![]() |
|
|||||||
| Dini Hikayeler Dinimiz ve Diğer Dinlerle İlgili Hikayelerin Bulunduğu Bölümümüz |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Seçenekleri | Modları Göster |
|
|
#1 (permalink) |
![]() |
İki oğlu, bir kızı olan Ali Bey, Anadolu’nun şirin köylerinden birinde, hanımı, çocukları, anne ve babasıyla mutlu bir hayat yaşıyordu. Köyün orta hallilerindendi. Zengin olmasa da fakir de değildi.
Yaz mevsiminde aile boyu çalışırlardı. Kış geldiğinde ise işlerde azalma olurdu. Bunu fırsat bilen Ali Bey arkadaşlarıyla sık sık ava giderdi. Ava gitmesinden annesi, babası hanımı çok şikayetçiydi. Ama bu, onun için büyük bir zevk kaynağıydı. Adeta onun için bir hastalık olmuştu. Sigara tiryakisi nasıl sigarayı bırakmakta zorlanıyorsa, o da avcılığı bırakmak istese de bırakamıyordu Bir gün, akşamın yaklaştığı bir anda kar yağmaya başlamıştı. Ali Bey, "av yağıyor, yarın yine av görünüyor ufukta" dedi kendi kendine. Her kar yağışı onun için yeni bir avın habercisiydi adeta. Çünkü yeni yağan kar, yeni ayak izlerinin çıkması anlamına geliyordu. Ayak izleri hedefe gitmede avcı için büyük bir avantaj sağlıyordu. Ertesi gün sabah olunca her yerin bembeyaz bir örtüye büründüğünü gören Ali Bey arkadaşlarıyla görüştü. Av için hemen hazırlıklarını yapıp köyden ayrıldılar. Köpekleri, av malzemeleri, yiyeceklerini de yanlarına aldılar. Yağan yeni kar ile yeni izler çıkmıştı. 0 günkü avın ceylan avı olmasına karar verildi. Dere, tepe, dağ, taş yürünerek geçildikten sonra geçiş noktalarına avcılar yerleşti, köpekler izlere salındı. Uzun süren takip ve bekleyişten sonra bir ceylana rastlandı. Tüfek sesleri gelmeye başlamıştı. Zavallı ceylan çaresizlik ve korku içinde bir oyana bir bu yana koşuyordu. Yıldırım hızıyla ağaçların arasından süzülüyordu. Çünkü işin ucunda hayatta kalmak ya da kalmamak vardı. Ceylan bir ara Ali Beyin önünden geçti. Keskin nişancı olan Ali Bey atışı sonucunda ceylan denge kaybına uğradı. Kaçışını devam ettirdi. Ali peşine düştü. Ceylan vurulmuştu, kan kaybı vardı, ama hızında bir değişiklik yoktu. Ali Bey arkadaşlarına da seslendi, peşine düştüler, takip akşama kadar devam etti. Herkes terden sırılsıklam olmuştu, ama ceylanı yakalayamadılar. 0 günkü avdan elleri boş döndüler. Aslında av yapma ihtiyaçları yoktu. Sadece zevk için vuruyorlardı hayvanları. Akşam olduğunda ayakları ıslanmış halde ve yorgun bir şekilde köye döndüler. Avın değerlendirmesi için bir evde toplandılar. 0 günkü avdan bahsediyorlardı. Bu toplantıya köyün imamı da yatsı namazını kıldıktan sonra katıldı. İmam, boşu boşuna zaman harcandığı, cana kıyıldığı için avdan hoşlanmıyordu. Fırsatı geldikçe köylüleri de bu konuda uyarıyordu. Fakat pek dinleyen olmuyordu. İmam odaya girdiğinde avcıların ateşli bir şekilde avdan bahsettiklerini gördü. İmama yer gösterdiler ve sohbetlerine devam ettiler. Ali Bey, ceylanı nasıl vurduğunu, dengesini kaybettiğini, kanının nasıl aktığını ballandıra ballandıra anlatıyordu. Ali Bey konuşmasını şöyle tamamladı: – Yarım kalan ava yarın devam edelim, yarın mutlaka o hayvanı buluruz. Afiyetle yeriz, dedi. Bu sırada imam söze karıştı: – Arkadaşlar şu av sevdasından vazgeçin. Hem zamanınızı öldürüyorsunuz, hem de hiç suçu olmayan canlıları öldürüyorsunuz. Bu yaptığınız keyfi bir şey. Eğer yiyecek konusunda bir sıkıntınız olsa size bir şey demem. Bu durumda avlanmaya dinimiz de izin veriyor. Ama keyfi yapılana pek olumlu bakmıyor dinimiz. Yazıktır, bakın hayvanı yaralamışsınız. Şimdi nasıl ıstırap çekiyordur. Belki bu yaralı haliyle bir kurda yem olacak. Kim bilir belki de şimdi yavrularına ulaşmak, onları doyurmak için çaba sarf ediyor. Belki de öldü, yavruları da açlıktan ölecek. Atılan bir kurşun onun da yavrularının da canına mal olacak. Ali Bey söze karıştı – Ölürse ölür, ne yapalım! Bir şeylerden zevk almak bizim de hakkımız. – Bir canlıya eziyet vererek zevk almak hangi kitapta yazıyor Ali Bey! – Benim kitabımda! Ali Beyin küstahça cevap vermesi üzerine imam efendi izin isteyip evden ayrıldı. Ali Beyin bu tür sözlerinden bazı arkadaşları da rahatsız olmuştu. Ali Beye bu şekilde konuşmaması gerektiğini söylediler. Kısa bir sessizlikten sonra silahlarının bakımını yapmaya, mermilerini doldurmaya devam ettiler. Ali Bey imamın gereksiz konuştuğundan bahsediyordu. Bazıları ise aslında imamın doğru konuştuğunu söylüyorlardı. Zaman epeyce geçmiş, geç saatler olmuştu. Silahlara son bakımlar yapılıyordu. Derken bir patlama sesi ile "Offf yandım!" sesi duyuldu. Ali Bey bacağını tutmuş, acıdan kıvranıyordu. Odadakiler şaşkınlık içindeydi. Ali Bey "Yanıyorum anam!" diye feryadına devam ediyordu. Bacağı kanlar içindeydi. Damarları dışarı fırlamıştı. Anlaşılan arkadaşlarının birinin silahı kazayla patlamış, o da Ali Beye isabet etmişti. İlk şaşkınlığı atan arkadaşları hemen taksiyi hazırlayıp hastanenin yolunu tuttular. Kar yağdığı için yol geç alınıyordu. Ali Bey için ise yol hiç bitmeyecekmiş gibi geliyordu. "Ölüyorum, yanıyorum, çabuk olun" feryatları devam ediyordu. Yolculuk tam iki saat sürdü. Hastaneye acil servis bölümünden girdiler. İlk tedavi yapılmıştı, kan kaybı çoktu. Kan bulunmuştu. Ali Bey kan ve ağrı kesiciler sayesinde biraz rahatlamıştı. Ertesi gün kendine geldi. Hocanın dediklerini, bir gün önce vurduğu ceylanı düşündü. Onun kan alma şansı da, hastaneye gitme şansı da yoktu. Acaba nasıl bir ıstırap içindeydi. Vurulduktan sonraki iki saati hayatının en zor anları olmuştu. Bu iki saat ona bazı gerçekleri görmesinde yardımcı oldu. Zevk için av yapmanın, can yakmanın ne kötü bir şey olduğunu anlatmıştı. Birkaç saat düşündükten sonra yanında bulunan arkadaşı Ahmet’e bir ricada bulundu: – Ahmet! Senden ve arkadaşlarımdan bir ricam var. Hemen dün avlandığımız yere gidip vurduğumuz ceylanı takip edin. Bulabilirseniz yakalayın ve yarasını tedavi ettirelim, dedi. Arkadaşı şaşkınlık içinde tamam dedi. Hep birlikte o gün yine ormana gittiler, ama yanlarında silah yoktu. Uzun bir takipten sonra ceylanı buldular. Hayvan cansız yatıyordu. Biraz daha yaklaştıklarında yavrularının cansız anneyi emdiklerini gördüler. Bu manzara hepsini de üzdü. Suçluydular. Vurdukları ceylan bir anneydi.Onu yavrularından ayırmışlardı. Hemen küçük yavruları tutup köye götürdüler. Yoksa öleceklerdi. Ali Bey günler sonra hastaneden çıktı. Tedavisi aylarca sürdü. Bacağının bir kısmından et kesip vurulan yere koydular. Yatakta geçirdiği bu zaman içinde devamlı o ana kadar vurduğu hayvanlar aklına geldi. Vurulduktan sonra kim bilir ne acılar çekmişlerdi. Onların tedavi olma şansı da yoktu. O zamana kadar zevk için avlanarak bir çok canlının kanına girmişti. Yapılan uyarılara, özellikle imamın uyarılarına kulak asmamıştı. Hatta hatırını kırdığı zamanlar olmuştu. Av konusunda kendini uyaranların ne derece haklı olduklarını anladı. Avcılık hakkında bir şeyler yapılması gerektiğine kanaat getirdi. Keyfi avcılığa son verilmeliydi. Bu fikrini imama açtı. Ayrıca ondan özür diledi. Haklılığını dile getirdi. Hoca da durumdan çok memnun oldu. Yardımcı olacağını söyledi. Ali Bey bu olaydan sonra bir hayvan sever olup çıktı. Ceylan yavrularını büyütüp ormana saldı. Ali Beyin ve imamın sayesinde avcılık yapılmaz oldu. Keyif için, zevk için hayvan vurulmadı. Bir musibet bin nasihatten iyidir sözü bir kez daha gerçekleşmişti. ************************************************** ******** Yıllar önce köyünde sakin bir hayat yaşayan, küçüklerini seven, büyüklerini sayan, iyilik yapmaktan hoşlanan, büyük sözü dinleyen Mahir isminde bir çocuk vardı. Mahir, küçük yaşta bu olumlu ve güzel davranışları sergilemiş, ama nedense daha sonraki yıllarda ele avuca sığmayan biri olup çıkıvermişti. Bunun sebebini, ne annesi, ne babası, ne de çevresi çözemedi. Onun bu davranışları yüzünden kalbi kırılanlar çok oluyordu. Kimi bu davranışların yanlışlığını anlatmaya çalışıyor, o da dinliyor görünüyor, kimilerine de söz hakkı vermiyor, dediğim dedik, bildiğim bildik diyordu. Mahir, bazen arkadaşlarıyla oyunlar oynar, onlara haksızlık yapardı. Onun katıldığı oyunlarda mutlaka bir tatsızlık çıkardı. Çünkü o, kurallara uymayı sevmiyor, kendi kural koymaya çalışıyordu. Hatta bir gün arkadaşlarıyla çelik çomak oynarken rakip ekipteki arkadaşlarıdan birine kızmış, fırlattığı çelik ile başından yaralanmasına neden olmuştu. Bir defasında da futbol oynarken arkadaşına attığı tekme ile üç ay yatmasına, uykusuz gecelerde ağrılar içinde kalmasına neden olmuştu. Yıllar birbirini takip etti. Mahir hırçınlaştıkça hırçınlaşıyor, anne babasını saymıyor, söylediği laflarla onların kalbini kırıyordu. Öğretmenlerini de kızdırıyordu. Mahir’deki bu değişimin sebebini kimse anlayamıyordu. Mahiri böyle asi bir çocuk yapan ailesi mi, arkadaşları mı, yoksa başka bir şey miydi? Ortaokul yıllarında çok iyi, saygılı olan, derslerinde dört dörtlük olan Mahir, lisede tamamen değişmişti. Dersleri kötü gidiyor, zayıflar birbiri üstüne geliyordu. Liseyi yatılı okuyordu, onun bu değişiminin sebebi acaba bu muydu? Okulda geçen günlerinde birçok anısı oluyordu. Bunların birçoğu tatlı olmayan, tartışmalı, kavgalı anılardı. Bu tatsızlıklar genelde tutumsuz biri olmasından kaynaklanıyordu. Hiçbir şeyin kıymetini bilmiyor, har vurup harman savuruyordu. Ailesinin durumu iyi olmamasına rağmen ellerinden gelen fedakârlığı gösterip arkadaşları içinde mahçup olmaması için