![]() |
|
|||||||
| Hikayeler Her Türlü Hikaye Burada |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Seçenekleri | Modları Göster |
|
|
#1 (permalink) |
![]() |
Babama Biliyorum sende beni özlüyorsun.Biliyorum çünkü bende seni özlüyorum hemde çok.Derler ya burnumun ucu titriyor diye aynen öyle.Biz birbirimize benziyoruz babamsın o kadar çok özelliğini almışım ki boyum posum nazım sazım sinirim höt hötlüğüm bile sen.Sen neysen ben de oyum.Gururunu bir kenara koy babam kızın seni özlüyor zaman geçiyor ya sen ya ben göçeceğiz bir gün.Kim kaldı bu dünya da ki biz kalalım.Bir bayram günü gördüm seni en son işte en son o zaman içimi acıttı kanadımı kırdı sözlerin.Öyle ya büyükler der biz yaparız.Öyle değil işte söz kurşundan daha çok zarar veriyor ve atılan ok ile söylenen söz geri gelmiyor.Ben anneyim biliyorum içim acıyor kızımı azarladığımda o uyurken de olsa özür diliyorum içimi vicdanımı rahatlatmak için.Ben uyurken hiç beni öptün mü baba kalbimi kırdığını düşündüğünde hiç özür dilemek geldi mi içinden.Küçüktüm kocaman ellerin vardı hep başımı okşasın isterdim o eller.Gölgen bile huzur verirdi bana.Genç kızlık yıllarımda seni beğenirdi arkadaşlarım övünürdüm benim babam yakışıklı adam diye.Öyle munis bir sesin vardı ki konuşurken hep içim titrerdi ama bağırdın mı yer gök titrerdi benim haricim de.Neden başkasına daha mülayim olurken bana yani ilk kızına bu kadar vermekte cimri davrandığın bir sevgi dolu kalbin var.Seviyorsun beni biliyorum biliyorum çünkü ben senin kızınım seni sen kadar tanıyorum.Sana 30 lu yaşlarımın ortasına geldiğim bu yıl ilk defa Internet aracılığı ile de olsa SENİ SEVİYORUM BABACIM dedim sen orda bile bana “bende seni seviyorum” demedin.Neden böyleyiz biz.Sen ve ben niye bu kadar gurur ve siniri bir bedende taşıyoruz.Benim babam güzel yemek yapar diye hep her yemekte anar ve anlatırım seni.Tariflerini uygularım yiyenler ellerine sağlık dediler mi ben de sana içimden teşekkür ederim.Bak babacığım ben seni her şey de bu kadar anar ve minnet duyarken neden sen beni sesimi duymak için dahi olsa aramıyorsun.Ben kocaman oldum anne oldum eş oldum ama hala senin kızınım ve hala senin sevgine şefkatine ihtiyacım var.Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımın annesi rahatsızlandı hastaneye kaldırdık bilirsin ben bu konularda soğuk kanlıyımdır.Nerde nasıl ne yapılır bilirim.Neyse çok uzatmaya gerek yok müşahede odasında 2 kişi hayata gözlerini yumdu babam.Seni o kadar özlemişim ki kızları ağlarken o insanların sanki seni kaybetmişim gibi yaşlar sicim oldu yanaklarımdan.Ben o günden beri fenayım babam.Ama ne gelir elimden ben de bu gurur sende de bu inat varken ölüm döşeğinde bile istemezsin beni.Söylemezsin değil mi KIZIM YAVRUM SENİ SEVİYORUM EVLADIM ben en çok kızıma bunları söylüyorum.Benim sevgimin yokluğunu yoksunlunu hissetmesin diye her gün sarıp sarmalıyorum onu.Ben depresyon tedavisi görüyorum baba.Doktor bana bu kadar düşünme sıkma kendini bazı şeyleri unut diye öğüt veriyor.Yapamam ki bir yanım hep boşken hayal kuramam ki.Anneyim eşim ama evlat değilim olamıyorum.Artık yoruluyorum ben içimde ki cam kırıkları her yerime batıyor.Dışardan görünmeyen yara yara değil sanıyorlar.Oysa bu yaralar o kadar yakıyor ki akan gözyaşım onlara değmeden kurumuyor.Yarama tuz basıyorum gözlerim her ağladığında babam.Gözyaşımı silme istersen bana sarılma ama bir telefon aç özledim seni de bana.Çok şey istiyorum değil mi senden bunu asla yapmazsın asla.Biz seninle ahrette mi sarılacağız baba.Beni orada mı seveceksin.Öyle ise ben sana sevgiler biriktiriyorum babam Gün gülüşler kocaman sarılışlar.Ben beklerim yeter ki sen beni orada sev orada bekle babam.Sakın bu yalan dünyada ki sinirini düş kırıklıklarını bana mal etme.Unutma ekmek değil istediğim sadece maliyeti hemen hemen sıfır olan bir gülüş bir kucak seni seviyorum diyen bir dil.Ben seni seviyorum BABAM çok özlüyorum.Hisset artık kızın sana benzediği için bu kadar hırçın. 12 şubat 2007 BABAMA ----------------------------------------------------------------------- Kuş Kanadı Kalem Olsa... Tırnaklarına motor yağı işlemiş parmaklar 40 ytl yi hayvan dünyası adlı işletmenin ¤¤¤gâhtarına uzatırken evinde ki küçük çaplı hayvanat bahçesine yeni bir fert kazandırmanın gururuyla mamurdu. Banknotlarda ustasının cebinin sıcaklığı henüz mevcutken doğruca buraya gelmişti. Sevimli kumral çehresi meraklı insanlara has mimiklerle şekilden şekle giriyordu. Masum kahverengi gözleri ise raflarda dolanıyor hayallerini hakikate terfi ettirememenin ezikliğini bu şekilde üzerinden atmaya uğraşıyordu. Tavandan tabana kadar uzanan büyük raflardan kahverengi tüylü sarı benekli kuşun bulunduğu bölmenin karşısında durdu. Çayırı çimeni mesken tuttuğu güzel günlerin birinde ağaçtan atılan ağ ile özgürlüğünü kaybeden bu sevimli şeye içi ısındı. Ayaküstü 5. kuşunun bu kuş olması için bir düzine sebep buldu. Mesela birinin hayalleri diğerinin özgürlüğü elinden alınmıştı. Bu yüzden ikisinin de gönlü yaralıydı. Sonra kuşun rengi kahverengiydi kendi teni de kumraldı. Kuşun kanatlarında sarılar serpilmiş gibiydi onunda saçında sarı teller vardı. Kısaca iş niyeti bozmaktaydı. Niyet bozulunca kanadının üstünde tüy var deyip gene alacaktı. Netice itibariyle paraya kıymış beşinci kez kuş babası olmuştu. Pembe renkli kafese koyduğu dostunun özgürlüğünü kısıtlamaktan dolayı ufak çaplı bir vicdan sarsıntısı geçirdi. Ancak hayata küçük yaşta atılmanın getirilerinden olan aldırış etme hassasiyetinde zayıflama sendromu nüksedince meseleye fazlada ehemmiyet vermedi.vicdanının Artçı şoklarıda bu yüzden etkili olmadı. Kimseye açılamayan içine kapanık penceresinden süzülen ışıkta bu kuşcağızın bülbülvari sesiyle şakıdığını düşündükçe kafesin zindan olmadığı yönünde ki telkinlerle yüreğini avutmaya çalıştı. Bu şekilde vicdan muhasebesini ufak çaplı sıyrıklarla atlatınca kafesi elinde sallaya sallaya haliç üzerinde yürümeye başladı. Köprü üzerinde balıkçıları görünce iki haftadır bu zevki yaşayamadığı için kendi kendine hayıflandı. Tanıdığı tanımadığı herkese rast gele diyerek selam çakıp oltadaki yeme tenezzül eden şikenperver balıkların titreyişlerini izlemeye koyulması ütopik alemlere geçiş yapması için yeterliydi.öncelikle sazanlık yapma deyişinin menşeini keşfetmişti. Balıkça bilse ilk bakışta hoş görülen her şeyin hoş hoş görülmeyenin ise nahoş olmadığını anlatacaktı. Ağızlarından iğne çıkarılıp yarı beline kadar su dolu kovaya konulan balıkların daha az önce aldıkları hayat dersinden nasiplenemeyişlerine yeniden kızacak bu kez yalancı bahara kanmanın kötülüğünden bahsedecekti. Bu vurdumduymazlıklarını cezasız bırakmamak adına tava un ve yağ ile içli dışlı olmalarını sağlayacaktı. Daha da uslanmazlarsa —Yerim ya! Siz adam olmazsınız diyerek limon eşliğinde bu öğütten nasipsiz balıkları tarih sahnesinden silecekti. Bu hayalin neticesi sulanan ağzını sile sile az ilerde ki kayalara oturdu. Koleksiyonunun yeni parçasını sağ tarafına yerleştirdi. Çayırdan tüccar eline düşünce kurtarıcı bekleyen yazık ki kurtuldum sanırken bir başka esarete mahkûm olan kuşcağız sersemlemişti. Kafesin parmaklıkları kafasını geçirebileceği kadar büyük olsa yapacağını biliyordu ama değildi işte. Tüm olumsuzluklara rağmen tekrar tekrar makûs talihini değiştirme gayreti gösteren kuşun bu hali hoşuna gitmişti. Üzüldüğü nokta bu yeni arkadaşını muhabbet kuşu gibi serçe parmağına alarak gezdiremeyecek oluşuydu. Eleman asiydi. Yine de insan aleminde de bu fıtrata sahip arkadaşlarının kalenderliklerinin yanında sır tutma başarısının da göz önünde bulundurarak çayır kuşuna sırdaşlık teklif etti. Sükût ikrardandır diyerek anlaşmayı kabul ettiğine hükmetti. Yeni sırdaşına arz-ı hal etmeye başladı. Önce adını koyalım senin adın Cem olsun dedi.çileli adaşının hayatına atıfta bulunarak.hayatının gizli kalmış ve gizliliğinden dolayı rahatsızlık duyduğu yönlerini anlatmaya başladı.