Teknolojinin Adresi & TEKplatform  

Geri Dön   Teknolojinin Adresi & TEKplatform > Yaşam ve Eğlence > İslam ve Din Bölümü
Kayıt ol SSS Üye Listesi Takvim Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et

İslam ve Din Bölümü Dinimiz ve Diğer Dinler Hakkındaki Bilgiler...


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Modları Göster
Eski 14-03-2008, 11:38   #1 (permalink)
 
Gölge Kız - ait Avatar
Gölge Kız - MSN üzerinden Mesaj gönder
Tanımlı Muhtasar islam tarihi

 
H E D İ Y E

Hayâtında O müstesnâ ve en yüksek şahsiyeti örnek alan

her gence
İnsân-ı Kâmil ve güzel ahlâk arayan
her insana
Çocuklarının hayrını ve saâdetini isteyen
her baba ve anneye
Talebelerine Allah Rasûlü'nün hayâtını öğretmek isteyen
her muallim ve muallimeye
Allâh'ın izniyle şu nâçiz eserimizin fâide verdiği
herkese
h e d i y e d i r .
Müellif
KISALTMALAR

A.S. : Aleyhisselâm
CC : Celle Celâlühû
Hz. : Hazreti
H. : Hicri
M. : Milâdi
R.A. : Radiyallâhü Anh
R.Anha : Radiyallâhü Anhâ
S.A.V. : Sallâllahü Aleyhi ve Sellem
B.M.M. : Büyük Millet Meclisi
Bismillâhirrahmânirrahîm
MUKADDİME

İnsanlığı ve bütün âlemleri büyük bir hikmet ve gâye ile yaratan insanların ve tâife-i cinnin dünyâ ve âhiret saâdetine nâiliyyetini vesîle ve vâsıtaya bağlayan Allâhu Zülcelâl'e hamdü senâlar olsun.
Âlemlere en büyük rahmet en büyük şefâatçı en büyük Peygamber Muhammed'ül Mustafâ Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'e O'nun Âline ve Eshâbına salât kıyâmete kadar bütün O'na tâbi olanlara selâm olsun.
İnsanoğlunun tanıması gerektiği hayâtının en ince noktalarına varıncaya kadar bilmesi ve onları kendi hayâtında tatbik etmesi îcâbeden yegâne insan; onsekiz bin âlemin kâffesine rahmet olarak gönderilen Peygamberler Peygamberi Hz.Muhammed (S.A.V.)'dir.
Beşer kaleminin kendisini tavsiften âciz kaldığı O Büyük Rasûl'ün hayâtının her şeyden daha çok bilinmesi îcâbeder. O'nun hayâtı bilinmeden İslâm'ın kâinât çapındaki gâyesi tahakkuk ettirilemez İslam anlaşılamaz. Kim Sîret-i Nebî'yi (Peygamberimiz'in hayâtını) bilmezse Allâhın Rasûlü sevgili peygamberimiz Hz.Muhammed (S.A.V)'i hakkıyla tanıyamaz. Yine kim Allâhın Rasûlü'nü hakkıyla tanıyamazsa İslâmı da layıkıyla anlayamaz.
Gerek bu dünyâda gerek bundan sonraki âlemlerde şerefli insan olmak iyi insan olmak; Kâinât'ın Efendisi Muhammed'ül Mustafâ Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem'i iyi bilmek tanımak anlamak ve O'na gerçekten ümmet olmakla kâimdir. Bir müslümanın gerçek mü'minliği gerçek îmâna kavuşması; Peygamberini sevmeğe ve O'nun getirdiği esaslara tabî olmağa bağlıdır.
Beşeriyyet içinde bulunduğu sıkıntılardan buhranlardan huzursuzluklardan ancak ve ancak Fahri Kâinât'a tâbi olmakla kurtulabilecektir.
Eshâb; arkadaş ve sohbetten gelir ki Eshâb-ı Kirâm'ın hepsi Peygamber Efendimiz'in sohbeti ile yetişmiş olgunlaşmış; mazhar oldukları bu devlet sâyesinde kendilerinden sonra gelenlerin ulaşamayacağı kemâle vâsıl olmuşlardır. Dînimizde sohbetin ehemmiyeti pek büyüktür. Sohbet rûhun gıdâsıdır. Din sohbet ve nasîhatle kâimdir. Peygamber Efendimiz; "Bir müslüman evinde günde bir defa dinden îmandan bahsedilmezse o eve zulmet yağar." buyuruyorlar. Acabâ bu şerefli vazîfeyi yapıyor muyuz?
Bu hususta evde çocuklarımızla beş dakîka bile meşgul olmadan onlara Peygamberlerini dînî vazîfelerini öğretmeden; cemiyette İslâmın yaşanmadığını İslâmın ahlâkî îtikadî ve ictimâî prensiplerinin tatbik edilmediğini şikâyete kalkışmamız hakkımız değildir. Çünkü şikâyetçi olduğumuz cemiyet bizlerden ve bizim çocuklarımızdan teşekkül etmektedir.
Öyle ise bugünün müslümanına düşen ilk vazîfe kendi âilesinden başlayarak cemiyetin kurtuluşu için çalışmasıdır. Bir müslümanın evinde ilk yapacağı sohbet ise Allah Rasûlü üzerine olmalıdır. Çünkü Kur'an ahlâkı O'ndadır. Dînin en ince yaşantıları Yüce Rasûl'ün hayâtında birer pırlanta mîsâli parlamaktadır.
Ey babalar anneler ve evlâdlar!
Bütün güzellik ve olgunlukları üzerinde toplayan İnsân-ı Kâmil'e yaklaşın. Yüce Allah O'nu ahlâkı tamamlamak üzere göndermiştir. Evlerinizi O'nun sohbetleri ile süsleyiniz. Bu takdirde başından sonuna kadar bütün bir devri olanca çileleri ve mutluluğu ile Peygamber Efendimiz'in ve Sahâbelerinin yanında yaşamış gibi olursunuz. O'nun tedrîsiyle üzerinize rahmet iner. O'nun müzâkeresiyle melekler üzerinize nur saçarlar.
Eshâb-ı Kirâm'ın Peygamber Efendimiz'e sevgileri O'na itâat ve bağlılıkları bizler için ne büyük bir örnek değil midir? Şu satırları yazan bu fakîrin Akabe Bîatl'arı Hudeybiye Musâlahası'ndaki bîat Mekke Fethi'nde yapılan bîat kadınların biâtı hülâsa bütün Eshâb-ı Kirâm'ın Peygamber Efendimiz'e münferiden müctemian yaptıkları o bîatlar çok dikkatini çekmektedir. Zîrâ Eshâb-ı Kirâm Allah Rasûlü'ne gelerek ellerine sarılıp bağlılık beyanında bulunup söz vermişler ahdü pîmân etmişler (antlaşmışlar); harpler olmuş darpler olmuş çok zor ve sıkıntılı anlar olmuş fakat öyle büyük bir sevgi ve îmânla bağlanmışlar ki ahidlerinden asla dönmemişlerdir. Onlar gibi bugünün müslümanlarının da Peygamberimiz'e vârislerine ve O'nun Emîrlerine aynı itâat sadâkat ve sevgi ile bağlanmış olmaları îcâbeder.
Mûbârek Kitâbımız Kur'ân-ı Kerîm'in dörtte üçü geçmiş kavimlerden ümmetlerden ve peygamberlerden bahseder. Bu gösteriyor ki târihi bilmek şarttır. Bu şartın edâsı ve zaruretin giderilmesi için İslam Târihi mevzûunda birçok eserler yazılmışsa da bilhâssa yetişme çağındaki müslüman çocuklarının ve herkesin çok fazla mesâi harcamadan kolayca okuyup faydalanabilecekleri işbu Muhtasar İslam Târihi'ni hazırladık.
Yüce Mevlâ'nın izni ve lütfu ile hazırladığımız bu esere Câhiliyye Devri (Fetret Devri) diye tasvir edilen Peygamberimiz'den evvel dünyâ üzerindeki milletlerin hâllerinden; Mekke şehri Kâbe-i Muazzama ve Zemzem Suyu'ndan behsetmekle başladık. Peygamberimiz'in dünyâyı teşrifleri çocukluk gençlik ve evlilik yıllarından bahsederek devam ettirdik.
Daha sonra Peygamber Efendimiz'in peygamberliğinin başlamasından irtihâllerine kadar geçen yirmi üç senelik hayâtına yer verdik.
Kıyamete kadar cereyan edecek hâdiselerin birer nümunesinin zuhur ettiği o ibret verici gözleri yaşartan gönülleri çoşturan İslâmi gayret ve cesaret ruhunu şahlandıran hâdiselerle dolu bu dönem meselenin esas can alıcı nüvesini teşkil etmektedir.
Rasulüllah Efendimiz'in ve ilk müslümanların çektiği o ıstıraplar ve onların bunca ezâ ve cefâlara İslam uğruna canlarını da ortaya koyup sabredip tahammül göstermelerini yeri geldiğinde mallarını mülklerini yerlerini yurtlarını ve herşeylerini terkedip Allah rızası için hicret etmelerini; Hz.Peygamberimiz ve Eshâbının İslâmı anlatıp öğretme metodlarını; Eshâbı Kirâm'ın Peygamber Efendimiz'e ve O'nun emirlerine ne büyük bir sadakatla bağlanıp itaat ve mutâvaat gösterdiklerini; Ensar ve Muhâcirîn arasındaki kardeşliği; muhârebelerde ve fetihlerde îman gücünün ve mutlak itaatın gâlibiyetini; müşriklerin yahudîlerin ve her devirde eksik olmayan münâfıkların İslam aleyhindeki entrika ve kalleşçe tuzaklarını; nihâyet bütün bu hâdiselerin hülâsasının sözle de ifâdesi olan ve her müslümanın belleyip hayâtında tatbik etmesi icâbeden Vedâ Hutbesi'ni bu bölümde zevkle okuyacak hakîkaten o günleri yaşıyor gibi olacağınızı ümit ederiz.
Peygamber Efendimiz'in hastalanması mübârek cesedinin dünyâ âleminden âhiret âlemine intikâli; Rasulüllah'ın şekli ve şemâili ve mekârimi ahlâkından bahsetmekle bu eserin siyer-i nebî kısmını bitirmiş olduk.
Son kısımda ise Hulefâ-i Râşidîn dönemini hülâsa edip İslam halîfeliğini devam ettiren Emevîler ve Abbâsiler döneminden kısaca bahsettik. İlk Müslüman Türk Devletlerine de yer verip bunlar içerisinden Selçuklular Timuroğulları ve hâlen dünyâ milletlerinin ismini işitince durakladığı bizlerin de torunları olmakla iftihar ettiğimiz Yüce Osmanlı Devleti'nden biraz daha genişçe bahsettik. Bilhâssa Sultan Abdulhamid Han ve O'nun döneminden O'nun cihanşümul siyâsetinden bahsetmeden geçemedik.
Böylece tamamladığımız bu eserin her okuyucu ve okutucuya her gence ve her yaşlıya hülâsa herkese fâideli olacağını ümit ve temenni ederiz.
Cenâb-u Hak rızâsına muvâfık kılıp Fahri Kâinât'ın şefâatına mazhar eylesin. (Âmîn)
Hasan ARIKAN
PEYGAMBER EFENDİMİZ'DEN ÖNCE DÜNYÂNIN AHVÂLİ

