![]() |
|
|||||||
| Futbol Bölümü Futbol Hakkındaki Görüş ve Paylaşımlarınız |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Seçenekleri | Modları Göster |
|
|
#1 (permalink) |
![]() |
sabit olma dileğiyle
Taçsız ve Tek Kral Metin Oktay "Adın tarihe geçer ama kimliğin nerde hani?" Bertolt Brecht "Yumuşacık yusyuvarlak... Hareketli... Ele-avuca sığmaz... Zıp zıp zıplar yerinde durmaz. Onunla ilk tanıştığım gün ayakkabısının bağlarını bile kendi bağlayamayan yürümeyi yeni yeni öğrenmiş minicik bir çocuktum... 'Sen de nereden çıktın?' der gibi vurdum ona... O ilk vuruşla birlikte yolum da değişti hayatımda. (...) Çaresiz kader bağlamıştı bizi... Ondan ayrılamıyordum... Benim en iyi arkadaşım olmuştu." Metin Oktay meşin yuvarlakla bir yaşam boyu süren ilişkisini bu benzersiz satırlarla anlatıyor. Galatasaray kimlik ve ruhunun yaratılmasında Leblebi Mehmet Aslan Nihat Berlin Panteri Turgay Şeren Eşfak Aykaç Baba Gündüz Coşkun Özarı ve adını sayamadığımız nice futbolcunun yanında Metin Oktay'ın apayrı bir yeri vardır. Yarım yüzyıldır süren Metin Oktay efsanesinin canlı tutulması amacıyla üzerimize düşen görevi yerine getirmeye çalıştık. Galatasaraylılık Ruhu ve Metin Oktay Ali Kırca'nın dediği gibi "Galatasaraylılık ruhu yalnızca Galatasaray'a ait bir kimlik tanımıydı." Spor yazarlığında bir duayen olarak gördüğüm eski Fenerbahçeli futbolcu Halit Deringör de yazılarından birinde Galatasaray'ın bu özelliğine değinmişti: "(...) Ama Galatasaray'da paradan da kuvvetli olan bir şey var. O da Galatasaraylılık ruhu." 1961 yılının yazı benim için tam bir kabusa dönüşmüştü. Ligi 36 golle kral olarak bitiren Metin İtalya'nın Palermo takımına transfer olmuştu. İnanmak istemiyordum ama gerçekti Metin gidiyordu. Ayrılık acısı daha o gitmeden çocuk kalbime çökmüş sanki Galatasaray'a küsmüştüm. Futbolla bütün bağımı koparacaktım nerdeyse. Sonra gerçekten başımı iki elimin arasına alarak düşündüm düşündüm. Evet Metin ilahımdı ama Galatasaray'a olan sevgim daha büyüktü ve bu sevgi acımı hafifletecekti. Artık Metin'i gazetelerdeki haber ve fotoğraflarından izliyor özlemimi bir nebze olsun dindirmeye çalışıyordum. Mithatpaşa'nın Bir Gecelik Tribünleri Belleğim beni yanıltmıyorsa 1962'nin Şubat ayıydı (Daha sonra doğru ayın nisan olduğunu Sayın Servet Oktay ve Rıfat Pala'nın bana hediye ettikleri "Top ve Ben" adlı kitaptan öğrendim). Bir mucize gerçekleşiyor ve Palermo Galatasaray'la bir dostluk maçı oynamak için İstanbul'a geliyordu. Aylarda yanılabilirim ama maçın bir salı gecesi oynandığına eminim. Salı sabahı okul yolunda Mithat Paşa'nın önünden geçerken bayrakları görmüş ve içim içime sığmamıştı. Bu maça mutlaka gitmeliydim ve Metin'imi seyretmeliydim. Ama bir problem vardı. O dönemde gece maçlarına yalnız gitmeme izin yoktu. Babam da Anadolu'da görevde olduğundan Liseli dayımı (Boru Zeki-1244) razı etmek ve birlikte maça gitmek tek çözüm olarak görünüyordu. O gün ders mi dinledim yoksa saatleri mi saydım hiç bilmiyorum. Okulun bitiş saati 16'da fırladım ve olabildiğince çabuk eve geldim (Bu arada "Hastane" durağının oldukça kalabalık olduğunu da gözlemiştim). Bereket dayım evdeydi ve teklifimi yineletmedi. O da Metin'i özlemişti. Ama bir sorun daha vardı. Sağolsun dayım biraz ağırkanlıydı. Maç saat 20'deydi. Bütün 'hadilemelerime' karşın evden ancak saat 19'da çıkabildik. Kapalı tribünün önüne geldiğimizde tüm kapıların kapalı olduğunu ve hatırı sayılır bir taraftar grubunun ana demir kapıyı kırmaya çalıştığını endişeyle gördüm. İstanbul sanki bir sel olmuş ve Metin sevgisiyle 'Stadyum'a akmıştı. Alt tarafı özel bir karşılaşma bir dostluk maçıydı. Ama işin içine Metin Oktay faktörü girmişti. Bu arada duyduğum endişe tabi ki kapının kırılacağı değil kırılamayıp bizim dışarda kalacağımız yönündeydi. Doğal olarak kapı kırılamadı ve biz son bir umutla şimdiki yeni açık tarafına gittik. O tarihte zannediyorum yeni açığın inşaatına yeni başlanmıştı ve 'Gazhane' tarafındaki tepeden sahanın tümü görünüyordu. Karanlıkta hemen bir imece çalışması gerçekleştirildi. İnşaatta kullanılan bidonlar belli bir mesafe uzaklığında kayalarla desteklenerek sabitlendi ve her iki bidon arasına olabildiğince sağlam iki kalas yerleştirilerek yeni açığın üst gecekondu tribünleri tamamlanmış oldu. Her 'mini tribün' yaklaşık 8 kişiyi taşıyordu ve bunların sayısı tahminen 50'lere ulaşıyordu. "Sayı yap Metin sayı yap"Takımlar sahaya çıkmıştı ve ortalık "Metin Metin" sesleriyle inliyordu. Metin Galatasaray formasını yeniden giymişti. "Sayı yap Metin sayı yap" tezahüratına sallanan kalasların üzerinden biz de katılıyor ve bu arada istenmeyen kazalar da oluyordu. Ama ne gam. Metin oradaydı ve biz onu bağrımıza basıyorduk. Metin eski Metin değildi. Goller kaçırıyor ve üzerindeki durgunluğu atamıyordu. Devreyi 1-0 yenik kapadık. İkinci devre iş çığrından çıkmış maç tam bir final maçına dönüşmüştü. Tüm takım Metin için oynuyor ona bir galibiyet armağan etmek istiyordu. Önce beraberlik sonra da Beşiktaşlı büyük futbolcu Baba Recep'in (Recep Adanır) unutulmaz frikik golü geldi. O gece statdaki tüm seyirci (stat dışındaki bizler de!) ve oyuncular görevimizi yerine getirmiş ve Metin'i mahçup etmemiştik. "Sevginin Adı" Ahmet Çakır Galatasaray Spor Kulübü'nün tarihini anlatan kitabının önsözünde şöyle diyor: "Söylemeden edemeyeceğim başka bir nokta daha var. 