önceleri babasının kuşçu olduğundan G.A.O.P da ki evlerinin üstünde bulunan yüzlerce kuştan bahsetti.hayvan sevgisinin buradan kaynaklandığını düşünüyordu.sonra işlerinin bozulduğunu güvercinlerini satmak zorunda kaldıklarını anlattı.sütçü adını verdiği güvercini elinden giderken nasıl ağladığını anlattı.kuş yetiştiriciliği hakkında ki engin bilgilerini aktardı.güvercinlerin bacağında ki küçük mavi halkaların ne işe yaradığını ne zaman takıldığını ve sırf süs olsun diye bu camı hayvanın bacağına takanların cehaletlerine güldüğünden bahsetti.sonra muhabbet kuşunun pencere açıkken bile kaçmadığını onun da muhabbet kuşu kadar sadık olduğuna inanmadığı için bu toleransı maalesef kendisine gösteremeyeceğini kibarca tebliğ etti.kendi gözüyle de görecekti ya evde 4 hemcinsi ile 3 Japon balığı ikamet ediyordu.daha da özele inip babasının para kazansın diye onun okuldan almasına çok bozulduğun anlattı.asım ustanın sertliğinden en ufak hatasında tornavidanın sap kısmıyla rasgele sırtına vurmasından yakındı.babasına anlattığı zaman karşılaştığı sus eşek herif lafını hazmedemeyişini eninde sonun da usta olacağını o zaman hesaplaşacakları konusundaki yeminini beyan etti.anlattıkça açıldı.açıldıkça ağladı.ağladıkça anlattı.durgunlaştığı zaman moral bulma umuduyla hayallerini anlatmaya koyulduEğer her şey olduğu gibi olmasaydı öğrenimine devam edecek sonrasında Akif'le meslektaş olacaktı.belki de aynı onun gibi mesleğine sataşan boşboğaz birini-hayırdır bir yerin mi ağrıyor diyerek aşağılama fırsatı bile bulabilecekti. Üstelik hayvanata muhabbetle yüreğiyle dalga geçer gibi kirli olan ellerinden de kurtulmuş olacaktı.Düşünsene cem diyordu.hem hayvanlarla içli dışlı olacağım hemde bu işten para kazanacağım.ne manyak olurdu kim bilir..yanından geçerken üzerine yanlışlıkla basınca ölecek izlenimi veren peluş hastaları olacağını düşündü.doğru söylemek gerekirse hayvanlar aleminde bir tek bu canlıları sevmiyordu.yanından geçerken sanki bir şey yapabilecekmiş gibi havlamalarına sinirleniyordu.birde her gördüğünde şut çekmeye müştak oluyordu. Denizin kendine has kokusu fevc fevc burun deliklerinden içerisine nüfuz ederken koluna sıçrayan bir damla deniz suyuyla vaziyetini değiştirdi.pantolonunun arka cebinden koparılırken yırtıldığı anlaşılan birkaç tane kağıt çıkardı.uçma yetisine sahip sırdaşına hitaben. -bak Cem dedi bunları her okuduğumda keyfim yerine gelir ister misin senle paylaşayım. cık sesini hüsnü zan ederek evet olarak yorumlayıp okumaya başladı -canımızdan çok sevdiğimiz köpeğimiz fifiyi kaybetmenin derin ızdırabı içindeyiz.bu zor günümüzde bizi yalnız bırakmayan değerli dostumuz ve aile veterinerimiz sayın bilmem kim beyefendiye tüm emeklerinden dolayı teşekkürü bir borç biliriz. -çocuğumuz(!) sisi kaybolmuştur.bulan duyan gören onun hakkında en ufak bir bilgi getirene bilmem kaç dolar ödül verilecektir. -trakya kırması İsveç dalması köpeğimiz dobiye asaletine uygun eş aramaktayız.ilgilenenlerin şu numarada bize ulaşmalarını ivedilikle rica ederiz. Orhan veli üstad gibi urumeli hisarına yakın oturmuşken okkalı bir küfür savurdu.kendi hayatı parasızlık yüzünden mahvolurken babası parasızlık yüzünden onu okuldan alırken bazıları itten çocuğum diye bahsediyor ölümünden duyduğu üzüntüyü dile getirmek için sayfalar dolusu ilan veriyordu.cem ile durumu paylaşmak istedi ama kelimelerin kifayetsiz kaldığı anı yaşıyordu.hayalleri ile hakikatlerin çatışması asabının bozuyordu.bir yanda hassülhaslar keyif için kariyer yakarken diğer yanda kendi gibileri yaşamak için ömürlerini yakıyorlardı.isyanın eşiğine gelmişti.ceme ne susuyorsun diye bağırmaya başladı.kafesi eline aldı.şaşkın şaşkın bakan kuşa ağzından köpükler saça saça bağırmaya başladıneşelenirrim diye okuduğu kağıt parçaları bu kez haftalığını hayalleri için harcadığından olsa gerek asabını bozmuştu..nerede adalet diye bas bas bağırıyordu.tam kafesi yere çarpacağı sırada Süleymaniye‘den yükselen ezan sesiyle olduğu yere çivilendi.ezanın bu kadar mana taşıdığı tek bir yer hatırlıyordu oda arkadaşının babasının ölümü üzerine gittiği taziyede duyduğu ezandı..her sabah geçtikleri kapıdan geçen arkadaşının babasının bir daha o kapıdan geçemeyecek olduğunu ve bunun bir gün mutlaka kendi başına da geleceğini düşünerek ezanı dinlemişti.şu dakika da aynı hissi yaşıyordu.ateş saçan gözlerine su serpen ulvi ses aklını başına getirdi.kafesi yere bıraktı.yüzünü denize döndü.gözlerini kapatıp yüzünü okşayan rüzgarın sürüklediği su partiküllerinin serinliğinde ezan bitinceye kadar bu alemlerden başka bir alemde dolaştı.ezan bitti de yoluna devam ederken fırtına sonrası durgunlaşan denizler gibi pişman mahçup ve mahzun yeni arkadaşından affının binbir rica ile talep ediyordu..----------------------------------------------------------------------- Bu Denli Yalnızlık şu ileride ki çiçekleri solmuş bahçeli ahşap evin içerisinde yaşardı bulut dede. yalnızlığını asla paylaşmazdı.asabi suratı hep asık ve insanları sürekli tersleyen biriydi.akşamları daktilo sesi duyulurdu evinin önünde. daktilosu ile şarkılar söylerdi. loş ışıklı odasından yükselir sesler semaya ulaşırdı.yazılarının başlığını en sona bırakırdı hayatı gibi. yazı biter dışarı çıkar sokaklarda arardı başlığı.ak saçında yalnızca bir tel siyah kalmıştı. kader o an unutmuştu bulut dede'yi.o saçı aka çevirmeden gitmişti. şöminesinin ateşine gömdü resimlerini.evin bacasından çıkan dumanlar ile geçmişini attı karanlıklara. kapı zilinin nasıl çaldığını bile bilmezdi.bir telefonu vardı ama ahizesi pencere camından sarkmış sarı çimlere uzanmıştı. bu kaderden oda kaçamamıştı. o kadar uzun zaman olmuştu ki... hiç evlenmemiş hiç kimseyle dostluk kuramamıştı. yalnızca daktilosuna dokunur kimsenin yüreğine dokunmasa izin vermezdi. titrek yaşlı parmakları sevgilinin teninde gezercesine harflere dokunur yakını görmeyen gözlerinin önündeki gözlüklerini arada bir düzeltirdi yari izlercesine.bir gece yine daktilo başladı şarkılarını söylemeye. şömine ateşi bir kaç fotoğrafı daha attı karanlıklara. bulut dede gene kinini yazıyordu satırlara.bu daktilonunn tuşlarının sesinden gayet iyi anlaşılabiliyordu. o denli sert ve seri basışları duyduğunuzda sizde bunu anlayabiliyordunuz. hiç bir endişe duymaksızın sadece iç dökümünü gerçekleştirdi. bir anlam kayması olması umurunda bile değildi.ya da beğenilme çabası. sadece şömineye at bir kaç resim onların ışığında yaz geçmişi. bulut dede buydu işte.gene yazı bitmiş başlığa gelmişti. bulut dede kalktı sandalyesinden "ah unutulmak" dedi. kapısını araladı ve çıktı. çıkarken dudakları hafifçe kıpırdadı ve sayıkladı." sende mi ölüm unuttun beni?" bir an kapı çaldı. yazar bile ilk defa duyuyordu bu kapının zilini. bir kuş sesi ile çalıyormuş. titrek korkak bir kuş gibi. bunca zaman terkedilmişlik ile yaralı kalmış bir kuş gibi.ilk defa biri gelmişti ve bulut dede evde değildi. yalnızlık zevkin doruk noktalarında şehvet ile gülmekteydi. ama kim gelmiş olabilirdi ki?gecenin geç saatleriydi ve bulut dede evine geldi. şimdi bir başlık atacak ve usulca yatağına uzanacaktı. her zaman böyle yapardı. loş ışıklı odasına çıktı.ağır ağır adımları bedenindeki ağrıları dışarıya vurmaktaydı.gekdi çalışma masasının önüne sandalyesini çekti ve ellerini daktilosunun üstüne koydu. ama başlık atılmıştı. bu denli unutulmuşluk bu denli yalnızlık. başlığı bir not edasındaydı." geldim evde yoktun ben Azrail." ----------------------------------------------------------------------- Gözlerdeki Mutluluk Cebimdeki biletleri çıkardım. Numaraları kontrol edip yerime oturduğumda tren hareket etmek üzereydi. Uzun uzun çalan düdüğü yolcuları kompartımanlara davet ediyondu.Akşamın kızıllığı göz alıyondu. Güneşin karşıdaki dağların arkasına doğru yönelen kızıl ışınları yüzümüzü yalıyondu. Valizimi yerleştirdim. Yakın dostum olan kitabımı çıkardım. Bir bölüm okuyup önümdeki koltuğun arkasında bulunan fileye bıraktım. Bu arada tren hareket etmiş yolcular ile uğurlamaya gelenler birbirlerine el sallıyondu. Bizi uğurlamaya kimse gelmemişti. Küçük kızım ise nispet edercesine kompartımanın penceresinden herkese el sallıyondu.Yan tarafta oturan gözlüklü örme takkeli beyaz sakallı yaşlı adam yanındaki koltukta oturan iki genç kıza direktifler yağdırıyondu. Yanındaki boş koltuğa kimsenin oturmaması için kendince tedbirler alıyondu. Böyle davranmasına sebep belki de kıskançlık duygusuydu. Yaşlı adamın yanına gelip dikilen genç: -Amca oturabilir miyim? dedi. -Biletin var mı? dedi sert bir ifadeyle. -Var. Beş numara. Artık yapacak bir şeyi yoktu. İstemeyerek: -Gel otur dedi ve ayağa kalktı.Genç amcanın yanına oturdu. Uzunca bir süre hiç konuşmadılar.Yan tarafta oturan bir başka genç hep pencereden dışarı bakıyondu. Kim bilir nerede neyi hayal ediyondu?Bir ara pencereden sol tarafa bakıyonum... Uçsuz bucaksız buğday tarlaları... Olgunlaşmış dolgun başakların baştanbaşa sapsarı ettiği tüm¤¤¤¤iz çıkıntısız altın renginde bir deniz...Güneşin son ışınları hafifçe esen rüzgârın dalgalandırdığı bu altın rengi buğday denizinin üzerinde daha alımlı daha kırmızı daha göz alıcı hale geliyondu.Kendimi alamadım. Uzunca bir süre baktım. Bu güzelliğe ufukla birlikte bakmak dinlendiriyondu. Çok uzakta bir köy görünüyondu. Minarenin alemi karşıdaki dağın üstündeymiş gibiydi. Demiryolunun sağında meralar vardı. Aralıklarla koyun sürüleri ve inek sürüleri görülüyondu.Yağmurlama sistemi ile pancar sulayanlar vardı. Yakınından geçerken aşağıya düşen damlacıkların güneşin kızıl ışıkları ile birleşmesi öyle bir renk curcunası oluşturuyondu ki doğrusu seyretmeye değerdi.Trenin çıkardığı toz kütlesi boşluğa doğru yükseliyon; sanki güneşle ufukta birleşmiş gibi bir manzara oluşturuyondu.Bir arkadaki bayan eline aldığı kitabı soluksuzca okuyon; ara sıra da beş altı yaşındaki kızıyla oynuyondu.