HİNDİSTAN

Gariplikler acâiplikler ve zıdlıklar ülkesi olan Hindistan'da İslâmiyet'in zuhûru sırasında yüzlerce emirlik ve hükümdarlık bulunmaktaydı. Kubta Çanika ve Kumara hânedânları bunların en meşhurlarıydı. Örf ve âdetlerdeki aşırılık sınıflar arasında derin ayrılıklar kan ve soy taassubu ülkenin idâresine hâkimdi.
Hindistan dînî ve ictimâî yönden târihinin en kötü dönemlerini yaşıyordu. Bilhassa Brahmanizm'in baskısıyla oluşan Kast sistemi halkı âdeta mengene içinde ezmekteydi.
Halk dört sınıfa ayrılmıştı: Din adamları (Brahmanlar) asker ve asiller tüccar ve çiftçiler ve bir de hizmetçiler. Bu dört sınıf arasında çok büyük farklar bulunmaktaydı. Bir sınıftan diğerine geçmek yâ da diğer sınıfa mensup bir âileden evlenmek yasaktı. En üst sınıf olan Brahmanlar zulümle diğer üç sınıfı yok etse bile suçsuz sayılırlardı. Çünkü bütün günahları af edilmiş olarak kabul edilirlerdi.
Hindistan'da kadınların hiçbir önemi ve değeri yoktu. Kocası ölen kadın ya diri diri toprağa gömülür ya da kendisini yakardı. Dul bir kadının saygı görmesi şöyle dursun evlenmesi bile yasaktı. Kadınların iffetinden de söz edilemezdi. Bir adam karısını kumar masasında kaybedebilirdi.
ÇİN