'Bu kitabı niçin yazdın tek sözcükle yanıtlar mısın?' gibi bir soruyla karşılaşsaydım hemen şunu söylerdim: 'Sevgi'. Evet bu kitap sevginin kitabıdır. Hatta kaybetmiş olduğunuz bir sevgiliyi yeniden yaşatmak istemenin kitabıdır. O sevgili de Metin Oktay'dır. Çakır'ın yüreğinin derinliklerinden fışkırıyor bu satırlar. NEDEN? Ali Kırca "Bugünlerde durup dururken Metin Oktay'ı özlemenin bir anlamı olabilir mi? Ben özlüyorum. Artistik gollerini vole çakarken havada asılı duran fotoğrafını kralken taşıdığı asaletini zaferlerin bozamadığı ferasetini yenilgilerin yıkamadığı metanetini ve renklerine sadakatini özlüyorum" diyor. NEDEN? Göztepe'nin unutulmaz "bombacı"sı Halil Kiraz: "Metin Oktay'ın gollerini futbolculuğunu anlatmakla bitiremezsin. Bunun yanında da altın gibi kalbi olan insandı. Yanına gittiğimizde yanımızda yüzü kızararak oturan bir abimizdi. (...) O gün baktım karşımda artistler kadar yakışıklı dev gibi bir abimiz var. İşte dedim insan futbolcu olacaksa böyle olmalı" diyor. NEDEN? Nebil Özgentürk'ün hazırladığı 'Bir Yudum İnsan' belgeselinde yeni kuşağın sahada izleyemediği 'Berlin Panteri' Kaptan Turgay Şeren gözleri dolu dolu ve alt dudağı duyduğu büyük üzüntünün etkisiyle titreyerek şu cümleleri sarf ediyor: "Bana tekrar tekrar Metin Oktay'ı hatırlattınız. Teşekkür ederim." Kaptan'ı böylesine aşırı duygusallığa iten nedir? Memet Fuat'ın kaleminden Metin'in askerlikten erken terhis edilmesinden dolayı (!) tutuklanıp Toptaşı Cezaevi'ne konulmasından sonra kendiliğinden oluşan yürüyüşü öğreniyoruz: "Bir haber dolaştı: Metin Oktay Toptaşı Cezaevi'ndeymiş. Hep birlikte onu görmeye gidecekmişiz. Arabalı vapur iskeleye yanaşınca bağrış çığrış çıkıp çarşının içinden Ahmediye'ye doğru başladık yürümeye. Bayağı bir gösteri yürüyüşü. (...) Bu kez pencerelerden sarkıyor insanlar. Onların ilgilendiklerini görünce büsbütün şımarıp inletiyoruz ortalığı. 'Meetin!...Meetin!... Toptaşı Cezaevi'ne ulaştığımızda sokaklara zor sığıyoruz." Bu NASIL bir sevgi? "Her şeyden önce olgun ve efendi bir insan" Bence bu sevginin temelini Abdi İpekçi Metin'in jübilesinden sonra kaleme aldığı şu satırlarda özlü bir biçimde açıklıyor: "Ama Metin futbol sahalarından çekildikten sonra ona karşı olan sempatimin temellerini arayınca ne onu ne de bunu buluyorum karşımda. Şimdi Metin deyince yaptığı işi en iyi şekilde kendi kuşağının en başarılı adamı olarak yapmış olan gene de şöhretin doruklarında şımarmamış gurur yüzünden zirveden uçuruma yuvarlanmamış bir insan geliyor aklıma...Metin deyince en yüksekte olduğu zaman bile çevresine saygıda kusur etmeyen şöhretini günlük hayatında ucuz bir koz gibi kullanmaya tenezzül etmemiş olgun bir insan geliyor aklıma...Metin'i her zaman büyük bir futbolcu büyük bir Galatasaraylı olarak tanıyorum ve tanıyacağım. Ama Metin benim gözümde hepsinden önce olgun ve efendi bir insan değer sahibidir. Bunu söyler-ken futbolu Galatasaray'ı ve Metin'i seven herkesin benimle aynı fikirde olduğuna kesin olarak inanıyorum." * * * Servet Oktay: "En Zayıf Yönü Galatasaray'dı" Senegal maçından bir gün önce Nebil Özgentürk'ten edindiğimiz numarayı tuşluyoruz Servet Oktay'la konuşmak için. Kendisiyle bir söyleşi yapmak istediğimizi söylüyoruz. İki gün içinde İzmir'e gideceğinden bize zaman ayıramayacağını belirtiyor. O zaman Metin Oktay sevgisinin verdiği güçle Servet Hanım'ı bir duygu bombardımanına tutuyoruz. İçten olduğumuzu anlıyor ve Senegal maçının bitiminden sonrasına randevulaşıyoruz. Gün uğurlu bir gün. Senegali yenip yarı finale çıkıyoruz. Sokaklar sevinç gösterileriyle çalkalanıyor ama biz görevdeyiz ve Kral'ın evine gidiyoruz. Artık Kralımızın evindeyiz ve söyleşimize başlıyoruz. Söyleşimize daha sonra üvey oğlu Rıfat Pala ve aile dostları da Aydın Aksan da katılıyor. Metin Oktay'la bizim yaşadığımız ilişki bir taraftar futbolcu ilişkisi; karşılıklı sevgiye dayanan bir ilişki. Biz Metin Oktay'ı çok sevdik. Siz en yakını olarak bu konuya nasıl yaklaşıyorsunuz?Bunun böyle olması çok doğal. Metin olağanüstü bambaşka bir insandı. Derdini kimseye açmayan Galatasaray tutkunu bir insandı. O dönemde futbolcular arasında öyle güzel arkadaşlıklar vardı ki. Ve onlar bugüne göre yokluk içinde futbol oynuyorlardı. Ben çok iyi hatırlıyorum ayakkabılarını zeytinyağına yatırırdık yumuşasın diye; yoksa ayakları yara içinde kalıyordu. O zamanlar öyle Avrupa'dan malzeme ayakkabı getirmek diye bir şey yoktu. Peki Servet hanım siz N. Özgentürk'ün programında şöyle bir cümle sarf ettiniz:"Metin benim dostum sevdiğim adam ve kocamdı; hiçbir kadın benim kadar mutlu olamadı." Bence bir kadının böyle hissetmesi çok önemli.Evet ben hep böyle düşündüm. Hatta derler ki evlilik sevgiyi öldürür. Bu doğru değil. Dikkat edin aşk demiyorum zaten aşk geçicidir. O zaman sıradışı yıllar geçirdiniz. Söz konusu olan sıradışı bir bağ. Metin çevresine pozitif enerji salan bir insandı. Karısı olarak bana fazlasını verdi ki böylesine mutlu oldum. |
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
![]() |
Futbol Metin Oktay'ın dünyasıydı. Daha önce de söylemiştiniz.Evet hep futbol futbol. Futbolu bıraktıktan sonra bir süre yöneticilik yaptı teknik adam olarak çalıştı...Mutlu olamadı. Bir ara İngiltere'ye oğlumuzun yanına gittik. Her hafta sonu İskoçya'ya giderdik. Gazetecilerin de olduğu bir ortamda Metin'in Türkiye'de çok sevilen eski bir futbolcu olduğu öğreniliyor ve bir penaltı turnuvası düzenleniyor. Metin on penaltının dokuzunu gole çevirince "Böyle bir stil görmedik bu senin doğan da var" diyorlar çevresindekiler. Sürekli futbol oynamak istiyordu değil mi? Evet. Örneğin bir yere giderken üç beş çocuk görürdü futbol oynayan. Oyunları bitinceye kadar izlerdi onları. "Ah! Şimdi çocuk olsaydım" derdi. Biraz eskilere dönelim. Galatasaray'da oynarken bir İzmirspor olayı var. Büyük bir para teklif ediliyor Metin'e İzmirspor'da oynaması için. Bir iki dakika içinde geri çeviriyor bu teklifi. Olayın tanıkları da var. Yönetici Rüçhan Atlı ve Turgay Şeren gibi. Size bu konudan söz etti mi? Bu olaydan hiç konuşmadık. Ama ben biliyorum Metin'in para için oynamayacağını onu Galatasaray'dan hiçbir şeyin koparamayacağını. Her zaman söylerdi birinci karım Galatasaray diye. Bir de Metin sahada çok mutlu oluyordu. Ben de onu mutlu görünce daha mutlu oluyordum. Bir de 45 günlük bir cezaevi olayı var. Çok üzülmüş ve kırılmış bu olaya haklı olarak.Dönemin Galatasaraylı bir milletvekili Metin'e maçlar için izin almış. "Bir şey olmaz sen oyna ben izin alırım" demiş. 