*** Yanımdaki yaşlı adam dolaşmak için çıkan kızların geri gelmesiyle derin bir nefes aldı. Birlikte oturduğu genç ile koyu bir sohbete başladı. Artık ufuk tamamen kızıla boyanmış güneş dağların arkasına çekilmişti. İçerideki hararet yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştı.Dağların rengi kurşuni siyaha boyanmış ağaçlar seçilemez hale gelmişti.Bu arada kızım Aliye kendisiyle ilgilenmem için beni tekmeliyondu. Kendisiyle ilgilenmemi istediği zaman hep böyle yapardı. Arada bir “baba” diye nâra atıp elini yazdığım kâğıdın üzerinde gezdiriyon kalemimi almaya çalışıyondu.Yazma imkânı bulamadığım için kalem ve defterimi kaldırdım. Kızımla oynayıp onu memnun etmeye çalıştım. Kızım kalemle çizip karalamayı çok severdi. Eline aldığı kalemle karışık resimler çizer sonra da şu şu diyerek çizdiği şekilleri isimlendirirdi. Defterimden bir yaprak koparıp kalemimle birlikte verdim. Uzunca bir süre beraberce çizip oynadık. Sıkıldı. Elindeki kalemi bana uzattı: -Baba! Al dedi. Arkasından çizip karaladığı kâğıdı uzattı. Sonra da annesinin kucağına yattı. Gözlerini zonla kapayıp:-Anne! Nen nen diyerek uyumak istediğini ifade etti. Trenin ahenkli şekilde çıkardığı “tıkıtık” sesleri arasında uyudu. *** Kızım uyuduğuna göre yazmama engel kalmamıştı. Kalemi elime alıp tekrar yazmaya başladım.Yandaki yaşlı adama baktım. Cebinden çıkardığı Kuran-ı Kerim'i okuyondu. Yüzündeki olumsuzluk kaybolmuştu. Dünya ile bağlantısı olmayan bir huzur gözlerinde parlıyondu. Evet gözlerde parlayan huzur yayılıyondu gecenin loş ışığı altındaki kompartımana. Belki de gözlerdeki aydınlıktı gördüklerim. Okumaya bir müddet daha devam etti. Yanındaki gence döndü: -Delikanlı! Müsaade edersen namaz kılacağım dedi.Genç kendisinden istenen karşısında mutlu olduğunu gösterircesine:-Tabii tabii buyurun diye cevap verdi. Ayağa kalktı. Kompartımanın kapısına doğru yürüdü. Namaz kılan bir insana hizmet ettiği düşüncesi yüzünden döküldü. Bu duyguların etkisiyle o da mutluydu. Yaşlı adam dizlerinin üstüne çöktü. Ellerini kaldırıp tekbir aldı. Namazını kıldı. Buruşmuş ellerini kaldırdı. Dua etti sessizce.Namazdan sonra yan tarafta oturan kızların verdiklerini yedi.Genç kıza döndü: -Hatice! Ahmet amcan da duymuş benim kriz geçirdiğimi. -Öyle mi? -Hııı. Geçen gün telefon açtığında söyledi. -... Bir süre kendi aralarında konuştular sessizce. İçimden yaşlı adamla konuşmak geldi. Tepkisinin nasıl olacağını bilemediğim için vazgeçtim. Ani bir hareketle öne doğru eğildim: -Amca nereye gidiyonsunuz? dedim.Gülümseyen yüzüyle bana döndü: -Kütahya'ya dedi.-onalı mısınız? -Evet. Konya'dan geliyonuz. -Hayırdır? Konya'da bir işiniz mi vardı? -Mevlana'yı ziyaret ettik. Konya'da akrabalarımız var. Yanlarında bir kaç gün kaldık. Sohbeti epeyce ilerletmiştik. Bana Konya'nın güzelliklerini anlattı... Mevlana'dan Alaaddin'e... Sırçalı Medreseden Meram'a... Camilerinin güzelliklerinden şehrin temizliğine kadar:-Konya'da yaşamayı isterdim dedi özlem duyan bir sesle. Mevlana'ya olan sevgisini anlatmak için duramadı cümleleri peş peşe sıraladı:-Mevlana'yı sık sık ziyaret etmek herhalde huzurumu artırırdı. Ziyaret ettiğimde çok farklı duygular yaşadım. Manevi bir hava soludum bitmesini hiç istemeden. Anlatamam.Sessizce dinledim. Bazen başımı salladım “evet” anlamında. Mevlana'dan etkilendiği her halinden konuşmalarının her cümlesinden belliydi. Her “Mevlana” deyişinde gözleri parlıyon gözlerindeki mutluluk kompartımana yansıyon ve yüzündeki sevinç ifadesi büyüyondu. Böyle bir sevgi insanı ve gönül dostundan etkilenmemek mümkün müydü? Konuşmalarının arasını Mevlana'nın sözleri ile süslüyondu. Bir çırpıda Mevlana'nın birçok sözünü sıralayıverdi: “Şefkat ve merhamette güneş gibi ol.” “Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol.” “Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol.” “Hoşgörüde deniz gibi ol.” “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.”“…” -Ne kadar güzel değil mi? dedi. -Böyle olsak; zaten herkes huzurlu olur. Gözlerden hep mutluluk dökülür. Hatta insanlar “sadece olduğu gibi görünse” sıkıntılar kendiliğinden ontadan kalkar… diyerek karşılık verdim. Konuşmalarımız Mevlana üzerinde devam etti gitti. Bilgiliydi. Mevlana'nın kitaplarından da haberdardı: -Mesnevi Fîhi Mâfihi… dedi.O konuştukça ben şaşırdım. Bilgisinden ve Mevlana sevgisinden dolayı saygım arttıkça arttı. *** Konu dönüp dolaşıp; geçirdiği krize gelmişti: -Çok zon dedi. Çok zon. Allah düşmanımın başına vermesin.O anı yaşıyon gibiydi. Yüzündeki çizgiler derinleşti. Düşündükleri gözlerine yansıdı. Kaldığı yerden devam etti: -Dünya boş... Anlamsız... Bir varsın bir yoksun... Daha birkaç gün öncesiydi. Kriz geçirdim. Gidip gelmişim anlayacağın. Hiç bir şey hatırlamıyonum. Gözlerimi açtım ki hastanedeyim.-Geçmiş olsun. -Sağ ol evlat! İnsan hayata pamuk ipliğiyle bağlı. Koptuğu anda her şey biter. Ben o anda ölebilirdim de. Hayat durmadan devam ediyon. Tıpkı bir tren misali. Tren istasyondan kalkınca geri dönmez. Zamanında binersen ne âlâ. Yoksa aynı trene bir daha binemezsin. Önemli olan zamanında binmek. Treni kaçırmamak. Tabii bu arada yolculuk için yolluk hazırlamayı unutmamak gerekir.-Doğru söylüyonsun dedim.Pür dikkat dinlemem hoşuna gitti. Bana olan ilgisi arttı. Devamlı konuşma isteğini anladım. Konuşup rahatlaması düşüncesiyle yakınlık gösterdim. -Sen nereye? diye sondu. -Kütahya'ya. -Kütahyalı olmadığın belli. -Değilim. Yakınlarımı ziyaret için gidiyonum. -Çok iyi. Büyük sevap. Akraba ziyaretini terk edip yakınlarıyla ilgiyi kesmeyi dinimiz hoş karşılamaz.-Evet derken göz kapaklarımın ağırlaştığını hissettim.Uyuma isteğim artmaya başladı. Uyumak isteğimi söylesem ayıp olur mu? diye içimden geçirdim. Yanımdaki amca konuşmasına devam etti:-Misafirim ol diyerek evini tarif etti.-Nasipse inşallah dedim.-Şehir teklifi falan değil ha! dedi gülerek. -İnşallah dedim ikinci kez.Bu sözlerle esnemelerim arttı. Amca içimden geçenleri okuyonmuşçasına: -Birazcık uyuyalım diyerek gülen yüzünü pencere tarafına çevirdi.Trenin tıktık sesli ninnisiyle pencereden dışarıdaki karanlıklara gömüldü gözlerim. Uzaktaki yanıp sönüyon gibi görünen bir köyün sokak lambaları ile yıldızların parıltısı birleşmiş gibiydi. Karanlıkta kaybolan gözlerim uzaklardaki ışıklar arasında asılı kaldı... Sessizlik içinde duraksıyonum. Bir şey arıyonum; bulamıyonum. Yan tarafımdaki oturan amca nefes almakta zonlanıyon. Moton sesi gibi hırıldıyon boğazı. Bağırıyon; sesi çıkmıyon. Ağzından köpükler akıyon. Çırpındıkça çırpınıyon. Yüzü gözü mosmon kalıyon. Bir şey yapmak istiyonum. Elimden bir şey gelmiyon. Yardımcı olamamak; çaresizlik konkutuyon. Gözlerimin önünde ölüme giden birisi. Ürperiyonum. Ölüm konkutuyon beni. Benliğimi çepeçevre sarmalıyon. Ölmek ölümü yaşamak... Soğuk bir düşünce. Soğuk bir terleme. Soğuk bir dokunuş. Elimde başlayan demir soğukluğu vücudumda yayılıyon. Titriyonum.“Kütahya” diye bağıran kondüktörün sesi kulaklarımda çınladı. Hafifçe doğruldum. Gözlerimi ovaladım. Kendime gelip yanımda oturan amcanın mışıl mışıl uyuduğunu görünce içim ısındı; sevindim. Amcanın Mevlana'dan bahsederken gözlerinde oluşan mutluluk şimdi benim gözlerimde de parladı. O anda avaz avaz bağıran Kondüktörün sesi ahenkli notaların oluşturduğu güzel bir beste gibi geldi----------------------------------------------------------------------- Yılancı Bekir Çocukluk yıllarımın seçtiği kasabayı düşündüğümde her nedense sıcak toz ve dikenler gelir aklıma.Mahalle arasındaki tozlu yollar yolun kenarında hatta bazenda yolların ontasındaki çakır dikenleri ve dikenlerin ayaklarımızda oluşturduğu ama bize doğuştanmış gibi gelen yaralar. Yoldaki tozlar çığlıklarımızla havaya kalkar oyunumuza katılır gibi gelirdi bana.Ne kadar çok çığlık varsa o kadar çok toz demekti. Çığlıklar çoğaldıkça toz yoğunlaşır birbirimizi göremez olurduk. Yol kenarındaki sararmış dikenler bembeyaz olurdu.Bazen sokaktan gelen bir ayak sesi ile irkilirdik.