İslâmiyetin zuhûru arefesinde karışıklık ve tam bir kaos hâlinde idi. Yerli olanlarla olmayanlar farklı muâmeleye tâbi idi. İnsanlık ve adâlet zevkinden çok mahrumdular.
Çin'de kadınların hiçbir hakkı yoktu. Erkek âile içerisinde olağanüstü bir güce sahipti. Eşini ve çocuklarını köle olarak satabilme veya istediği zaman öldürebilme hakkı vardı. Çocuklarına ve eşlerine çok nâdir olarak sofrasına oturma izni veriyorlardı.
Anneler için kız çocuğu dünyâya getirmek çok büyük ayıplardan sayılıyordu. Kız çocuğu bulunan bir evde yeni bir kız çocuğu dünyâya gelir ve o âile de fakir olursa o günahsız çocuk ya kışın şiddetli soğuğunda ölmesi için dışarı atılır ya da ayılara ve vahşi hayvanlara yem olarak verilirdi.
JAPONYA

Bu ülkeyi halkın (hâşâ) güneş tanrısının soyundan geldiğine inandığı bir imparator yönetiyordu. Japonlar dünyâyı sâdece Japon Adalarından ibâret sanıyorlardı. Peygamberi kitâbı ve ibâdeti olmayan Shinto (Şinto) dînine mensuptular. Atalarına krallarına ve putlara tapıyorlar bir takım delice hareketleri ibâdet kabul ediyorlardı. Ülke son derece ibtidâi gelenek ve göreneklere göre yönetiliyordu. Ancak Japonlarda kadının nâmusu çok önemli idi. Ona yönelik herhangi bir saldırıda kadının erkek akrabaları canlarını bile verirdi. Bir baba îdam ya da ateşte yakılma cezâsına çarptırılmışsa onun ergenlik çağına gelmiş bütün erkek çocukları da aynı cezâya çarptırılıyordu. Bu çağa gelmemiş olanlar ise ergenlik çağına gelince sürgüne gönderiliyorlardı. Kız çocukları mîras alamazdı.
AVRUPA DEVLETLERİ

Altıncı asır Avrupası cehâletin ve zulmün karanlığında kanlı savaşlar içinde yaşıyordu. Avrupalılar ilim ve medeniyetten çok uzakta idiler. Ne onların dünyâ hakkında ne de dünyânın onlar hakkında doğru dürüst bir bilgisi yoktu. Vücudları murdar kafaları bir takım kuruntularla doluydu. Temizlikten ve su kullanmaktan çekiniyorlardı. Daha kadının insan mı yoksa hayvan mı olduğu ruhun ebedi olup olmadığı insanların satma satınalma ve mülkiyet haklarının olup olmadığı münâkaşa ediliyordu.
Başta Fransa ve Almanya olmak üzere Orta ve Batı Avrupa'yı ellerinde bulunduran Frenkler her bölgede kendilerine has kânunlar tatbik etmekteydiler. Eskiden batı medeniyetinin beşiği sayılan İtalya haksızlığın anarşi ve çöküntünün kurbanı olmuştu.
Britanya adaları ise beşinci asrın başlarında İngiller adıyle tanınan Alman asıllı Anglo-sakson deniz korsanlarının istilâsına uğramıştı. Hırsızlık ve çapulculukla meşgül olan bu korsanlar altıncı asırda tamamen yerli halkı mağlup ederek Britanya adalarına hâkim oldular. Bundan sonra buraya «ingiller ülkesi» mânâsına gelen İngiltere denilmeğe başlandı.
Bu dönem Avrupası hakkında Avrupalı mütefekkir ve müverrihlerin (târihçilerin) de çok ilginç tesbitleri bulunmaktadır. Bunlardan Robert Briffauld şunları söylüyor: "Avrupayı beşinci asırdan altıncı asra kadar devam eden koyu bir karanlık kaplamıştı. Hem de giderek koyulaşan bir karanlık. Bu dönemdeki karışıklıklar eski dönemlerden daha korkunç ve daha karanlıktı. Çünkü Avrupa yok olmağa mahkum izleri tamamen silinmiş büyük bir medeniyetin kokuşmuş cesedine benziyordu."
Hülâsa dünyânın her yerinde harpler ırk renk ve bölge ayırımları ve bu hususta saçma sapan peşin hükümler yüzünden insanlık bir sefâlet ve bunalım içinde idi.
BİZANS

İran ve Türklerle komşu olan bu imparatorluk sukut hâlinde idi. Bizans'ın ictimâî ve ahlâkî durumu hiç de iç açıcı değildi. Bizans'da kokuşmuş bir ictimâî nizam vardı. Rüşvet ve yolsuzluk çoğalmış vergiler kat kat artmıştı. Kumar zevk ve sefâ peşinde enva'ı çeşit sefâhet almış yürümüştü. Taht ve mezhep kavgaları sınıf mücâdelesi ve zulüm Bizans'ı batırdıkça batırıyordu. ¤¤¤¤en bin kişilik spor salonlarında bâzen insanlar bâzen de insanlarla yırtıcı hayvanlar arasındaki mücâdeleyi seyredip eğleniyor ve zevk alıyorlardı. Oyunları çoğu zaman kanlı olurdu. Verdikleri cezâlar tüyler ürpertecek kadar vahşet verici ve iğrençti.
Bizans'ın bir eyâleti olan Suriye Bizanslıların ihtiras ve arzularını gerçekleştirmek için kullandıkları bir yük hayvanı durumunda idi. Bizanslılar mahkum milletler için en ufak bir şefkat hissi duymazlardı. Borçlarını ödeyebilmek için çocuklarını satan Suriyeliler az değildi. Zulüm ve zorbalık artmış köleler çoğalmıştı.
ÎRAN

Bizans ve Orta Asya Türkleri ile devamlı harp hâlinde olan bu ülkede taht ve saltanat kavgaları siyâset entrikalarından ayrı olarak avam ve zâdegân (asiller) sınıflarına bölünen halk; bâtıl Zerdüştlük dîninin ve onun yöneticilerinin ismet ve iffeti ortadan kaldırmalarının verdiği ıstırap ve huzursuzluk içindeydi.
MISIR

Târih boyunca birçok istilâlara uğramış bir ülkeydi. İranlılar Büyük İskender ve Romalılar eskiden Mısır'ı istilâ etmişlerdi. Romanın koyu zulmü Romalıların şiddetli tazyikleri karşısında Hristiyanlık Mısır'da yayılıyordu. Mezhep ihtilafları din kavgaları almış yürümüş halk bunlardan bıkmıştı. Ağır vergiler altında ezilen halk İslam fâtihlerini halaskâr (kurtarıcı) olarak karşılayacaklardı.
ARABİSTAN