çabalayıp duruyordu. Ama o, okula gelip giderken giymesi gereken ayakkabıları iki-üç ay giyebiliyordu. Anne babasının bu konudaki ikazları fayda vermiyordu. Annesiyle bu konuda sık sık tartışıyordu. Bir gün yine Mahire ayakkabı alınmıştı. Birkaç gün ayakkabılarını itina ile giydi. Fakat arkadaşlarının futbol oynadıkları bir anda yine isteklerine yenildi. Hava güzeldi ve arkadaşları ders bitiminde futbol oynayacaklardı. Bir gün öncesinden de haberleşmişlerdi. Çoğu hazırlıklı gelmiş, birkaçı bu randevuyu unutmuştu. Bu yüzden hazırlıksız gelmişlerdi. Bunlardan Necdet diğer sınıftan bir arkadaşından malzeme bulup oyun için hazırlığını tamamlamıştı. Mahir, Arif ve Nail ise sorunlarını çözememişti. Gerçi Mahir bunu sorun olarak görmüyordu. Öyle de oynayabilirdi. Arif ve Nail ayakkabı ve kıyafet hazırlamak için çaba gösterirken, Mahirde hiçbir hareket yoktu. Mahirin durumunu merak eden Nail sordu: – Sen oynamayacak mısın? – Oynayacağım, neden sordun? – Kıyafetin yok da! – Önemli değil, bunlarla da oynarım! – Ama ayakkabıların karşındakileri sakatlayabilir, hem ayakkabıların da pantolonun da yeni, zarar görebilir. – Boşveeer, bir daha aldırırım! – Ama yazık be Mahir! Senin baban ne iş yapıyordu? – Çiftçi. – Zengin bir çiftçi mi? – Sayılmaz, dört ineğimiz, birkaç da tavuğumuz var. Onlarla geçinip gidiyoruz. – Yani onların sütünü, yağını, yumurtasını satıyor öyle geçiniyorsunuz. – Evet öyle. – Öyleyse neden bunların kıymetini bilmiyorsun? – Ben biliyorum, sen boş ver. – Ama Mahir...! – Offf, sen de uzattın Nail! Şurada beş kuruşluk keyfimiz var, onu da sen bozma. Böyle oynayacağım işte – Oyna, oyna! dedi Nail. Nail arkadaşlarının çoğunun bahçede toplanmış olduğunu gördü. Kıyafet aramaya devam etti. Bu sırada Mahir konusu aklını kurcalamaya devam etti. Kendi kendine hem kıyafet aradı, hem de düşündü. Aslında Mahirin babasını biliyordu. Ama Mahirin sadece babasının kıymetini bilmesi için ne iş yaptığını sormuştu. Ara sıra Mahirin babası Hüsnü Bey okula gelirdi. Başında şapkası, eski kıyafetliydi, fakat temiz bir giyimi vardı. Öğretmenlerinden oğlu hakkında bilgi alırdı. Öğretmenleri oğlu hakkında pek de hoş olmayan şeyler söylerlerdi. Boyun büküp giderdi. Bir onu, bir de oğlunu düşündü. Babası çalışıp çabalıyor, oğlunu okutmaya çalışıyor, o ise bunun kıymetini bilmiyor, har vurup harman savuruyordu. Nail ile Arif spor kıyafeti bulamadıklarından oynamaktan vazgeçtiler. Mahir ise arkadaşlarının arasına katılmış, çoktan ısınma hareketlerine başlamıştı. Mahir hem ısınma hareketleri yapıyor, hem de Nail ile Arif in oynaması yönünde istekte bulunuyordu. Onlar ise oynayamayacaklarını bildiriyordu. Oynamaları yönünde istekte bulunurken kendini örnek olarak gösteriyordu. Hatta onları sözünde durmamakla itham ederek şöyle diyordu: – Erkek sözünde durur, siz erkek değilsiniz! – Erkeğiz, sözümüzde dururuz, ama anne babamıza karşı da sorumluluklarımız var, giyeceklerimizi iyi kullanmamız gerekiyor. Bunlar bedava alınmıyor, dedi Arif. Mahirin ısrarları sürünce onları dinleyen Ali söze karıştı: – Mahir! Arkadaşlarımızı zorlama, maçımızın hayati önemi yok, noksan oynarız, olur biter. Diğer arkadaşları da onları zaten anlayışla karşılamışlardı. Oyun birer kişi noksan olarak başladı. Mahir beton zemin üzerinde, yeni ayakkabılarıyla oyunun heyecanıyla kendini yerden yere atıyordu. Oyun tüm hızıyla devam ederken, oynamayan arkadaşlarıyla Arif ve Nail de oyunu izliyordu. Nail hem onları izliyor, hem de bir şeyler düşünüyordu. Arif ile Mahiri ve arkadaşlarını karşılaştırdı: Arif; her şeyiyle dört dörtlük biriydi. Ailesi de varlıklıydı. Varlık bakımından belki de Mahiri yüze katlıyordu. Ama o, giydiği kıyafetinin, ayakkabısının kıymetini biliyordu, "Eskirse eskisin, babam yine alır" demiyordu. Oysa Mahir tam tersiydi. Ailesi onu fedakârlıklar göstererek okutuyor, o derslerine doğru çalışmıyor, giydiklerinin kıymetini bilmiyordu. Arif’ten daha dikkatli olması gerektiği halde tam tersi bir durumu vardı. Oysa ailesi ondan çok şey bekliyordu, okuyup adam olmalıydı. Anne babası yaşlanınca onlara bakabileceği güzel bir işi olmalıydı. Yaşlandıklarında kendilerine bakmalarını istemeleri de en tabii haklarıydı. Nail, bu düşüncelerini sürdürürken maç bitti. Mahir’in oynadığı takım yenilmişti. Sadece oyun kaybedilmişti, ama esas kaybeden biri vardı, o da Mahirdi. Mahir’in ayakkabılarının kenarları açılmış, pantolonunun dizleri yırtılmıştı. Soluk soluğa Nail, Arif’in yanına geldi. İkisi de ayakkabılarını ve pantolonunu görünce babası adına çok üzüldüler. Onun da üzüleceğini sandılar. Mahir soluklanmadan konuşmaya başladı: – Siz de oynasaydınız, oynamadınız da ne oldu? Bakın ben oynadım, dedi. Nail cevabı yapıştırdı: Ne olacak, oynasaydık ayakkabılarımız, pantolonumuz eskiyecek, parçalanacaktı. Babamıza yeni masraflar açacaktık! Mahir aldırmaz bir tavırla: – Boşveer. Bir daha aldırırım, dedi. Nail de zaten öyle bir cevap vereceğini tahmin ediyordu. Arif Mahirin durumuna hayret ediyordu. Nasıl bu kadar düşüncesiz olunabilirdi. Ama oluyordu. Bir şeyler söylemeyi düşündü, ama fayda vermeyeceğini tahmin ettiği için söylemedi. O gün hafta sonuydu, akşam da yaklaşmıştı. Arif izin isteyip oradan ayrılmayı düşündü. Naile "Haydi gidelim!" dedi. Mahir bu sırada dışlanmış olma hissine kapıldı. 0 da hafta sonu olduğu için köyüne gidecekti: – Beyler! Beni beklemiyor musunuz?dedi. Arif: – Sen elini yüzünü yıkayacaksın, kitaplarını getireceksin, geç gelirsin dedi. Mahir espri yapıyorum düşüncesiyle: – Kitapları götürmeyeceğim, sırayı bekleyecek, ben hamal mıyım? dedi. Onun bu cevabı üzerine Arif çok güzel bir cevap verip taşı gediğine koydu: – Okulda iken kitap hamallığı yapmayan, büyüyünce yük hamallığı yapar. Bu söz Mahir’i biraz sarstı, ama yine de aldırmadı. Mahir’i hafta sonu eve vardığında annesi karşıladı. Hasretle sarıldı oğluna. Oğlunu yanında görmekten dolayı çok mutluydu. Birkaç dakika sohbetten sonra Mahir annesinden bazı isteklerde bulundu: – Anne, valizimde çamaşırlarım var, ayakkabılarım boyanacak, onları bir hallediver, dedi. Annesi: – Tamam oğlum! dedi. Ama bir gerçek vardı. Çamaşırların yıkanmasını anlamıştı, fakat ayakkabıların boyanması neydi? 0 kadar işin içinde bir de ayakkabılarını mı boyayacaktı. Halbuki boyayı kendi de yapabilirdi. Yine de ses çıkartmadı. Çamaşırları zaten o demese de yıkayacaktı. Valizi açınca dizi parçalanmış pantolonu, parçalanmış ayakkabıyı görünce: – Ne yaptın oğlum bunları? diye bağırdı. İçerde oturduğu yerde radyo dinleyen Mahir anlayamadı ve seslendi: – Ne dedin anne anlayamadım? – Bunların hali ne oğlum, parçalamışsın hepsini!? – Top oynarken oldu,dedi gayet sakin bir şekilde Mahir. Annesi hayreti artmış bir şekilde: – Daha yeni almıştık oğlum, dedi. Mahir aldırmaz ve sorumsuz bir tavırla: – Bir daha alırsınız! – Almak kolay mı? Bak benim üzerimdekilere, iki yıldır ayağıma çorap bile almadım. Baban ayağına beş yıldır ayakkabı alamadı. Dört hayvanla, bahçe ile ne oluyor ki? – Amaan, alırsın anne! Babama söyleme sakın! – Söylemeyince nasıl aldıracağım? Benim param mı var? – Vardır, vardır. Sen işini bilirsin. – Oğlum senden adam olmaz. Hiçbir şeyin kıymetini bilmiyorsun. – Olur, olur! Annesi Hacer Hanım uyarılarının etkili olmadığını anlayıp çamaşırlarını yıkamaya koyuldu. O hafta sonu bu mesele yüzünden babasıyla da tartıştı Mahir. Kırgın bir şekilde pazartesi günü okuluna döndü. Mahir okulda da arkadaşlarını kırıyor, yararlandığı şeylerin kıymetini bilmiyor, tutumluluktan uzak bir tavır sergiliyordu. Devletin kendine verdiği imkanları insafsızca kullanıyordu. Sıraları, masaları çakı ve iğne ile çiziyor, yazı yazıyor, duvarların güzelim badanalarına zarar veriyordu. Tebeşirleri gereksiz yere kullanıyor, defterlerini karalıyor, kitaplarını korumuyordu. Özellikle su kullanımında çamaşır yıkarken, diş fırçalarken çok israf yapıyordu. Bu konuda duyarlı olan arkadaşlarından sık sık uyarı alıyor, fakat bunlar fayda vermiyordu. Özellikle Nail bu israfçı tutumuna çok kızıyordu. Lavaboda yanında olduğu anlarda morali bozuluyordu. Bir defasında yine yan yana diş fırçalıyorlardı. Mahir de, suyu sonuna kadar açmış, dişlerini temizlemeye çalışıyordu. Nail, Mahire dikkatlice bakmaya başladı. Kendi de diş fırçalamayı bıraktı. Bakışların kendi üzerinde olduğunu fark eden Mahir Nail’e sordu: – Ne bakıyorsun öküz trene bakar gibi? Nail imalı bir sözle Mahire karşılık verdi: – Trene değil öküze bakıyorum! – Sen bana şimdi öküz mü diyorsun? – Yoook! – Diyorsun, neden bana öyle bakıyorsun? – Anlayamamışsan ne yapayım? Beş dakikadır dişini fırçalıyorsun, su şırıl şırıl akıyor. Yazık boşa akan suya. Biliyorsun sık sık sular kesiliyor. Tasarruflu olmak zorundayız. Mahir, ters bir cevap verdi: – Sana ne! Su senin mi? İstediğim gibi kullanırım – Bir düşün, herkes senin gibi kullansa, bir diş fırçalamak için onlarca litre su harcar. Bu, sadece diş fırçalamak için. Diğerlerini sen düşün. Temizlik iyi, ama böyle olacaksa hiç olmasın daha iyi. Peygamberimiz de israftan kaçınmamızı istiyor. – Offf! Amma uzattın. Bana karışma, istediğim gibi kullanırım. – Sen öyle bir su sıkıntısı çekmelisin ki, bunun değerini anlamalısın. Yoksa sana nasihat fayda vermez. – Senin nasihatine ihtiyacım yok – iyi, o zaman suyu boşa akıtmaya devam et, dedi ve sinirle yanından ayrıldı. Mahir tutarsız, saygısız, tutumsuz hareketlerine hız vererek devam ediyordu. Bu hal ve hareketleri etrafındakilerin gözünden düşmesine, sevilip sayılmayan birisi olmasına neden oluyordu. Mahir ise kendi çalıp kendi oynuyordu adeta. Gün geçtikçe arkadaşları tarafından da dışlanmaya başlamıştı. Bir eğitim dönemi daha sona ermiş, tatile girilmişti. Bu tatilden yararlanarak Mahir köyüne anne babasının yanına gitti. Mahir yemekleri beğenmiyor, bu konuda da saygısızlık ediyordu. Annesinin eve kovalarla getirdiği suyu israf ederek harcıyor, elektriğin kıymetini bilmiyordu. Bunlar hep ailesinin ve kendisinin zararınaydı. Ama o bunu idrak edemiyor, anlayamıyordu. 