Çığlıklar yavaşlayıp toz bulutu çekilirken köşe başında sırtı tonbalı bir adam belirirdi. Öylece hareketsiz kalır ona bakardık. Arada fısıldaşmalar olurdu:"Yılancı Bekir Yılancı Bekir" diye.Adam yavaş yavaş yürüyerek yanımıza gelir ve bize hiç bakmadan yoluna devam ederdi. Bizler Fareli Köyün Kavalcısı misali tozlu yolda ilginç bir kafile oluşturarak onu takip ederdik.Bazen arkasındaki diğer mahalle çocuklarının yaptığı gibi bizde dalıp başka mahallelere kadar gittiğimiz olurdu.Nerede duracağımız tamamen Yılancı Bekir'in keyfine kalmış bir şeydi.Gölge bir yer bulup ta yere çöktüğünde bizlerde hemen yarım daire oluşturup![]() onu ve daha çokta çuvalını izlemeye başlardık.Çuvaldaki her kıpırtı bizi ürpertir konkuya salardı. Ama o bizi hiç umursamazdı. Saçlarına temas eden kısmı kirden simsiyah olmuş şapkasını çıkarır dizlerinin üzerine koyardı.Elini ceketinin iç cebine uzattığında biz cebinden yılan çıkaracağı konkusuyla bir kaç adım geriye çekilir beklerdik. O cebinden tütün tabakasını çıkarır eliyle kapağına bir kaç fiske vurur ve açılan tabakadan bir sığara sarardı. Bu süre bize bir asır gibi gelirdi.Ama o hiç umursamaz şalvarının cebinden çıkardığı benzinli çakmağını bir kaç kez çaktıktan sonra sigarasını yakar keyifle tüttürürdü.Çevreden bir kaç büyüğünde kalabalığa katılmasıyla Yılancı Bekir tonbasını önüne çeker içerisine hiç bakmadan yılanları bir bir dışarı çıkarıp oynamaya başlardı. Biz konkuyla biraz daha geriye çekilirken o yüreğimizi ağzımıza getirecek şekilde yılanları koynuna koyar boynuna dolar hatta bezende kafalarını ağzına alıp ısırırdı.En büyük yılanı en son çıkaracağını düşünerek gözlerimizi tonbadan ayırmazdık. En büyük yılan muhtemelen siyah renkli olurdu.Yılancı Bekir yılanlarla oynamaya başladığında çevresindekileri unuturdu adeta. Önce yılanı bırakır gözleriyle takip ederdi. Zavallı yılan çevredeki kalabalığı görünce tonbadan çıktığına bin pişman olmuş gibi gelirdi bana.Hemen saklanacak yer arardı. En uygun yerde Yılancı Bekir'in şalvarının kenarı veya içi olurdu. Bekir kavrulmuş yüzündeki zekice parlayan gözlerini kısar kaşlarını çatarak yılana kızar azarlardı.Zavallı yılan sanki anlıyonmuşçasına hemen toparlanır ve yön değiştirirdi.Bizler onun yılanlarla konuştuğuna ve onlara söz geçirdiğine inanırdık. Gösteri bittikten sonra tonbanın yere gelen kısmını temizler sonrada sırtına alırdı.Büyüklerden bahşiş verenler olurdu.Bizler çuvaldan gözümüzü hiç ayırmaz kıpırtılara bakarak en büyük yılanın hala tonbada olduğunu ve onu hiç dışarı çıkarmadığını düşünürdük. ----------------------------------------------------------------------- Mor Adamlar Mor ADAMLAR Ali sakin bir yaşamı olan ailesi arkadaşları öğretmenleri kısacası herkes tarafından çok sevilen bir çocuktu. 10 yaşında 4. sınıf öğrencisiydi.Ali bir sabah kalktı. Elini yüzünü yıkadı kahvaltısını yaptı. Önlüğünü giydi. Okula gitmek için yola çıktı. Yolda şarkı söyleye söyleye gidiyordu. Karşısına 2 adam çıktı. Bu adamlar Ali'nin çok dikkatini çekti. Korktu ve koşa koşa okula gitti. Okula vardı. Arkadaşı bu telaşının sebebini sorunca Ali anlatmaya başladı.- sabah kalktım elimi yüzümü yıkadım. Önlüğümü giydim. Okula geliyordum. Karşıma iki adam çıktı. Ben de çok korktum.Arkadaşı sorar; - kim bu adamlar? Ali cevaplar; - Mor ADAMLAR... Arkadaşı Ali'ye bir tokat yapıştırır ve gider öğretmenine şikayet eder. Ali şaşkınlık içinde öğretmenin yanına gider. Öğretmeni anlat deyince başlar anlatmaya; - sabah kalktım elimi yüzümü yıkadım kahvaltımı yaptım önlüğümü giydim. Şarkı söyleye söyleye okula geliyordum ki karşıma iki adam çıktı. Ben korku içinde geldim ve arkadaşıma anlattım.Öğretmeni sorar; - kim bu adamlar? Ali alacağı tepkiyi bilmeden; - Mor ADAMLAR... Der ve demesiyle birlikte kendisini okul müdürünün yanında bulur. Müdür Ali'ye dönerek sorar; - anlat bakalım neden buradasın? Ali başlar anlatmaya; - ben sabah kalktım elimi yüzümü yıkadım kahvaltı yaptım önlüğümü giydim. Şarkı söylerek okula geliyordum ki karşıma iki adam çıktı. Ben korktum. Koşa koşa okula geldim arkadaşıma anlattım arkadaşım bana bir tokat attı öğretmenime gönderdi öğretmenime anlattım beni size getirdi.Müdür hayretle sorar; - kim bu adamlar? Ali bu defa korkarak cevaplar; - Mor ADAMLAR... Müdür bağırmaya başlar. Ve Ali'yi okuldan kovar. Ali ağlayarak eve gider. Annesi kapıda Ali'yi ağlayarak görünce hemen içeri alır ve olanları sorar. Ali başlar anlatmaya ![]() - hani anne ben sabah kalkmıştım elimi yüzümü yıkayıp kahvaltımı yapmıştım. Sonra önlüğümü giyip şarkı söylerek okula gidiyordum. Yolda iki adam gördüm. O adamlardan korktum okula gittim arkadaşıma anlattım bana bir tokat attı ve öğretmenime şikayet etti. Öğretmenim sordu. Öğretmenime anlatım. Öğretmenim kulağımdan tutup müdürün odasına götürdü. Müdüre anlattım beni okuldan kovdu. Şimdi buradayım. annesi epey bir merak ederek sorar; - peki kim bu adamlar? Ali annesinin bir şey demeyeceğini düşünerek cevaplar. - Mor ADAMLAR... Annesi Ali'ye kızarak onu odasına kilitler ve akşam babası gelesiye kadar orada kilitli kalacağını söyler. Ali kilitli kaldığı süre boyunca düşünür acaba bu mor adamların sırrı ne diye. Her neyse zaman geçer akşam olur babası gelir. Ali'nin odasında kilitli olduğunu görünce neler olduğunu sorar. Ali başlar anlatmaya; - baba ben sabah kalktım elimi yüzümü yıkadım kalvaltımı yaptım önlüğümü giydim şarkı söyleyerek okula gidiyordum ki karşıma iki adam çıktı. Ben de korktum okula gittim arkadaşıma anlattım. Arkadaşım bana tokat attı ve öğretmenime şikayet etti. Öğretmenim de anlattıklarımı duyunca benim kulağımdan tuttuğu gibi okul müdürünün yanına götürdü. Okul müdürü sordu. Ben anlatım. Sonra beni okuldan kovdu. Ağlaya ağlaya eve geldim .anneme anlattım. Annemde odaya kapattı.Babası da herkes gibi merak edip sorar; - kim bu adamlar oğlum? Ali babasının da bişey demeyeceğini düşünür. Biraz düşündükten sonra cevaplar; - Mor ADAMLAR Babası da arkadaşı öğretmeni okul müdürü ve annesinin yaptığını tekrarlar;- Ne!mor adamlar mı?diyerek Ali'yi evllıktan redderder ve polise götürür. Polisler babasının oğlunu kendi elleriyle onlara götürdüğünü görünce şaşkınlık içinde neler olduğunu sorarlar. Ali yine başalr anlatmaya; - polis amca ben sabah kalktım. Elimi yüzümü yıkadım. Kahvaltımı yaptım. Önlüğümü giydim okula gidiyordum ki yolda iki adam gördüm. Korktum. Okula gittim arkadaşıma anlattım. Arkadaşım duyunca bana tokat attı ve öğretmenime şikayet etti. Öğretmenim kulağımdan tuttuğu gibi okul müdürünün yanına götürdü. Okul müdürü beni okuldan kovdu. Ağlaya ağlaya eve geldim. Anneme anlattım annem beni odaya kapattı. Akşam babam geldi. Babama anlattım. Babam da beni evlatlıktan reddederek buraya getirdi. İşte şimdi burdayım. Polislerin adeta ağızları açık kalmıştı. Ne var bunda dercesine baktılar. Ali gecikmeden cevapladı; - Mor ADAMLAR.... Bunu duyan polisler Ali'ye kelepçeleri geçirerek onu on yıl hapise mahkum ettiler. Ali şaşkın ve merak içinde on yılını gençlik yıllarını hapishanede geçirdi. Heleşükür çıkacağı gün gelmişti. Günyüzünü görünce birilerinin onu karşılayacağını düşündü. Fakat kimse yoktu. 20 yaşında üzgün bir gençti o. Ailesinin onu affedeceğini düşünerek mahallelerine gitmeye karar verdi. Evlerinin önüne geldi ve o eski günlerini düşündü. Hala bilmiyordu o adamların sırrını. Artık kendine söz vermişti. O adamların ismini anmayacaktı. Korkulu bir şekilde kapıyı çaldı. Kapıyı açan ne annesi ne de babasıydı. Anne ve babası taşınmıştı oradan. Ve hiçbir kimsenin de nereye taşındıkları hakkında bilgisi yoktu. Ali okuluna gitti. Ne bir öğretmenini gördü ne bir arkadaşını. Ben içerdeyken neler neler değişmiş diye düşündü. Ama on yılını feda ettiği bu adamlar aklından hiç çıkmıyordu. Nerede kalacağını neler yapacağını düşünerek yürürken karşısında ne görsün. Mor ADAMLAR....! bu defa ürkmedi. Ve herşeyi öğrenmek için koşmaya başladı. Koştu koştu ve tam adamların yanına varıyordu ki.......! koca bir kamyon Ali'ye çarpmıştı. Ali orada feci bir şekilde can verdi.Arkasında yalnızca bir sır perdesi bıraktı. Önce okulundan kovulduğu sonra evlatlıktan reddedildiği daha sonra da 10 yılını hapishanede geçirdiği adamlar kimdi....! kimseden habersiz.....ve çaresizce dünyaya veda etti......!----------------------------------------------------------------------- Bu Şehirden Ayrılırken Gecenin yarısı kocası eve geldi. Karısının yattığı odaya gidip kapıyı sinirli bir şekilde açarak; "Ne zaman çıkıp gidiyorsun evden?" Zavallı kadın kocasının gözlerinin içine baktı bir anda kan çanağına dönen gözlerinden kar tanesi büyüklüğünde yaşlar süzülmeye başladı.Sesi kısılmıştı korkutan. Düşünmemeliydi o an hiç birşey düşünmemeliydi yoksa düşündüğü başına gelecekti.