Peygamber Efendimiz'den önce Araplar bir kısım bâtıl zihniyet ve hurâfelerin te'siri altında Dîn-i Hanîf'i (hak dînini) unutmuşlar hak yoldan sapmışlar putlara heykellere tapmağa başlamışlardı. Bâtıl bir düşünce neticesi kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Kumar içki fuhuş alelâde şeylerden sayılırdı. İnsanlar kabîlelere ayrılmış kabîleler arasında kan dâvâları zuhûr etmiş birbirlerine diş bileyen düşman hizipler ve harp hâlinde idi. Hakdan adâletten uzaklaşmış bir cemiyette kuvvetliler zayıflara âcizlere saldırıyor elinde nesi varsa alıyordu. Köleler esirler acınacak bir halde idi. Kadının cemiyette bir yeri yoktu. O pazarlarda gezdirilen para ile alınıp satılan basit bir eşya muâmelesi görüyordu.
Târih ve edebiyatçıların «Fetret Devri (Câhiliyye Devri)» adını verdikleri cihânın zulmetle âlûde olduğu bu devirde bütün insanlık kendilerini bu dalâletten kurtaracak bir kurtarıcı bir peygamber bekliyordu.
Allâhü Teâlâ tarafından Yahûdîlere indirilen Tevrat'ta ve Hz.İsa'ya verilen İncil'de; âhir zamanda bir halaskârın bir büyük Peygamberin geleceği de müjdelenmişti. Bu yüzden ehli kitap olan Yahûdîler ve Hıristiyanlar O'nu bekliyorlardı. İşte O âlemlere en büyük rahmet olan Hazreti Muhammed (S.A.V.)'di.
Bütün dünyâ milletlerinin mânevî çöküntü ve yıkıntı içinde kaldıkları bu devirde Araplar diğer milletlere göre soy ve nesebe dikkat eden hakka daha saygılı ve mert bir milletti. Dünyâ milletlerinin her sâhada gerilediği bu devirde Arabistan'da edebiyat çok gelişmiş ve ilerlemişti. Ümmî (okuma-yazma bilmeyen) oldukları halde içlerinde çok güzel şiir söyleyenler vardı. Araplarda gerek şehirlerde oturanı gerekse bedevîleri şiir yazmaz fakat söylerdi. Yazmağı bilenler azdı. Amma bilhâssa bedevîlerin şiirleri çok dokunaklı ve gerçekçi olurdu. Çünkü onlar kırlarda gezerler hissettiklerini yazarlardı. Her sene Mecenne Zülmecaz ve bilhâssa Ukaz panayırlarında toplanan geniş halk huzurunda edebî müsâbaka şiir yarışmaları yapılırdı. Araplar inşad ettikleri şiirleri (kaidesine uygun ahenk ile söyledikleri şiirleri) aralarında en şerefli kabile olan Kureyş'e arz ederler Kureyş izin verirse birincilik alan şâir ve edipler mükâfatlandırılırlar ve onların şiirleri şanına tazimen Kâbe'nin duvarına asılırdı. Fesâhat ve belâğat yönünden değer taşımayan şiirlere îtibar edilmez hiçbir kıymet atfedilmezdi. Yıllarca yapılan bu müsâbakalarda ancak yedi kişinin şiiri birincilik alarak Kâbe duvarına asılmıştı. Târihte bu yedi şiire «Muallekât-ı Seb'a»denilir. Bunlardan en güzel şiir İmri-ül Kays'a âit olup O'nun şiiri diğer şiirlerin en üstüne asılmıştı. Bu şiir Peygamber Efendimiz'in doğuşuna kadar asılı kalmıştı.
Câhiliyyet devrinde Arapların belâğat ve fesâhata bu kadar ehemmiyet vermelerine dikkat edilecek olursa bundan ibret almak gerekir. Çünkü dalâlet ve cehâletin derinliklerinde bulunmalarına rağmen edebî yönlerinin artması Arapça'nın kemâle ermesi muhakkak ki Allâhü Teâlâ tarafından bu lisan üzere gönderilecek Kitâb'ı anlamaları için onları hazırlamak ve teşvikten ibâretti.
Araplar asırlar boyunca mütekâmil dillerinin sâfiyetini muhafaza etmişlerdir. Hz.Muhammed (S.A.V.)'den evvelki nazım ve nesir aradan geçen 1500 yıla rağmen bugünkünden ne kelime ne dilbilgisi ne de morfoloji bakımından farklıdır. Şu içinde yaşadığımız asırda diğer dünyâ milletleri ise lisanlarını düzelteceğiz diye yeni yeni kelimeler bularak koyarak değiştirip durdukları halde Arapların böyle bir dert ve sıkıntısı hiçbir zaman olmamıştır. Çünkü bu zengin ve güzel lisan noksanlıklardan ârîdir.
Peygamber Efendimiz'den önce Arabistan'da edebiyatın çok ileriye gitmiş olması Arapça'nın kemâle ermesi; Allâhü Teâlâ tarafından indirilecek kitâbın kutsiyyet ve kıymetini bilip takdir etmelerine mâtufdu. Çünkü O Allah Kelâmı fesâhat ve belâğatın insan gücüyle ulaşılması mümkün olmayan bir mûcizedir.

MEKKE-İ MÜKERREME VE KÂBE

Arap yarımadasının ve bütün dünyânın kalbi olan Mekke-i Mükerreme'de Müslümanların namaz ibâdetini îfa ederken yönlerini kendisine çevirmeleri Allâhü Teâlâ tarafından emredilen mübârek Kâbe'yi Mevlâ'nın emriyle Hz.İbrâhim oğlu İsmâil Aleyhis'selâm ile binâ ettiler. Böylece Mekke'de halkın ibâdeti için Beyt-i Harem kuruldu. Bu mübârek Kâbe; ibâdet edenler rükû ve secde yapanlar için tertemizdi içinde heykel put vb. yoktu. Ancak sonradan Araplar oraya elleri ile yapıp taptıkları putları doldurdular. Etraftan gelen ziyâretçiler bunlara kurban kesmeğe başladılar. Şirk aldı yürüdü.
Mekke çok eski bir şehir olup Kâbe'yi ziyârete gelenler orada ticâret de yaparlardı. Ziraat mümkün olmadığından Mekke halkı zaman zaman etrafa ticâret kervanı gönderirlerdi. Mekke'den Yemen'e ve Şam'a ticâret kervanları gidip gelirdi. Bu sâyede Arabistan yarımadası içinde Mekke yüksek mevkîini almış rakipsiz bir merkez olmuştu.
Çöl manzarası göstermesine rağmen Mekke'nin ehemmiyeti o kadar büyüktü ki Roma ve Bizans imparatorları Acem ve Habeş kralları sırasıyle hepsi bu şehri kendi arâzilerine bağlama teşebbüslerinde bulunmuşlardı. Fakat İslâmdan önce aldığı ismiyle Ümmül Kur'a (şehirlerin anası) denilen Mekke hiçbir zaman ecnebî işgâlinde kalmamıştır.
Kâbe'deki Vazîfeler

