Teknolojinin Adresi & TEKplatform  

Geri Dön   Teknolojinin Adresi & TEKplatform > Yaşam ve Eğlence > İslam ve Din Bölümü
Kayıt ol SSS Üye Listesi Takvim Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et

İslam ve Din Bölümü Dinimiz ve Diğer Dinler Hakkındaki Bilgiler...


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Modları Göster
Eski 17-03-2008, 08:42   #91 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
ARŞ

Tavan çatı dam çardak. Bir eve nisbetle tavanı; tavanına nisbetle üstündeki çatısı kubbesi tepesindeki köşkü. Çadır ve çardak gibi yükselen gölge veren her şeye arş denir. İfade ettiği kelimelerden anlaşıldığı gibi ulviyyet yükseklik manasını içerir. Bu münasebetle hükümdarların üzerine oturdukları "taht" manasında da kullanılmıştır. Hükümdarların tahtı mülk ve saltanatın remzi olduğundan arş kelimesi kinayeli olarak mülk ve saltanat manasını da taşır. Ayrıca bir işi ayakta tutan şey; bir şeyin temeli; bir cemaatin reisi; tabut kuyunun dibinden adam boyu kadar taşla örüldükten sonra ağzına kadar yukarısına yapılan ahşap bölme; ayağın parmak tarafına doğru yüzündeki yumruca tümsek; kuşun yuvası gibi manâlar da arş kelimesi ile ifade edilmiştir. Bazıları Âyetü'l-kürsî'de geçen Kürsî* ile Arş'ın (ikisini de taht manasında kullanarak) aynı şey olduğunu sanmışlarsa da Arş Kürsî'nin üzerindedir. Bu suretle Kürsî taht manasında düşünülürse Arş onu kuşatan saray ve sarayın tavanı olarak kabul edilir. Bir rivayette Kürsî Arşın ayağının konulduğu yerdir.
Bu iki mana itibarıyla Arş İslâm'a göre bütün alemi kuşatan sınırlandırılması ve takdir edilmesi beşer aklının dışında kalan ve gerçeğini Allah'ın bildiği yüce bir makamdır. Yedi kat gök Cennet Sidre Kürsî Arş'ın altında tasavvur edilir. Arş'ın sınırı alemi tasavvurun son sınırıdır. Arş'tan evvelki Sidre-i Müntehâ* geçilmeden Allah'ın cemâli = (Cemâlullah) * müşahede edilemez. Resulullah (s.a.s.) Mirac gecesinde (bk. İsrâ 1 Necm 1 vd.ayetler) Sidre-i Müntehâ'yı geçerek Arş'a ulaşmıştı. Yukarda da belirtildiği gibi Arş'a taht ve tahttan kinaye olarak mülk ve saltanat manası verilmişti. (Arş 7/54) Ayette: "...Sonra Arş üzerine istiva buyurdu..." denilmektedir.
Bilinen manasıyla taht bir hükümdarın hükûmet işlerini yürütürken üzerine kurulduğu bir cisimdir. Fakat "tahta çıktı" denilince "hükûmet işlerini yani saltanatı eline aldı" manası anlaşılır. Yedi kat sema'nın üstünde ve bütün âlemi içine alan Arş'ın bilinen taht manasıyla sınırlanamayacağı şüphesizdir. Binaenaleyh bahse konu olan "el-Arş" kelimesi mecazî ve kinayi bir mânâ ifade eder. O halde Arş'ın cisim olduğu iddia edilemez. Arş'ı bütün bir cisim tasavvur etsek bile cihet ve cismaniyyetin hepsi Arş'ın sınırında sona erdiğinden bunun üstünde bir cisim mekan ve cihet tasavvuru ¤¤¤at olur. Allah'ın Arş'a istivası da yine mecazî manadadır. Allah'ın Arş'a istivasının keyfiyetini soran birine İmam Malik İbn Enes: "İstiva malûm keyfiyeti akılla idrak edilemez buna iman vacip ve bu konuda soru sormak bid'attır." diye cevap verir .
Râgıp el-İsfahânî "İstiva" * kelimesine: Müsâvî olmak; kendi kendine itidal manasını vermiştir. Arapça olan bu kelime "alâ" takısı ile "istilâ" "ilâ" takısı ile "nihayete erme" manasında kullanılır. Bu suretle istiva lügatte: İstikrar etmek karar kılmak kararını bulmak ulüvv-i isti'lâ; yükselmek yüksek olmak üstün olmak müsâvî veya mümâsil veya denk olmak; dosdoğru varmak veya kastetmek istilâ etmek manalarına gelir. Bu lügat anlamlarına göre âyette geçen "Sonra Allah Arş'a istiva etti" cümlesinin manası:
a) Arş'a mülkiyet ve saltanat manası verilmesi halinde: "Allah bütün mahlûkatı üzerinde düzenli ve sırayla işleri düzene koydu hükümlerini muntazam bir şekilde yerine getirdi hiçbir engel olmaksızın kudretini tesir ve mahlûkâtı üzerinde "meşîetini" (dilemesini) cereyan ettirdi."
b) "Mahlûkâtı yarattıktan sonra da başından sonuna kadar hepsini kudret ve galebesi velâyet ve hâkimiyeti altında tuttu." Bu ifadede istiva istilâ manasında kullanılmıştır.
c) Arş'a mülk ve memleket istivaya da istila manası verilmesi halinde "Sonra Allah mülkünü hâkimiyeti altında tuttu."
d) İstivaya "müsavî" manası verilmesi halinde de: "Allah Arş üzerine öyle bir istîlâ ile istiva etmiştir ki Sema ve Semada bulunanlar O'na daha yakın arz ve arzda bulunanlar daha uzak bir mevki ve mesâfede değil hepsi müsâvî bir nisbettedirler." demektir. Bu cümlede geçen mevki ve müsâvîlik maddî mânada değil mecazî manadadır.