İçine korku düşmüştü ve yüreği küçük bir serçenin yaralı yüreği gibi titriyordu. Kocası kaba saba bir adamdı karısından ayrılmaya karar vermişti. Sebebi yoktu sebepsiz insan karısından ayrılmak ister mi?Asıl sebep kocasının ailesinin gelini istemeyişiydi. onların gelenek göreneklerine uygun değildi.Baş örtüsü takmıyordu uzun etek giyinmiyordu ve kazandığı maaşını biriktirip kaynana ve kaynatasının uğraşıp çabalayıp yaptırdığı o apartman dairesini satın almıyordu. Her ne kazanılırsa aile içinde kalmalıydı. Bunlara boyun eğmeyişiydi suçu.Kocası karısının yanına geldi; "Uyuz kediler gibi yatma orda hadi kalk bakalım"Karısı çaresiz kalktı uzandığı koltuktan; "Kolumu bırak acıyor".Adam karısının kolunu öfkeyle öyle bir sıkmıştı ki kadıncağız inliyordu. Pijaması üstünde ayakları yalınayak tuttuğu gibi attı zavallı kadını gecenin bir yarısı dışarıya sırtına giyineceği bir hırka bile vermeden.O gün inadına yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyordu. En son arabasının anahtarlarını verdi; "Şimdi git nereye gitmek istiyorsan benden çıktın artık"Kadın yaşlı gözlerle düştüğü yerden kalktı; "Bari ayakkabılarımı ver hava çok soğuk"Kocası kapadı karısının yüzüne kapıyı öyle bir kapıyı kapatışı vardı ki bütün apartman gürültüden uyanmıştı.Arabanın anahtarlarını aldı ve merdivenlerden indi yavaşça.Belki diyordu belki kapıyı açar ve gitme der. Gecenin bu saatinde nereye gidebilirdi gidecek hiç kimsesi yoktu arkadaşından başka.Apartmandan çıktığında bakındı etrafına sessizlik sarmış dört bir yanını ve sadece yağan yağmurun sesini duyuyordu. Arabasına gitti kapısını kitledi ve yağmuru izlemeye. Uzun bekleyişin ardından uzaklara bakan gözlerini kendini çekip aldı düşüncelerden. Artık durmak anlamsızdı bu şehirde ve gitme zamanı gelmişti.Peki ya çocukları onları bir kez bile öpüp koklayamadan bağrına basamadan gitmek zorunda kalmıştı. Yavruları annelerinin gittiğinden habersiz olacaktı.Uyandıklarından onlar için annesiz yokuşlu acemi alışık olmadıkları bir yaşam başlayacaktı.Dayanabilir miydi küçük yürekleri annelerinin yokluğuna?Tüm umutları hayalleri yırtılmış yakılmışçasına kahretti kendini ve ilerlemeye başladı ıslak caddelere doğru ve karıştı yağmura.----------------------------------------------------------------------- Kaybedilen Leyla Menteşelerin aheste gıcırtısı eşliğinde aralanan ceviz kaplamalı kapının ardında birbirine doyamadan ayrılmış iki aşığın silûletleri belirmişti. Omzuna dökülen siyah menekşe kokulu saçları ve insanın içine işleyen kaş uçlarının sahibinin dahi bir ressamın yetenekli fırçasından yeni çıkmış gibi duran çocuksu dudaklarından yükselen -Gene mi gidiyorsun feryadı apartman boşluğunda yankılanmıştı. Hani öyle sözler vardır ki söyleyeni ‘'O'' olmasa kimseye yakışmaz. İşte bu da o sözlerden biriydi. Doğduğu günden bu yana yirmi bir kez yılbaşı piyangosu çekilmiş kar sineli şeker kutusu tam dört yıldır dünyanın en iyi kocasına sahip olması itibariyle kendini büyük ikramiye talihlisi olarak görüyordu. İçinde otuz iki tane halis inci saklı bir istiridyeye benzeyen ağzının en az sakladıkları kadar değerli koruyucuları büzülünce kocası dayanamadı. Kapının dışına çıkardığı siyah çantasını tekrar içeriye aldı. Siyah göz bebeklerinin içinde şefkati aşkı ve hüznü aynı potada eriten karısının yüzünü avuçlarının arasına aldı. Su misali dalga dalga dökülen saçlarının arasında parmaklarını dolaştırdı. Tek kelime etmeden birbirlerine sıkıca sarıldılar. Öyle ki yaşamanın yüklediği sorumluluklar olmasa ve kimse onlara ilişmese ömür boyu bu halde kalmaya razıydılar. O an ikisi içinde yekdiğerinin kalp atışlarını algılayıp sıcaklığını hissetmek kadar büyük bir zevk yoktu. Eskilerin kelamıyla bastı zaman neymiş onu idrak ediyorlardı. Siyah renkli paltonun üzerinde kenetlenmiş eller istemeye istemeye çözülmek zorunda kaldı. Hasret dolu buseler ayrılığın hüznüyle öpülen yanağı vakumlayıp nereye giderse oraya sürüklemek istiyor sanılırdı. Halil artık gitmeliyim sözünü o kadar isteksiz terennüm etmişti ki sanki muhatap olarak iki ön dişi kendine inanılmaz bir sevimlilik katan mah pâresini değil de uzay boşluğunu seçmişti. Karşısında duran canlıyı eriterek onunla tek vücut olmak ister tarzda birbirleriyle uzun uzun bakıştılar.Halil eline çantasını alınca daha fazla beklemek istememiş merdivenleri koşar adım inmişti. Biliyordu ki orada kalacağı her saniye bu iş seyahatine gitmemek hususunda ciddi anlamda aklını çelecekti..Ucuz atlatılmış bir felaketten kutulmuş gibi derin bir oh çekti. Simsiyah rengiyle karizmatik ve seçkin duran arabasının kapağını açtı ve koltuğa oturdu.Emniyet kemerini taktıktan sonra bismillah deyip yola koyuldu.Akşama doğru Trabzon'da olmayı tasarlıyordu. Arabanın içinde müptelası olduğu türküler yükselmeye başlamıştı. Modifiye edilmiş ses sisteminin en güzide parçası olan arka kolonlardan genel itibariyle hit parçaların melodisini duymaya aşina kulaklar durumu yadırgasa da Halil için hayatın her saniyesi bir türkü demekti. Otobandan önceki son çıkıştan tedarik ettiği kolasını yudumlarken bir yandan da yıllardır haylini kurup ta bir türlü ulaşamadığı hayali olan İzmir tatilini düşünüyordu. Gülünün başı omzunda mehtaba karşı uzanarak sabahlamak fikriyle mest oluyor uzun yolun monotonluğunu bu hayal sayesinde kırıyordu. Yolun sol tarafında bir porselen firmasının kocaman reklam panosuna işlediği ‘'Ateşte açan çiçekler'' sloganını çok takdir etti. Tam o esnada İran asıllı bir güzele hitaben yazılan -Ağzı kahve fincanı- mısralı türkü başlayınca bu tamlamanın benzetme yönü hakkında biraz önce gördüğü panodan da hareketle fikir yürüttü. Yol uzadıkça hasreti artıyor hasreti arttıkça yol uzuyordu. Sekiz saat direksiyon salladıktan sonra dinlenme vaktinin geldiğine hükmederek gördüğü en yakın dinlenme tesisine yanaştı. Ayaklarını toprağa koyduğu vakit temel ulaşım araçlarının uyuştuğunu fark etti. Kafeteryaya girip sıcak çayla içini ısıtmadan önce biraz yürüyerek ayaklarını açmayı tasarladı. İstemsiz olarak eli telefonuna yöneldi. Kara gülünün sesini duymak istiyordu. A.Grambel'den bu yana telefon açılınca söylenilmesi adet hale gelen üç harfli kelimeyi telaffuz etmek yerine seni seviyorum demeyi tercih etti. E tabi yalnız değildi Gülü de onu seviyordu. İndirimli konuşma tarifesinin müsaade ettiği hududu aşmamak için mevzuyu hemen bağlayıp kavuşacakları anı sabırsızlıkla bekledikleri hususunda görüşlerini beyan ettiler.Sonsuza kadar birbirlerini seveceklerine dair kavilleştiler.Böyle olabildiğine aptal aşık vaziyetindeyken yeni boyandığı belli olan self servis reyonunun önüne geldi.Büyük boy olduğu kadar demli olması talimatını da verdiği çayını aldıktan sonra mekanın köşesinde bulunan iki kişilik masaya damsız oturdu. Oldu olası böyle görüş açısı yüksek yerleri ve kartal yuvası tabir olunan mekânları pek severdi. Bu kez diğer insanların ne yaptıkları gözlemlemek yerine akşam kalmak için Trabzon'da oturan bir dostunun telefon numarasını sim kart hafızasının dijital ortamında aramaya koyuldu. Bir yandan gözü isimlerin üzerinde devr-i rehber ederken diğer yandan eski dost simaları bir bir belleğinin derinliklerinden vesikalık resimler halinde kopup geliyordu. Ansızın duraksadı.Mavi ışık demeti Aslı isminin üzerinde sabitlenip kalmıştı.Bu duraksamanın sebebi çocukken gönül verilmiş ancak hep içe atılarak dillendirilememiş beyaz tenli iltica merciînin önüne yeniden çıkma düşüncesiydi.Günün birinde sen benim en samimi dostumsun mertebesine layık görülerek sonsuza kadar mühürlenen aşk kapısının aralanması ihtimali bir an için içinde tarifi imkansız bir his uyandırdı.Kaybedildiği düşünülen aşka yeniden kavuşmak fikrinin tuhaf zevkinden kendisi için her şeyini adayan karısına ihanet etmek ihtimalinin soğukluğu sayesinde çabuk kurtuldu.Eli arama tuşunun üzerinde bir müddet tereddütle bekledi.Cesaretini toplayarak tuşa basması telefonun üç kez kesik kesik çalması ve o incecik sesten alo karşılığını almasına kadar geçen sürede kalbinin nasıl çarptığını bir Allah bir de o biliyordu.Kekeleyerek cevap verdi.Derdini anlatmaya çalıştı.Aslına bakılırsa ne dediğini bile bilmiyordu.Aslı'nın çok sevinirim demesi üzerine nasıl yaptığını kendiside bilmemesine rağmen fırtınalı havada gemisini sağ salim karaya ulaştıran kaptan gibi hissediyordu.Telefonu masasının üzerine koydu.