Mukaddes Kâbe'ye yapılacak hizmetler Hz. İsmâil'in sülâlesinden olan Hz. Peygamberimiz'in soyunda toplanmıştı.
Bu hizmetler şunlardır: Sigâye imâre rifâde sidâne i'sar emvâl-ı muhcere nedve hılf-ül'fudul liva' kıyâde. Bunların içinde sigâye rifâde Huccâca diğerleri Kâbe'ye âitti.
1- Sigâye: Kâbe'yi ziyârete gelen hacıların suyunu tedarik etmek zemzem kuyusuna bakmak hacıları susuz bırakmamak vazîfesiydi. Bu vazîfe Hâşimoğullarının uhdesinde idi.
2- İmâre: Kâbe'nin bakım ve îmârını yapmak vazîfesiydi. Bu vazîfenin îfâsına her kabîle iştirak ederdi ve bu vazîfenin idâresi Ben-i Hâşim uhdesinde idi.
3- Rifâde: Gelen hacıları konuklatıp ağırlamak onları barındırmak vazîfesiydi. Kureyş arasında bu vazîfe Nevfeloğulları tarafından îfa olunuyordu.
4- Sidâne: Kâbe'nin kilitlerini muhafaza etmek. Bu vazîfe İzaroğullarında idi.
5- İ'sar: Her iş için fal oku çekmek ve neticesini söylemek işiydi. Bu vazîfe Ben-i Cumh'a âit bir vazîfe idi.
6- Emvâl-ı Muhcere: Kâbe için yapılan vakıflar ile meşgul olup onları yerine sarfetmek vazîfesiydi. Bu vazîfe Sehimoğullarına âitti.
7- Nedve: Nedvedeki toplantılara başkanlık etmek vazîfesiydi. Bu vazîfe Esedoğullarının reîsine âitti. Kureyşliler Kâbe yanında inşa edilmiş olan Dâru'nnedve adlı binâda toplanırlar ehemmiyetli işleri görüşüp kararlaştırırlardı. Harp sulh ticâret kervanları tertibi resmî törenler ve nikah akitleri burada yapılırdı.
8- Hılfü'l-Fudul: Fadıllar anlaşması adâlet tevzîine nezâretle zulüm ve fesâdın önüne geçmek için kararlaştırılmış bir kurulun alacağı kararlar. Bu kurul Abdullah ibn-i Cüdâ'nın başkanlığında toplanırdı. Bir defasında onaltı yaşlarında iken Peygamber Efendimiz de toplantıda bulunmuştu.
Bu mevzûda daha sonra Rasûlü Ekrem buyuruyor ki: "Abdullah ibn-i Cüdâ'nın evinde bir hılfe (bir ittifâka) şâhit oldum. Onun aynı için bugün de dâvet olunsam bu dâvete icâbet ederim."
Bu toplantıda Yemenli bir tüccarın malını alıp parasını vermeyen Mekkeli müşrik As ibn-i Vâil'e borcu ödettirilmiş bu zulüm önlenmiş ve bâ'demâ böyle zâlimliklere meydan verilmeyeceğine karar alınmıştı.
9- Liva': Bayraktarlık vazîfesiydi. Harp zamanlarında bayrağı taşıyan vazîfeliler bulunurdu.
10- Kıyâde: Kumandanlık. Harp ve ticaret seferlerinde kafilenin başında kumandanlık edip onlara istikamet vermek. Bu vazîfe Ümeyyeoğullarının elindeydi.

ZEMZEM

Zemzem Hz. Hacer'in Kâbe-i Muazzama'nın yanında susuzluktan kıvranmakta olan oğlu İsmâil için su aramak maksadıyle defalarca Safâ ile Merve tepesi arasında koşup çâresizlik içinde etrafına bakındığı bir zamanda Kâbe'nin hemen yanından Allâhü Teâlâ'nın ihsân ettiği mübârek bir sudur. Hz.Hâcer birbirine yakın Safâ ve Merve tepeleri arasında su aramak maksadıyle yedi defa koşmuş ve en sonunda bir kuşun ayağının pençesi ve kanadıyle yeri kazdığını oradan suyun çıktığını görmüş koşarak gelip suyun akıp gitmemesi için önüne bent (gölet) yapmış ve bu sudan kırbasını doldurarak oğluna içirmiştir.
İşte bu su bildiğimiz Zemzemi şerif olup Mevlâmız kuşu vâsıta kılmak suretiyle lütfu İlahi olarak bu şifalı suyu müminlere ihsan buyurmuştur.
Zemzem ayakta kıbleye dönülüp Salavât-ı Şerîfe okunarak ve niyet edilerek içilir.
Hz.Peygamberimiz; "Zemzem ne için içilirse onadır" buyurmuşlardır.
Meselâ bir insan karnı aç olsa da doymak niyetiyle içse doyar susuz olsa da susuzluğum geçsin diye niyet ederek içse susuzluğu gider. En güzeli «bütün dertlerime şifâ olsun bana feyiz ve nur olsun diye niyet ederek içilmesidir.»
Vaktiyle Cürhüm kabîlesinden Mudad Mekke'ye düşman saldırınca kaçarken Kâbe'nin bütün hazînelerini Zemzem kuyusuna atmış kuyunun üstünü de toprak seviyesinde tesviye ederek belirsiz bir hâle getirmişti. Nice yıllar sonra Rasulüllah Efendimiz'in dedeleri Abdulmuttalib gördüğü bir rü'ya ile Zemzem'i açıp meydana çıkardı temizledi. İçinden zırhlar kılıçlar ve altundan geyik heykelleri çıktı. Kuyu temizlenince eskisi gibi bol bol su kaynamağa başladı. Abdulmuttalib'in bu hizmeti çok makbûle geçti.
Ebrehe'nin Kâbe'ye Saldırması