1960 ihtilali olunca bir binbaşı olayı takip ediyor ve Metin eksik askerlik yapmaktan tutuklanıyor. Ama inanın orada bile mutlu olabildi. Yeni arkadaşlıklar kurdu. Bazı haksızlıklara tanık oldu orada. "Orası benim için bir tecrübe oldu" derdi. Cezaevindeki dostlarını hiç unutmamış ziyaretlerine gitmiş ve gerektiğinde yardımlarına koşmuş.Kime yapmadı ki. Haklısınız kime yapmadı ki. Asıl mesele de bu zaten. Kalp krizi geçirdi doktor istirahat verdi. Ben de alışverişe gitmiştim. Metin balkonda oturuyor yağmur da çok şiddetli yağıyor. Karşıda bir kadın. Ama çok yoksul halinden belli. Metin giymiş üzerine yağmurluğunu arabayı çıkarmış kadını evine kadar götürmüş. Eve geldim Metin yok. Çılgına döndüm. "Bir şey olmaz korkma. O kadın zavallı hasta biriydi" dedi. Taraftarı seyirciyi bu denli kendine bağlayan başka bir futbolcu var mıdır?..1969'un Temmuz ayında futbolu bıraktı. O ana dek hep manşetlerdeydi. Hep göz önündeydi. Demek ki çok seviliyordu. İnsan gibi insandı. Birçok futbolcu gelip geçiyor birçok futbolcu insanın gönlünde taht kuruyor. Son yıllardan örnek vermek gerekirse Galatasaray seyircisi Hagi'yi de çok sevdi.O zamanlar Kadıköy Belediye Başkanı Galatasaraylı'ydı. Fenerlilerin de takımlarına ne kadar düşkün olduklarını hepimiz biliriz. Ve Fenerbahçe Parkı'na Metin'in heykelini dikmesine izin vermişler. Hala orada Metin Oktay'ın heykeli vardır. Heykelin dikilmesinden dolayı o zamanki Fenerbahçeli yöneticiler "Şeref duyarız" demişler. Herkes seviyordu Metin'i. Bambaşka bir şey bu. Geçen sene Galatasaray kapalısında 10 numaralı iki dev forma dalgalandı. Biri Metin Oktay'ın biri de Hagi'nindi. Evet bu beni son derece mutlu etti. Galatasaray taraftarının böyle bir şey yapması. Metin insanları çok severdi. Onun hatırlanmasını istiyorum. Metin'le evlendim ve hamile kaldım. Kızımız erken doğumdan öldü. Ben 100 kilo oldum. Ve biz bir sene boyunca ne bir sinemaya ne de bir gezmeye gittik. Ve bana "Sen artık çocuk doğurma bu kadar sıkıntı çekme. Çünkü Rıfat'ı bizim çocuğumuz olmasa da kendi çocuğum gibi görüyorum" dedi. Her erkek bunu yapmaz. Düşünün artık o sevecenliği. Metin bizim ilahımızdı. İlahların zayıf yönleri olmaz ya da tek zayıf yanları olur. Aşil'in topuğu gibi. Metin Oktay'ın en zayıf yönü neresiydi? Metin'in en zayıf yönü Galatasaray'dı. Galatasaray'a karşı çok zayıftı. Rıfat Pala: Metin Oktay hiçbir zaman profesyonel olamadı hep amatör oldu. Paraya asla önem vermezdi. Peki Rıfat Bey siz Metin Oktay'la bir baba oğul ya da ağabey kardeş ilişkisi yaşadınız. Metin Oktay'ı tanımlar mısınız?Bence dünyanın en iyi insanıydı. Yüreğinde inanılmaz bir sevgi ve saygıyı taşıyordu. Ve her şeyden önce paylaşmayı çok iyi bilir ve bir de güzeli severdi. Maneviyata çok önem verirdi. Bunları iyi biliyorum çünkü 30 yıl aynı evde yaşadık. Servet Oktay: Bir gün Kilyos'ta kamp yapıyorlardı. Metin aradı ve "Servet gel özledim sizi" dedi. Annemle birlikte Kilyos'a gittik ve Metin yanımıza gelerek "Servet bir şey söyleyeceğim. Ben futbolu bırakıyorum" dedi. "Hayırlı olsun" dedim ama çok üzüldüm. Ertesi gün kapımıza gelen gazeteleri elime alıp 'Metin futbolu bırakıyor' başlıklarını görünce ağlamaya başladım. Ve o duygu seli jübilesine kadar devam etti. Rıfat Pala: Onu rahmetli Figo yetiştirmiş. Eskiden Karşıyaka'da antrenman yaparlarmış. Antrenmandan sonra Figo bisikletle Metin koşarak dönerlermiş. Metin Oktay tüm yaşamında parayı daima ikinci planda tuttu. İzmir'de Haldun abimizle birlikte paraya sıkışıyorlar ve bir senet kırdırıyorlar. Yanımızda bir kesekağıdı dolusu para Kordon'da bir şeyler içmeye gittik. Adamın biri yanımıza geldi ve Metin'in kulağına bir şeyler söyledi. Bu çıkardı bütün parayı adama verdi. "Ya ne yaptın?" dedim. "Olsun oğlum onun paraya benden daha çok ihtiyacı var" dedi. Servet Oktay: Rıfat ile birgün bir simitçi görmüşler. Ağlıyormuş simitçi. "Simit tablamı aldılar ben şimdi patrona ne söyleyeceğim" diye. Ne kadar simit? Şu kadar. Cebindeki bütün parayı simitçiye veriyor. "Rıfat senin cebinde ne kadar var?" diyor ve Rıfat'ın cebindeki tüm parayı da simitçiye veriyor. Aydın Aksan: İzmir'de işlettiği "Gol Pub" adında bir yer vardı. Bir gün birlikte oraya gidip bir haftalık hasılatı aldık. Ben bir günlük hasılatı Metin abiye verdim altı günlük hasılatı da arabamın torpido gözüne koydum. Göz de açılmıyor. Yani istese de açamaz. Çünkü biliyorum altı günlük hasılatı dağıtacak. "Metin abi seni bir bara götüreceğim çok beğeneceksin" dedim. O sırada bir arkadaş geldi ve "Karşısı tenis kulübü oraya gidelim" dedi. Kulüp'te de düğün varmış. "Metin Oktay gelmiş" diyen yanımıza geliyor ve imza istiyor. Yanımızda kağıt yok. Metin abi o zamanın en büyük parası olan 10 bin liraları imzalıyor ve dağıtıyor. Gelenler hem imzayı hem de parayı alıyorlar. Kuyruk da uzadıkça uzuyor. Bir süre sonra Metin abı bana döndü ve "Para bitti efendi" dedi. Ben de kendisine yüz ve beş yüz liralıklar verdim. Bana doğru eğildi ve "Efendi ayıp olmaz mı?" dedi. "Abi önemli olan senin imzan" dedim. Kuyruk da böylece daha tenhalaştı. Gerçekten ilginç bir anı. Son olarak Metin Oktay'ın krallık tacı size geri döndü mü?Sevet Oktay: Dönmedi ve bu konuda bir şey söylemek istemiyorum. |
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
![]() |