"...O gün Rabb'ının tahtını bunların da üstünde sekiz (melek) taşımaktadır. " (el-Hakka 69/17) Arş'la ilgili olan bu ayetin tefsirinde İbn İshak Hz. Peygamber'in: "Onlar yani Hamele-i Arş* (Arş'ı taşıyanlar) bugün dörttür. Kıyamet günü olduğunda Allah onları diğer bir dört ile te'yid edecek sekiz olacaklar. " buyurduğunu söylüyor. Bir başka izaha göre Hamele-i Arş olan bu sekizden maksat Allah'ın hayat ilim kudret irade kelâm semî basar ve tekvin sıfatlarıdır.
(Arş'la ilgili ayetler: 7/54 9/129 10/3 11/7 13/2 20/5 21/22 23/86 116 25/59 27/26 32/4 39/75 40/7 15 43/82 57/4 85/15 69/17).
İmrân İbn Husayn Peygamberimiz'in şöyle buyurduğunu rivayet eder: "(Ezelde)Allah vardı ve Allah'tan başka bir şey yoktu. Ve Allah'ın Arş'ı su üzerinde bulunuyordu. Sonra Allah (levh'de) kâinatın tamamını takdir ve tesbit etti. Ve göklerle yeri yarattı... " Arş'ın ıtlak olunduğu pek çok şeylerin hepsinde yücelik ve yükseklik mânâları vardır. Padişahların oturduğu tahta Arş denilmesi de bu yükseklik münasebetiyledir. Allah'ın ilk yarattığı ve yükseklik ifade eden mevcuda da Arş ve Allah'a nisbet edilerek Arşullah denilmiştir ki Allah'ın kudretinin tecellî ettiği ilk mahlûktur. Kelam âlimleri ile eski düşünürler Arş'ı kâinatı her yönden kuşatan yuvarlak bir felektir diye tarif ederler. Dokuzuncu felek ve felek-i atlas da derler. Rivayet âlimleri bu tahtın ayakları bulunduğunu da kabul etmişlerdir. Fakat meseleyi tahkik eden âlimlere göre şerîat örfünde vârid olan arşın hakikatini tahdit ve takdir beşerin aklı ve idraki haricindedir. Bu konuda vârid olan haberlerde arşın mahiyeti değil diğer varlıklara nisbetle büyüklüğü bildirilmiştir. Meselâ Peygamberimiz bir kere Ebu Zerr-i Gıfârî'ye: "Ya Ebâ Zer yedi kat gök ile yedi kat yerin kürsî yanında büyüklükleri ancak bir çölün ortasına atılmış bir kapı veya yüzük halkası gibidir. Arş'ın da kürsîye göre büyüklüğü o çölün o halkaya nazaran büyüklüğü derecesindedir" buyurmuştur." (Tecrid-i Sarih IX 7)
Arş hakkında İmam Gazalî'nin İhyasında geçen bir hadis-i şerif "Abdullah b. Amr b. el-Âs'a ölen müminlerin ruhları nerededir diye sorulduğunda: "Arş'ın gölgesinde beyaz kuşların kursağında; kâfirlerin ruhları da yedi kat yerin dibindedir " dedi. "
Cengiz YAĞCI
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 08:42   #92 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
ARKADAŞ ARKADAŞLIK

Kendisine yakınlık ve dostluk duyulan kimse. Bir işte bir ortamda beraber olma. Huyları ve düşünceleri birbirlerine yakın olan kimselerin kurduğu dostluk.
Rebâh b. Rebî şöyle anlatıyor: "Peygamber (s.a.s.) ile birlikte bir savaşa çıkmıştık. Resulullah her üç kişiye bir deve vermişti. İki kişi deveye biniyor üçüncüsü de deveyi çöllerde sürüyordu. Dağları inmekte iken Resulullah yanıma geldi. Ben o sırada yürüyordum. Bana: "Rebâh yürüyorsun ha" dedi. "Ben deveden henüz indim. Şimdi sıra arkadaşlarımda" diye karşılık verdim. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) arkadaşlarımın yanına geldi. Onlar hemen deveyi çöktürerek indiler. Yanlarına varınca bana: "Şu deveye bin ve geri dönünceye kadar da inme biz seni takip ederiz" dediler." "Niçin" diye sordum. "Çünkü Resulullah senin için; "Doğrusu salih bir arkadaşınız var. ona iyi davranın" buyurdu" diye cevap verdiler." (Y. Kandehlevî Hayatü's-Sahabe III 1086)
İşte böyle salih arkadaşlar edinmek her insan için çok önemli bir konudur. Resul-u Ekrem: "Mü'min mü'min kardeşinin aynasıdır. " (Tirmizî Birr 18) buyurmuştur. Bir düşünür de: "Arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim" demiştir. Başka bir hadis-i şerifte de: "İnsan sevdiği kişi ile beraberdir" (Buhârî Fezâilu Ashabi'n-Nebî 7) buyurulmuştur. Arkadaşlar sevilen insanlar arasından seçilir. İnsan sevdiğinin kusurunu görmez eksikliklerini farketmez. Onun ahlâkını benimser. Bunun için arkadaş seçerken dikkatli olmak gerekir. Rastgele bir arkadaş seçimi insanı felâketlere sürükleyebilir. Akıllı Allah'tan korkan güzel ahlâklı insanlarla arkadaş olmaya çalışılmalıdır. Kötü arkadaş başkalarının bizim için besledikleri iyi duyguları yok eder. Kötülüklerine bizi de bulaştırır. Akılsız dost akıllı düşmandan daha çok zarar verir.