Kâbe'nin Araplar ve kutsiyetini takdir edebilen herkes yanında müstesnâ bir ehemmiyeti vardı. Kurulduğu zamandan beri uzaktan yakından pek çok insan O'nu ziyârete gelirdi. Bu sebeple Mekke şehri insanların toplandığı kaynaştığı mühim bir ziyâret yeri ayrıca mühim bir ticâret merkeziydi. Bunu bir türlü çekemeyen Yemen'i müstemleke edinmiş olan Habeşistan kralı Ebrehe San'a'dabüyük bir binâ yaptırdı ve etrafa haberler göndererek; "Bu insanlar niye gidip Arapların Kâbe'sini ziyâret ediyorlar? Buraya gelsinler benim binâmı ziyâret etsinler hem ben gelenleri burada yedirip içirip gâyet güzel ağırlayacağım" dedi. Onun bu hareketi Araplar'ın bilhâssa Kureyş'in çok ağırına gitti. İçlerinden birkaç kişi Ebrehe'nin binâsına geldiler.
Ebrehe onlara -kendi mukaddes binâlarını bırakarak bana geldiler diye- çok hürmet gösterdi. Yedirdi içirdi o gece o binâda müsâfir etti. Fakat onlar geceleyin kalkıp binâyı kirletip kırıp döküp gittiler.
Sabahleyin durumu gören Ebrehe kudurdu. Gidip onların Kâbe'sini yıkacağım diye karar verdi. O günün zırhlı vâsıtası yerine geçen fillerden kurulu muazzam bir ordu hazırladı. En büyük filinin adı Mamud idi. Kâbe'nin görüldüğü Cebel-i Kubeys'e (Kubeys dağına) kadar geldi. Dinlenmek için orada konakladı. Bu esnada orada otlamakta olan Peygamber Efendimiz'in dedesi Abdulmuttalib'e âit ikiyüz deveye el koydu.
Bunun üzerine Ebrehe'nin yanına gelen Abdulmuttalib; "Burada otlamakta olan develerimi aşırmışsınız onları istemeğe almağa geldim develerimi verin" dedi.
Ebrehe; "Demek benden sadece develerini istiyorsun ben de Kâbe hakkında bana ricâda bulunacaksın sanmıştım" dedi.
Bunun üzerine Abdulmuttalib ona; "Evet ben develerin sâhibiyim develerimi isterim. Kâbe-i Muazzama'ya gelince O'nun sâhibi Hz.Allah'dır. O bilir Kâbe'sini korumasını." dedi.
Bu söz Ebrehe'nin vücudunda büyük bir titreme husûle getirdi ve hemen develeri verdi.
Abdulmuttalib develerini alıp Mekke'ye dönünce Kâbe'ye geldi. Beyt-i Şerîf-in siyah örtüsüne sarılarak ağladı. Allâh'a yalvardı: "Yâ Rabbî! Bizim elimizde o azgın Ebrehe'ye karşı koyacak güç yok Kâbe'nin sâhibi Sensin Beyt-i Şerîf'ini Sen koru yâ Rabbî!" diye duâ etti.
Ebrehe konakladığı yerden ordusunu kaldırdı. Önde en büyük fil olan Mamud ve develeri Kâbe'ye doğru zorluyor fakat Mamud ve develer yere çöküyorlar bir türlü o tarafa gitmiyorlardı. Şam Yemen Irak cihetlerine döndürülünce hemen yürüyor Kâbe'ye yöneltilince çöküyor bir adım dahi atmıyorlardı.
Ebrehe ve Ordusunun Helâkı

Ebrehe ordusunu Kâbe'ye saldırtmağa zorlarken Cenâb-u Hakk serçeye benzer bölük bölük kuşlar halketti. Onları sürüler halinde Ebrehe'nin ordusu üzerine sevketti. Kuşlar ayaklarında taşıdıkları kırmızı çamurdan yapılmış ateşte pişirilmiş kime atılacaksa üzerlerinde ismi yazılı nohut tanesi gibi taşları atı atıverdiler. Bu taşlar Ebrehe ordusunun hepsinin tepesinden girdi iç organlarını tahrip ederek aşağısından çıktı. Hepsi de ölü ölüverdiler. Cenâb-u Hakk Ebrehe'nin ordusunu yenmiş ekin tarlasına döndürüverdi.
Hâdiseyi gören Ebrehe kaçtı sarayına geldi. Olanları oradaki adamlarına anlattı. Topal bir kuş da onu tâkibediyordu. O da taşını attı. Ebrehe de orada öldü.
Bu hâdise Peygamber Efendimiz'in doğumundan 50 veya 55 gün evvel vâki oldu.
__________________
Gölge Kız isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 14-03-2008, 11:38   #2 (permalink)
 
Gölge Kız - ait Avatar
Gölge Kız - MSN üzerinden Mesaj gönder
Tanımlı Cevap: Muhtasar islam tarihi

 
H İ C R E T

Son Akabe biâtından sonra Mekke'deki Müslümanların durumu çok tehlikeli bir safhaya girmişti. Müşrikler Müslümanları dışarı çıkarmamak Mekke'de ezmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Müslümanlar uğradıkları zulüm ve işkencelere dayanamayarak Peygamber Efendimiz'e şikâyetlendiler ve hicret için müsaade istediler.
Peygamber Efendimiz onlara hicret için henüz müsaade olmadığını söyledi. Bundan bir kaç gün sonra sevinçli bir halde; "Sizin hicret edeceğiniz yurdun iki karataşlık arasında hurmalık bir şehir Yesrib (Medine) olduğu bana bildirildi gösterildi. Mekke'den çıkıp gitmek isteyen oraya gitsinler. Medîneli Müslüman kardeşleri ile birleşsin. Yüce Allah onları size kardeş yaptı ve Medîne'yi size emniyet ve huzur bulacağınız bir yurt kıldı." buyurdular. Bunun üzerine Mekke'de bulunan Müslümanlar bölük bölük hicrete başladılar. Peygamber Efendimiz ise Medîne'ye hicrete Cenâb-u Hakk tarafından müsaade edilinceye kadar Mekke'de kaldı.
MEDİNE-İ MÜNEVVERE'YE İLK HİCRET EDENLER