Çayını ağzına götürürken sıcak su içinde bekletilince kendini koyuvermiş filiz yapraklarının hedefinden –Ben ne yaptım? sorusu kendi kendine yöneliyordu. Depoyu ağzına kadar doldurduktan sonra tekrar asfalt arenaya geri döndü.Yolu yarıladı sarılırdı.Mp 3 çalarında kayıtlı dokuzuncu türkü olan Sarı Gelin türküsünü açtı.Girişteki ney sesi ile türkü lisanı hal ile şah çekiyor üçüncü kıtada ki bu nasıl sevdadır ki seni bana vermezler sözüyle mat diyordu.Bu düşüncelerin arasına direksiyon başında olduğunu unuttu.Eğer refleksleri kuvvetli olmasaydı gazetelerin felaket haberlerini süslemesi işten değildi.Muhtemelen kendisi hakkında iyi şeyler söylemeyen kamyon şoförüne ufak çaplı pandomima gösterisi icra ettikten sonra sağa çekti.Ne oluyor sana Halil sorusunu defalarca haykırdı.Her haykırışında da her halde iyice anlamak için kafasının direksiyona vuruyordu.Başını koltuğun üst bölümüne koyup gözlerini kapattı.Daha dokuz saat öncesine kadar hayatını feda etmeye hazır bir eşi varken şimdi gözlerine başka hayallerin girmesini kabullenemiyor ancak elinden bir şeyde gelmiyordu.Aslı'nın baktıkça insanı alıp götüren büyülü bir yanı olduğuna şüphe bulunmayan yemyeşil gözleri.Of Allah'ım ile başlayan ünlem cümlesini tamamlamaktan aciz olduğunu hissetti.Kendine gelmek için karısının sesini duymanın yerinde olacağını düşünerek karagülünü aradı.Karşısında uğrunda nice fedakarlıklara katlandıktan sonra kendisine hayat arkadaşı olan oldukça güzel kadının sesi olduğu halde söylediklerini duymuyordu.Deva olur diyerek aradığı karısını aksine derdine dert katmıştı.Durumu kuyuya düştükten sonra etraftaki insanlar tarafından kurtarılmak istenen bu amaçla eski bir ip sarkıtılan ipe tutunarak kuyudan çıkmaya uğraşırken ipin kopmasıyla sırt üstü yere düşerek kafasını kayaya çarpan bir çocuğa benziyordu.Önceden yalnız korkuyordu şimdi ise canı yanıyordu.Kendine gel telkinlerini tekrarlaya tekrarlaya marşa bastı.Bin bir türlü hayalin ve hatıranın çarpışması arasında güç bela yolu tamamlayabildi.Aslı'yı tekrar arayarak evine nasıl gidebileceğini sordu.Aslı'nın tarifi uyarınca girişten sonraki ikinci kavşaktan sağa döndü.Marketi görünceye kadar devam etti.Mavi boyalı belediye durağının yanında Aslı'yı beklemeye başladı.Derken siyah kabanının üzerine düşmüş sarı saçları siyah eldivenleri ve lacivert pantolonuyla görenlerde bir kez daha bakma isteğini uyaracak kadar güzel bir kadın vücudunu karanlıkta seçti.Hemen arabadan indi.Uzun süredir birbirlerini görmemiş iki dost samimâne sarıldılar.Bu sarılma ufak bir tetiklemeyle havaya uçacak kadar statik enerji biriktirmiş Marmara fayı gibi gergin olan Halil'in başını döndürdü.Arkadaşı(!)ona sarıldığı zaman ensesinden ılık ılık yükselen lavanta kokusu iradesini esir aldı.Sırf bu kokuyu daha fazla teneffüs edebilmek için biraz abartılı olacak şekilde uzunca sarıldı.Aslı ise çok sevdiği dostuna kavuşmanın heyecanı içinde nerelerdeydin hayırsız işin düşmese aramazdın diyerek sitem ediyor.Yine de iyi ki geldin diye de ekliyordu.Kara fırtına adını verdiği arabasının bu güne kadar taşıdığı en güzel yolcunun Aslı olduğunu söylediğinde tüm kadınların ortak zaafı ola iltifat edilmesinden hoşnut olan aynı zamanda arkadaşının lafı altında kalmak istemeyenAslı Betül yengeye söyleyeyim bakalım o ne diyecek diyor sonrada üst üste konulmuş iki gül yaprağını andıran dudaklarından insanın içini ısıtan bir gülücük peyda oluyordu. Vefasızlık suçlamasıyla ikisinin de itham edildiği kısa yolculuk sonunda Aslının dördüncü kattaki geniş teraslı evine ulaştılar. Aslı tekrar hoş geldin diyerek kollarını açtı ve bir kez daha sarıldılar.Aslı'nın Halil dışında kalan tüm yakın arkadaşları sarılmaktan çok büyük keyif aldığını bilirlerdi.Halil bilmeden ortak olduğu bu sarılma merasimlerini ılık lavanta kokusunun ve yıllardır söylenemediğinden can yakan bir aşkı paylaşmanın hatırına kısa zamanda benimsemişti.Havlu ve şampuan isteyerek uzun yolda kirlenen saçlarını yıkamaya gitti.Saçlarını bir güzel şampuanlayıp duruladıktan sonra içeriye geçti.Bu arada Aslı da çayı hazırlamıştı.Gel bakalım koca bebek sıhatler olsun diyerek yanındaki koltuğu gösteren Aslının davetine icabet etti.Sıcak çayı ile boğazına bayram sevinci yaşatırken koyulaşması muhtemel muhabbete de başladılar.Önce Halil anlat.İşinden okulundan ortak arkadaşlarından hala görüştükleri hakkında bildiklerinden bahsetti.Lakin eşiyle alakalı tek söz söyleyemedi.sebebini bilmiyordu ama yapamıyordu.Sözü Aslı alınca işini yüzeysel olarak anlattı.İşinin ne özelliği olabilirdi ki hep aynıydı.Laf lafı açtı.Nişanlısından söz açıldı.Çok temiz bir insandı.Hayatta tüm güzellikleri hak ediyordu.onu çok seviyordu.Biraz daha birikim yapar yapmaz evleneceklerdi.Mehmet'e kalsa iki gönül bir olsa samanlık seyrandı ancak Aslı iki gönül bir olunca masraflarda çok olur diyenlerdendi.O bunları tüm samimiyetiyle Halil'e anlatırken Halil her kelimede biraz daha yaralanıyor acı çekiyordu.Ne demeye söyleyememişti sanki onu deli gibi sevdiğini.Kendine kızıyordu.Gerçekleşmesi imkansız bir hayalin ömrünün sonuna kadar onu dakika dakika çürüteceğini her akşam Aslı Mehmet'in harem dairesine girerken ve kendisi gün be gün namahrem olurken ne kadar dayanabileceğini kestirmeye çalıştı.Bu kısa hesaptan ruhu sıkıldı.Aslı'nın elinden tutup yürü gidiyoruz dedi.Aslı dur Allah'ın delisi nereye derken çocukluktan beri çılgınlıklarıyla tanınan Halil'in yine eğlenceli bir oyun bulduğundan emin montunu alma mücadelesi veriyordu.Şehrin sisli sokaklarında yürümeye başladılar. Aslı'ya bu şehrin en güzel yeri neresi diye soran Halil'e Boztepe karşılığını verdiğine bin pişman olan Aslı -Ya ne olurdu sanki arabayla gitseydik diyor Halil ise hem biraz zayıflarsın fena mı diyerek dalga geçiyordu. Boztepeye ulaştıkları zaman Aslı en yakında ki salıncağa kendini attı. Ölüyorum senin yüzünden manyak şey diyecekti ki üzerinde oturduğu tahta parçasının yer çekimi ile iddialaşır gibi hareket etmeye başladığını fark etti.Ne olduğunu anlamaya çalışmaktansa Fransızların ünlü yaşam felsefesi carpe di em'i benimsemenin faydalı olacağına inanarak hadi daha hızlı sallasana şeklinde gaz verici cümleler kurdu.Çocukluktan beri çok keyif aldığı salıncağa binmenin zevkini bu yaşta çıkarmaya başladı.Halil abartıp düşürecek kadar hızlı sallamaya başlayınca daha fazla inat etmenin yersiz olacağına kanaat getirip -Tamam sen kazandın itirafıyla teslim oldu.Az ilerde ki banka oturdular.Gecenin bir vakti bu ıssız yerde çocuklukları birlikte geçmiş iki insan büyüklerin yaşamını taklit etmeye başladıklarından beri ilk kez bu kadar yalnız kalmışlardı.Artık kendini frenlemekte zorluk çeken Halil önce söyleyemediklerini ima yoluyla da olsa söylemeye karar verdi.Üşüyen Aslı'yı kendine çekti ve iki kişinin rahatlıkla sığabileceği montun içinde ortak payda da buluştular.İkisinin gözleri de Karadeniz'in kara sularına dalmıştı.Halil aklına gelen ve durumuna uygun düşen ne kadar aşk şiiri varsa hepsini bir bir okumaya başladı.O okudukça Aslı daha bir içten sarılıyordu.En son olarak Arz-ı hal etmeye cana seni tenha bulamam Seni tenha bulacak kendimi asla bulamam Diyerek ayağa kalktı.Aslı'nın yeşil gözleri hem uykusuzluktan hem yorgunluktan hem de bu gecenin tesirinden melül melül bakıyordu.Eve doğru yola koyuldular.Kapıdan içeri girdikleri zaman Aslı'nın uykusu açılmıştı.mantolarını çıkardıktan sonra Aslı çayı tazelemek için mutfağa gitti. Peşi sıra Halil de geldi. Sen mutfaktan nefret edersin hayırdır diyen ahenkli sesin sorusunu canım istedi diye cevapladı. Mutfakta bulunan iki kapıdan birine öneldi ve açtı. Karşısında muhteşem bir deniz manzarası vardı. -Vay be kıza bak nerede yaşıyor Sorusunun muhatabı burada herkes böyle yerlerde oturuyor koca bebek şeklinde karşılık verdi. İkisi birden balkona çıktılar.Aslı balkon demirlerine tutunarak ay dedeye bir şeyler anlatma mücadelesi veriyordu.Halil bu kadar sevimliliğe daha fazla dayanamadı.yanına gelip Aslı'nın beline elini doladı.Aslı da kayıtsız kalmayarak sımsıkı sarıldı. Hiç bir şey söylemeden üşüyünceye kadar o halde kaldılar. Neden sonra Aslı'nın içeri gitmezsek donacağız uyarısıyla içeri girdiler.Demlenen çayın buğusunda beraber türküler söylediler.Her türkü onlar için yazılmıştı san ki. Her aşkta onlardan biç parça vardı.Zifir saçlarını savur içimde diyen türküyü dinlerken Aslı'nın ipek saçlarında sevda yüklü parmaklar gezindi.Bana kısmet değil dizinde yatmak türküsünü yalancı çıkarmak için Halil başını aslının dizine koydu.Gece nihayete ermeye niyetlendiği sırada ağırlaşan göz kapaklarını açık tutuyorlar yanan gözlerine aldırış etmeden sabah bitmesi kesin olan bu rüyayı uzatabildikleri kadar uzatmaya çalışıyorlardı.Halil yaslanılan kısmı ahşaptan yapılan kanepeye boylu boyunca uzanarak etek sarı sen atekten sarısan diyen türküyü mırıldanmaya başladı.Aslı usulca başını Halil'in omzuna koydu. Bir gömlek yaptırdım kolu düğmeli insan kaderine boyun eğmeli kısmını düet yaparak söylediler ve sustular.Yalnızca birbirlerinin gözlerine bakmaya başladılar.Aslı'nın narin boynunun taşıyamadığı başı Halil'in omzunda sabahın ilk ışıkları yüzlerine vuruncaya kadar öyle kaldılar. on dakikalığına ikisi de sızmışlardı. Ölmemek için direnen bir sinek hayatta kalmak adına kan içmek istemişti.