkimlerin ifa edeceği belirtilmişti. Kadı bu görevlerini yerine getirirken bazı memurlar çalıştırırdı. Bunların görevleri statüleri ve maaş durumları açıkça belirtilirdi.İslâm adliye teşkilâtında hâkimlerin tek başlarına bir hüküm verme durumu var ise de heyet* usulüyle de hükümler verilmesi hakkında müsbet görüşler öne sürülmüştür. Osmanlı devletinde Hâkim'in yanı sıra bir heyetin varlığı ve bu kimselerin çeşitli sahâlarda uzman insanlardan teşekkül eden ve kararlarda etkili olan bir yargı görevlileri vardı.Hz. Peygamber kendi döneminde yargı görevini bazı sahâbilere bırakmaktaydı. Bu dönemde yeni fethedilen topraklara vali tayin ediliyordu. Bu valiler idarî işlerle birlikte adlî ve kazâi işlerden de sorumlu bulunuyorlardı. Bu kimselerin İslâm fıkhını çok iyi bilen kimseler olması dikkati çekiyordu. Hz. Peygamber tayin edilen valilere idare ve diğer kanunlar hakkında bilgi veriyordu. Kendisi ise son karar mercii olarak mühim rolünü ifa etmekteydi. Hz. Peygamber'in adlî müesseseyi ahiret ve dünya ile alâkalı hükümlerle etkin bir duruma getirmiş olduğunu biliyoruz. Bu durum dört büyük halife döneminde de aynı şekilde devam ediyordu. Halîfeler hem hâkim ve hem de idareci olarak görevlerini ifa ederlerdi. Hz. Ömer'in Ebu Musa el-Eş'arî'ye göndermiş olduğu kazâi talimatnâmenin İslâm adliye tarihi açısından büyük bir önem taşıdığı kaynaklarda belirtilmektedir. Halife Ömer İbn Abdülaziz idarî ve mahkeme işlerinde yenilik getiren halifelerden biriydi. Abbâsi halifelerinin bugünkü Adâlet Bakanlığı tarzında "Kadı'l- Kudât"*lık ihdas ettiğini ve Harun Reşid döneminde buraya meşhur âlim ve Hanefî mezhebinin önde gelen fâkihi Ebû Yusuf*'un tayin edildiği görülür.Daha sonra Selçuklu ve Osmanlı devirlerinde de aynı tür müesseselerin biraz geliştirilerek devam ettirildiğini görmekteyiz. Osmanlı devletinde daha beylik döneminden itibaren başlayan kadılık müessesesi âlimlerin tayin edildiği bir mevkî idi. Sultan I. Murad zamanında Kadıaskerliğin (kazasker) tesis edildiği görülür. Daha sonra Kadıaskerlik * ülke sınırlarının genişlemesi ile Anadolu ve Rumeli Kadıaskerliği olmak üzere ikiye ayrıldı.Devletin idari bölümlenmesi olarak eyâlet sancak ve daha alt birimler olan kaza ve nahiyelerde kadılıklar kurulmuştu. Kadılar aynı zamanda siyasî idarenin de başkanı durumundaydılar. Böylece hem idarî ve hem de hukukî otoriteyi temsil ediyorlardı. Büyük şehirlerde meselelerin biraz daha fazla oluşu sebebiyle birden fazla mahkeme bulunur; ayrıca kadılara yardımcı olarak "Naibler" * görev yaparlardı.Bunun dışında adlî meselelerden sayılan ve devletin en büyük organı olan Divân-ı Hümâyun'da halkın bazı şikâyetleri dinlenir hal yoluna koyulurdu. Bu arada özellikle devlet bünyesindeki hukukî problemlerin Divân*da tartışılıp hâl yoluna koyulduğu bilinmektedir. Divân-ı Hümâyun aynı zamanda bir yüksek mahkeme vazifesini de görürdü. Buna daha önceki dönemlerde devlet başkanlarının başkanlık ettiği "Divânü'lMezalim" adı verilmekteydi. Ülkenin çeşitli yerlerinde verilen mahkeme kararlarına itiraz durumu burada yeniden gözden geçirilirdi. Divânü'l Mezalim'de veya Osmanlılar dönemindeki Divân-ı Hümâyun'da alınan kararlar hemen infaz edilirdi. Zamanla Divân'ın önemi azaldı. Özellikle padişahların Divân toplantılarına katılmaması bu müessesenin ciddiyetine gölge düşürdü.Osmanlı Devleti'nde merkezî otoritenin zayıflamasından sonra bilhassa taşrada çeşitli yolsuzluk hırsızlık ve isyanlar çıkmıştı. Padişahlar bunların ortadan kalkması ve adâletin tesis edilmesi için kadılara "adâletname" denilen fermanlar göndererek halka iyi davranılmasını istemişlerdir. Bu tür teşebbüsler adâletin gerçekleşmesi ve zulmün hafiflemesi noktasında önemli etki sağlamıştır.Sultan Mahmud devrinde başlayan Batıcı hukuk çalışmalarından sonra "hukuk'ta Batı tarzında düzenlemeler görüldü. Adlî teşkilât da bu doğrultuda İslâmî esas ve şekilden uzaklaşarak Batı'nın bir kopyası haline geldi. Yalnız Batı'dan en önemli farkı; toplumdaki problemleri çözemeyen iğreti bir müessese olarak varlığını sürdürmesiydi.Sami ŞENER |