0 yıl yaz ayında müthiş bir kuraklık yaşandı. Sular akmaz, elektrikler yanmaz oldu. Hayvanlar da süt vermiyordu. Ailesinin ve kendisinin durumu daha da kötüye gitti. Boşuna harcadığı elektrik yerine mum ışığında yaşamaya, boşa akıttığı suyun yerine dereden getirdikleri bulanık ve pisli suyu içmeye başladılar. Süt ve yoğurtla destekledikleri sofralarında artık kuru ekmekten başka bir şey de yoktu. Artık israf yapamıyordu. Yokluğun ne olduğunu, ailesinin fedakârlığını yıllarca anlamamıştı. İçinde bulunduğu şartlar ne kadar yanlış hareketler yaptığını anlamasına neden oldu. Artık elektriğin, suyun, sütün, ekmeğin, anne babasının kıymetini daha iyi biliyordu. /************************************************** ***************** Beş yaşlarında, üç çocuklu bir ailenin küçük çocuğuydum. Annem, babam, ablam, ağabeyim ve ben mutluluk içinde yaşıyorduk. Mutluluğumuzu paylaştığımız, Fino adında sevimli mi sevimli bir de köpeğimiz vardı. Zamanımın çoğunu küçük bahçemizde, ağaçların altında köpeğimizle oynayarak geçirirdim. Sabah olunca babam işine, ablam ve ağabeyim okula giderler, ben evde annemle yalnız kalırdım. Akşamın olmasını, ailemin bir araya toplanmasını dört gözle bekler ve okula giden çocukları pencereden imrenerek izlerdim. Benim okula gitme çağım daha gelmediği için gidemiyordum. Ama büyüyüp okula gitmeyi çok istiyordum. Akşama doğru eve ablamla ağabeyim gelirdi. Derslerini yaptıktan sonra bahçeye iner, çok güzel vakit geçirirdik. Akşam olunca babam işten gelir, huzur içinde yemeğimizi yer, sohbet eder, televizyon izler, sonra da yatardık. Günler böylece akıp gidiyordu. Aradan yaklaşık iki yıl geçmiş, benim de okul çağım yaklaşmıştı. Bir gün babam işten geldi. Her zamanki gibi birlikte yemeğimizi yedik. Annem o akşam babamda bir farklılık hissetmiş olacak ki sordu: – Ahmet Neyin var durgun gibisin? – Size bir şey söyleyeceğim, çok önemli, hepinizin de fikrini almak istiyorum. – Söyle bakalım seni dinliyoruz? – Bu gün bir iş teklifi aldım, ama henüz karar vermedim. Eğer kabul edersem evimizi değiştirmek gerekecek. Maddi yönden de durumumuz daha iyi olacak. – Baba, okulumuz ne olacak? – Sizleri daha iyi okullara göndereceğim. Ablam ve ağabeyim daha iyi bir okula gitmenin heyecanıyla, sevinç içinde gitmek istediklerini bildirdiler. Babam anneme dönüp düşüncesini sordu: – Hanım sen ne diyorsun? Annem biraz kararsız görünüyordu. Yıllarca yaşadığı evinden, çevresinden ayrılıp uzak yerlere gitmek annem için zor görünüyordu. Değişik bir yere ayak uyduramayacağımız konusunda endişeleri vardı. Babam bana bakıp – Songül sen bir şey söylemedin, ne düşünüyorsun? dedi. Benim o anda aklıma güzel bahçemiz, çok sevdiğim köpeğimiz geldi: – Köpeğimizi de götürebilir miyiz? – Kızım! Gideceğimiz yerin bahçesi olmayabilir. Apartman dairesinde zor olur. Bu yüzden götüremeyiz. Onu bir tanıdığımıza bırakırız. Özlediğin zaman geliriz, seversin. Babamın cevabı oldukça canımı sıkmıştı. Fazla söz hakkım yoktu, bunun da farkındaydım. Köpeğimden, oyunlar oynadığım bahçemizden, mahallemizden, arkadaşlarımdan ayrılacağım için üzülüyor, ama kimseye bir şey söyleyemiyordum. Uzun konuşmalar sonunda taşınmaya karar verildi. Taşınacağımız gün gittikçe yaklaşıyordu. Ablam ve ağabeyimin okulları tatil olmuştu. Günümüzün çoğunu bahçede Finoyla oynayarak geçiriyorduk. Fino, sanki onu bırakıp gideceğimizi hissetmiş gibi siyah gözleriyle yüzümüze bakıyor, yanımdan ayrılmıyordu. Bizi eğlendirmek için her türlü oyuna başvuruyordu. Taşınacağımız gün gelip çatmıştı. Bütün eşyalar önceki günlerde paketlenmiş, taşınmak için hazır hale getirilmişti. Babamın çağırdığı kamyon geldiğinde bahçede Finoyla birlikteydim. Fino çok sessiz ve neşesiz görünüyordu. Sanki için için ağlıyor, "Gitmeyin!" dercesine yüzüme bakarak yalvarıyordu. Ama yapabileceğim bir şey yoktu. Fino’yu komşumuz Elif teyzeye bırakıp gidecektik. Artık eşyaların son kısmı da yüklenmiş ve yeni eve gitmek üzere bizleri bekliyordu. Sıra Fino’yu Elif teyzeye bırakmaya gelmişti. Ama içimden köpeğimden ayrılmak gelmiyordu. Babam, ben bu duygular içindeyken bana seslendi: – Songül! Fino’yu artık bırakmalıyız, beraber mi bırakalım, yoksa ben bırakıp geleyim mi? Biraz düşündükten sonra gitmemeye karar verdim. Babamın yanında gidersem Fino beni suçlayacakmış gibi bir duygu vardı içimde. Onu son bir kez daha okşadım, sevdim. Ağlayarak bizi bekleyen kamyona koştum. Bir daha arkama bakmadım. Babam bir süre sonra köpeğimizi bırakıp geldi. Hepimiz kamyona bindik. Güzel mahallemizden, sevdiğimiz komşularımızdan, alıştığımız yerlerden ayrılıp hiç bilmediğimiz bir semte, tanımadığımız insanların yanına gidiyorduk. Giderken son bir kez etrafıma baktım, bir de annemle babamın yüzüne baktım. Annem de belli etmemeye çalışarak için için ağlıyor, babam hüzünlü bir şekilde etrafına bakıyordu. Kardeşlerimse yeni semtin heyecanıyla sanki yerlerinde duramıyorlardı. Artık gideceğimiz yere yaklaşıyorduk. Etrafta büyük apartmanlardan, vızır vızır işleyen arabalardan, koşuşturan insanlardan başka bir şey görünmüyordu.. Sonunda yeni evimizin önüne gelmiştik. Burası on katlı bir apartmandı ve biz beşinci kattaki dairelerden birine taşınacaktık. Son eşyalar yukarı çıktığında akşam olmak üzereydi. Bütün eşyalar ortalıkta olduğu için oturacak yer bile yoktu. Annem, babam ve kardeşlerim yatacağımız yerleri hazırladılar. Yorgun bir şekilde yatıp uyuduk. Sabah olunca taşıtların gürültüleriyle uyandım. Alışık olmadığım bu sesler beni rahatsız ediyordu. Ama alışmak zorundaydık hepimiz de. Aradan günler geçti, yeni evimize, çevremize, mahallemize alışmıştık. Babam her zamanki gibi işine gidiyor, ama daha çok çalışıyor, eve geç geliyordu. Yorgun olduğu için yemeğini yedikten sonra hemen yatıyordu. Babamı daha az görür olmuştuk. Annem, babamın yorgunluğundan dolayı bizimle ilgilenmemesinden şikâyetçiydi. Ablam ve ağabeyim sık sık dışarı çıkıyor, yeni yeni arkadaşlar ediniyorlardı. Bazen arkadaşlarıyla evimize geliyorlardı. Son zamanlarda gelen arkadaşlarından ben hiç hoşlanmıyordum. Hepsi de kendini beğenmiş, ukala tipli kişilerdi. Annem kardeşlerimi sık sık uyarıyor; iyi, saygılı, dürüst, aile terbiyesi almış kişilerle arkadaşlık etmelerini istiyordu. Ama sözünü dinletemiyordu. Yeni evimizde günlerimizi su gibi akıp gidiyordu. Okulların açılma zamanı da gelmişti. Ben de ilk defa okula gidecektim. Çok heyecanlıydım. Güzel kalemler, silgiler, defterler, çanta ve önlük alındı. Annem, beni okula götürüp öğretmenime teslim etti. Okulumu ve arkadaşlarımı çok sevmiştim. Öğretmenim de beni çok seviyordu. Okulda bir dönem geçmiş, yarıyıl tatili gelmişti. 0 gün karnelerimizi alacaktık. Sabah erkenden her zamanki gibi okula gidecektim. Bu arada ablamın neşesizliği dikkatimi çekmişti. Annem de bunu fark ederek, "Neyin var kızım?" diye sordu. Kahvaltısını yapmakta olan babam, annemin sorusunu duyunca lafa karıştı: – Hanım! Ne olmuş, neyi varmış Nurgülün? – Bilmiyorum bey! Ablam biraz kekeleyerek: – Hiçbir şeyim yok, iyiyim baba! dedi. Babam üstelemeyince de bir şey söylemedi. Okulda o gün karnelerimizi aldık. Bu benim ilk karnemdi. Bütün derslerim pekiyi idi. Çok sevinçliydim. Eve gelince hemen karnemi anneme gösterdim. Annem çok sevinmişti. Beni öperek başarılarımın devamını diledi. Eve ilk olarak ben gelmiştim. Akşama doğru ağabeyim geldi. Onun bir zayıfı vardı. Bu yüzden biraz üzgündü. Annem, üzülmemesi gerektiğini, yıl sonunda düzeltebileceğini söyledi. Biraz daha çok çalışması gerektiğini hatırlattı. Aradan birkaç saat geçmesine rağmen ablam eve hâlâ gelmemişti. Merak etmeye başlamıştık. Bazı arkadaşlarına telefon açıp sorduk. Kimse onun nerede olduğunu bilmiyordu. Akşam olmuştu. Her yer kararıyordu ki kapının zili çaldı. Gelen ablamdı. Başı öne eğik, elindeki karneyi masanın üzerine koyup bir şey söylemeden odasına geçti. Annem karneyi alıp bakınca derslerinin çoğunun zayıf olduğunu gördü. Üzüntüsünün nedeni anlaşılmıştı. Biraz sonra babam işten geldi. Annem olanları babama anlattı. Babam da çok şaşırmıştı. Çünkü ablam önceleri çok başarılı bir öğrenciydi. Hiç zayıf getirmemişti. Babam sinirli bir şekilde zayıfları görünce ablama seslendi: – Nurgül buraya gel! Ablam, babam tekrar seslendikten sonra geldi. Babam biraz da öfkelenerek sordu: – Kızım bu karnenin hali ne!? Ablam umursamaz bir tavırla cevap verdi: – İkinci dönem düzeltirim baba! – Düzeltebileceğinden emin misin? – Evet, düzeltirim! Babam ablamı fazla zorlamadı. 