Önce Halil'in kolundan bir parça kan örneği aldı.Sonra gözü doymamış olacak ki Halil'in omzu üzerindeki ince kaşın bittiği yerden de beslenmeye niyet etti.Bu esnada aldığı ilk ünite kan olan Halil'in kanı Aslı'nın kanına karıştı.Aralarındaki ilk ve tek kan bağı bu olmuştu. Isırılan alnını kaşıyarak uyanan Aslı bu ne ya bu mevsimde diye veryansın ederken Halil'i de uyandırdı.Sonra yaptığına pişman olup kusura bakma seni de uyandırdım diyerek özrünü beyan etti. Hiç kalkmak istemediği bu omuzdan kalkmazsa normal hayatına dönemeyeceğini hissederek -Ben kahvaltı hazırlayayım diyerek mutfağa yöneldi. Mecali kalmadığını hisseden Halil uykunun rehavetinden kurtulamamıştı. Doğrulmayı denedi başaramadı.on dakikalığına da olsa kendini bıraktı.Mutfakta kahvaltı hazırlayan Aslı ise doğru yapıp yapmadığını düşünüyor hem hiçbir şeyden haberi olmayan Mehmet'e bunu nasıl yaptığını düşünüyor hem de yaptığından pişmanlık duymuyordu.Pişmanlık duymadığı içinde kendinden nefret ediyordu. Kahvaltıyı hazırlayıp her şeyi masaya koyduktan sonra Halil'i uyandırdı.İki dost(!)kahvaltılarını hiçbir şey söylemeden bitirdi.Son çaylarını yudumlarken Aslı -Şimdi ne olacak? diye sordu. Evet ya şimdi ne olacaktı. Affedilmez bir hata yapmamışlardı ama sonuç olarak biri nişanlısına diğeri eşine ihanet etmiş sayılırdı.Yalnızca gözlerinin içine baksalar da bu ihanetten başka bir şey değildi. -Bilmiyorum diyebildi Halil.Ne yapacağımızı bilmiyorum.Hayatını bize göre şekillendiren insanlar var.Verilmiş sözlerimiz var.onların nasıl olurda haklarına gireriz diyordu.Aslı hem Halil'e hak veriyor hem de bu cürmü nasıl işleyebildiğini anlamaya çalışıyordu.Saat mereklı gözlere onu kırk dakika geçtiğini beyan ediyordu.Artık çıkmalıyım işimi halledip akşama geri döneceğim dedi.Üzerine montu aldı.Kapıya gelen Aslı'nın yalancısın sen sözüne çok bozuldu.Her şeyi anlatmış ve her şeyi beraber yaşamışlardı.Hal böyleyken ne diye kendisini yalancılıkla itham ediyordu ki.Halil'in yüzünün asıldığını gören Aslı son bir kez daha Halil'in genişçe omuzlarına başını yasladı.Bu hem özür dilemek hem isyan etmekti.Son kez sarıldılar ve bir daha bunun yaşanmayacağını belki de bir daha hiç görüşmeyeceklerini bile bile ayrıldılar. Halil iş görüşmelerini bitirmiş ve beklediğinden de iyi sonuçlar almıştı. Ancak umrunda değildi.Aklı fikri dün yaşadığı hayatının gecesindeydi.Ne yapacağını düşünmekten delirme noktasına gelmişti.Ne dört yıllık mutlu yuvasını yıkmak ve masum karısını üzmek istiyor nede çocukluğundan beri hayal ettiği gerçek aşkını bir gece bulup ertesi sabah kaybetmek istiyordu.O bu gelgitlerin arasında akıl sağlığı ile oynarken Nokia mesaj bildirim sesi ile uyandı.Telefonunu açtı ve gelen mesajlar kısmını açtı.O gelmeyesi mesajı gördü.Aslı'sı Yazmıştı ondan nefret ediyordu.Bir gecede hayatını mahvetmişti.onun öldürmek istiyordu.Sadece kendi zevki uğruna Aslı'nın hayatını karartmıştı.İğrenç bir insandı.ondan sonsuza kadar nefret edecekti.vs methiyeler uzayıp gidiyordu.Zaten ciddi anlamda vicdan muhasebesi yapıp kefaret yolu kapalı olmak üzere azap çekmeye mahkum edilmiş ruhu daha da yaralandı. Madem ki o iğrenç bir insandı ve bir gecelik zevk uğruna dört hayatı karartabiliyordu ölmesi yaşamasından daha hayırlıydı.Bu yoğun bunalımın neticesi kararının vermişti.Asaletinin simgesi olduğunu düşündüğü kara fırtınasıyla ölüme beraber gideceklerdi.Bu şekilde asil bir ölümle arınacak ve herkesin hayatından çekilerek mikrop olarak yaşayıp kimbilir kaç bünyeye daha zarar vermektense kendisi yok olup gidecekti. Keskin viraja yaklaşıldığını belirten tabelayı görünce hızını daha da arttırdı ve vitesi yükseltti.O esnada yolda seyir eden diğer araçların şaşın bakışları arasında uçurumdan aşağıya doğru ulaşılamamış bir aşk ve iki yüz beygirlik güce sahip tam otomatik BMW'de uçuyordu. Akşam haberlerini izlemek için televizyonu açmaya karar veren Aslı'nın bir elinde telefon diğer elinde de uzaktan kumanda aleti vardı. Müzik setinden hafif bir müzik işitiliyordu.Sabahtan beri çok sevdiği arkadaşını üzmenin hüznüyle içi içini yiyen Aslı özür dilediğine dair bir mesaj yazmaya başladığı sırada Trabzon-İstanbul arasında seyahat eden 34 HLL 34 plakalı aracın şarampole yuvarlanması sonucu Halil Sadık adlı araç sürücüsünün öldüğünü işitti.telefonu elinden düşürdü.Aynı anda müzik setinde şu sözler notalarla harmanlanmış halde dökülmekteydi. Al daşı galdırsalar Yılanı öldürseler Küçükden yar seveni cennete gönderseler Halilim nennide ![]() gınalım neni de ![]() belalım neni de nenni.. ----------------------------------------------------------------------- Boyacı Çocuk Martilar gözlerini derinliklerine diktikleri Akdeniz'in üzerinde uçusuyorlardi. Bazen bir marti gözüne kestirdigi küçük bir baligin hayatla irtibatini koparmak için keskin gözleriyle denize pike yapiyordu. Yakaladigi bir baligi zafer isareti yaparcasina izleyicilerine gösterdikten sonra midesine indiriyordu. Bu sirada denize dogru siralanmis banklarin üzerinde oturan insanlar günesli havanin etkisiyle neseli bir sekilde birbirleriyle konusuyorlardi. Kimisi sevgilisini almis yanina gelecekteki güzel günlerin hayalini kuruyordu. Kimisi çocuklarini almis kordon boyu yürüyorlardi. Vapurlarin bir atlas kumasi kesmesini andiran sulari yararak denizde yol alisini seyrediyorlardi.Bu kalabaligin içinde yalniz basina bir adam dalgalarin öfkeyle vurdugu kayalarin yanina oturmustu .Gökle denizin vuslatini andiran bölgeye dalip gitmisti. Bu adam saçlarina ak düsmüs orta boylu sevecen biriydi. Dalgalarin çarparak yüzüne serptigi tuzlu sulardan rahatsiz olmusa benzemiyordu. Adam etrafin kalabaligina ve hareketliligine aldirmadan kendi iç dünyasina dalmis gibi düsünceli düsünceli kayitsiz gözlerle denizi seyrediyordu. Birden kendisini hayal dünyasindan çekerek hayatin gerçekligine sürükleyen tiz bir çocuk sesiyle irkildi.- Boyayalim mi abi? - Hi ne diyorsun? - Boyayalim mi abi parlamazsa para yok. Çocugun masum ve tiz sesi adamin düsünceli gözlerinde yankilandi. Adam sevecen gözlerle çocugu boydan süzdü. Çocugun küçük omuzlarinda bir boya sandigi vardi. Kahverengi tisörtünün altina belinde kemeri olmayan bir kot pantolonu giymisti. Ayaginda ise lastik bir ayakkabi vardi. Çocuk on veya on bir yaslarinda gösteriyordu. Adamin dalgin bakislari karsisinda biraz sikilan çocuk tekrar sordu;- Boyayalim mi? Adam bu sözler üzerine dalginligindan tamamen siyrilarak esprili bir üslupla - Al bakalim delikanli parlamazsa para yok tamam mi?- Anlasildi abi sen su ayakkabilarini ver de nasil parlayacagini gör. Çocuk küçük omuzundan boya sandigini indirdi.Isinin erbabi çabukluguyla ilk önce toz alacagi bezi sonra firçasini boya kutusunu cilasini çikardi. Adamin giymesi için terlikleri verdikten sonra ayakkabiyi aldi.Sevecen adam ayakkabi verdikten sonra ayaklarini dalgalarin oksadigi kayalarin üstüne uzatti. Denizle uyum halindeki gökte özgürce uçan martilarin vapurlarin ardindan süzülüslerini seyre koyuldu. Martilar vapurdaki yolcularin attigi simitleri kapabilmek için ani reflekslerde bulunuyorlardi. Yukarilara dogru çiktiktan sonra kanat çirpislarini birakarak kendilerini gökyüzünün müsfik ellerine birakislari atin sirtinda giden bir gelinin nazeninligini animsatiyordu. onlarca gelin süzülüyordu adamin gözlerinde. Umut fevc fevc kanat olmustu gökyüzünde ve çocugun gözlerinde martilar umut oluyordu.Adam düsünce dünyasinda çocugu martilarin gözlerinde görmüstü. Martilar bir küçük balik için harakiri yaparcasina daliyorlar sularin içine. Bir küçük balik umuduyla; küçük bir çocuk çocuklugun dünyasinda hayati sirtlamis küçük omuzlarina bir parça ekmek umuduyla. Bunlari düsünürken basini hafiften çocuga dogru çevirdi. Rüzgar adamin saçlarini dalgalandiriyordu çocuk ise ayakkabiyi firçaliyordu. Günesin isiklari çocugun gözlerinde aksediyordu. Isil isil parliyordu gözleri.Adin ne delikanli? Adamin sorusu ayakkabiyi boyamakta olan çocugu iç dünyasindan çekerek adama yöneltti- Hi ne diyorsun abi? - Adin ne demistim de. - Ali dedi çocuk.