Akabe biâtından bir yıl önce Ebû Seleme Abdullah ibn-i Abdul Esed Mekke'den Medîne'ye hicret etmek istemişse de müşrik akrabâları zevcesi ile kızını elinden almışlar Ebû Seleme de yapayalınız Medîne yolunu tutmuştu. Bir sene sonra zevcesi ile kızı Selma da gelip Kuba'da kendisine kavuştu.
Akabe biâtından sonra Amr ibn-i Rebîa ve zevcesi Leylâ sezdirmeden Medîne'ye hicret edip Kubâ'da Mübeşşir ibn-i Abdul Münzir'e müsâfir oldu.
Abdullah ibn-i Cahş ve kardeşi âmâ şâir Abd. ibn-i Cahş ve bütün Cahşoğulları âileleri (ki yirmi erkek sekiz kadındı) kapılarını kapayıp Medîne'ye hicret ettiler. Bunlar da Kubâ'da Mübeşşir ibn-i Abdul Münzir'e müsâfir oldu.
Hz.Ömer (R.A)'in Hicreti
Cahşoğullarından sonra Hz.Ömer dostu Ayyaş ibn-i Rebîa ve Hişam ibn-i As'la hicrete hazırlandılar. Mekke'den on mil uzaklıkta belli bir yerde buluşmağı kararlaştırdılar.
Hz.Ömer Mekke'den ayrılacağı sırada kılıncını kuşandı yayını oklarını mızrağını alıp Kâbe'ye gitti. Kureyş ulularının gözleri önünde Kâbe'yi yedi defa tavaf ettikten sonra iki rek'at namaz kıldı ve şöyle dedi: "Anasını ağlatmak çocuklarını yetim karısını dul bırakmak isteyen varsa şu vâdinin arkasında bana gelip kavuşsun".
Hiçbir kimse onun ardına düşmek cesâretini gösteremedi.
Müşrikler Hişam'ı bırakmadılar. Hapsettiler. Çeşit çeşit işkenceler yaptılar. Hz.Ömer'le Ayyaş ibn-i Rebîa yirmi kişilik bir kâfile ile Medîne yolunu tuttular. Medînenin Avâli semtinde oturan Umeyye ibn-i Zeyd oğullarına müsâfir oldular.
Hz.Hamza Zeyd ibn-i Hâris Ebû Merset Kennaz Enes Ebû Kebşe Medîne'ye hicret edip Kuba'da Gülsüm ibn-i Hidm'e müsâfir oldular.
Suheyb'in Medîne'ye Hicret Edebilmek için Bütün Servetinden Vazgeçmesi
Suheyb'in Mekke'de pek çok malı ve alacağı vardı. Müşrikler bu malları alıp gitmesine müsaade etmeyeceklerini söylediler. Suheyb onlara; "Mallarımı sizlere verecek olursam yolumu açar beni sebest bırakır mısınız?" diye sordu.
"Evet." dediler.
Suheyb; "Ben de mallarımı size verdim." dedi ve ancak bu şekilde Medîne'ye gitmek imkânını buldu. Peygamber Efendimiz Suheyb'in bu hareketini duyunca; "Suheyb kazandı." buyurdular.
Hz.Ebû Bekr'in Hicret Etme Arzusu
Hapsedilen veya işkence altında bulundurulan ya da hastalık ve zayıflıklarından dolayı yola çıkamayan Müslümanlarla Hz.Ebû Bekir Hz.Ali ve Peygamber Efendimiz'den başka Mekke'de erkek Müslüman kalmamıştı. Kimisi Habeşistan'a gitmiş kimisi de Medîne'ye hicret etmişti.
Hz.Ebû Bekir (R.A.) Medîne'ye hicret etmek istedikçe Peygamber Efendimiz O'na; "Acele etme! Belki Allah sana bir arkadaş bulur!" derdi.
Bir gün Hz.Ebû Bekir (R.A.); "Yâ Rasûlellah! Hicret etmemize müsâde olunacağını umuyor musunuz?" diye sordu.
Rasûlüllah (S.A.V); "Evet umuyorum!" deyince Hz.Ebû Bekir (R.A.) hicret etmekten vazgeçti. İki deve satın alıp onları ahırda ağaç yaprağı ile beslemeğe başladı.
Müşriklerin Dârünnedve'de Yaptığı Toplantı ve Necid'li Bir Şeyh'in Toplantıya Katılışı
Kureyş müşrikleri Mekke'den hicret eden Müslümanların Medîne'de korunduklarını tutunduklarını Medîne'li Müslümanlarla birleşip kuvvetlendiklerini görünce Peygamberimiz' in de bir gün onların başına geçeceğini ve kendilerine karşı savaşacağını düşünerek telaşa düştüler. Bu yolda tedbir almak üzere Rasûlü Ekrem'in atalarından Kusay ibn-i Ka'ab'ın «Dârünnedve» adını taşıyan konağında toplanmağı kararlaştırdılar. Kureyş'in ileri gelenleri öteden beri önemli işleri ancak bu konakta toplanıp konuşur ve karara bağlarlardı.
Kureyş müşrikleri Peygamber Efendimiz'in işini konuşmak üzere kararlaştırılan günün sabahında Dârünnedve'de toplanmağa başladılar. Bu sırada üzerine ağır elbise giyinmiş cin fikirli cingöz bir ihtiyarın kapıda dikilip durduğunu gördüler.
Ona; "Yâ şeyh! Sen kimsin?" diye sordular.
O da; "Necid halkından bir ihtiyarım. Toplantı olacağını işittim. Toplantıda sizinle bulunup konuştuklarınızı dinlemek yerinde görmediğim görüşler olursa mütâlaamı bildirmek istiyorum!" dedi.
"Olur gir!" dediler. Necid'li de onlarla içeri girdi.
Müşrikler birbirlerine; "Bu adamın işi nerelere kadar götürdüğünü pek âlâ görüp duruyorsunuz. Biz Vallâhi O'nun kendisine uyan ve bizden olmayanlarla birleşerek bir gün üzerimize yürümeyeceğinden asla emin değiliz!" dediler.
Bunun üzerinde görüş birliğine vardıktan sonra alınacak tedbirleri düşünmeğe düşündüklerini de aralarında konuşmağa başladılar.
İçlerinden Ebûl Bahteri ibn-i Hişam; "O'nu zincire vurarak hapse attıktan ve üzerine kapıyı kilitledikten sonra; O'ndan önce yaşayan şâir Züheyr ve Nâbiga'nın başlarına gelen akibet gibi O'nun da başına gelecek olanı ölümünü gözleriz!" dedi.
Necid'li şeyh; "Hayır vallâhi bu düşünceniz yerinde değildir. Andolsun ki siz O'nu dediğiniz gibi hapsedecek olursanız O'nun işi kilitlediğiniz kapının arkasından arkadaşlarına erişir üzerinize yürürler O'nu elinizden çekip alırlar. O'nun telkin ve propagandası ile çoğalarak bu işte size galebe çalarlar! Onun için bu re'yiniz yerinde değildir. Siz başkasına bakınız!" dedi.
Tekrar düşünüp taşınmağa koyuldular.
İçlerinden Esved ibn-i Rebîa; "O'nu aramızdan memleketimizden sürüp çıkarırız. O aramızdan çıksın da nereye giderse gitsin bir şey olmaz. O'nu aramızda bulmayınca biz de artık O'nunla uğraşmaz işlerimizi düzeltir öteden beri olduğu gibi güzel güzel geçimimize bakarız!" dedi.
Necid'li şeyh; "Hayır! vallâhi bu düşünceniz de yerinde değildir. O'nun sözünün güzelliğini yumuşaklığını tatlılığını getirdiği şeylerle insanların kalplerine hâkim olup durduğunu görmüyor musunuz? Vallâhi siz bu dediğinizi yapacak olursanız O'nun Arap kabîleleri arasına girerek sözleriyle onlara hâkim olup kendilerini peşine takmayacağından onlarla birlikte üzerinize yürüyüp sizi memleketinizden uzaklaştırmayacağından işinizi elinizden almayacağından size istediğini yapmayacağından emin olamazsınız. Siz O'nun hakkında bundan başka bir tedbir düşünün!" dedi.
Müşriklerin Peygamberimiz'in Hayâtına Son Verme Kararı
Ebû Cehil ibn-i Hişam; "Vallâhi ben O'nun hakkında sizin hiç düşünmediğiniz bundan sonra da hiç düşünemeyeceğiniz bir tedbir düşündüm!" dedi.
"Ey Hakem'in babası! Nedir o?" dediler.
Ebû Cehil; "Benim düşünceme göre aramızda her kabîleden güçlü kuvvetli şerefli soylu birer delikanlı ayırır alırız. Sonra onlardan her birine keskin birer kılıç veririz. Onlarla hepsi birden O'nu bir vuruşta tek adam vurmuş gibi vurup öldürürler. Biz de O'ndan kurtulmuş rahata kavuşmuş oluruz. Delikanlılar bunu bu şekilde yapınca O'nun kanı bütün kabîlelere dağılmış olur! Abdimenafoğulları ise bütün bu kabîleler ile savaşmağı göze alamaz ve buna güç yetiremezler. Öyle olunca da diyet ödememize razı olurlar. Biz de Abdimenafoğullarına O'nun diyetini öderiz!" dedi.
Necid'li şeyh; "İşte söz şu adamın söylediğidir. Bu öyle yerinde bir mütâlaadır ki onun üstüne ondan gayrı yerinde bir mütâlaa göremiyorum." dedi.
Ebû Cehil'in mütâlaası benimsendi. Dağıldılar.
Kendisini Necid'li bir şeyh gibi gösteren ve kaynaklarda umûmîyetle insan suretine girmiş şeytan diye anılan süikast toplantısında birinci derecede rol oynayan adamın; Kureyş müşriklerinden Velid ibn-i Mugire'nin yeğeni olduğu ve Ebû Cehil tarafından kendi görüşlerini benimsetmek için toplantıya tarafsız bir hakem sıfatıyla sokulmuş olabileceği daha kuvvetli ihtimal dahilindedir.
HİCRET EMRİ VE HİCRET HAZIRLIĞI