Kendi kaleminden "Sahadaki Metin" (...) Maça çıkarken büyük bir gerilim içersine girerdim. Tünelden sahaya çıkıncaya kadar kimseyle konuşmazdım. Kendime göre bir ibadetim vardı. Kendime göre inançlarım vardı.Bu gerilim sahaya çıkınca biterdi. Çünkü artık orada seyircimle bütünleşirdim. Onlar beni iyi tanırlardı. Onlar benim sevgilim ben de onların sevgilisiydim. Penaltı kaçırsam da gol atamasam da beni yalnız bırakmazlardı. Hep yanımda hep beynimde olurlardı. O seyircide o sevgililerde Metin Oktay olarak büyük kredim vardı.Sahanın herhangi bir yerinde topu ayağıma aldığım zaman düşünce olarak hazır olduğum için kimin nerede durduğunu kimin kaçtığını kimin kaçacağını bilir görürdüm. Top bana gelmeden önce veya geldiği zaman ne yapacağımı düşündüğüm için pas hatalarım azalırdı. Şuna inanmıştım: Bir futbolcu sahaya çıktığında ya gol pası atmalı ya da gol atmalıydı. Her pasın gole götüren bir değeri bulunmalıydı. Kendimi düşünce olarak buna hazırlardım. Maçı sahadan önce beynimde oynamaya çalışırdım. Oyunda doğabilecek pozisyonları bu durumlarda benim ne yapmam gerektiğini düşünürdüm. Devamlı araştırdığım için hem takım arkadaşlarımın hem rakip oyuncuların karakterlerini bilirdim.* * * Hani Arayacaktın Metin Ağabey Tarık Öcal Tarih 13 Eylül 1991. Yer Ortaköy Ziya Restoran. Saat geceyarısına yaklaşıyor. Tarık Öcal ve arkadaşları mutlu bir rastlantı sonucu Metin Oktay'la son hasbıallerini yapıyorlar ve ortaya 14 Eylül'de Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanan nefis yazı çıkıyor. Biz de bu unutulmaz yazıyı bilenlerin hatırlaması bilmeyenlerin ve genç kuşakların ise tekrar tekrar okuması için yeniden yayınlıyoruz. Uğursuz 12 Eylül'ün 13'e bağlandığı saatlerde piyanist arkadaşım Pepe ile Ziya Restoran'ın aşağı barında Sonbahar yalnızlığını çorba içerek yaşarken sanki barda ceketini unutmuş bir tavır ile Arda Uskan içeri girdi. Ortalığı toplayan komilere torpil geçip kendisine bir rakı ısmarladı. Kara mizah sohbet sürerken birden bir ışığın düştüğünü hissettik. Sessiz sedasız yanımıza gelip içkisini yudumlayan adam Metin Oktay'dı. Birdenbire benim ve Arda'nın hatta Rossi'yi de futbolcudan saymayan Pepe'nin gözlerinde ışıklar parladı. Alın size nostaljinin Allah'ı. Otuz yıldır barlarda restoranlarda gitar çalarak geçiririm hayatımı. Kimin ne kadar alkollü olduğunu ben bilmezsem kim bilir? Metin Oktay yanımızdaydı. Raporlar ne derse desin biz üçümüz kişiliğimizi koyarak söyleyebiliriz ki Metin Oktay önceki gece içkiliydi ama sarhoş değildi. On bir yıl önce 12 Eylül gecesi bütün Türkiye sarhoş muydu sanki? Bizler sanattan konuşuyorduk ya. Onun da gözlerimle seyrettiğim birçok golünün bir sanat eseri olduğunu söyledim. 1960'taki efsanevi maçta İskoçya'ya attığı golü İstanbul'da bir AKG maçında iki taraftan iki kişi koluna girdiği halde arkası kaleye dönükken 90'a taktığı golü anlattım. Ve bunların sırrını sordum. "Ellerini uzat" dedi. İki elimi uzattım. Avuçlarım yere dönüktü. O da ellerini avucuna aldı. "Şimdi" dedi "İstediğin elini çek ben yakalayacağım." Ellerimi Metin Oktay'ın avucundan kurtaramadım. "İşte" dedi "bu reflekstir bana o golleri attıran." Sonra ben de ona parmaklarımla bir gitarcı numarası yaptım. Benim ona şaşırdığım gibi o da benim tek elle alkış sesi çıkarmama bayıldı."Bunlar işin fizik tarafı" deyip Nazım Hikmet'ten bir şiir okudu. Hiçbirimiz ummazdık. Tabii ummamak bizim suçumuz. "İşte bu şiiri bilmeyen ne top oynar ne gitar çalar işin özü bu kardeşim" deyip boynuma sarıldı. Meğer biz futbolculara nasıl bakarsak onlar da biz müzisyenlere öyle bakarmış Ne çok ortak noktamız varmış oysa ki. Kartımı istedi. "Yarın seni arayacağım" dedi. Öpüşerek ayrıldık. Gitme vakti gelmişti. Yorgunduk. Metin Oktay'ı yarım kalmış içkisiyle barda bırakıp Arda Pepe ve ben çekip gittik. Sabah telefon çaldı. Metin Ağabey diye açtım. Pepe'ydi. Pepe'nin güzel sesinden ilk defa nefret ettim. Metin Oktay'ın ölümünü haber veriyordu. Senin karşında son golü yiyen kaleci olmak isterdim Metin ağabey ama son öptüğün insan oldum. Ben yine telefonunu bekliyorum. Sen aramazsan ben nasıl olsa arayacağım. * * * 45'lik Plakta Ağları Yırtan İzzeddin Çalışlar 1971 - 72 sezonunda Galatasaray şampiyon olduğunda muhtemelen kimse "merchandising" ya da "promosyon" sözcüklerini duymamıştı. Buna rağmen üstüste ikinci kez gelen şampiyonluğu kulübe gelir getirecek bir şekilde kullanmayı düşünen yönetim bir plak çıkarmayı düşündü. Henüz ne CD ne kaset olmadığından 33'lük ve 45'lik plaklar elden ele dolaşıyor herkesin evinde hatta kimilerinin otomobilinde bile pikap bulunuyordu. Maçlar sadece radyodan anlatıldığı için de hiç bir maçın kaydı olmuyordu. O zamanlar henüz ne düzenli televizyon yayını ne de video vardı. Geçtiğimiz ay boyunca Dünya Kupası yayınlarında sesini tekrar duyduğumuz TRT'nin gür sesli spikeri Orhan Ayhan'la anlaşıldı ve plağı doldurmak üzere iki maçı sanki o an oynanıyormuş gibi anlatması istendi. Plağı doldurabilmek için bir yüzüne Galatasaray marşı kaydedildi öteki yüzüne de iki maçtan üç gol anı. Bu iki maçtan biri Metin Oktay'ın her fırsatta dile getirilen ağları yırtan golü attığı maçtı. Plak golü aynen şöyle anlatıyor: "Yıl 1959. 10 Haziran Çarşamba günü. Mithatpaşa'da öyle bir maç var ki sormayın. Galatasaray Fenerbahçe'den şampiyonluk koparmak için sahaya çıkıyor. Favori ise Fenerbahçe! Sarı kırmızılı takımın kuruluşu şöyle: Turgay Saim İsmail Ahmet Ergun Dursun İsfendiyar Suat Metin Nuri Mete. Galatasaray tam takım Fenerbahçe de aynı şekilde. Maç zaman zaman ortalarda zaman zaman da Galatasaray ceza sahası dışında cereyan ediyor. Fenerbahçe bastırmıyor değil fakat Galatasaray da şu ana kadar gol yemiş vaziyette değil. 38. dakika doldu. 39.'ya girmek üzereyiz. Oyun çok rahat ortalarda. Oyun bir anda yavaşladı. Nuri aldı Niyazi'yle şöyle hafifçe birbirlerine bir omuz attılar. Nuri aldı topu sol taraftan Metin'e doğru geçirdi. Niyazi hakeme işaret ediyor Markoviç'e Yugoslav Markoviç'e işaret etti. 'Faul var' diyor. Hakem 'Oynayın' diyor 'Devam'... Nuri'nin topu süzülüyor Metin'e doğru. Metin sol taraftan aldı. Kapalı tribünlerin önünden kayıyor kayıyor. Tam çizgiye doğru paralel iniyor. Sol taraftan indi aşağıya doğru. Deniz tarafındaki kaleye doğru gidiyor Metin. Tehlikeli olabilir mi henüz belli değil. Osman üstüne çıktı. Bastı topa çekti Osman'ı. Arkadan Naci yetişiyor. Kafasını kaldırdı Metin çapraza baktı. Kalede Özcan var. Vurdu Metin kaleye doğru gidiyor. Goool. Gooooooool. Metiiiiin. 