0 akşam sessiz bir şekilde yemek yendi. Herkesin morali bozuktu. O geceden sonra ablam günden güne değişti. Zamanının çoğunu dışarıda geçiriyordu. Bize karşı tavrı da değişmişti. Gittiği yerler sorulduğunda bir şeyler uyduruyordu. Anlamadığımız bazı argo kelimeler söylüyor, anlamayınca da bizi aşağılayarak gülüyordu. Bu davranışlarına annemin çok canı sıkılıyor, sık sık ikaz ediyordu. Annem yine bir gün ablamı uyarmaya çalışmıştı ki, sert bir şekilde karşılık verdi. Anneme hakaret ediyordu: – Ben uygar bir insanım, istediğimi yaparım. Siz ne karışıyorsunuz, uygarlıktan ne anlarsınız, geri kafalısınız! – Kızım uygarlık böyle olmaz, senin yaptığın saygısızlık. Sen her şeyden önce büyüklerine saygılı olmayı öğren. Ondan sonra uygarlığı bana öğret! Annem duyduğu sözler karşısında donakalmıştı. Ablam kapıyı çarparak odasına girdi. Bu annemle yaptıkları ilk kavga değildi. Annem; babam gelince olanları anlattı. Babam anlatılanları dinleyince çok kızdı. Annem yine de anne yüreğinin ne kadar sevgi dolu olduğunu gösteriyor, babamdan kızının üstüne fazla gitmemesini de öğütlüyordu. Babam annemim sözünü dinliyor, ablama nazik bir uyarıda bulunmaya çalışıyordu: – Kızım! Annene söylediklerin hiç doğru değil. Senin böyle sözler söylemeye hakkın yok. 0 senin annen. Ona nasıl hakaret edersin? – Neden hakkım olmasın? Ben özgür bir insanım, bana kimse karışamaz. Ne istersem yaparım! Babam duydukları karşısında şoke olmuştu. Öfkeyle kendine hakim olamayarak ablama bir tokat attı. Bir hafta evden dışarı çıkmama cezası verdi. İki gün sonra annem evde yokken bir telefon geldi. Telefonu ben açtım. Telefondaki Nur diye birini soruyordu. Ben, Nur diye biri olmadığını söyledim. Ablam telefonu aniden elimden çekerek aldı. Kısa bir konuşmayla randevulaştılar. Ablama: – Senin adın Nur mu? dedim. Ablam öfkeli bir şekilde: – Evet Nur! Nurgül eskidendi. Nurgül ismini sevmiyordum. Bu yüzden kısalttım,dedi. Dışarı çıkmak için hazırlık yapmaya başladı. Ben şaşırmış bir halde çıkmasının yasak olduğunu hatırlattım. Nereye gittiğini sordum. Nereye gittiğini söylemedi. Annemin çantasından da bir şey aldı. Biraz sonra dönerim diyerek çıkıp gitti. Annem gelince olanları anlattım. Annem hemen çantasına baktı. Biriktirdiği paralar ve altınları yoktu. Babama telefon açıp olanları anlattı. Babam telefon görüşmesinden sonra eve geldi. Akşam olmuş, hâlâ ablam gelmemişti. Bütün tanıdıklarımızı, ablamın gidebileceği yerleri aradık, ama nafileydi. Sanki yer yarılmış, içine girmişti. Polise haber verilmesine rağmen aramalarımızdan sonuç alamamıştık. Sabah oldu, ablamdan bir haber alamadık. Umudumuz gittikçe azalıyordu. Aradan üç gün geçtikten sonra polisten bir telefon geldi. Babamı arıyorlardı. Babam telefonda kısa bir görüşme yaptı. Morali bozulmuştu. Annem merakla babama ne olduğunu sordu. Babamın gözleri yaşlarla dolmuştu. Çok üzgün görünüyordu. Annemin ısrarları üzerine: – Yüksek dozda uyuşturucudan ölen bir genç kızın cesedini bulmuşlar bakmamı istiyorlar. Ben biraz sonra gelirim, dedi. Babam telaş içinde evden çıkarken, annem hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Babam gittikten sonra ağabeyim annemi teselli etmeye başladı. Ben ise ilk defa adını duyduğum uyuşturucunun ne olduğunu bile bilmiyordum. Bir saat sonra babam geri geldi. Ağzını bıçak açmıyordu. Anlaşılan ceset ablama aitti. Annem, babama soru soruyor, hem de yavrusunu kaybetmenin acısıyla gözlerinden yaşlar akıyordu. Evet ablam ölmüştü, o artık yoktu. Bir daha gelmeyecekti. Hepimiz de son derece üzgündük. Ablam yanlış arkadaş seçiminin sonucu hayatından oldu. Hayatının baharında bu dünyadan ayrıldı. Uyuşturucuyu yapanlara, satanlara, insanların hayatını karartanlara lanet ediyorum. Uyuşturucu bir zehir. Onu, biraz zevk alabilmek için sonlarını düşünmeden kullanıyorlar. Sonunda da hayatları feci bir şekilde bitiyor. Şimdi ben ölen ablamın yaşlarındayım. Bu kötü olayı hiç unutmadım, unutmayacağım da. Ablam kötü arkadaşlarının, uyuşturucunun kurbanı oldu. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Tüm gençlerin ailelerine saygı göstermelerini, onları küçük görmemelerini, uyarılarını dikkate almalarını istiyorum. Ablam annemin uyarılarına uysaydı, babam bizimle biraz daha ilgilenseydi şu anda belki hayatta olacaktı. ************************************************** ********* Ahmet on yaşında, hayatı seven, derslerine iyi çalışan bir çocuktu. Derslerinde oldukça başarılı olan Ahmet’i annesi, babası, komşuları çok seviyordu. Çünkü o büyüklerine saygılı, küçüklerine sevgi gösteriyordu. Ahmet’in bir hayali vardı; her gece yatağa yattığı zaman o hayaline dalardı. Ahmet bazı arkadaşlarında olan ve kendisinde olmayan bir şeyin hayalini kuruyordu. 0 da bir bisiklete sahip olmaktı. Ama henüz bu mümkün olmamıştı. Ailesinin durumu pek iyi olmadığı için bu isteği gerçekleşmemişti. Bu isteğini annesine birkaç defa söylemiş, o da paralarının olmadığını anlatmıştı. Ailesinin durumunu bildiği için o da mecburen bu isteğinden vazgeçmişti, daha doğrusu vazgeçmiş görünüyordu. Ahmet, okuluna gidip gelirken devamlı bisiklet satan dükkanın önünden geçiyordu. Bisikletçide siyah bir bisiklet vardı, ışıl ışıl parlayan bu bisiklete adeta aşık olmuştu. Ama bakmaktan başka bir şey gelmiyordu elinden. Gece gündüz bir bisiklete sahip olmanın hayalini kuruyordu. Ne yapıp da bu bisiklete sahip olabilirdi? Birkaç hafta düşündükten sonra bir çözüm buldu. Planına göre kendine verilen harçlıkları harcamayacak, biriktirip bisiklete sahip olacaktı. Hafta sonları da ayakkabı boyacılığı yaparsa parayı daha çabuk biriktirebilirdi. Planını uygulamaya koymuştu. Hafta sonları ayakkabı boyuyor, verilen harçlıkları da ekonomik kullanıyordu. Planının üzerinden bir yıl geçti. Parasını her akşam sayıyordu. Bir yıl geçtikten sonra bisiklet parasının tamam olduğunu anladı. Artık bisiklet alabilirdi. Para biriktirdiğinden ailesinin haberi yoktu. Bir gün annesine bisiklet alacağını söyledi. Annesi yine paralarının olmadığını söyledi. Bu cevap üzerine annesine durumu anlattı. Bisiklet parasının hazır olduğunu öğrenince annesi hem çok sevindi, hem de duygulandı. Paranın hazır olduğunu öğrenince sevinmiş, oğlunun isteğini kendisi gerçekleştiremediği için üzülmüştü. Babası işten gelince ona da durumu anlattı. O da çok sevindi. Annesinin yaşadığı duyguları o da yaşadı. Hemen o akşam gidip bisikleti aldılar. Ahmet bisiklete sahip olduğu için çok sevinçliydi. Arkadaşlarının bisikletlerinden binmesini önceden öğrendiği için binmekte de bir zorluk çekmedi. Artık boş vakitlerinde derslerini yaptıktan sonra devamlı bisiklete biniyordu. Sonunda hayali, çabası sonucu gerçekleşmişti. Günler geçtikçe Ahmet bisiklete binmekte daha da ustalaştı. Kendine güveni arttı. Bu güven sonucu tehlikeli binişler yapmaya başladı. Bisikletiyle cambazlıklar yapıyordu. Arkadaşları ve büyükleri bu tür hareketleri yapmaması konusunda uyarılarda bulunuyorlardı, fakat bu uyarılara Ahmet pek kulak asmıyordu. Kaza yaparsın diyenleri" "Yapmam" diyerek geçiştiriyordu. Bir hafta sonu şehre on beş kilometre uzaklıktaki köyde görevli olan amcasının yanına gitmeye karar verdi. Ara sıra zaten gidiyordu. Ama bu gidişi farklı olacaktı. Bisikletle gitmeyi düşünüyordu. Anne babasını zor da olsa buna ikna etti. Özellikle annesi kaza yapmasından korkuyordu. Bu yüzden bisikletle göndermek istemiyordu. Ahmet cumartesi sabahı sevinçle evden ayrıldı. Bisikletle ilk defa uzun bir yolculuğa çıkıyordu. Ama gittiği yerin yolunun çoğu yokuştu. İlk yokuşlara bana mısın demedi. Fakat ilerleyen dakikalarda yorulma belirtileri görüldü. Hava da ısınmış, sıcak beynine vurmuştu. Sıcağın ve pedal çevirmenin yorgunluğuyla hali kalmayan Ahmet yol kenarında durup dinlenmeye başladı. Susuzluk da canına tak etmişti. Yol kenarında dinlenirken yanından birkaç traktör geçti. Traktörler pek hızlı gitmiyorlardı. "Acaba bunlara tutunursam daha kolay gidemez miyim? fikri doğdu Ahmet’te. Biraz düşündükten sonra olabileceğine karar verdi. Bundan sonra geçecek ilk traktöre binmeye karar verdi. Bu karar çok tehlikeliydi. Kazaya davetiye çıkartmak gibi bir şeydi. Aşağıdan bir traktör sesi gelmeye başladı. Az sonra da traktör göründü. Hemen bisikletiyle yola koyuldu. Biraz gittikten sonra traktör yanına yaklaştı. Tam yanından geçerken traktörün römorkuna tutundu. Tutunurken çok büyük bir tehlike atlattı. Neredeyse römorkun altında kalacaktı. Römorka tutunduğunda bir şeyin farkına vardı. Pedalları çevirmediğinde bisikletin dengesini kaybediyordu. Traktör tutunduğu ilk ana göre daha da hızlanmıştı. Ahmet’in traktörün gidiş hızına göre pedalları çevirmesi gerekiyordu. Yoksa dengesini kaybedip düşecekti. Geçen birkaç dakika içinde Ahmet güçten düştü. Traktörün römorkunu bırakmak istiyor, fakat bırakamıyordu. Bıraktığında dengesini kaybedip düşmekten korkuyordu. Şoföre sesleniyordu, ama o da bir şey duymuyordu. Ahmet’in gücü iyice azaldı. Artık bacakları pedalları çeviremiyordu. Pedalları çeviremez olunca direksiyon hakimiyetini kaybetti. O sırada ellerini römorktan çekti. Çekmesiyle birlikte bisikletle birlikte savruldu. Üç- dört takla attıktan sonra durabildi. Ahmet attığı taklaların etkisi ve korkuyla kısa süre bir baygınlık geçirdi. Gözlerini açtığında başında bir çok insan olduğunu gördü. Bilinci yerine geldi. Yanındakilerde bir telaş vardı. Elini, kolunu, başını yokladı. Elinde ve dizinde sıyrıklar vardı. Başında da biraz kanama vardı. " Korkmayın bir şeyim yok" dedi. Bu sözleri duyunca herkes rahat bir nefes aldı. Elbisesinin bazı yerleri yırtılmış, bisikleti hasar görmüştü,ama bunlar o kadar önemli değildi. İlk anda çok üzüldü. Ama sonra şükretti. Çünkü