Tirmizi'nin ibn-i Abbas'dan rivâyetine göre; Peygamber Efendimiz'e hicret emri İsra Sûresinin 80. âyetiyle verilmiştir. "De ki: Rabbim! Beni gireceğim yere doğruluk girdirişiyle girdir çıkacağım yerden de doğruluk çıkarışı ile çıkar. Tarafından bana hakkıyla yardım edici bir huccet de ver!" (İsra Sûresi âyet 80).
Allah Rasûlü'nün Hz.Ebû Bekir (R.A.) İle Görüşmesi
Hz.Âişe'nin (R.Anha) bildirdiğine göre Rasûlü Ekrem Efendimiz Hz.Ebû Bekr'in evine her gün sabah veya akşam vakitlerinde uğramak ihtiyadında idi. Mekke'den kavmi arasından çıkıp Hicret etmesine müsaade edildiği gün öğle vakti sıcağında hiç gelmediği bir saatte başını sararak geldiği haber verilince
Hz.Ebû Bekir (R.A.); "Vallâhi Rasûlüllah bu saatte hiç gelmezdi. Bu saatte gelişinde elbette bir iş var!" dedi.
Hz.Peygamberimiz kapıya gelip içeriye girmek için izin istedi.
"Buyurun!" denildi.
İçeri girince Hz.Ebû Bekir (R.A.) minderinden kalktı Rasûlü Ekrem oturdu. Hz.Ebû Bekr'e; "Yanında kim varsa dışarı çıkar!" dedi.
Hz.Ebû Bekir (R.A.); "Yâ Rasûlellah! Onlar kızlarımdır. Yabancın değiller! Babam anam sana feda olsun! Ne haber var?" dedi.
Allah Rasûlü; "Yüce Allah bana Mekke'den çıkmağa ve Medîne'ye hicret etmeğe izin verdi!" deyince
Hz.Ebû Bekir (R.A.); "Yâ Rasûlellah! Sizinle yoldaşlık var mı?" diye sordu.
Peygamberimiz; "Yoldaşlık var!" deyince Hz.Ebû Bekir (R.A.) sevincinden ağladı.
Hz.Âişe o güne kadar bir insanın sevinçten ağladığını hiç görmediğini söyler.
Artık hicret yolculuğuna çıkılacaktı. O sıralarda müşrik fakat güvenilir bir adam olan Abdullah ibn-i Üreykıt'ı yol kılavuzu olarak tuttular. İki binit devesini de yanında bulundurup yaymak ve üç gece sonra Sevir dağı eteğinde buluşmak üzere kendisine teslim ettiler.
Rasûlü Ekrem Efendimiz Hz.Ebû Bekr'in yanından ayrılarak evine döndü.
__________________
Gölge Kız isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Eski 14-03-2008, 11:39   #3 (permalink)
 
Gölge Kız - ait Avatar
Gölge Kız - MSN üzerinden Mesaj gönder
Tanımlı Cevap: Muhtasar islam tarihi

 
HİCRETİN BEŞİNCİ YILI HÂDİSELERİ

Müreysi Gazası (Beni Mustalık Gazası)

Müreysi Huzâa diyarında bir suyun ismidir. Huzâa kabîlesi