1 - 0... Fenerbahçe: 0 Galatasaray: 1. Umulmadık anda umulmadık bir gol. Fenerbahçeliler 'Top avuta çıktı' diye itiraz ediyorlar. Ağları yırttı geçti top! Özcan şaşkın taraftarlar şaşkın ama Galatasaray 1 - 0 galip durumda." Plak burada bir müzik arası veriyor ve 1972 yılının en önemli maçına bağlanıyor: "Ne olduysa Giresun'da oldu. Bitti gözüyle bakılan lig şampiyon adayı Galatasaray'ın 1 - 0 mağlubiyetiyle adeta yeniden başladı. Sarı kırmızılı çocuklara bugünkü maçta çok önemli görev düşüyor. Boluspor'u muhakkak yenmek zorundalar. Galatasaray Nihat Ekrem Aydın Muzaffer Tuncay Bülent Metin Ayhan Gökmen Mehmet Uğur tertibinde ve Galatasaray takımı Boluspor karşısında ezici bir baskıyla oyunu götürüyor. 8. dakikaya geliyoruz. Ceza sahası içinde bütün Bolusporlu futbolcular durmuş vaziyetteler. Vedat aldı ceza sahasının dışına doğru çıkardı topu. Kaptı Uğur. Birdenbire kaptı. Dışarı dışarı çekti. Tam çizginin yanında. Bahri kendisine doğru geliyor. Bastı çalımı geçti Uğur. Kaptan ceza sahasına doğru paralel iniyor. Ortasını yapmak üzere soluna aldı. çevirdi topu birdenbire yaptı ortasını. Gökmen gerilerden koşuyor havalandı. Lütfü'yle beraber kafaya çıktılar. Kaleci Talip direğin diğer yanında. Vurdu Gökmen kafayı ters taraftan gidiyor. Gooool. Galatasaray 1 - 0 galip durumda". Yine bir müzik arası ve tekrar aynı maça dönüyoruz: "Galatasaray yeni goller arıyor. Top şimdi Mehmet'te. Mehmet aldı orta çizgiyi biraz geçti. Taç çizgisinin hemen içersinde. Kaydı kaydı Bülent'i gördü. Bülent aldı abisinden topu. İçeri doğru giriyor. İki çalım attıktan sonra Gökmen'e verdi. Gökmen ceza sahasının bir iki metre dışında duruyor. Kendisine gelen topu şöyle bir tarttı. Birdenbire döndü. Ters tarafa vurmak üzere topu. Vurdu. Zımba gibi bir gol. Gooool. Son yılların en büyük golünü attı Gökmen. Ve böylece Galatasaray geçen seneden bu yana ikinci kez yine şampiyon. Galatasaray üstüsüte 2. kez şampiyon. şampiyon Galatasaray". Plak böylece bitiyor. O yıl bu 45'liği dinleyip bu heyecanlı anları yaşayanlar ertesi yıl Brian Birch yönetiminde Galatasaray'ın üçüncü kez şampiyon olacağını bilmiyorlar doğal olarak. Kaptan Uğur'un son sezonunda takımda Nihat yerine Yasin'in Mehmet'e "Büyük" sıfatını kazandıracak "Küçük" Mehmet'in de takviyesiyle Cim Bom yine şampiyon oldu ama plağın yenisi çıkmadı... * * * Özyaşam Öyküsü 2 Şubat 1936'da İzmir'de (Karşıyaka-Çiftefırınlar) doğdu. Karşıyaka Soğukkuyu İlkokulu Alsancak İlkokulu İnönü Lisesi ve Mithatpaşa Erkek Sanat Enstitüsü'nde (Mobilya bölümü) okudu. 15 yaşında Damlacık Kulübü'nde 8 numaralı formayı (8 numaralı forma çok sevdiği Sait Altınordu'nun forma numarasıydı) giyerek futbola başladı. Adnan Suvari'nin futbolcu-antrenör olarak görev yaptığı Yün Mensucat'a transfer oldu ve yeni forması altında 14 gol attı ve Genç Milli Takım aday kadrosuna çağrıldı. 11 Nisan 1954'te Belçika maçında ilk kez milli oldu ve 4-0 kazanılan maçın 2 golünü attı. Aynı yıl İzmirspor'a transfer oldu ve bu forma altında 17 gol atarak gol kralı oldu. İzmirspor da Mahalli Lig'i şampiyon bitirdi. 1955'te 19 yaşında Galatasaray'a transfer oldu. Galatasaray formasıyla ilk kez (28 Ağustos 1955) Beyoğluspor'a karşı oynadı ve ilk golünü attı. 1956 yılının Şubat ayında Millilerimiz Macarları 3-1 yenerken 2 golü Lefter 1 golü Metin attı. 29 Ocak 1959'da İzmir'de Oya Sarı ile evlendi. 10 Haziran 1959'da Fenerbahçe ile oynanan Türkiye Ligi finalinin ilk maçının 37. dakikasında rakip kaleye ünlü "ağları yırtan gol"ünü attı. 22 Haziran 1959'da babasını yitirdi. Transfer döneminde İzmirspor'un o gün için çok büyük bir tutar olan 300.000 TL'lik transfer teklifini reddederek çok sevdiği kulübünde kaldı ve bu nedenle eşinden ayrıldı. 14 Eylül 1960'ta eksik askerlik yaptığı savıyla tutuklandı ve toplam 45 gün Paşakapısı ve Toptaşı Cezaevleri'nde kaldı. 18 Aralık 1960'ta İnönü Stadı'nda oynanan maçta Galatasaray Fenerbahçe'yi 5-0 yendi ve Metin 4 golün sahibi oldu. Temmuz 1961'de İtalya'nın Palermo Kulübü'ne transfer oldu. Haziran 1962'de yeniden Galatasaray'a döndü. 12 Mayıs 1965'te İstanbul'da Servet Kardıçalı ile evlendi. Aynı yıl "Taçsız Kral" filminde başrol oynadı. 9 Şubat 1966'da Zeynep adını verdikleri bir kız çocuğu oldu ama Servet ve Metin Oktay çiftinin "prenses"i ancak 6 saat yaşadı. 1969'da Galatasaray şampiyon kendisi de gol kralı olduktan sonra İstanbul ve İzmir'de yapılan jübilelerle futbolu bıraktı. 13 Eylül 1991'de bir trafik kazası sonucu aramızdan ayrıldı. Futbol yaşamı boyunca rakip fileleri tam 608 kez havalandırdı. 1 kez İzmirspor'da 10 kez Galatasaray'da şampiyonluk gördü. 10 kez gol kralı oldu. (Biri İzmir Profesyonel Lig'de.) * 1956-57 İstanbul Profesyonel Ligi 17 gol. * 1957-58 " " " 19 gol. * 1958-59 " " " 22 gol. * 1959 Türkiye Ligi 11 gol. * 1959-60 Türkiye Ligi 33 gol. * 1960-61 Türkiye Ligi 36 gol. * 1962-63 Türkiye Ligi 38 gol. * 1964-65 Türkiye Ligi 17 gol. * 1968-69 Türkiye Ligi 17 gol. Maç başına 1.46'lık gol ortalaması kırılamadı. 40 kez milli oldu (4'ü Genç Milli Takım). 7 kez kaptanlık yaptı ve toplam 17 gol attı. Tüm futbol yaşamında 1 kez oyundan ihraç edildi (Bir Fenerbahçe maçında). |
|
|
|
|
|
#4 (permalink) |
![]() |
İsmet Gümüşdere