|
|
|
|
|
#26 (permalink) |
![]() |
ADN CENNETİ
Cennet'in en güzel yerlerinden biri. "Adn" sözlükte yerleşmek bir yerde iskân etmek anlamına gelir.Adn Cenneti peygamberlere sıddîklara şehidlere mahsus içinde gözlerin hiç görmediği insanın hatırından geçmeyen muazzam güzelliklerin bulunduğu muhteşem Cennet'in adıdır. Bu tarif Hz. Peygamber'den rivayet edilen bir hadîse dayanılarak yapılmıştır. Allahü Teâlâ buraya giren kimseleri överek "Sana girecek olanlara ne mutlu!" buyurmuştur.Ayrıca Adn Cenneti'ne Cennet'teki bir şehir veya nehir ismi diyenler de vardır. (ez-Zemahşerî el-Keşşâf Beyrut (t.y.) II 207; el-Beydâvî En vâru't- Tenzîl Mecmefu't- Tefâsir III 157; en-Nesefî Medarikü'l-Tenzîl; III 157-8; el-Hâzin Lubâbü'tTevîl III 157) Bunlardan başka Cennet'in en üst makamı Cennet'in ortası birçok kapılı burçları olan Cennet'teki bir köşk diyenler de vardır (el-Hazin a.g.e. III 158) Ancak bu görüşlere pek itibar edilmeyip Adn Cenneti'nin ayrı bir makam ve hatta "Cennetler"den ibaret olduğu ifade edilmektedir.Adn Cenneti Kur'an-ı Kerim'de ondan fazla yerde geçmektedir. Dünyada yaptıkları işe göre buraya girebilecek olan müminler ve Adn Cenneti'nin güzelliği bu ayetlerde açıklanmıştır: "Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara kendileri içinde ebedî kalıcılar olarak altından ırmaklar akan Adn Cenneti'ni ve çok güzel meskenler va'd etti Allah'ın rıdvânı (rızası) hepsinden daha büyüktür. İşte bu büyük kurtuluştur" (et-Tevbe 9/72) "Sana Rabbinden indirilen şeyin gerçekten hak olduğunu bilen kimse (onu bilmeyen) kör gibimidir?Ancak sağduyu sahipleri iyice düşünürler O sağ duyu sahipleri ki Allah'a verdikleri ahdi yerine getirirler anlaşma ve sözleşmelerini bozmazlar Yine onlar ki Allah'ın ulaştırılmasını (yerine getirilmesini) istediği şeyi ulaştırırlar Rablerinden korkarlar ve kötü hesabtan da endişe ederler Onlar ki Rablerinin rızasını dileyerek sabrederler namazlarını dosdoğru kılarlar kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açıktan Allah yolunda harcarlar kötülüğü iyilikle savarlar; işte bunlara dünya yurdunun güzel sonucu girecekleri Adn Cennetleri vardır. Bunlardan eşlerinden çocuklarından kendilerini düzeltip iyiler sınıfına girenler de onlarla beraber oraya gireceklerdir Melekler de her kapıdan onların üzerlerine girerler de "sabretmenize karşılık selâm size burası dünya yurdunun ne güzel sonucudur!' derler" (er Ra'd 13/19-24; Ayrıca bk. en-Nahl 16/31) Diğer bir ayette de (el-Kehf 18/30-31) söz konusu cennetlere gireceklerin özellikleri olarak şunlar sayılmaktadır: Allah'a iman etmeleri ve güzel yararlı işler (salih amel) yapmaları. Öbür bazı ayetlerde de (Meryem 19/60-61; Tâhâ 20/75-76) tevbe edip iman eden ve yararlı işler yapanların da Adn Cenneti'ne girecekleri haber verilmektedir. Kur'an-ı Kerim'de hayatlarında iman ederek kendilerine zulmetmeden orta (muktesid) bir yol tutanlar hayırda ileri gidenler de aynı şekilde bu Cennet'e girecekleri ve burada altın bileziklerle ve incilerle süslenecekleri elbiseleri ipekten olacağı açıklanarak Adn Cenneti'ne girdikten sonra Allah'a hamdederek kendilerinin sonsuz olarak kalacakları bir konağa yerleştirilecekleri ve artık orada kendilerine ne bir yorgunluk ne bir usanma ne de bir bıkkınlık gelmeyeceği (Fâtır 35/32-) anlatılmaktadır.Adn Cennetlerine girenlerin her an Cemalullah'ı görebilecekleri bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından bildirilmektedir. (Buhârî Tefsir 55; Müslîm İman 296)Müfessirler Adn Cenneti hakkında iki görüş olduğunu ifade ederler. Birincisi el-Kesşâf'da da geçtiği gibi Adn Cenneti belirli bir yerin özel ismidir. Nitekim çesitli rivayetler bu görüşü desteklemektedir. Meselâ Hz. Peygamber de bir gece kendisini iki meleğin uyandırarak çok güzel bir şehre götürdüklerini Cennet-i Adn'ı ve buradaki kendi menzilini (konağını) gösterdiklerini anlatmışlardır.(Tecrid-i Sarih Tercemesi XI 111)İkinci görüşe göre ise Adn Cenneti Cennet'in bir sıfatıdır. Bazı âlimler bunun için bütün Cennetler Adn Cennetidir demişlerdir (el-Hazin a.g.e. III. 158) Meâllerini verdiğimiz ayetler de daha çok bu görüşü destekler mahiyettedir.Talat SAKALLI |