Anne ve babalar arkadaş seçiminde çocuklarına yardımcı olmalı onlara yol göstermelidirler. Çocukların kimlerle dost ve arkadaş oldukları devamlı kontrol edilmeli kötü arkadaşın insanı sürükleyeceği kötülükler hakkında uyarılmalıdır. Gerekirse iyi kişilerle arkadaş olmaları sağlanmalıdır. Unutulmamalıdır ki iyi arkadaş; bizi insanlara sevdiren ihtiyaç duyduğumuzda ve yalnız kaldığımızda yanımızda olan düştüğümüzde elimizden tutan kişidir.
Saîd Cubeyr'den şöyle rivayet edilmiştir: "Ensar'a mensup birisi Resulullah'ın huzuruna geldi. Adam mahzundu. Resulullah buyurdu ki:
"-Seni üzgün görüyorum neden?"
Adam dedi ki:
"-Ya Resulallah beni bir şey düşündürüyor . "
"-Nedir? "
"Biz her gün akşam sabah sizin huzurunuza geliyoruz. Yüzünüze bakıyor meclisinizde bulunuyoruz. Yarın siz resuller birlikte olacaksınız. Yücelere varacaksınız. Ama biz size nasıl vasıl olabiliriz ki?"
Resulullah (s.a.s.) hiç cevap vermedi. Cibril-i Emin Cenâb-ı Hakk'dan Nisâ Suresi'nin 69. ayetini getirdi:
"Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse işte onlar Allah'ın nimet verdiği resuller sıddîklar şehitler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır. "
Kur'an'ın müminlere bu müjdesi ne engin bir mutluluktur. Dünyada biri birini Allah için sevmiş biribirine destek verip yardım ederek kardeşlik kurmuş müminler ahirette kerim olan Allah'ın huzurunda şerefti bir arkadaşlık içindedirler. Mümin bu saadeti Allah'a ve Resulüne itaatle elde etmiştir. Mümin Allah ve Resulüne itaat edenlerle arkadaşlık kurarak ve onlarla birlikte İslâm toplumunu oluşturarak bu mertebeye ulaşmıştır.
Enes b. Mâlik'den rivayet edilen bir hadîs-i şerif şöyledir:
"Resulullah'a bir topluluk tarafından sevilip de onlara ulaşamayan kimse hakkında soru sordular. Efendimiz şöyle buyurdu:
"-Kişi sevdiği ile beraberdir. "
Enes b. Mâlik diyor ki: "Müslümanlar bu hadîse sevindikleri kadar hiçbir şeye sevinmemişlerdir.
İslâm toplumu müminlerin oluşturduğu ve esası iman üzerine kurulu bir kardeşlik ve arkadaşlık toplumudur. Bu arkadaşlıkta bağlar akide bağıdır Allah'a itaat ve resulüne itaat bağıdır. Bu cemiyette arkadaşlıklar ve dostluklar dünya menfaati için kurulmaz. Arkadaşlıklar ahirette resullerle sıddîklarla şehitlerle ve salihlerle beraber olmak ve Allah'ın ahiretteki nimetine nail olmak için kurulur. Bu ulvî gaye için kurulan arkadaşlıkları Allah'u Teâlâ "görülmeyen askerleriyle" desteklemektedir:
"Eğer siz o (Resulullah)'a yardım etmezseniz iyi bilin ki Allah ona yardım etmişti. Hani yalnız iki kişiden biri olduğu hâlde (Mekke'den) kâfirler tarafından çıkarılmıştı. İkisi de mağarada iken arkadaşına: "Üzülme Allah bizimle beraberdir." diyordu. Allah ona yardım etti kalbini yatıştıran huzur ve güvenini indirdi. O'nu sizin görmediğiniz askerlerle destekledi. İnanmayanların sözünü alçalttı. Yüce olan yalnız Allah'ın sözüdür. Allah daima üstündür ve hikmet sahibidir" (et-Tevbe 9/40)
Bu ayet-i celilede İslâm tarihinde meşhur bir olaya Resulullah (s.a.s.)'ın Mekke'den Medine'ye hicretine işaret vardır. Hatırlanacağı üzere. Ebû Bekr es-Sıddîk ile birlikte Medine-i Münevvere'ye hicret eden Resulullah (s.a.s.)'ı müşrikler yolda yakalamak için çok sıkıştırmışlar her ikisi de bir mağaraya saklanmışlardı. Hz. Ebû Bekr Sıddîk'ın bu arkadaşlığına ve desteğine Allah Azze ve Celle de görünmez ordularla destek olmuştur. Allah sabredenlerle beraberdir.