60 Yılın Efsane Fotoğrafçısı Metin Oktay'ın Fenerbahçe'ye attığı meşhur "ağları yırtan golü" anımsar mısınız? O golün göreni çok azdır. O maça gelenlerin sayısı tam bilemiyoruz ama 10 bin kişi kadardı. Ama o golü bütün Türkiye'ye tanıtan o unutulmaz kareyi kim anımsamaz? Topun ağları yırttıktan sonra kameraya doğru süzülüşünü… İşte o fotoğrafı çeken objektifin arkasında duran isim İsmet Gümüşdere'ydi. Türk spor tarihinin son 60 yıllık dönemine damgasını vuran birçok unutulmaz anı bugüne taşıyan birçok unutulmaz diğer fotoğraflar gibi...İsmet Gümüşdere 81 yaşına gelmiş yorgun bedenini derginin merdivenlerinde bir delikanlıya taş çıkartırcasına taşırken hepimiz Türk Spor fotoğrafçılığının öncülerinden unutulmaz bir isimle tanışacağımız için heyecanlıydık. Billur gibi bir zihin ayrıntıları en ince noktasına kadar aktarabilen bir dimağla karşılaştık. Dergimizde kullandığımız fotoğrafların orijinallerini getirip gösterdi bize. Ve daha bilinmeyen diğer eski Galatasaray fotoğraflarını… İsmet Gümüşdere ilk spor fotoğrafçısı olduğunu kabul etmiyor. "Ben ilk değilim ilk Burhan Felek'tir. 1918 yılından önce bir dergi çıkartmış "Futbol" isminde. O derginin fotoğraflarını çeker ve yazılarını yazarmış. Bu işteki ustamız odur." diyor alçakgönüllükle. Gümüşdere'nin fotoğrafla ilk tanışması çocukluğunda olmuş: "Fransızların ünlü bir dergisi vardı: Nuar Print. O dergide o dönemki futbolcuların portreleri ve futbol maçları resimleri olurdu. Ben onlara baka baka içime o ateş 9-10 yaşlarında düştü. Bir fotoğrafçı dükkanında otururken bana makineyı ellemeyi film yıkamayı öğrettiler. O duyguları hala içimde yaşıyorum."Spor fotoğrafçısı olmaya karar verişinin öyküsü çok ilginç Gümüşdere'nin. Küçükken götürüldüğü maçlarda çektiği eziyet onu fotoğrafçı yapmaya itmiş: "9 yaşındaydım ve seyirciler arasında sıkıntıdan patlardım beni çok sıkıştırırlardı. Ama bir de bakardım bazı kişiler kale arkasında boyunlarında fotoğraf makineleri papyon gravatları fötr şapkalarıyla özgürce dolaşıyorlar. Kendi kendime karar verdim. Ben de onlar gibi olacağım dedim". İsmet Gümüşdere yüzlerce Galatasaray maçı seyretmiş. Özellikle Fenerbahçe'yle yapılan maçları hiç unutmuyor. "Çok olaylı maçlar yaparlardı. Kavgalar gürültü patırtılar hiç eksik olmazdı" diyor. Gelenek hiç değişmemiş yani! İlk maçını hiç unutmuyor Gümüşdere. "Çalıştığım derginin sahibi Mithat Bey 'hadi seni bugün Fenerbahçe-Galatasaray maçına gönderiyoruz' dedi. Talimat verdiler: 'Galatasaray'ın kalesinin arkasında Fenerbahçe'nin attığı gol fotoğraflarını çekeceksin.' Maç sırasında Şeref Stadı'nın deniz tarafına bakan taç çizgisi kenarında Fenerbahçeli Küçük Fikret ve Galatasaraylı Bülent (Paytak) kavgaya giriştiler. Ben de bana denilenleri unuttum ve gittim fotoğraf çektim. Hiç bir foto muhabiri fotoğrafları çekmeye gelmemişti. Sevinçliydim benden başka kimse çekmemişti o fotoğrafları. Ama birden sevincim kursağımda kaldı ve iki polis gelip beni kollarımdan tutup saha dışına çıkarmaya başladı. Basın kartım yokmuş! Beni daha önce hiç görmemişler. Derken papyon gravatlı fötür şapkalı elinde fotoğraf makinesi olan bir bey polislerin yanına geldi ve beni kurtardı. Selahattin Giz'di. Galatasaray Lisesi mezunu ve Cumhuriyet Gazetesi foto muhabiri. Maçtan sonra beni aldı ve gazetedeki karanlık odasına götürdü." O karanlık odada yaşadıklarını ve hissettiklerini bugün bile unutmuyor Gümüşdere. Dağınık bir oda 'pıt pıt damlayan bir musluk' ipe asılı çamaşır mandallarına tutturulmuş yüzlerce film. Ve Selahattin Bey radyoyu açıyor boğuk bir ses odayı dolduruyor. "O ses benim hayatımın eksenini oluşturdu. Ünlü Fransız Şantöz Edith Piaf'ın şarkısı 'la vie an rose'. ' Seni kollarıma aldığım zaman hayatı toz pembe görüyorum.' Ben o günden sonra her şeyi toz pembe görüyorum. Umut bende. Ürün veren bir tarla gibi hep umutla yaşadım. Umutsuz yaşamanın da yaşamak olmadığını algıladım."İsmet Gümüşdere fotoğrafçılığa bakışını şöyle anlatıyor: "Benim için herşey bir bir kurgu gibidir. Ben anları ve o anlardaki duyguları yakalamaya çabaladım yıllarca. 9 yaşından bu yana duygularımı yoğun yaşardım. Dayım bize geldiğinde biz fakir bir aileydik. Kapitone yorganı kafamızın üzerine çekerdik ve dayım bana orda Nazım'ın şiirlerini okurdu. Kitaplar bana çok şey kazandırdı. İyi fotoğraf çekmek için çok kitap okumak gerekir. Bunlar insanı gidemediği yerlere götürüyor oradaki insanların yaşamını anlatıyor. Benim fotoğraflarda espri yakalamam biraz da bundan kaynaklanıyor." Gümüşdere'nin Yorumuyla Fotoğraflar İsmet Gümüşdere fotoğraflarından bir kısmını O'na sorduk. Fotoğrafları çektiği zamanı anımsadı öncesiyle ve sonrasıyla birlikte… Gündüz Kılıç'la Soyunma Odasında Gündüz Kılıç benim çok sevdiğim bir ağabeyimdi. Maçlardan önce bir takım kritikler yaparım kendi kendime. Soyunma odalarını idmanları takip ederim. Takip ettiğim bazı futbolcular üzerinde yoğunlaşırım. Maç saati geldiği zamanda o adamların benim düşündüğüm gibi aynı sınırlar içinde olduğunu da görürüm. Onu da çekerim. Gündüz Kılıç da hep maçlardan önce gelir bütün futbolcuların formalarını masaya kendisi tek tek dizer futbol ayakkabılarını kalecilerin kazaklarını koyar ve onları beklerdi. Bu işine sahip çıkmanın işini sevmenin bir örneği olarak bana bir takım öğeler verdi. Ben Gündüz ağabeyin o anki görüntüsünden feyz aldım. Maytap Takımların sahaya çıkması bekleniyor. Taraftarlar sahaya böyle maytaplar atıyorlar. Fotoğrafçılar da onun resmini çekmeye çalışıyorlar. Burada bazıları çok dikkatli fotoğrafı çekiyor ve bazıları da hiç umursamıyor. Olur mu böyle bir şey? Bak bu hiç bakmıyor bu ise sırtını dönmüş gidiyor. Saha içinde olan her şey her türlü hareket ve aktivite foto muhabirinin gözünden kaçmamalı. Yerim de farklı. Ben onların baktığı yerden bakarsam bu fotoğrafın güzelliğini veremem. Ali Sami Yen 20 Aralık 1964 yılında ilk açıldığı günkü fotoğrafı. Tribünde burada köfteci sosisci tezgahı varmış. Burada yağlar kabarınca ortalık karışmış panik yaşanmış ve tribünden aşağı insanlar böyle döküldü. Bu resim bütün dünya basınında çıktı. Tribün çökmesi yok kesinlikle yok. İnsanlar paniğe kapıldı o tezgahtaki yağlar parlayınca ve burada bir sene sonra bir kişi öldü. Ağları Yırtan Gol Haziran mevsimiydi. "Ağlar çürümüş onun için koptu" falan demişlerdi. Halbuki ağlar kontrol edilmişti maçtan önce. Metin Oktay'ın kaleyi ışınlayan bir gözleri vardı ki ben onu görüyordum. Herkes göremiyordu. Metin daha çok futbolcusuz alanda futbolu bilirdi. Yani