|
|
|
|
|
#27 (permalink) |
![]() |
el-AFÜV Allah'ın isimleri olan doksandokuz Esma-i Hüsna*sından biri. Çok affeden günahları silen tevbe edeni bağışlayan suç işleyene ceza uygulamayan anlamındadır.Allah'ın kullarını bağışlaması suçlarını affetmek şeklinde olduğu gibi mükellefiyetlerini hafifletmek ve kolaylaştırmakla da ortaya çıkar. Allah'ın affetmesi inanan ve işlediği suçtan dolayı pişmanlık duyarak tevbe eden hakkındadır. İşlediği suçta ısrar edip ona devam eden için af değil öç almak söz konusudur: "Allah geçmişi affetmiştir. Kim düşmanlık ederse Allah ondan öç alır. Allah daima galiptir öç alandır." (el-Mâide 5/95) "Odur ki kullarından tevbeyi kabul eder kötülüklerden geçer ve yaptıklarınızı bilir." (eş-Şûrâ 42/25) Yüce Allah bağışlanacak muttakilerin vasıflarını sıralarken şöyle buyurmaktadır: "Ve onlar bir kötülük yaptıkları ya da nefeslerine zulmettikleri zaman Allah'ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah'tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar yaptıklarında bile bile ısrar etmezler." (Âlû İmrân 3/135).Af mağfiretten daha şumullüdür. Cezadan önce de sonra da olabilir. Mağfiret ise cezadan önce olur. Af günahların izlerini de silip büsbütün yok etmektir. Mağfiret ise günahların üstüne bir perde çekmektir. Af intikamın zıddıdır. Yüce Allah bazı suçluları intikamıyla sorguya çeker bazılarını da affiyle sevindirir. Allah günahkâr kullarına af ve lütfûyle muamele etmeyi onları cezalandırmaktan daha çok sever ve onları hemen cezalandırmaz. Tevbe etmeleri için mühlet verir. Bağışlanabilmelerinin yollarını gösterir.Ancak Cenâb-ı Hakk şirk ve küfür suçu ile huzuruna gelen kullarını affetmez. Zira şirk af kapsamına girmez. (en-Nisa 4/48) Allah tevbe eden kullarını bağışlar.O hâlde Allah affı çok olmakla birlikte kulun affedilmesi için birtakım kayıtlar da koymuştur. Kulun affedilmeğe yaraşır davranışlar içerisine girmesi gerekir. Bir ayette toplumlarına kötüler ve kötülükler hakim olduğu halde bunlara karşı gelmeyenler arasında sadece güçsüzlerin yani karşı gelme gücü bulunmayanların affedileceği bildirilerek şöyle buyurulmaktadır: "Nefislerine* yazık eden kimselere canlarını alırken melekler: "Ne işte idiniz?' dediler. (Bunlar): "Biz yeryüzünde aciz düşürülmüştük' diye cevap verdiler. Melekler dediler ki: "Peki Allah'ın yeri geniş değil miydi ki onda göç edip gönlünüzce yaşayabileceğiniz bir yere gideydiniz?' işte onların durağı Cehennem'dir ne kötü bir gidiş yeridir orası! Yalnız hiçbir çareye gücü yetmeyen ve göç için yol bulmayan gerçekten zayıf erkekler kadınlar ve çocuklar hariç. Çünkü Allah'ın bunları affetmesi umulur. Allah çok affeden çok bağışlayandır. " (en-Nisâ 4/97-99)Allahü Teâlâ kendisi affedici olduğu gibi inanan kullarının da affedici olmalarını teşvik etmektedir. Muttakîlerin vasıfları anlatılırken şöyle buyurulmaktadır: "Onlar bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar Öfke*lerini yutkunurlar insanları affederler. Allah da güzel davrananları sever." (Âlû İmrân 3/134)Hz. Peygamber (s.a.s.) de bir hadîslerinde şöyle buyurmaktadır: "Sadaka hiçbir zaman malı eksiltmez. Allah kişinin affetmesi sebebiyle ancak şerefini arttırır. Allah için alçak gönüllü davranan kimseyi Allah mutlaka yükseltir. " (İmam Malik Muvatta Sadaka 12; Tirmizî Birr![]() |