Buna karşılık isabetle seçilemeyen arkadaş ve dostlar insanı hem dünyada hem ahirette felâkete sürükler. Felâket gelip çatınca da hemen uzaklaşır giderler. Onları çevrelerindeki insanlara bağlayan şey menfaatleridir. Menfaatlerinin bittiği yerde dostlukları yok olur gider. Halbuki hakiki arkadaş kişinin "kara gününde" felâket anında yanında bulduğu arkadaş ve dostudur.
Kur'an-ı Kerîm dünyada sapıklığa düşenlerin ahirette şöyle söyleyeceklerini haber veriyor:
"Orada putları ile çekişerek: "Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi alemlerin Rabbına eşit tutmuştuk. Bizi saptıranlar ancak suçlulardır. Şimdi şefâatçımız yakın bir dostumuz yoktur. Keşke geriye bir dönüşümüz olsa da inananlardan olsak derler" (eş-Şuarâ 26/96-102)
Şu halde bizi hak yoldan ayırarak ahirette pişmanlığa sürükleyecek kötü arkadaşlardan özellikle uzak durmalıyız. Dost ve arkadaşlarımızı mutlaka doğru yoldan ayrılmayan samimi müslümanlardan seçmeliyiz.
Dost ve arkadaşlarını Allah'a kavuşmayı reddeden arzu hevâ ve şehvet düşkünü kişilerden seçenlerin dostluklarına şeytan destek olmakta ve onları yalnız bırakmamaktadır. Bunların Allah'ı anmaktan uzaklaştıkça şeytan ile dostlukları artar. Şeytan devamlı olarak ona fısıldamaktadır. Yaptıkları fenalığı hoş göstermekte gittikleri yolun doğruluğunu onlara telkin etmektedir. Ama:
"Nihayet bize gelince der ki: "Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı. Ne kötü arkadaşmışsın sen" (ez-Zuhruf 43/38) hükmü gereğince kötü arkadaş seçen gerçeği anlayacaktır. Ama şeytan ve kötü arkadaş görevlerini yapmışlar hakdan onu uzaklaştırmış ve Allah'ın azabına hazırlamışlardır.
'Onlardan bir sõzcü "Benim bir arkadaşım vardı. " dedi. "
"(Alayla) Der ki: "Sen doğrulayanlardan mısın?"
"Biz ölüp toprak ve kemik olduğumuz zaman mı biz mi (diriltilip) cezalandırılacağız?"
"(Sonra yanındakilere): "Bakar mısınız" dedi. "
"Sonra onu Cehennem'in ortasında gördü. "
"Tallahi dedi sen az daha beni de alçaltacaktın . "
"Rabbimin nimeti olmasaydı ben de şimdi oraya getirilenlerden olurdum" (es-Saffât 37/51-57).
Arkadaşını Cehennem'in ortasında görmesi kendi ve arkadaşları olan ihlâslı kulların sahip olduğu nimetlerin büyüklüğünü hissetmesine vesile olur. Bu nimetleri anmak devamlılığından emin bulunmak mümin için en büyük mutluluktur. Bu arkadaşının vesvese ve kandırmasına inanmayıp onunla birlikte uçuruma düşmekten kurtulmanın ve Allah'ın nimetlerine ermenin mutluluğudur. Allah'ın lütfu ile arkadaşının kötülüklerine uymamış onu dinlememiş hatta ondan uzaklaşarak Allah'a ve Resulüne gönülden itaat eden ihlâslı kulları arkadaş edinmiş ve bu engin saadete mazhar olmuştur.
Kötü arkadaşına uymuş olsaydı onun eliyle Cehennem'in ateşini davet etmiş olacaktı. Şeytanın eliyle ateşlerini yakmış olacaktı. Ama Allah'a hamdolsun ki kötü arkadaştan uzaklaşmış ve azaptan kurtulduğu gibi sonsuz nimetlere de kavuşmuştu. Şimdi resuller sıddîkler şehitler ve salihlerle beraberdir.
Şamil İA
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 08:42   #93 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
ÂRİYET

Geçici olarak vadesiz alınan yahut verilen şey ödünç.
Âriyet veya âriyyet emanet verilen şeye veya âriyet akdine ait bir isimdir. "Âre" fiilinden alınmış olup mastarı gidip-gelmek demektir. Teâvür' den geldiği de söylenmektedir. Emanet bir şey istemek âr ve ayıp olduğu için "âr" kelimesine nisbet edilmiştir. Ancak Hz. Peygamber de âriyet aldığı için bu akdin ayıp bir iş olmadığı söylenmiştir (el-Mu'cemü'l- Vasît I-II s. 642; es-Serahsî el-Mebsût XI 133; İbnü'l-Hümâm Fethu'l-Kadîr VII 99 vd.; İbn Âbidîn Reddü'l-Muhtâr IV 524).
Es-Serahsî ve Malikiler âriyet vermeyi şöyle tarif ederler: "Âriyet akdi yararlanmayı bir bedel olmaksızın temlîk etmektir." Şafiî ve Hanbelîlerin tarifi ise şöyledir: "Âriyet akdi yararlanmayı bedelsiz olarak mübah kılmaktır." Yine âriyet bir malın birine meccânen yani herhangi bir bedel almaksızın ve geri alınmak üzere temlîk olunmasıdır. (es-Serahsî a.g.e. XI 133; el-Mevsılî el-İhtiyar III 55; Bilmen Istılâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu IV 144 145).