öyle bir alana geçer ki artık aptal bir futbolcu bile geri planda orta sahada ayağında top varsa o topu Metin'e atmak zorunda kalırdı. Bunlar kaçınılmazdır. Öyle bir anda Osman Abanoz ve Naci Özkaya (Fenerbahçeli futbolcular) Metin'i takip ediyorlar ama onu tutmak imkansız. Onsekizin üzerine geldi patlattı sol ayağının üstüyle kaleci Özen Arkoç da planjönünü yaptı ama kısa kaldı. Ama orada Bir İsmet Gümüşdere vardı. Diğerleri maç bitiyor diye dağılmıştı. Bir de Hüseyin Kırca topu yarıda yakalamıştı. Benim için çok büyük bir keyif. Hala Galatasaray'ın müzesinde taraftarların ellerinde hep o golün fotoğrafları çıkar. Ama benim adımı yazmazlar! Tartışma Yine Fenerbahçe-Galatasaray maçı. Selim Fenerli Mustafa Galatasaray'lı ve bu da Nedim Doğan. Nedim çok yere düşen kalkan bir adamdı. Bir ara bunlar tartışıyorlardı. Selim dedi ki 'ya adamı öldüreceksin'. O da dedi ki 'ben bir şey yapmadım'. Sonra Nedim konuştu 'kavga etmeyin ben kendim düştüm!" Çamurlu Krampon İnönü stadı burası. Şampiyon kulüpler ve diğer yabancı maçlar için İstanbul'a İnönü stadını tetkik için gelirlerdi ve derlerdi ki "bu sahayı siz Gazo yapmazsanız (Fransızca çim) burada maç oynatmayız" derlerdi. Bütün İnönü stadı böyleydi eskiden çamur içinde. Futbol ayakkabısının üzeri gözükmüyor bile. ![]() |
|
|
|
|
|
#5 (permalink) |
![]() |
Emektar Formalar
"Formaları çıkarın çıplak oynayın" tezahüratı o takımda işlerin yolunda gitmediğinin işaretidir. Ama tersten bir okumayla taraftarın formalara verdiği önemi de gösterir. Çünkü formanın tarihi aynı zamanda kulübün ve futbolun da tarihidir. Forma deyip geçmeyin. Bir çok insanın taraftarlığının kökeninde çocukluk rüyalarını süsleyen "kutsal renkli" fanilalar yatar. O formalar futbolun olmazsa olmazı folklorik bir unsurudur. Tuttuğunuz takımla özdeşleşmenizi sağlayan köprüdür taraftar denilen modern çağın ordularının bayrağıdır. Nerde olsa onu tanır renk aşıkları. Kim bilmez yeşil-beyaz enine çizgili formanın Celtic'in göğüs bölgesi dikine kalın kırmızı şeritli formanın Ajax'ın nişanesi olduğunu. Ya Katalanların milli takım olarak gördükleri ve göğüslerine reklam almaya bile tenezzül etmedikleri Barcelona'nın bordo-mavi çubuklu formasına ne demeli? Geçmişten geleceğe bir köprü gibi durur Nou Camp'ta. Ancak futbol oyununun son yıllarda ekonomik olarak çok büyük bir pazara hakim olması ve bu pazarın en büyük kozlarından birinin de forma satışı olması sponsor firmaların bir sezonda bir kaç farklı forma üretmesine neden oldu. Ve artık takım formaları sadece yeşil sahalarda futbolcuların üzerinde gördüğümüz bir zırh değil gündelik hayatımızda dolaşıma giren popüler kültürün bir elemanı. Hal böyle olunca çocukluğumuzun rüyalarını süsleyen klasik formalar da artık rafa kalktı. Ama bizim gönlümüz emektar formaların o raflarda unutulmasına el vermedi. O Bir Klasik; Parçalı Forma Galatasaray futbol takımı için klasik forma tabiri sanırız ki herkesin oy birliği ile parçalı formaya verilecektir. Parçalı formaların sarı-kırmızı renklere gönül verenlerin gözündeki yeri apayrıdır. Bir klasik otomobil tutkunu için 56 model Chevrolet ne demekse Galatasaraylı için de sarı-kırmızı parçalı forma odur. Çünkü Galatasaray kuruluşundan 1934 yılına kadar maçlara parçalı formasıyla çıkmıştır. Bu dönemden sonra değişik formalar kullansa da parçalı formanın Galatasaray gardıropunda her zaman yeri olmuştur. Parçalı formaların en tipik örnekleri 60 ve 70'li yıllarda kullanılan formalardır. Tam göğüs bölgesinden ikiye ayrılan formaya başka ekleme yapılmamış. Sadece sol göğüs üstünde bayraklı bir Galatasaray arması dikkat çekiyor. ¤¤¤¤enli yıllara gelindiğinde parçalı formada da küçük değişiklikler göze çarpıyor. Genel olarak dizayn aynı ama iki farklılık var. Birincisi kol bölgelerindeki ince şeritler ikincisi ise Galatasaray armasının sol bölümde bayrağımızın ise sağ bölümde birbirlerinden bağımsız olarak yer almaları. 90'lı yıllardaki parçalı formada en büyük fark kollardaki şeritlerin kalınlaşması. Yine yaka bölgesindeki siyah renge de dikkat. Çünkü siyah son dönemdeki parçalı formada yoğun olarak kullanıldı. Hatta parçalı formanın altına giyilen siyah şort ve konçlar kimilerince çok sevildi; kimilerince çok eleştirildi. Ancak parçalı formanın bu sezon kullanılan forma çeşitleri içinde yer almaması kelimenin en hafif anlamıyla bir şanssızlık. Parçalı formaların Galatasaray ve taraftarlar için neyi ifade ettiğini anlamak demek 1986-1987 sezonunun bir maçını hatırlamak demek. Ali Sami Yen'de rakip Zonguldakspor ve Galatasaray'ın üzerinde tek renk beyaz omuzları kırmızı parçalı bir forma var. İlk yarı 0-0 bitiyor ve takımlar tünelin yolunu tutarken Kapalı Tribün'ün tecrübeli abileri sloganı patlatıyor: "Formaları değiştir büyük Cim Bom Bom". Büyük Cim Bom mesajı alıyor ikinci yarıya parçalı formalarla çıkıyor. Sonuç mu? Galatasaray 3-0 kazanıyor. Çubuklu Forma; Onun Yeri Ayrı Çoşkun Özarı'lı Turgay Şeren'li 50'li yılların efsane kadrosunun giydiği çubuklu forma bu kategorinin bizce en müstesna parçası. Çok ince ve sık kullanılmış olan sarı-kırmızı çubuklar ve bisiklet yaka dışında formanın başka hiçbir özelliği yok. Ancak belki de bu formayı unutulmaz kılan bu sadeleği. Bu dizaynın formaların evrimi sırasında unutulması ve kendine has bir forma olarak sadece fotograflarda kalması taraftarlar için üzücü. Milan kulübünün aynı forma tipini kuruluş yıllarında kullandığını ve 1999 yılında da kulübün 100. kuruluş yıldönümü vesilesiyle aynı tip formayla maçlara çıktığını belirtelim. Daha sonraki yıllarda çubuklu forma çok değişti. 60 ve 70'li yıllardaki çubuklu formalarda çubukların kalınlaşması en büyük özellik. Sağ ve sol bölümde kırmızı ortada ise tek sarı şeritten oluşan forma uzun süre kullanıldı. 80'li yıllarda bu forma tipinin geçirdiği en önemli değişiklik çubuk kalınlıklarının incelmesi. 