en azından kırık çıkığı yoktu. O sırada büyüklerinin, arkadaşlarının uyarıları aklına geldi. " Bir şey olmaz bir şey olmaz, diyerek uyarıları geçiştirdiğini düşündü. "Demek bildikleri bir şeyler varmış." dedi kendi kendine. Bu olaydan sonra büyüklerinin uyarılarına daha da dikkat etti. Büyüklerinin yaşadıkları tecrübelerle bazı uyarılarda bulunduklarının bilincine vardı. Onların uyarıları, küçüklerinin iyiliği içindi. Bu olaydan sonra bisikletine kendi daha dikkatli bindiği gibi arkadaşlarını da devamlı uyarıyordu. Başından geçen olayı anlatınca da arkadaşları ona hak veriyordu. ************************************************** *********** İslam’ın beş şartından biri olan namazı günde beş vakit kılmaktayız. Beş vakit dışında değişik zamanlarda kıldığımız namazlar da var. Kıldığımız her namaz ile Allah katında biraz daha değer kazanıyoruz. Üniversiteyi kazanıp ailemden ayrılıp Ankara’da okumaya başlamıştım. Kalacağım yer konusunu da memleketten komşum olan Emin amcanın evinde kalarak halletmiştim. Sağ olsun Emin amcanın o zaman bana çok faydası olmuştu. Onun yaptığı iyiliği ömrüm boyunca unutmam. Bu yüzden her zaman duacısıyım. Emin amcanın evinde tek başıma kalıyordum. Zamanla komşularım da olmuştu. Çocukların dilinden iyi anladığım için ben çocukları çok seviyordum, onlar da beni çok seviyordu. Fakülteden erken geldiğim zamanlarda benim yanıma gelirlerdi. Onlarla sohbet ederdik. Bana sorular sorarlar, ben de cevaplandırırdım. Yine bir gün fakülteden erken gelmiştim. Öğle namazı vakti de geçmek üzereydi. Namazı hemen kılmak için tek katlı evin dış kapısını bile kapatmadan eve girdim, Abdestimi alıp namaza durdum. Bu sırada kapının açıldığını hissettim. Gelen Azize teyzenin yedi yaşındaki torunu Hatice idi. Onun olduğunu sesinden anlamıştım. Odaya girdiğinde bir hayret ifadesiyle şöyle dedi: – Aaaa! Ali abi namaz kılıyor! Tabii ben namazda olduğum için sorusuna cevap veremedim. Hatice koltuğa oturup hayretle beni izlemeye başladı. Namazım bittikten sonra sorular gelmeye başladı. Ben de dilim döndüğünce cevaplar veriyordum: – Ali abi erkekler namaz kılar mı? – Elbette Hatice, bunda şaşacak ne var? – Bilmem, ben hiç görmemiştim de! – Peki senin baban namaz kılmıyor mu? – Kılmıyor. – Annen kılıyor mu? – Bazen. – Babaannen kılıyor mu? – 0 her zaman kılar. – Bak Hatice! Erkek ya da kadın Müslüman, akıllı ve çocukluk dönemini geçiren her insanın namazı kılması gerekir. Bu Allah’ın ve Peygamberimizin emridir. Peygamberimiz "Namaz dinin direğidir" buyurmuştur. Nasıl direksiz ev olmazsa, ayakta durmazsa, namazsız da din ayakta durmaz. Peygamberimiz ayrıca beş vakit namaz kılanın küçük günahlarının bağışlanacağını bildiriyor. – Peki babam neden kılmıyor? Kılmazsa ne olur? – Neden kılmadığını bilemem, ama kılmamakla günaha giriyor. Sevaptan da payını alamıyor. – Günah nedir? – Günaha giren öldükten sonra cezalandırılır. Bak Hatice! Senin beni namaz kılarken görünce şaşırman normal. Çünkü hiçbir erkeğin namaz kıldığını görmemişsin. Peki sen büyüyünce namaz kılacak mısın? – Hı hı. – Peki kardeşin Hasan kılacak mı? – 0 kılmaz! – Neden? – Çünkü babam kılmıyor. Erkeklerin namaz kıldığını anlatmama rağmen Hatice beynine kaydettiği bilgi ile cevap veriyordu.. Erkeklerin de namaz kıldığını anlatmam bir kulağından girip öbüründen çıkmıştı. Hatice’ye anlattıklarımı hatırlatınca unuttuğunun farkına vardı ve utandı. Ama onda suç yoktu. 0 öyle görmüştü. Onun dünyasında erkeklerin namaz kılması yoktu. Üzüm birbirine baka baka kararır sözü ne doğruydu. Çocuk gördüğünü doğru ya da yanlış örnek alıyordu. Bir kamera gibi kaydediyordu. Bu olay bana çocuklarımız yanındaki davranışlarda ne kadar dikkatli olmamız gerektiğini hatırlatmıştı. Çocuklar boş bir kamera kaseti gibiydi. Çevresinde ne görürse onu anında kaydediyordu. Yanında sigara içiliyorsa büyüyünce o da büyük ihtimal içecekti. Büyüklerimize saygısız davranıyorsak o da zamanı gelince bize öyle davranacaktı. Namaz kılıyorsak kılacak, kılmıyorsak kılma ihtimali düşük olacaktı. ************************************************** **************** Nasıl yaptım o hatayı hala anlayamıyorum! Aradan üç yıl geçmesine rağmen aklıma geldikçe yüzüm kızarıyor, utanıyorum. İlkokul yıllarıydı. Otuz öğrencili bir sınıfımız vardı. Arkadaşlarımla çok iyi anlaşıyor, birbirimizi çok seviyorduk. Özellikle birkaçıyla okuldan sonra da beraber oluyor, oyunlar oynuyorduk. Aramızdan su sızmıyordu. Bir gün önümdeki sırada oturan arkadaşım Orhan sevinçli bir şekilde: – Arkadaşlar size bir şey söyleyeceğim, dedi. Hepimiz yanına toplandık, ne söylediğini merakla bekliyorduk. – Ne söyleyeceksin Orhan? – Arkadaşlar, babam bana ne aldı biliyor musunuz? – Nasıl bilelim ne aldığını? – Küçük bir cep televizyonu. Cep televizyonu pek bulunmadığı için bize çok önemli bir şey gibi gelmişti. Bu yüzden üst üste sorular geldi: – Nerede, hani göstersene? – Evde, okula getirmeme izin vermediler. – Getirsen, biz de izlerdik. Neden izin vermiyorlar? – Bilmiyorum ki! – Belki bozarlar diye vermezler. – Neden bozulsun, ders aralarında izlerdik. – Arkadaşlar, isterseniz gizlice yarın getirebilirim. – Çok iyi olur Orhan biz izleriz. Akşam geri götürürsün, kimsenin haberi olmaz. Orhan televizyonu getireceği için çok sevinmiştik. 0 gün akşamı zor ettim. Ertesi gün erkenden okula gittim. Benim okula vardığımda daha Orhan gelmemişti. Ders başlamadan az önce geldi. Hemen Orhan’a sordum: – Televizyonu getirdin mi? – Getirdim. – Ne zaman göstereceksin? – Teneffüste gösteririm, şimdi ders başlayacak. – Tamam Orhan. Ders sonunda bütün arkadaşlar Orhan’ın başında toplandık. Sabırsızlıkla bekliyorduk, cep televizyonu daha hiç görmemiştik, acaba nasıl bir şeydi? – Haydi Orhan göstersene. – Tamam, sabredin biraz, göstereceğim. Konuşurken Orhan televizyonu çantasından çıkarttı. Küçücük bir şeydi, açtı, biraz izledik, insanlar minik minik görünüyordu. Hepimizin de çok hoşuna gitmişti bu küçük alet. Birkaç dersten sonra öğle arası geldi. Yemekten sonra arkadaşlar bahçeye oynamaya indiler. Ben inmedim. Sınıfta beklerken aklıma bir fikir geldi. Televizyonu alıp evde izleyecektim. Sonra da Orhan’a götürüp verecektim. Bu düşünceyle çantama koydum. Ertesi gün getirecektim. Eve vardıktan sonra hemen ¤¤¤¤imi yaptım, televizyonu çıkartıp izlemeye başladım. Bir ara odama annem geldi: – Ne o Ömer? – Şeey! – Ne o oğlum? – Şeey, televizyon! – Nereden buldun onu, biz sana televizyon almadık ki? – Arkadaşım Orhan’ın anne. – İzlemen için sana mı verdi? – Şey, vermedi, ben aldım. – Nasıl sen aldın? – Çantasından aldım. Annem şaşırmış halde yüzüme bakıyordu: – Sen ne dediğinin farkında mısın!? – Ama anne, götürüp vereceğim. – Oğlum, hiç izin almadan başkasının eşyası alınır mı? Sen ne yaptın? Bu yaptığın çok yanlış. Böyle yapanlara hırsız derler. Orhan televizyonu bulamayınca ne kadar üzülecek farkında mısın? Annemin dedikleri doğruydu. Nasıl olmuştu da bunu düşünememiştim. Üzüntümü anneme anlatmak istedim: – Afedersin anne, hiç düşünemedim bunu, ama ben hırsız değilim, sadece izlemek için almıştım. – Yarın televizyonu ver ve arkadaşından özür dile! – Tamam anne zaten vereceğim. – Arkadaşımın adresini ya da telefon numarasını biliyorsan durumu hemen bildirelim, çocuk boşu boşuna üzülmesin. – Bilmiyorum anne. Annemin söylediklerinden sonra ne kadar kötü bir şey yapmış olduğumun farkına vardım. Yaptığımın hırsızlık olduğunu düşündükçe çok canım sıkılıyordu. Üzüntümden o gece kahroldum, uyuyamadım. Ertesi gün okula erkenden gittim, okula vardığımda Orhan’ın da gelmiş olduğunu gördüm. Oturmuş, sırada ağlıyordu. Arkadaşlarımdan biri sordu: – Orhan, neden ağlıyorsun? – Televizyonumu kaybettim. Dün çantama koymuştum, eve vardığımda bulamadım, çalmışlar. – Ciddi misin, kim çalmış olabilir? – Bilmiyorum, annemle babam kaybettiğimi duyunca bana çok kızdılar. Bir daha bir şey almayacaklarmış. – Üzülme Orhan bulunur. – Nereden bulacağız, çalan geri verir mi? Konuşulanları dinlerken üzüntüm bir kat daha arttı. Bir türlü televizyon bende diyemiyordum. Hırsız damgası yemekten korkuyordum. Bu arada konuşmalar devam ediyordu: – Orhan, bütün herkesin çantalarını arayalım! – Olmaz, bu kadar çantayı nasıl arayalım? – O halde şüphelendiklerin varsa onlarınkini arayalım. Arkadaşlar kendilerince çözüm yolları arıyorlardı. Bu sözler beni çok korkuttu. Çünkü henüz televizyonu aldığımı söyleyememiştim. Aranarak bulunursa çok daha kötü olacaktı. Ama bir türlü söyleyemiyordum. Konuşmalar devam ediyordu: – Kimden şüpheleniyorsun? – Kamilden biraz şüpheleniyorum! – Yok canım, Kâmil öyle şey yapmaz! – Bir kaç defa benim kalemimle silgimi almıştı. Benim yüzümden suçsuz bir insan suçlanıyordu. Sonunda dayanamadım: – Kamil almamıştır! – Nereden biliyorsun Ömer? – Biliyorum, o almadı! – 0 halde kim aldı? – Söyleyeceğim, ama bana kızmayın! – Kızmak mı? Niye kızalım? Kızacak ne yaptın ki? – Orhan, senden özür diliyorum, televizyon bende. – Sende mi!? – Evet bende! – Ama nasıl olur Ömer? – Bakmak için dün çantandan almıştım. Çok hoşuma gitti. İzlemek için eve götürdüm. Bugün de getirecektim. Getirdim de. Annem televizyonu gördü ve yaptığımın çok kötü bir şey olduğunu söyledi. Yaptığıma çok pişman oldum. Ama iş işten geçmişti. Telefon ve adresini bilmediğim için sana da ulaşamadım. – Şimdiye kadar neden söylemedin? – Okula gelince hemen verecektim, ama utandım, bir