Buna göre âriyet akdi bir maldan meccânen yararlanmayı sağlayan bir akittir.
Âriyet akdinin meşrû oluşu Kitap Sünnet ve İcmâ delillerine dayanır.
Kur'an-ı Kerim'de doğrudan âriyet akdinden söz eden bir ayet yoktur. Ancak karşılıklı yardımlaşmayı teşvik eden yardımlaşmayı engelleyenleri kötüleyen ayetler bu akdi de kapsamına alır.
Ayetlerde: "İyilik ve takvâ üzerine yardımlaşın günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın" (el-Mâide 5/2); "Onlar zekâtı da menederler" (Mâûn 107/7) buyurulur. Zekât olarak ifade edilen "mâûn" çeşitli tefsirlerde kap-kacak çanak-çömlek iğne balta kova su ateş ve tuz gibi âriyet olarak verilmesi âdet olan şeylerdir (Hafîdu İbn Rüşd Bidâyetü'l-Müctehid Mısır (t.y) II 359). Bu iki ayet insanların muhtaç oldukları şeyleri birbirine âriyet yoluyla vererek ihtiyaçlarını gidermelerini öngörmektedir. Bu mendûb bir ameldir.
Resulullah (s.a.s.) Ebû Talha'dan emanet olarak bir at aldı ve ona bindi (Buhârî Müslim Enes b. Mâlik'ten Ahmed b. Hanbel eş-Şevkânî Neylü'l-Evtâr V 299). Başka bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Hz. Peygamber Huneyn gününde Safvân b. Ümeyye'den bir zırhı emanet olarak aldı. Bunun üzerine Safvân şöyle dedi: "Bunu gasp olarak mı aldınız ya Muhammed." "Resûlullah (s.a.s.): Hayır tazmin edilecek bir âriyet olarak aldım. " buyurdu. " (Ebû Dâvud Nesâî Ahmed b. Hanbel Zeylaî Nasbü'r-Râye IV 116; eş-Şevkânî Neylü'l-Evtâr V 299)
Hanefilere göre âriyet akdinin rüknü malın sahibinin icab (teklif)ından ibarettir. Âriyeti alanın kabûlü ise istihsâna göre bir rükün olmayıp kıyasa göre rükün sayılır (el-Kâsânî a.g.e VI 214).
Âriyet akdinin şartları: a) Âriyet verenin âkil (akıllı) olması gerekir. Hanefilere göre bülûğ şartı yoktur. Diğer fakihlere göre ise âriyet verenin teberrua ehil olması gerekir. b) Âriyet isteyenin kabzı. Çünkü bu bir teberrû akdidir. Âriyet hükmü hibede olduğu gibi kabzsız sabit olmaz. c) Âriyet verilen şeyden istihlâk edilmeksizin yararlanmanın mümkün olması (el-Kâsânî a.g.e VI 214; Vehb ez-Zühaylî el-Fıkhu 'I-İslâmî ve Edilletühu V 56-57)
İslâm âlimleri ev arazi elbise hayvan nakil aracı gibi devam etmesiyle birlikte kendisinden yararlanmak mümkün olan her şeyde âriyet akdinin geçerli olduğunu kabul ederler.
Harbîye silâh ve atı; mümin olmayana mushafı ve bu nitelikteki kitabı âriyet olarak vermek haramdır (es-Şirâzî el-Mühezzeb I 363).
Âriyet akdi mutlak ve mukayyed olmak üzere iki kısma ayrılır: 1) Mutlak âriyet: Bir kimsenin bir şeyi bizzat kendisinin mi yoksa başkasının mı kullanacağı ve nasıl kullanılacağı gibi hususları belirtmeden âriyet olarak almasıdır. Bir hayvanı binmek veya yük yüklemek için aldığını belirtmeden âriyet almak gibi. Bu durumda örfe göre sahibi imiş gibi hareket edebilir (es-Serahsî a.g.e XI 144; el Kâsânî a.g.e VI 215; İbnü'l-Hümâm VII 107; İbn Âbidîn a.g.e. VI 527). 2) Mukayyed âriyet: Bu süre ve yararlanma veya bunlardan birisi hakkında kayıt konulmuş âriyettir. Burada mümkün olduğu kadar kayda uyulur (el-Kâsânî a.g.e VI 215-216; İbnü'l-Hümâm a.g.e. VII 107 vd.; es-Serahsî a.g.e. XI 137 vd.)
Âriyet verenin borçları: Âriyet verilen şeyi teslim etmek. Âriyet alanın aldığı şeyden yararlanabilmesi için malın kendisine teslim edilmiş olması gerekir. Çünkü âriyet malı kullanmak ona sahip olmayı gerektirir.
Faydalanmaya elverişli malı vermek. Bazı mallardan yararlanma ancak istihlâkla mümkün olur. Bunlar ölçü tartı veya sayıyla satılan misli şeylerdir. Nakit para buğday şeker gibi. Bazı mallar tüketilmeksizin yararlanmaya elverişlidir. Bu tür kullanım şekline "âriyet" denir.