1996 yılında başlayan 1. Fatih Terim dönemiyle beraber çubuklu forma hem dizaynında değişikliğe uğradı hem de daha çok kullanıldı. Sarı kollardan aşağıya inen ince gri çizgiler ve gri yaka bu formanın en önemli özelliği. Bu sezon kullandığımız formalardan çubuklu olanının dikkati çeken en önemli özelliği ise çubukların kalınlaşması ve şövalye GS logosu üzerindeki üç yıldız. Ancak kırmızı renkdeki pempeleşmenin nedenini anladığımızı söyliyemeyiz. Bu kategoriye koymayı daha uygun bulduğumuz ve tarih sayfaları içinde unutulmuş bir forma tipi daha var. Tanıl Bora'nın deyimiyle "Latin fiyakasının" göstergesi olan göğüs bölgesini çaprazlama geçen tek bir şeritten oluşan forma. Sarı zemini kırmızı bir şeritle geçen bu forma da 50'li yıllardan. O yılların futbolseverlerini kıskanmadık desek yalan olmaz... İngiliz Sadeliği: Tek Renk Futbol oyununun temel taktik anlayışında bir çok ilke imza atan İngilizlerin formalar konusunda da bir ekol olduğunu söyleyebiliriz. Tek renk ve polo yaka formalar İngiliz sadeliğinin göstergesi olmuştur futbol sahalarında. Tabii bu modanın ülkemiz futbol sahalarında görülmemesi olmazdı. İşte Suat'lı Kadri'li Sarı Muzaffer'li kadronun giydiği tek renk kırmızı beyaz polo yakalı forma bu modanın en estetize olmuş örneklerinden biri. Bu formada beyaz polo yakanın sol altında kalan bölümdeki hayli büyük şövalye GS arması dikkati çeken tek özellik. İlerleyen yıllarda bu forma tipinde de değişiklikler görülüyor. 70'li yılların sonu ve 80'li yılların başında giyilen tek renk kırmızı formada sarı yakadan omuz ve kollara doğru giden kalın tek şerit halindeki sarı renk en farklı özellik. Bu forma tipinin son yıllarda yaşadığı en büyük değişiklik ise sarı-kırmızı rengin yerini beyaz rengin alması. Neuchatel zaferinin kırmızı yakalı tek renk beyaz formayla kazanıldığını hatırlatalım. Yine UEFA Kupası'na doğru giden yolda giyilen tek renk beyaz omuzlarda sarı parça ve yakaları kırmızı forma da unutulmazlar arasında. Tek renk formalardaki en radikal değişiklik ise bu sezon kullandığımız formalarda görüldü. Üç adet tek renk formanın kırmızı olanı dışındaki iki formanın rengi gümüş ve altın. Tasarım olarak ise üç formada da sol bölüm üzerinde ince bir şerit göze çarpıyor. Ne parçalı ne çubuklu... Çok daha ayrıntılı ve titiz bir çalışmayla belki de bir kitap yazılabilecek olan formalar konusunu kısa zamanda ulaşabildiğimiz kaynaklar doğrultusunda yazmaya çalıştık. Fotoğraflar en büyük kaynağımız oldu. Ancak bir belge var ki onu es geçmek olmaz. Galatasaray'ın bir numaralı kurucusu Ali Sami Yen Ellinci Yıl kitabında kulübün kuruluş öyküsünü anlatıyor: "(...) Mektebe gelirken domuz sokağından geçer domuz yağı alırdım. Topu onunla yağlar şişirirdim; yamasını yeni papucumdan kesmiştim. Bunu gören arkadaşlar bana hepimizden fazla paye vermişlerdi. (...) Cevdet de ikinci reisliği formaları yıkadığı için almıştı." Evet ne parçalı ne çubuklu ne de bir başka forma. Önemli olan o formanın sizin için neyi ifade ettiğidir. Ali Sami Yen'e başkanlık yeni aldığı papuçlarından deri parçası kesip topa yama yaptığı ikinci başkanlık Cevdet Kalpakçıoğlu'na formaları yıkadığı için arkadaşları tarafından verilmiş. Burası sözün bittiği futbolun başladığı yerdir. Burası formalara ruhun eklendiği yerdir... Unutulmazlar Tarih 17 Mayıs 2000'i gösterirken zorlu yolun son durağına gelinmişti. Avrupa kupalarında bırakın baharı kış ayını bile şöyle doya doya yaşayamamış bir ülkenin evlatları ilk defa kendi tuttukları takımı bir Avrupa Kupası final maçında desteklemek için Kopenhag'ın Parken stadını doldurmuşlardı. Rakip Londra'nın "topçuları" Arsenal'di. Ve 2000 yılının UEFA Kupası finalisti Galatasaray maça tek renk beyaz ve kolları kırmızı ince şeritli bir formayla çıkmıştı. Futbol da uğura biraz olsun inanlar Neuchatel zaferini hatırlayarak "bu kupa kesin bizim" bile demişlerdi Galatasaray'ın formalarını görünce. Neyse ki onlar haklı çıktı ve beyaz tek renkli kupa beyi o forma UEFA Kupası ile beraber müzedeki yerini aldı. Gün görmüş misali kupa görmüş formaları hatırlarken tabii ki en büyük kupa Süper Kupa'yı kazanan formayı da hatırlamamak olmaz. UEFA Kupası'nın sarhoşluğunu üzerimizden atamamışken 3 ay sonra Süper Kupa için Monaco'nun 2. Louis stadının yolunu tuttuk. Rakip İspanya'nın beyaz şeytanları Real Madrid'di. Ve takımımızın üstünde sarı-kırmızı çubuklu forma vardı. Maç sonunda üzerindeki çubuklu forma ve elinde ki Süper Kupa'yla kazındı aklımıza Commandante Hagi. Siyahtan Bir Duvar Onları unutmak tabii ki olmazdı. Evet kaleciler ve onların "modası". Büyük kaleci Lev Yashin simsiyah formayla sahaya çıkmasını forvetleri korkutmak olarak açıklamış. Bizim kalecilerimizin de böyle bir düşüncesi var mıydı bilmiyoruz ama geçmiş dönem kaleci kazaklarımızın çoğunun tek renk siyah olması dikkat çekiyor. Büyük kaptan Turgay Şeren ve 70'lerin unutulmaz kalecisi Yasin Özdenak ilk olarak gözümüze çarpanlar. Ancak 80'li yıllar kaleci kazaklarının da değişime ayak uydurduğu yıllar olmuş. Simoviç'in Neuchatel zaferinde giydiği mavi-gri kazak akıllara kazınanlardan. UEFA ve Süper Kupa'yı kazanan efsane kadronun "çok güzeal" kalecisi Taffarel'in Parken stadında giydiği tek renk mavi kazakta unutulmazlardan. İlk Şampiyon Forma Eller göğüste birleştirilmiş gözler gururla bakıyor bizlerin sadece filmlerden bildiğimiz o üç ayaklı eski fotoğraf makinesine. Çünkü onlar şampiyon. Onlar 1908-1909 sezonunda şampiyon olan ilk Türk futbol takımı. Ve üzerlerinde sarı-kırmızı parçalı forma var. Forma bugün aşina olduğumuz formalardan daha farklı olarak bir gömleği andırıyor boyundan başlayıp aşağıya kadar uzanan düğmeler en önemli özellik. Renklerin de daha koyu olduğunu söyleyebiliriz. Hatta kırmızı renk yerine bordo desek yanlış yapmayız. Şortlar beyaz konçlar ise siyah. Bu forma UEFA Kupası ve Süper Kupa'yı kazanan formalarla beraber Galatasaray tarihinin en önemli üç formasından biri. ![]() |
|
|