şey söyleyemedim. Kâmilden şüphelendiğinizi duyunca söylemeye karar verdim. Benim yüzümden suçsuz biri haksız yere suçlanacaktı. Buna gönlüm razı olmadı. Hepinizden özür dilerim. Sözlerim bittikten sonra televizyonu çantamdan çıkartıp Orhan’a verdim. Herkes hayretten dona kalmış bana bakıyordu. Üzüntümden sıraya kapanıp ağlamaya başladım. Az sonra bir el başıma dokundu. Başımı kaldırdığımda öğretmenimizin olduğunu gördüm, gözlerimdeki yaşı sildi. Bizden olanları anlatmamızı istedi. Bir arkadaşım olanları anlattı. Öğretmenimiz olanları öğrenince bize nasihat verme ihtiyacı hissetti: – Çocuklar, insan hata yapabilir. "Beşer şaşar" demişler. Yani insan bazen yanlış yapabilir. Ömer’in yaptığı hatalı bir davranış, o bu yanlıştan ders almış, ağlaması da bunu gösteriyor. Bana kalırsa onu affedin. Bir daha böyle bir şey yapmayacağına da sanırım söz verir, değil mi Ömer? titreyen bir ses ve utangaçlıkla: – Evet diyebildim, öğretmenimiz. – Ben de ona inanıyorum. Kucaklaşın, barışın ve bu olay burada kapansın, dedi. Sonra Orhana döndü; – Bu olay sana da ders olsun Orhan. Sen de anne ve babanın izin vermediği şeyleri yapma. Onlar evden dışarı çıkartmamanı istemişler, onlardan gizli olarak sen televizyonu okula getirmişsin. Bu olaylar bu yüzden başına geldi. Hiçbir zaman emin olmadan başkalarını da suçlamayın. Başkalarının eşyasına izin almadan el sürmeyin, almayın. Niyetiniz kötü olmasa da hırsız durumuna düşebilirsiniz. Hepiniz de bu olaydan ders alın! Öğretmenimiz söylediklerinde çok haklıydı. Arkadaşlarımdan öğretmenimizin huzurunda tekrar özür diledim. Onlar da benim samimiyetimi anladılar. Bu olay bana unutmayacağım bir ders oldu. ************************************************** *********** Bahar gelmiş, gül açmıştı. Yemyeşil çimenler yağan yağmurlar ve ısıtan güneşin etkisiyle topraktan çıkmış, dünyaya merhaba demişti. Kuşların cıvıltıları gökyüzüne yükseliyor, insanların koşuşturması biraz daha artıyordu. Çünkü bahar ile işler de artmıştı. Hayvanlar da yeşile çıkmanın, kırlarda özgürce dolaşmanın tadını doyasıya çıkartıyordu. Hacı Hasan efendi de zaman zaman torunu Ahmet ile hayvanları otlatmaya götürüyordu. On yaşında olan Ahmet zeki ve meraklı biriydi. Herkesten yeni yeni şeyler öğreniyordu. Güneşli bir bahar günüydü. Ahmet yine dedesiyle hayvanları otlatmaya gitti. Gittikleri tarlanın adı "Gelin Gölü" idi. Tarlanın ortasında göle benzer bir su birikintisi ve sazlık vardı. Ahmet bu tarlanın adının nereden geldiğini ne zamandan beri merak ediyordu. Göl denilmesini anlıyordu, ama neden "Gelin Gölü" dendiğine bir türlü anlam veremiyordu. 0 zamana kadar bunu merak etmesine rağmen öğrenememişti. Gölde kurbağaların "Vırak vırak" sesleri yükselirken Ahmet dedesine sorusunu yöneltti: – Dede. – Ne var oğlum? – Bu tarlamıza neden "Gelin Gölü" diyoruz? – Uzun hikaye oğlum. – Bana anlatır mısınız? – Çok mu merak ediyorsun? – Evet dede, çok merak ediyorum. – Kısaca anlatayım o halde. Yıllar önce, belki de yüz yıllar önce burada bir olay yaşanmış. Rivayete göre bir ağa oğlunu evlendiriyormuş. Mevsimlerden yaz mevsimiymiş ve hava çok sıcakmış. Düğün hazırlıkları yapılmış. Gelin arabası süslenmiş, mandalar koşulmuş. – Mandaların düğünde ne işi var dede? 0 zamanlar otomobil, motorlu araç diye bir şey yokmuş. Ulaşımda, taşımacılıkta; öküz, at, eşek, manda gibi hayvanlar kullanılıyormuş. Tabii, doğru ya! Nasıl düşünemedim! – Gelin şu tepenin ardındaki köy var ya! 0 köydenmiş. Damat da bizim köydenmiş. Bizim köylüler gelini almışlar ve geliyorlarmış. Gelin de mandaların çekmiş olduğu kağnı arabasındaymış. – Manda arabasından gelin arabası, amma ilginç dede! – Evet ilginç. Gelin alayı bu gölün yakınına geldiğinde mandalar huysuzlanmış. – Neden acaba? – Sıcaklık doruk noktaya ulaşmış. Bir de hani şu bizim hayvanları ısırıp kanını emen arıdan büyük sinekler var ya! İşte onlar mandaların kanını emmeye başlamış. Ne olduysa o zaman olmuş. Mandalar da gölün yanından geçerken göle dalıvermişler. – Gelinle beraber mi? – Evet. – Göle giren mandalar, araba ve gelin bir anda gözden kaybolmuş. Gölün dibi milli olduğu için mandaları da gelini de çekmiş. – Kurtarmaya giren olmamış mı? – Olmaz mı! Kurtarmaya giren birkaç kişi de aynı sona uğramış ve çıkamamış. – Çok kötü olmuş dede. – Yaaa oğlum işte böyle. Bu göl o düğünde birkaç kişiye, mandalara ve geline mezar olmuş ve adı "Gelin Gölü" olarak kalmış, günümüze kadar gelmiş. – Dede gerçekten kötü olmuş. Dedeciğim sizi yordum, teşekkür ediyorum. – Ben yorulmadım oğlum. Ama biz bu tür olaylardan ders çıkartmalıyız. Ölümün ne zaman, nerede, nasıl geleceği bilinmez. Allah’tan başka kimse bunu bilemez. Herkesin bir kaderi, alınyazısı vardır. Er ya da geç bu dünyadan göçeceğiz. Bu dünya bir imtihan yeri, ahiret hayatına hazırlıklı gitmeliyiz. Dünya ahiretin tarlasıdır, iyilik eken iyilik bulacak, kötülük eken, yani kötülük yapan cezasını çekecek. – Ölenlerin yakınları ne yapmıştır kim bilir dede? – Sen hâlâ anlattığım olayın etkisindesin. Tabii ki üzülmüşlerdir, ağlamışlardır. Ama oğlum sabırlı olmak gerekir. Üzücü olaylar hayatımız boyunca hepimizin başına gelebilir. Bu olaylara karşı isyankâr olmamak, "Allah’ım bizi mi buldun?" dememek gerekir. Yani kadere razı olmak gerekir. ************************************************** ****** Yıllar ne çabuk gelip geçiyor. Daha dün denilecek kadar zaman önce çocuktum, şimdi yetişkin biri oldum. Zaman gelecek her canlı gibi bu dünyadan göçüp gideceğim, diyordu Fatih Bey içinden. Yıllar öncesiydi. Fatih büyüklerinin şefkatli kollarında bebekliğini geçirmiş, yaşı yedi olduğunda okuluna başlayacaktı. Okulların açılma dönemi yaklaştıkça okula başlama isteği ve heyecanı artıyordu. Hergün babasına okul araçlarının ne zaman alınacağı konusunda sorular soruyor, o da acele etmemesi gerektiğini, alınacağını söylüyordu. Eylül ayına girilmişti ve okulların açılmasına bir hafta kalmıştı. Her gece rüyasında okula başlayacağı anı görüyordu. Akşam olmuş, herkes evine girmişti. 0 zamanlar köyünde elektrik de yoktu. Evlerini kimi zaman gaz lambası, kimi zaman lüx denilen piknik tüpü ile çalışan alet aydınlatıyordu. Elektrikleri olmamasına rağmen evde televizyonları vardı. Bu televizyon akümülatör ile çalışıyordu. Uzun süreli televizyon izlediklerinde akü zayıflıyor, ekrandaki görüntüler kaymaya başlıyordu. Televizyonda önemli bir program olursa bu durumda babası traktörü çalıştırıyor, şarj etmesi ile televizyonu izliyorlardı. Televizyon izlemeye bazen komşuları da gelirdi. Çünkü onların televizyonu yoktu. 0 siyah beyaz televizyon, o sihirli kutu herkesin kendine bakmasını sağlıyordu. Yine bir akşam ailesi ile birlikte televizyon izliyordu. Haberlerde önemli olaylar vardı Haberlerin biri de okulların açılmasıyla ilgiliydi. Fatih bu haberi, kulaklarını biraz daha kabartarak izledi. Çünkü haber kendini de ilgilendiriyordu. Babası da Fatih’in televizyonu o sırada daha dikkatli izlediğini fark etti. Hem televizyonu, hem oğlunu izliyordu. O haber bittikten sonra babasına dönen Fatih heyecanla sordu: – Baba ben ne olacağım? – Sen de okula başlayacaksın, dedi babası. – Ama, elbisem, kalemim, kitaplarım, çantam alınmadı ki, dedi Fatih. Babası: – Yarın hazır ol, şehre gidip alacağız, dedi. Fatih bu habere çok sevinmişti. Televizyonun bulunduğu odadan hemen çıkıp annesinin yanına gitti.. Yemek hazırlayan annesine müjdeli haberi vermek istiyordu: – Anne, anne gidiyoruz! – Nereye oğlum? – Şehre. – Neden oğlum? – Okul için alınması gereken şeyleri almaya. – Tamam oğlum, dedi annesi. O gece Fatihin gözüne pek uyku girmedi. Sabah olmuyor, güneş doğmuyordu sanki. Sabah olunca babasıyla şehre gitti. Okul önlüğünü, ayakkabı, pantolon, kalem, defter, kalemtıraş, boya gibi malzemeleri aldılar. Fatih sevinçten uçuyordu. Kendine yeni şeyler alınmış, günlerdir beklediği heyecanın ilk bölümü sona ermişti. Okul araçlarını aldıktan sonraki her akşam alınan giyecekleri giyiyor, çantasını açıp içindekileri kontrol ediyor, özenle sonra yerine koyuyordu. Elbisesinin, önlüğünün de ütüsünün bozulmamasına özen gösteriyordu. Sonunda beklediği günün sabahı geldi. Heyecanı doruk noktaya ulaşmıştı. Annesi üzerini giydirdi. Yakalığını özenle taktı. Hazırlıkları yaparken annesi bir taraftan da öğütte bulunuyordu: – Oğlum, okula "Besmele" ile başla. Çünkü her hayırlı işe Besmele ile başlanması gerekir. Arkadaşlarınla iyi geçin. Öğretmenlerinin sözünü dinle. Yap denilenleri yap, yapma denilenleri yapma. Kalemini, kitabını, defterini, silgini, kalemtıraşını iyi kullan. Kötü kullanıp, kullanılmaz hale getirme. Fatih verilen öğütlere "Tamam anne" diyerek karşılık veriyordu. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra annesinin elini tutarak yola koyuldu. Sevinçten uçuyordu. Fakat yola devam ederken kendi yaşında olan bazı çocukların ağladığını, okula zorla getirildiğini gördü. Hayret içinde kalmıştı. 