Yararlanmanın karşılıksız olması. Âriyet veren kimse malı kullanandan ücret isteyemez. (Mecelle mad: 812) Eğer maldan yararlanma karşılığında bir bedel sözkonusu olursa bu akde "kira akdi" denir (es-Serahsî a.g.e XI 133; İbn Rüşd a.g.e II 359; el-Mevsılî el-İhtiyâr III 55; Bilmen a.g.e. IV 144)
Âriyet verenin hakları: Âriyet verilen şeyi geri isteme. İmam Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî'ye göre âriyet akdi her zaman feshi mümkün olan bir akittir. Âriyet veren dilediği zaman verdiği şeyi geri isteyebilir (el-Kâsânî a.g.e. VI 216; Mecelle madde: 807)
Âriyet verilen şeyin akde veya şeyin niteliğine yahut tahsis maksadına uygun olarak kullanılmasını istemek.
Âriyet alanın aldığı şeyi mülk sahibinin istemesi veya sürenin sona ermesi üzerine geri vermesi gerekir. Âriyet malı belirlenen şartlara veya örfe göre kullanmak; bu konuda sınırı aşmamak gereklidir. Âriyet verilen şeyin koruma ve bakım masraflarını âriyet alanın karşılaması asıldır. Bu malı kendi mülkü gibi koruması gerekir.
Âriyet alanın emanet malı aşırı bir şekilde kullanması ve bu yüzden telef olması hâlinde bedelini ödemesi gerekir (Mecelle madde: 814) Mal sahibi emaneti geri istediği hâlde âriyet alan vermez ve bu arada telef olursa yine bedelini öder (es-Serahsî a.g.e. XI 143; el-Kâsânî a.g.e VI 216; el-Fetâvâ'l-Hindiyye VI 215). Hadiste: "El aldığı şeyden onu geri verinceye kadar sorumludur " (Ebû Dâvud Büyû 88; İbn Mâce Sadakât 5; A.b. Hanbel V 8 13)
Âriyet şeyin izinsiz olarak üçüncü kişiye verilip zayi olması da bedelin ödenmesini gerektirir (es-Serahsî a.g.e. XI 144)
Şu durumlarda âriyeti tazmin gerekmez: Normal olarak kullanılırken zayi olan âriyet. Âriyet âriyet alanın elinde emanet hükümlerine tabidir. Emanet kasıt veya ihmal olmadıkça tazmin edilmez. (Mecelle madde: 813) Kullanma şekli sınırlandırılmış âriyette sınırı aşmaksızın kullanmaktan dolayı mal zayi olsa bedelin ödenmesi gerekmez. Kullanma için şart konulmamışsa bu konuda örfe uyulur (İbn Rüşd a.g.e II 360).
Âriyet akdi âriyet verenin malı geri istemesi veya taraflardan birisinin vefat etmesi yahut da kullanma süresinin bitmesiyle sona erer. (es-Serahsî a.g.e. XI 143; el-Kâsânî VI 215; Bilmen a.g.e IV 198 201)
Hamdi DÖNDÜREN
мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 08:42   #94 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
AREFE

Zülhicce Kamerî ay'ının dokuzuncu günü. Yani Kurban Bayramından bir önceki gün demektir. Türkiye'de Ramazan Bayramı'ndan bir gün öncesine de Arefe günü denir. Bu günde hacılar Arafat Dağı'na çıkarlar. Hacıların buradaki duruşlarına Vakfe* adı verilir. Resulullah'ın Arefe günü hakkında şöyle dediği kaydedilir:
"Arefe günü vakfe sırasında Cenâb-ı Hakk'ın Cehennem'den azat ettiği kulların sayısı diğer günlerde azat edilenlerle kıyaslanmayacak kadar çoktur. Allah Arefe günü vakfe yapanlara yaklaşır. Sonra onlarla meleklere karşı iftihar ederek 'bunlar ne istiyorlar ki bütün işlerini bırakıp burada toplandılar' der." (Müslim Hacc 1348). Ayrıca şu hadis de o gün yapılacak amelin kazandıracağı sevabı bildirir: "Cenâbı Allah'ın Arefe günü oruç tutanların ikinci ve daha sonraki yıllarının günahlarını örteceğini ümid ederim." (Müslim Sıyâm 1162). Ancak Arefe günü vakfe yapacak hacıların oruç tutmamaları müstehaptır. Fakat hacı olmayanların oruç tutmaları mübahtır.
Arefe günü Arafat'ta vakfeye duran hacılar topluluğu mahşerin küçük bir örneğini gösterirler. Bütün hacılar siyahı esmeri beyazı ve kızılı tamamen eşit şartlarda aynı tip elbiseye bürünmüş emîri-me'muru zengini-fakiri hep bir arada ihramlar içinde başları açık yalınayak vakfeye durmuş Allah'a yalvararak günahlarının bağışlanmasını isterler. Sosyal yönden büyük bir eşitlik arzeden bu manzara İslâm'ın insana bakış açısını göstermektedir .
Ahmed AĞIRAKÇA

мυѕ†у isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 17-03-2008, 08:43   #95 (permalink)
 
мυѕ†у - ait Avatar
Tanımlı Cevap: Şamil İslam Ansiklopedisi...

 
ARÂZÎ

Arzlar yerler topraklar.