- Okula gidiyor musun? - Dörtten bese geçtim bu sene. - Okumayi seviyor musun Ali? - O da ne biçim soru be abi kim sevmez ki okumayi. Tabi ki seviyorum. - Peki Ali ileride ne olmayi düsünüyorsun? Çocuk heyecanla hizli hizli.- Doktor olmayi düsünüyorum amca doktor - Niçin doktor olmayi düsünüyorsun? - Insanlari tedavi etmek onlari iyilestirmek için doktor olmayi istiyorum. En çokta fakirlere yardim etmek için. Parasi olmayanlari parasiz tedavi edecegim iyilestirecegim. Çünkü benim annem...Çocuk burada durdu. Birden gözlerini masmavi sularin üzerindeki umudun habercisi martilarin süzülüslerine çevirdi. Martilarin kanatlarindaki aydinlik yarinlari düsledi. Belki de doktor olusunu annesini iyilestirmesini insanlara güler yüzlü davranisini fakir diye insanlarin azarlanmayisini düslüyordu. Adam çocugun bu duraganligini merak etmisti. Hisli ve müsfik bir rüzgarin oksayici sesiyle : - Ee ne oldu annene çocugum?dedi. Söyle bakalim Dalgalar ileriye gitmelerini engelleyen kayalara öfkeyle hücum ediyordu. Çocugun gözleri ise hala hirçin dalgalarin üzerinde aydinlik kanatlariyla pike yapan martilarda geziyordu. O sirada küçük bir çocuk annesine sesleniyordu - Anne bana kaynamis misir al kaynamis misir istiyorum.Anne çocuguna tatli bir edayla : - Peki çocugum tamam alacagim diyerek kaynamis misir satan seyyar saticinin yanina gitti ve kaynamis misir alarak çocuguna verdi.Balon saticilari rengarenk balonlari havada sallayarak çocuklarin isteklerini kabartircasina bagiriyordu. - Güzel balonlarim var. Uçan balon bunlar rengarenk..Günes isiklarini cimrilik etmeden cömertçe hem de fakir zengin küçük büyük kösk virane demeden isil isil yayiyordu.Adam çocugun dalisina meraklanarak sorusunu yineledi: - Söyle bakalim çocugum ne oldu annene? - Çocugun gözleri yasarmisti suya dalan martiya bakarak eliyle göz yaslarini sildi : - Hiiç dedi. Bir sey yok ne olacak sanki. - Söyle çocugum dedi adam. Çekinme söyle- Abi be dedi çocuk. Annem çok hasta doktora götürecek ilaçlari alacak böylece onu iyilestirecek paramiz yok. Bunun için de annem evde hasta yatiyor. Iste görüyorsun ben de çalisiyorum. Babam abim hepimiz çalisiyoruz. Annemizin iyilesmesi için hep beraber çalisiyoruz. Abi anneler çok güzeldir. Çocuklar onlarin merhametli kollarinda mutlu olurlar.Hiç kimsenin annesi ölmesin hiçbir çocuk annesiz kalmasin. Annesizligin soguklugunu giderecek hiçbir sicaklik yoktur degil mi abi?Adamin sevecen yüzünde hüzün bulutlari olusmustu. Çocugun derdini tazeledi diye kendi kendine kizdi. konuyu degistirmek için çocuga:- Ise ne zaman basliyorsun dedi.- Sabah erkenden kalkarim dedi çocuk. Ekmegi alip gelirim. Kahvaltimi yaparim.Okul açik oldugu zaman kitaplarimi alip okuluma giderim. Okuldan geldikten sonrada ekmek sandigini alir ise çikarim. Tatil günlerinde de günes isildayan yüzünü sehre yaymaya basladiktan sonrada ise giderim.- Sen de arkadaslarin gibi oyun oynamaz misin ? Çocuk: - Amca benim oyuncaklarim yazin bu sandiktir. Kisin da kitaplarim. Hep onlarla oynarim. Yani senin anlayacagin amca kisin okurum yazin da okumak için çalisirim kitap defter parasi kazanirim. Söylemistim benim babam zengin degil. Ancak anneme bakabiliyor. O da tam degil. Bunun içinde ihtiyaçlarimin hepsini alamaz. Ben de babama yardim için yazlari çalisiyorum. Ben onurlu bir çocugum dilenmekten hoslanmam. Allah bana güç vermistir. Bak su pazilarima nasil sisiyor. Boyuma bakma sen küçük olabilirim ama çok sükür ekmegimi kazaniyorum elimin emegiyle alnimin teriyle. Böylece anliyorum okumanin degerini. Okuyacagim okuyacagim büyük adam olacagim. Sonra da küçük çocuklara fakir insanlara hep yardim edecegim.Çocuk bir an durdu. Gözlerini uzaklara çok uzaklara belki de çocuklara yardim edecegi günlere çevirdi. Martilar civil civil ötüsleriyle kanatlarini çirparak masmavi gökyüzünde aydinlik yarinlarin umutlari gibi uçusuyorlardi. Annelerinin kucaklarindaki ve bebek arabalarindaki masum çocuklarin gözlerindeki tebessüm ve safiyanelik yarinlara okunacak umudun sarkilari gibiydi. Vapurlarin siren çalarak iskeleden ayrilislari bazi gözlerde hüzün yagmurlari olusturmustu ve çocuk gözlerini tekrar isine çevirdi. Küçük elleriyle ayakkabiyi bir güzel boyadi. Sonra kadife bir bezle güzelce parlatti. Çocugun gözlerindeki aydinlik ayakkabiya yansimisti.- Buyur amca dedi nasil parlamis mi? Parayi hak ettim degil mi?- Küçügüm dedi adam. Senin kalbin aydinlik piril piril nasil olurda parlamaz boyadigin ayakkabi...Adam çocuk kalbinin temizligiyle parlatilmis ayakkabisini aldi. Gönülden kopan parayi hiç cimrilik etmeden çocuga verdi. Çocuk sevinerek parayi aldi. Adama tesekkür ettikten sonra sandigini küçük omuzuna takti.Boyayalim abiler boyayalim parlamazsa bedava. Diyerek oradan uzaklasti.Adam çocugun arkasindan duygulu gözlerle bakakaldi. Bulutlarin yürüdügü gözün de ne seyyar saticilar ne kalabaliklar ne vapurlar hiçbir sey yoktu. Sadece okul parasini kazanmak için yazlarini oyununu çocuklugunu birakmis küçük omuzundaki sandigiyla küçük bir çocuk büyük adimlarla gelecege yürüyordu ve martilar aydinlik kanatlariyla gökyüzünün berrak liginda umuda süzülüyordu. Dalgalar kendilerini engelleyen kayalara inatla çarpiyordu----------------------------------------------------------------------- Rüzgarı Olmayan Ülke: Suriye RÜZGÂRI OLMAYAN ÜLKE: SURİYE Ay yarımdı. Işıkları geceyi aydınlatmaya yetmiyordu. Kapının sarı silik ışıkları aydınlık için yetersizdi. Gümrük kapısı ve ilgili yapıları sıradan yetersiz ve bakımsızdı. İhalesi yapılan henüz yapımına başlanmayan Hatay'ın Cilvegözü kapısı; çekilen çile ve sıkıntıları ortadan kaldıracak şekilde olmasını umut ve arzu ettik. Ülkemize insanımıza ve ortadoğu'dan gelenlere yarışır şekilde olmalıydı. Cilvegözü sınır kapısından geçerek Suriye topraklarına girdiğimizde gece yarısını birkaç dakika geçiyordu. Pasaport işlemleri yapılırken tura katılanlar; araçtan inerek serinlemeye başlayan havada yol üzerinde bina önlerinde geziniyorlardı. Kendilerine değişik gelen duvar tablo ve belgelerdeki Arapça yazıları tanımaya ısınmaya çalışıyorlardı. Bir süre beklendi ve ardından yola çıkıldı. Gün boyu gezi maratonu vardı. Karanlıkları yararcasına ilerleyen otobüste şoför dışında herkes uykuya vardı. Sabah güneşi Irak üzerinden başını uzatırken Lübnan dağlarının uzantısı olan Suriye'nin fazla yüksek olmayan çıplak tepelerine sunduğu hayat öpücüğü vardı. O çıplak tepeler; önce mora sonra erguvana sonra pembe renge büründü. Tepelerin eteklerinde hallaç pamuğu gibi atılmış hareketli beyaz sisler vardı. Gözlerimin önüne: “O sis ortamı altında kıl çadırlar koyun ağıllarında meleşen kuzu sesleri geceyi uykusuz geçiren güneşle uykuya varan yerde yatan köpekler doğal kır ve çiğ kokuları…” geldi.Çöl ve bozkır platoları görünümündeki bu topraklarda; Hama'dan Şam'a kadar yol boyu sağlı sollu ve iki yol ortalarına çam ve ardıç ağaçları dikilmişti. ormanı ülke topraklarının yüzde üçünü bile zor bulan bu ülkede gerçekte bu ağaçları ısrarla yaşatma mücadelesi hoşuma gitti. Yüksek dağları olmayan ülkelerin rüzgârları da olmuyordu. Türkiye üzerinden gelen rüzgârlarla ağaçlar kuzeyden güneye eğilmişlerdi. Gözün alabildiğine dümdüz bakımsız verimsiz susuz ve ağaçsız araziler insana yalnızlık hissi veriyordu. Geriye dönüp bakınca insan kendi vatanını dağlarını derelerini pınarlarını yeşilliklerinin daha ayrı bir değerini anlıyor. Türkiye'nin değeri insanın gözünde daha da artıyor.Suriye yıllardır Türkiye'ye karşı kullanılan en kötü komşularımızdan biri oldu. Yunanistan ve Rum kesimiyle işbirliği ve Türkiye'de faaliyet gösteren birçok sol örgütlere özellikle PKK'ya KGB' ye Asala'ya yıllarca lojistik destek ve ev sahipliği yaptı. Haşhaş üretimi ve uyuşturucu trafiğini kontrol ederek özellikle Yunanistan Almanya Hollanda ve Fransa'da kurulu paravan şirketler ve diplomatik kuryelerle Avrupa'ya köprü kurdular. İran ülkesinde uyuşturucuya yasak koyarken Afganistan'dan gelen uyuşturucuya Suriye istihbarat teşkilatlarıyla PKK'yı eroin gelirleriyle besleyip büyüttüler. PKK Suriye üzerinden yılda bir milyon doların üzerinde gelir elde ediyordu. Şam Halep ve Lazkiye'de özel kamplar ve alanlar tahsis edilmişti. Suriye Türkiye ve ABD'nin baskılarına rağmen asla PKK'dan desteğini çekmedi. Türk Genel Kurmay ve Emniyetinin PKK'nın kaynaklarını kurutma çalışmalarıyla 1998'de Türkiye'nin Suriye'yi tehdidi ve Türkiye ile ABD'nin çıkarlarının çakışması Suriye |