0 güle oynaya giderken bazılarının ağlamasına, gitmek istememesine neden ne olabilirdi? Hemen annesine sorusunu yöneltti: – Anne Hasan neden ağlıyor? – Okula gitmemek için! – Okula gitmemek için ağlanır mı anne!? – Bazıları ağlar. – Ama neden? – Okulun ne olduğunu bilmedikleri, annelerinden ayrılmaktan korktukları için sanırım, dedi annesi. Okula başlarken ağlayanların da olacağı hiç aklına gelmemişti Fatih’in. Hayret içinde kalmıştı. Birkaç dakika yürüdükten sonra okulun bahçesine vardılar. Fatih, annesinin evde verdiği öğütleri dinlediğini gösterircesine okul bahçesinin kapısından içeri girerken "BİSMİLLAHİRRAHMANiRRAHİM" dedi. Annesi Besmeleyi duyunca tebessüm etti. Sözünün dinlendiğini görünce sevindi. Fatih o gün okula ilk adımı attı. Öğretmeni ile tanıştı, elini öptü. Okula yeni başlayanlara ayrı bir ilgisi vardı öğretmeninin. Öğretmenin samimi ve candan tavrı Fatih’e okulu daha da sevdirdi. Okula ilk gelirken ağlayan bazı arkadaşları da birkaç gün sonra okula alışmışlardı. Onlar da artık severek okula geliyorlardı. İlkokuldan sonra ortaokul, lise ve üniversiteyi okumuştu, ama o ilk heyecanı unutamıyordu. İlkokula başlamanın heyecanı bir başkaydı. ************************************************** ********************* Yıllar öncesiydi, çocukluğumu geçirdiğim köyümde sakin bir hayat yaşıyordum. Köyüm çok güzeldi, hâlâ da öyledir. Kışın kar yağması ile beyaz gelinliğini giyer, yazın çiçeklerin açmasıyla ağaçların yeşermesiyle mis gibi bir kokuya bürünür, yeşil elbisesini de giyerdi. Temiz havası, insanların ciğerlerine adeta bir merhem olur, insanlarının uzun ömürlü olması da sanırım bundandır. Çocukluğum bu güzel köyde geçti. Hafta içi okuluma giderdim, hafta sonları da boş olduğum zamanlarda dedemle ineklerimizi otlatırdım. Yeni yapılan okulumuz çok küçüktü. Köyümüz de küçük olduğundan zaten okula gidenlerin sayısı azdı. Benimle beraber okulda dokuz kişi vardık. Okulumuz yeni yapıldığı için noksanları da vardı. Boş zamanlarımızda öğretmenimizin de önderliğinde okul bahçemizi güzelleştirmeye çalışır, dikilen ağaçların, çiçeklerin bakımını yapardık. Öğretmenimiz hepimize üçer ağaç vermişti. Herkes ağaçlarından sorumluydu. Yıl sonunda kimin ağaçları daha iyi olursa, öğretmenimiz ona ödül vereceğini söylemişti. Bu yüzden hepimiz de ağaçlarımıza iyi bakıyorduk. Öğretmenimiz de okulun beş basamaklı merdiveninin yanına çok güzel bir çiçek dikmişti, onu çok severdi. Kimi zamanlar konuştuğu bile olurdu. Bu çiçekten köyümüzde hiç yoktu. Zamanla bu çiçek büyüdü, püskülü çıktı ve uzadı. Püskülü yüzünden adına "Püsküllü" diyorduk. Boyu bir metreye yaklaşmıştı. Zamanla püskülü aşağı doğru uzamaya başladı ve yere yaklaştı. Püskülünü artık zor çekiyordu. Bir gün öğretmenimiz taksisiyle şehre gitti. Bu yüzden bizimle eşi Nuran Hanım ilgileniyordu. Nuran Hanım çok cana yakın, insanları seven biriydi. Bizi de çok severdi. Ogün öğlene kadar dersimize girdi. Öğle arasında hepimiz evlerimize gidip yemeklerimizi yedik. Öğleden sonra yine okula gelmiştik. Nuran Hanım henüz gelmemişti. Bizler de bunu fırsat bilip sınıfta oyun oynamaya başladık. Çok neşeliydik. Sınıf oyunlarımız yüzünden toz içinde kalmıştı. Arkadaşlarımdan Şükrü bir ara bana vurup sınıftan dışarı kaçtı. Bende onun peşine düştüm. Kaçmanın ve yakalanmanın heyecanıyla Şükrü okulun giriş kapısı önündeki beş basamaklı merdivenin basamaklarını kullanmadan, merdivenin yanından aşağı atladı. Yüzünde bir endişe oluştu. Ben ise onu yakalamanın sevinci içindeydim. Şükrü endişeli bir şekilde: – Bırak, mahvolduk! dedi. Şaşırmıştım, ortada gördüğüm kadarıyla bir şey yoktu. Merakla sordum: – Ne oldu Şükrü!? – Ne olacak? Püsküllüyü kırdım, dedi. Merdivenin kenarındaki çiçeğe baktığımda bir parçasının yerde olduğunu gördüm. Beni de bir korku sarmıştı. Halimiz gerçekten kötüydü. Öğretmenimizin en sevdiği çiçeği kırmıştık. Biraz sinirli olan öğretmenimiz kesin bizi cezalandırırdı. Korkuyla hemen sınıfa girdik. Sınıf da toz içindeydi. Pencereleri ve kapıyı açıp içerisini havalandırdık. Durumu diğer arkadaşlarımıza anlattık. Onlar da çok üzüldü. Sessiz bir şekilde sınıfta oturmaya başladık. On- on beş dakika sonra Nuran Hanım geldi. Hepimizin sakin bir şekilde oturduğunu görünce bize "Aferin çocuklar!" dedi. Ama neden sessiz sakin bir şekilde oturduğumuzun sebebini bilmiyordu. Zaman ilerledikçe Şükrü ile benim durgunluğumu fark eden Nuran Hanım bunun sebebini sordu. Israrları üzerine zor da olsa olanları anlattım. 0 da olanlara çok üzüldü. Çünkü eşinin o çiçeği çok sevdiğini biliyordu. Çiçeği görmek için bizimle beraber dışarı çıktı. Çiçeğin püskülü yerde yatıyordu. Bir çıkar yol arıyorduk. Nuran Hanım bir arkadaş gibi bize yardımcı olmaya çalışıyordu. Endişelenmememizi, korkmamamızı öğütlüyor. Biraz düşündükten sonra çözüm yolu bulduğunu söyledi. Bizden bir tel bulmamızı istedi. Hemen sevinçle bir tel bulup geldik. Kopan parçayı tel ile gövdesine ekledi. Çiçek görüntü olarak eski halini aldı. Ama bir sorun vardı. Çiçeğin kopan kısmı solacaktı. 0 zaman ne yapacaktık? Bu geçici bir çözümdü. Nuran Hanıma endişemizi anlattık. O’da: – Ben bunu Ali’ye anlatırım, sizin çok korktuğunuzu, üzüldüğünüzü bildiririm. Ama bir daha oyun oynarken çok dikkatli olun, çevrenize zarar vermeyin, dedi. İki-üç gün sonra çiçeğin kopan kısmı iyice soldu. Öğretmenimizin sinirli olduğu gözleniyordu. Ama bize bir şey demiyordu. Solan kısmını bir gün telle bağladığımız yerden çıkartıp attı. Yine de bir şey demedi. Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra Nuran Hanım’a öğretmenimizin tepkisini sorduk, ikna etmekte çok zorluk çektiğini söyledi. Kopuk halini görseymiş, bizi cezalandıracakmış. Nuran Hanım’ın sayesinde dayaktan kurtulmuşuz. Bu olaydan sonra oyunlarımızda çok dikkatli olduk. Çevremize zarar vermemeye özen gösterdik. ************************************************** ****** – Biz kimiz? – Bu dünyaya niçin geldik? – Nereye gidiyoruz? – Hayatın asıl gayesi nedir? – Rabbimiz bizi niçin yarattı? – Bizden neler bekliyor? Bu ve benzeri sorular ortaokulda okuyan Fatih’i meşgul ediyordu. Zaman zaman kendinden büyüklere soruyor, cevaplar arıyordu. Aslında her insanın düşünüp sorması gereken bu tür soruları Fatih öncelikle anne ve babasına soruyor, fakat gerekli ilgiyi göremiyordu. Bu durum onu çeşitli arayışlara sokuyordu. Fatih hayatın bir okul olduğunun bilincine varmak üzereydi. Bu soruları sık sık sorması zaten bunun göstergesiydi. Fatih bir gün arkadaşı Ali ile birlikte okul çıkışında Alilere gitti. Ali de Fatih gibi akıllı, çalışkan bir öğrenciydi. Aynı sınıfta okuyorlardı. Alilere gitmelerinin sebebi ertesi gün yapılacak yazılıya çalışmaktı. Fatih’le Ali okulda iyi birer arkadaş olmalarına rağmen birbirlerinin evlerine o zamana kadar gitmemişlerdi. Bu Fatih’in Alilere ilk gidişiydi. Alilerin evine vardılar. Ali zili çaldı, annesi kapıyı açtı. Fatih Ali’nin annesi Sebahat Hanımın elini öptü. – Hoş geldin, çok yaşa oğlum! El öpenlerin çok olsun. – Hoş bulduk. – Buyurun, içeri girin. – Tamam geçiyoruz teyze. Eve vardıktan sonra biraz dinlenmek için oturdular. Fatih söze başladı: – Ali senin notların bu yıl çok iyi. – İdare eder. Seninkiler de iyi herhalde! – İyi sayılır. – Yarınki dersten çok korkuyorum Ali! – Güzel çalışabilirsek korkacak bir şey yok. – Aslında zamanında biriktirmeden çalışırsan hepsi kolay. – Doğru. – Bazı arkadaşlar zamanında çalışmıyorlar, son güne bırakıyorlar. Bu yüzden iyi not alamıyorlar. – Evet, her şeyi zamanında yapmak lazım. Onların bu konuşması devam ederken içeri Sebahat Hanım girdi: – Ne yapıyorsunuz çocuklar? – Konuşuyoruz, az sonra derse başlayacağız. – Güzel, çalışın, okuyun ki adam olasınız. – İnşallah teyze. – Ali namazını kıldın mı? – Kılmadım, ama kılacağım. – Haydi oğlum, namazını kıl da sonra çalışmaya başlayın. – Tamam anne. Sebahat Hanım bu kısa konuşmadan sonra odadan ayrıldı.Fatih bir hayret ifadesiyle Ali’ye dönerek: – Sen namaz kılıyor musun? dedi. Ali gururla cevabını verdi: – Tabii kılıyorum, bunda şaşacak ne var? – Daha küçük değil misin namaz kılmak için? – Hayır! Namaz kılmaya ben bir kaç yıl önce başladım. – Annenle baban da kılıyor o zaman? – Evet kılıyorlar. – Yaşlandıklarında kılmaları gerekmiyor mu? – Gençken kılmışlar, yaşlanınca da kılmaya devam edecekler. – Benim annem, babam kılmıyor, ben de kılmıyorum. – Neden? – Bana yaşlanınca kılacaklarını söylediler. – Namazı ergenlik çağına gelen her Müslümanın kılması gerekir. – Öyle mi? – Evet, ama istersen bu konuları sonra konuşalım. Ben namazımı kılayım, sonra da dersimize çalışalım. – Tamam, ama Ali bu konuda uygun bir zamanda seninle konuşmak isterim. – Oldu,konuşuruz. Fatih ile Ali beraber çalıştıkları o dersin sınavında oldukça başarılı oldular. Beraber çalışmaları arkadaşlıklarına yeni bir boyut kazandırdı. Artık sadece okulda birlikte olmuyorlar. Fırsat buldukça bir araya geliyorlar, başarıdan başarıya koşuyorlardı derslerde. Birliklerinden kuvvet doğmuştu. Fatih Ali’ye ilk gittiği gün Ali’nin namaz kıldığını öğrenmiş, biraz da şaşırmıştı. Çünkü ona anne ve babası yaşlandıklarında kılacaklarını söylemişlerdi. Namaz konusu ve bazı konular Fatih’in aklını kurcalıyor, bu konularda kitapları karıştırıyor, bilgisi olabileceğini tahmin ettiklerine de soruyordu. Bilen birinin ağzından öğrenmenin, kitaptan çok faydalı olacağını düşünüyordu. Çünkü bu şekilde aklına takılan soruların cevaplarını daha kolay bulabilir ve anlayabilirdi. Bilgi edinmek için Ali’den de yardım istedi. 