İslâm'ın çıkışından bu yana değişik dönemlerde araziler için farklı uygulamalar görülmüş ve bunlar hukukî statülerine göre çeşitli isimler almıştır. Mülk mîrî haraç öşür vakıf metrûk mevat (ölü) arazi bunlar arasındadır. Yine mîrî arazinin kullanım şekillerinden olan tımar zeâmet ve has daha sonraki devirlerin arazi çeşitlerindendir. İslâm'da arazi uygulamasının menşe ve delillerine göz attıktan sonra bu arazi çeşitlerini açıklayacağız. Bir belde arazilerinin statüsü başlangıçta fethedilme şekline göre belirlenir.
Kendileriyle savaş yapılan düşman İslâm'ı kabul ederse mallarını ve canlarını korumuş olur. Savaş yapılmaksızın müslüman olan toplumlar hakkında da hüküm böyledir. Hadis-i Şeriflerde şöyle buyurulur: "Bir kavim bir topluluk müslüman oldukları zaman canlarını ve mallarını korumuş olurlar. " "Bir mala sahip olan kimse müslüman olduktan sonra da onun malikidir." (Ebû Ubeyd Kitâbü'l Emvâl Kahire 1968 s. 397; Ebû Dâvud Bâbu İktaı'l-Ardıyn III 234 No: 1067). Bu hüküm menkul ve gayri menkul bütün mallar hakkında geçerlidir. İmam Ebû Yusuf bu çeşit toprakların İslâm'a giren Medineli müslümanların toprakları gibi öşür arazisi olacağı kânaatindedir. (Kitabü'l-Harâc s. 74 75)
Düşman İslâm'a girmeyip de toprakları sulh yoluyla fethedilmişse anlaşma şartlarına uyulur. Hadis-i Şerifte şöyle buyurulmuştur: "İleride siz bir toplulukla savaşacaksınız savaştığınız bu kimseler bazı durumlarda mallarını kalkan yapmak suretiyle canlarını ve ailelerini koruyacaklar ve sizinle sulh anlaşması yapacaklardır. Bu takdirde onlardan yaptığınız anlaşma hükümleri dışında birşey istemeyiniz almayınız. Çünkü; bu sizin için helal olmaz" (Ebû Dâvud ibn Mâce Ebû Uheyd a.g.e. s. 210). Bu şekilde. gayri müslim maliklerinin elinde kalacak olan araziler "Harac arazisi" olur. Hz. Peygamber Necran Eyle Ezriat Hecer ve diğer yerler halkından anlaşma yaptığı kabileleri mülklerinde serbest bırakmış sadece bunlarla yapılan anlaşmada kararlaştırılan cizye ve harac vergisini almakla yetinmiştir. Hz. Ömer devrinde. Necran halkı Irak ve Suriye'ye nakledilirken bunların herbirine Necran'da sahip oldukları arazi ve meskenlerin yerine buradan boş araziler verilmesi ve kendilerine kolaylık gösterilmesi valilerden istenmiştir (Kitabü'lEmvâl s. 274; Kitâbü'l-Harâc s. 75).
Düşman toprakları zorla fethedilmişse İslâm devlet başkanı bu topraklar ile ilgili olarak üç çeşit yetkiye sahiptir:
a) Topraklar eski sahiplerinin ellerinde bırakılır ve halk İslâm'a girince bunlar öşür arazisi olur. Hz. Peygamber'in Mekke arazileri için uygulaması bu yolda olmuştur.
b) Bu araziler ganimet sayılarak beşte dördü gazilere beşte biri beytü'l mâle* bırakılır. (el-Enfal 8/41) Böylece bu topraklar onların mülkü ve öşür arazisi olur. Hz. Peygamber zorla fethedilen Hayber arazisini eski sahiplerinin ellerinde bırakmamış beşte dördünü bu gazveye katılan gazilere beşte birini ise beytü'l-mâl'e tahsis etmiştir.
c) Hz. Ömer'in ilk olarak Suriye ve Irak toprakları için tuttuğu yol daha sonra fethedilen ülkelerin toprakları hakkında uygulanan genel kaide olmuştur. Irak Suriye ve Mısır toprakları fethedilince Zübeyr Abdurrahman b. Avf ve Bilal ile aynı görüşü paylaşan bir grup sahabi bu toprakların ganimet olarak kabulü ile Resulullah (s.a.s)'ın Hayber topraklarını dağıttığı gibi dağıtılmasını istediler. Halife Hz. Ömer bu teklifi kabul etmedi. Muaz b. Cebel ve Hz. Ali gibi sahabe büyükleri de Hz. Ömer'i destekledi .
Hz. Muaz şöyle diyordu "Müminlerin emiri! Bu toprakları gazilere dağıtırsan hoşa gitmeyen şeyler ortaya çıkar. Toprakların büyük kısmı müslümanların eline geçer. Sonra bu toprak sahipleri zamanla ortadan kalkar ve büyük topraklar bir kişinin elinde toplanır. Onun için bu topraklara şimdiki müslümanların da sonra gelecek olanların da faydalanmasını sağlayacak bir statü ver." Hz. Ali de şöyle diyordu: "Bu toprakların sahiplerini topraklarında bırak ki müslümanlara yardımcı olsunlar." (Kitâbü'l-Emvâl s. 83-85 No: 152-153) Hz. Ömer de "Bu toprakları dağıtırsam sizden sonra gelecek müslümanlara ne kalır? Sonra taksim edersem sular yüzünden aranızın bozulmasından da korkarım" demiştir (Kitâbü'l-Emvâl s. 85). Müzakereler sonucunda Ensar'ın ileri gelenlerinden on kişi şûrâ için çağrıldı. Şûrâ Hz. Ömer'i dinledikten ve işi müzâkere ettikten sonra Hz. Ömer'in ictihadına uydu. Yani bu bölgelerin arazileri gayr-i müslim olan eski maliklerinin elinde bırakıldı. Kendilerine arazileri için haraç vergisi şahısları için de cizye bağlandı. Böylece bu topraklar haraç arazisi statüsüne girdi (M. el-Hudarî Târihu't-Tesrîi'l-İslâmî; Mısır 1964 s. 124-126) Hz. Ömer'in bu uygulamasıyla arazilerin geliri müslümanlar için harcanacak şekilde bir statüye kavuşturuldu. İslam devlet başkanı artık bu nitelikteki toprakları zımmîlerin elinden geri alamaz kendilerine haracın dışında topraktan dolayı güçlerinin yetmeyeceği bir mükellefiyet yükleyemez (Kitabü'l-Harâc s. 75).
Osmanlılarda araziler İslâm'ın ilk yıllarındaki bu uygulamaların ışığında: Mülk mîrî vakıf metrûk ve mevat (ölü) kısımlarına ayrılmış ayrıca mîri arazi üzerinde hâs tımar ve zeâmet uygulamaları olmuştur. Şimdi bunları kısaca açıklayalım:
a) Mülk arazi (arazi-i memlûke): Bu kısım araziler ferâiz hükümlerine tabidir. Şu araziler bu kabildendir:
Kõy ve kasaba içlerinde bulunan arsalarla köy ve kasabaların kenarlarında bulunup da meskenlerin mütemmimi sayılan en çok yarım dönüm yerler.
Mîrî araziden ifraz edilerek şer'i müsaadeye mebnî mülk olarak tasarruf olunmak üzere temlik edilen araziler .
Öşür arazisi: fetih sırasında gazilere ganîmet olarak dağıtılıp temlik olunan arazilerdir.
Haraç arazisi: fetih sırasında gayri müslim olan yerlilerin ellerinde bırakılan arazilerdir (Bilmen Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu V 389; H. 1274 Tarihli Arazi Kanunu madde 2).
b) Mîrî arazi: Kuru mülkiyeti (rakabesi) beytülmâle ait olup ihale ve tefvîzi devlet tarafından yürütülen tarla çayır yayla kışlak ve korularla bağ bahçe değirmen ağıl çiftlik ve mandıra zeminleri gibi yerlerdir. Bu çeşit araziye arz-ı memleket de denir. Bunların ortaya çıkışı şöyle olur: Bir ülke müslümanlar tarafından fethedilince arazileri kimseye verilmeyip beytü'l-mâl için alıkonulan veya fetih zamanında ne şekilde işlem yapıldığı bilinmeyen yahut mülk araziden yani öşür ve haraç arazisi iken maliklerinin mirasçı bırakmaksızın ölümüyle devlete geçen ve yine mülk arazi iken zamanın geçmesiyle malikleri meçhul kalan yahut rakabe (kuru mülkiyeti) ve mülkiyeti devlette kalmak üzere ihya olunan araziler miri arazidir. Yine tımar ve zeâmet sahiplerinin ve bir aralık mül¤¤¤im ve muhassılların izin ve tefviziyle tasarruf olunurken tımar ve zeâmetlerin hicri 1255 tarihinde lağvedilmesi üzerine devlet tarafından bu iş için yetkili kılınan kimselerin izin ve tefvizleriyle tasarruf olunup mutasarrıflarının ellerine tapu senedi verilen araziler de bu statüye bağlıdır. Bu çeşit arazilerin varislere intikali devletin çıkaracağı arazi kanunlarına göre olur (Bilmen a.g.e. V 389; A.H. Berkî; Miras ve Tatbikat İstanbul 1947 s. 107; Ali Şafak İslâm Arazi Hukuku İstanbul 1977)
c) Vakıf arazisi: İslâm'da gayri menkuller geliri İslâm'a uygun bir amaç için sarfedilmek üzere vakfedilebilir. İki kısma ayrılır: Sahih ve gayr-i sahih vakıf. Birincisi önce mülk arazi iken. İslâm hukuku esaslarına uygun olarak vakfedilen arazidir. Bu çeşit vakfın rakabe ve diğer bütün tasarruf hakları vakfedenin koyduğu şartlara göre kullanılır. Gayr-i sahih vakıf ise önce mirî arazi iken ifraz sûretiyle bizzat devlet başkanı veya onun yetkili kıldığı kimseler tarafından vakfedilmiş arazidir. Bunlara "irsâd ve tahsisat kabilinden vakıf" da denilir.
d) Metrûk (terkedilmiş) arazi: Bu arazi türü de iki kısımdır. Birincisi herkesin yararlanması için terkedilen yerler. Umuma açık meralar yaylak ve kışlaklar gibi. İkincisi bir köy kasaba veya komşu köy ve kasabaların halkına terk ve tahsis edilen yerler yollar pazarlar panayır ve namazgahlar gibi. Bunlara âmme hukuku taalluk ettiğinden şahıslara intikal etmezler. Bu gibi yerlerde ne feraiz ve ne de intikal kanunları uygulanmaz.
e) Mevât (ölü) arazi: Hiç kimsenin mülk ve tasarrufunda bulunmayan hiç kimseye tahsis edilmemiş olan kendi hâline terkedilmiş ve bir şehrin en son b