0 da babasının bu konularda bilgisinin iyi olduğunu, yardımcı olabileceğini söyledi. Ali’nin babası ilahiyat fakültesini yıllar önce bitirmiş, orta yaşta biriydi. Fakülteyi bitirdikten sonra vaizlik sınavına girmiş, başarı göstermiş, halen vaizlik görevi yapıyordu. Yaptığı işi de severek yapıyordu. Çünkü öğrendiği bilgileri başkalarına öğreterek yararı oluyordu. Zaten önemli olan bir şeyi bilmek değil, onu başkalarına da öğretebilmekti. Ali’nin babası Necmi Bey bunun bilincindeydi. Başkalarına bir şeyler öğretmekten sonsuz mutluluk duyuyordu. İlk çocuk Müslüman olup, sonradan halifelik görevi alan Hz.Ali’nin söylediği meşhur sözün anlamını çok iyi biliyordu: "Bana bir harf öğretenin kulu kölesi olurum." Ali babasına arkadaşının durumunu anlattı. Babasından bu konuda yardım istedi. Babası da bunu memnuniyetle kabul etti. Ali’ye bu konuda bir de hadis söyledi: "Sizin en hayırlınız Kur’an-ı öğrenen ve öğretendir." Necmi Bey bu hadisin anlamını ve önemini oğluna anlattı. İstedikleri zaman gelebileceklerini söyledi. Fatih anne babasından izin aldı. Sınıf arkadaşlarından Halil’i de yanına alıp bir hafta sonu Alilere gitti. 0 gün Fatih için çok önemliydi. Kafasında oluşturup hazırladığı soruları Ali’nin babasına soracak, cevaplar arayacaktı. Fatih’in heyecanla beklediği buluşma sonunda gerçekleşti. Ali, Fatih, Halil; meraklı birer öğrenci olarak Necmi Beyin karşısına geçtiler. Halil ve Fatih’te biraz sıkılganlık vardı. Ama Necmi Beyin tatlı dili, içtenliği onları rahatlattı. Tanışma sözlerinden sonra toplanmanın asıl gayesine döndüler. Necmi Bey söze başladı: – Fatih! Ali bana seni anlattı. Bazı konularda öğrenmek istediklerin varmış. İnsanın düşünüp kendini sorguya çekmesi gerekir değil mi? – Evet. – Zaten siz bu soruları kendi kendinize soruyor, cevaplar bulmaya çalışıyorsunuz. – Evet Necmi amca. – Arkadaşlar! Hayat bir okuldan farksızdır. Kur’an-ı Kerim’in ilk emrinin "Oku" ile başlaması, Sevgili Peygamberimiz(s.a.s.)’in "Beşikten mezara kadar ilim öğrenin, ilim Çin’de de olsa gidip alın" anlamlarındaki sözleri bu gerçeğe dikkat çekiyor. Bizler hayat okulunun öğrencileri, peygamberler de öğretmenleridir. Allah(c.c) her insan topluluğuna bir peygamber göndermiştir. Her biri insanlığa öğretmenlik yapmıştır. Sevgili Peygamberimizin; "Ben öğretici olarak gönderildim" hadisi de bunu gösterir. – Evet Necmi amca. – "Alimler peygamberlerin varisleridir" hadisinden de gerçek ilim sahiplerinin bu hayat okulunun birer öğretmeni olduklarını öğreniyoruz. Bu hayat okulunun sonunda herkese bir karne verilir. – Karne mi? – Evet karne! Mahşer yerinde herkese amel defteri yani yaptıklarını bildirir belgeler dağıtılır. Sonra da Cenab-ı Allah şöyle buyurur: "Al oku kitabını, bugün kendi hesabını görmen için kendin yeterlisin." – Böyle diyeceğini nereden öğreniyoruz? diye söze karıştı Ali. – Peygamberimize Allah tarafından gönderilen mucize eser Kuran-ı Kerim’in İsra sûresinin on dördüncü âyetinden. İnsan için en büyük başarı nedir biliyor musunuz çocuklar? – İnsan için en büyük başarı hayat okulunu başarıyla bitirip sonsuz saadete, mutluluğa ulaşmaktır. Dersine çalışmayan, öğretmenlerini dinlemeyen bir öğrencinin yıl sonunda sınıf geçmesi nasıl mümkün değilse, hayat okulunun öğretmenlerine ve kitabına kayıtsız kalan insanın da bu büyük başarıyı elde etmesi mümkün olmayacaktır. – Hayat okulunun ilk dersi nedir? – Hayat okulunun ilk dersi ve ilk konusu; "Hayatın gayesi" olmalıdır. Nereden gelip nereye gittiğimiz, niçin yaşadığımız düşünülmeli, sorumluluklarımız öğrenilmelidir. Necmi Bey öyle güzel ve etkili konuşuyordu ki, çocuklar hayranlıkla dinliyorlardı. Fatih kendini konuşmaya öyle kaptırmıştı ki, konuşmanın akışı bozulur diye ellerini bile hareket ettirmiyordu. Necmi Bey konuşmasına bir süre ara verdi ve Fatih’e: – Eeee Fatih! Sanırım senin soruların vardı. Ben biraz fazla konuştum sanırım. Haydi seni dinliyorum, söz sende dedi. Fatih sözü aldı: – Çok güzel konuşuyorsunuz. Yalnız Necmi amca, size "Hocam" diyebilir miyim? – Tabii diyebilirsin, neden olmasın! – Hocam! Kitaplardan az da olsa dini bilgiler edindim. Fakat, çok yetersiz. Özellikle namaz konusu kafamı karıştırıyor. – Nasıl? – Kitaplardan ve öğretmenlerden, annem ve babamdan öğrendiklerim çok farklı. – Nasıl bir fark var? – Ali ve siz namaz kılıyorsunuz. Ben, annem ve babama neden namaz kılmadıklarını sordum. Onlar da yaşlandıklarında kılacaklarını söylediler. Bunun hangisi doğru? – Namaz; ergenlik çağına gelen her Müslüman kadın ve erkeğe farzdır. Ergenlik çağının başlaması iklim ve bazı etkenlere göre farklı olabilir. Kimi yerde çocuk ergenlik çağına on yaşında, kimi yerde on beş yaşında girebilir. – Peki anne ve babam neden yaşlanınca kılarız diyorlar? – Cahilliklerinden, ya da tembelliklerinden diyebiliriz. Namaz kılmak bazılarına zor geliyor. Bu yüzden namaz kılmaktan kaçınıyorlar. Ama bu yanlış bir davranış. Neden derseniz? Hiç kimsenin uzun yaşamak için elinde garantisi yok. Allah gecinden versin, yaşlanmadan ölürlerse ne olacak? Namazları borç olarak üzerlerinde kalacak. – Evet doğru. – Peki hocam namaz kılmanın hükmü nedir? – Farz. Yani Allah’ın bizden mutlaka yapmamızı istediği, emrettiği bir şey. – Bunu nereden biliyorsunuz? – Kur’an ve hadislerden. Kur’an’ın bir çok ayetinde namaz kılınması emredilir. Örneğin, Nisa sûresinin yüz üçüncü ayetinde; "Muhakkak ki namaz mü’minler üzerinde vakitlenmiş olarak farzdır" buyuruluyor. Bir hadiste de; "Namaz dinin direğidir, onu terk eden şüphesiz dini yıkmış olur" buyurulmuştur. Peygamberimiz tarafından. – Peki hocam! Namazın ne gibi bir faydası var? – Bir çok faydası var. İnsanoğlu Allah’ın yasakladığı bazı şeyleri isteyerek ya da istemeyerek yapar. Bu da onun günah işlemesi demektir. İşte beş vakit namaz, küçük günahların bağışlanmasına neden olur. Peygamber Efendimiz, "Su kiri giderdiği gibi, beş vakit namaz da günahları giderir" buyurmuştur. Namazın psikolojik ve fiziki faydaları da vardı. İnsan bir görevi yerine getirmenin mutluluğunu yaşar namaz kılarak. Vücudu hareketli olur. Her vakit alınan abdestle temizlik yapılmış olur. Namaz kılan kimse beş vakit Allah’ı anmış olur. Sevap alır. Daha birçok faydası vardır. – Namazı terk edenler ne olur? – Allah onları sevmez, Allah’ın bazı nimetlerinden, ödüllerinden yararlanamaz. Cezalandırılır. – Halil de bir ara söze karıştı: – Hocam başka ibadetler de var.Bunları neden yapıyoruz? – Çocuklar! Şu aleme bakın. Her şey bir düzen içinde. Dağlar, taşlar, uçsuz bucaksız uzay, çeşit çeşit canlılar. Bunların bir yaratıcısı var. 0 varlık Yüce Allah. Allah’ın yarattığı bu alemde akıl verilmiş ve bu yüzden sorumluluk yüklenmiş bir canlı türü var. 0 da insan. Yani bizleriz. İnsanların kimi zengin, kimi fakir, kim sağlıklı, kimi hasta. Kimi verilen zenginlikle, kimi fakirlikle, kimi sağlıklı olmakla, kimi hasta olmakla sınav oluyor. Her çeşit insan var. Allah yarattığı insanlara nimetler vermiş. Verdiği bu nimetlerle bizi sınav yapıyor. Verdiği bu nimetlere karşılık bizden istekleri var. Yapmamızı istediği, yasakladığı şeyler var. Bunlar da bizim için bir sınav. 0 kurallara uyanlar sonsuz nimetlerle donatılan cenneti kazanacak. – Uymayanlar ne olacak? – Uymayanlar Allah korusun cehennemde cezalandırılacak. Nasıl ¤¤¤¤inizi yapmadığınızda öğretmeniniz size kızıyor, kimi zaman ceza veriyor. Trafik kurallarına uymayanlara polis ceza yazıyor. İşte Allah da bu dünyadaki koyduğu kurallara uymayanları cezalandırır. Allah bizi o kurallara uyanlardan yapsın. Çocuklar içtenlikle. – Amiiin, dediler. – Hocam doğru. Biz bile en basit bir şey yaptığımızda karşılığını bekliyoruz. – Evet Halil. Yapılan her ibadetin, konulan kuralların, getirilen yasakların bir hikmeti var. Bir şey yasaklanmışsa mutlaka onun zararı vardır ki yasaklanmıştır. Dinimizde alkollü içkiler yasaklanmıştır. Sebebi de bellidir; zararlı olması. Görüyorsunuz, alkollü içkiler yüzünden neler oluyor. Aileler sönüyor, kardeş kardeşi vuruyor, trafik kazaları oluyor. – Evet hocam. – Çocuklar! Bugün hayatımızın çoğunu boş şeylerle geçiriyoruz. Sadece zevk veren şeylere yöneliyor insanlar. Hayat sadece yemek, içmek, eğlenmekten ibaret değil. İnsanın maddi ihtiyaçları yanında manevi ihtiyaçları da var. Onları yerine getirmediği zaman bunalıma giriyor. Hiç bir şey onu mutlu etmiyor. Avrupa’daki gençlik bu durumda. Maddi yönden hiç bir sıkıntıları yok, ama manevi bir boşluk, çöküş onları içten içe kemiriyor. Günümüz insanının zamanının çoğunu, spor, müzik, eğlence alıyor. Günlerce basit bir konu tartışılabiliyor. Avrupa Futbol Şampiyonasına katılan Türkiye’nin bir maçında milli futbolcu Alpay’ın rakibini düşürmesi günlerce konuşuldu. Düşürse miydi, düşürmese miydi? Halbu ki bu tartışmaya ayrılan zaman içinde daha yararlı şeyler yapılabilirdi. İslamiyet direkt olarak spora, müziğe, sanata karşı değildir. Meşru sınırlar içinde kalmak şartıyla hayatınızda bunların da yeri olmalıdır. "Gençler bunlarla hiç ilgilenmemelidir!" demiyorum. Ancak yanlış olan hayatı bunlardan ibaret zannetmek ve sadece oyalanıp hayatın esas gayesini unutmak ve unutturmaktır. – Hocam! Çok yararlı bilgiler verdiniz. Sizden Allah razı olsun. Sizi dinledikten sonra vaktimizi ne kadar boş yere harcadığımızın farkına vardık. Bize zamanınız oldukça bu türden bilgiler verebilir misiniz! dedi Fatih. Necmi Bey bu teklifi memnuniyetle kabul etti. Fatih ile Halil müsaade isteyerek Alilerden ayrıldılar. Sohbetten memnun oldukları hallerinden belliydi. Fatih ve Halil zaman buldukça Necmi Beyi ziyarete devam ettiler. Çok değerli bilgiler edindiler. Artık hayatın bir anlamı vardı onlar için. Fatih Necmi Beyin sayesinde namaza başladı. İlk namazla ortaokul sıralarında tanıştı. |
|
|
|