![]() |
|
|||||||
| Çöp Forum Forum Başıklarına Uymayan ve Kırık Linkli Konular... |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Seçenekleri | Modları Göster |
|
|
#1 (permalink) |
![]() |
ANADOLU’NUN TÜRKLEŞMESİ VE İSLAMLAŞMASINDA TASAVVUFÎ ZÜMRE VE AKIMLARIN ROLÜ
ÖZET On iki ve on üçüncü yüzyıllar Anadolu’da Türkleşme ve İslamlaşmanın gerçekleştiği dönemlerdir. Anadolu’nun Türk ve İslam yurdu haline gelmesinde pek çok etken vardır. Bunlardan biri de tasavvuf ve tasavvufi zümrelerdir. Ahmed Yesevî Mevlana Hacı Bektâş-ı Veli ve Yunus Emre gibi sufiler Anadolu insanının hâmîsi hâline gelmişlerdir. Yeseviyye Mevleviyye Kübreviyye Sühreverdiyye ve Rufâiyye gibi tarikatlar ise zaviyeleri ile Anadolu’nun mamur hâle gelmesinde önemli roller üstlenmişlerdir. Anadolu Müslümanları genelde tasavvufa meyyal zümrelerdir. Zaviyeler Anadolu insanının buhranlı anlarında sığındığı liman hâline gelmiştir. Toprağın işlenmesinde sanat dallarının gelişmesinde sosyal barışın sağlanmasında dinî eğitimin verilmesinde önemli roller üstlenmişlerdir. |
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
![]() |
GİRİŞ
Özel bir sınıflandırma ile on bir on iki ve on üçüncü yüzyılları “Selçuklular dönemi” olarak isimlendirmek mümkündür. Tasavvuf tarihinin en dikkate değer safhalarından biri olan bu yüzyıllar daha sonraki asırların tasavvuf düşüncesini büyük çapta etkisi altında bulunduran Kâdiriyye Rifâiyye Mevleviyye Ekberiyye ve Kübreviyye gibi İslâm dünyasının meşhur tarikat zümrelerinin teşekkül ettiği ve kurucularının yaşadıkları dönemdir. Özellikle tarikatlara ait tasavvufî fikir âdâb erkân ve ıstılahların bu asırlar içinde doğup geliştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Böylesi bir yapılanmanın zirvede bulunduğu bu dönemden sonra tasavvuf düşüncesi yeni hamleler gerçekleştirememiş ve bu bakımdan tekâmül gösterememiştir.XII. ve XIII. yüzyıldaki tasavvufî hayatı incelemeye geçmeden önce Anadolu’da siyasî iktisadî içtimaî ve kültürel hayatı tetkik etmek istiyoruz. |
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
![]() |
A. Siyasî Hayat
Müslümanların Anadolu ile ilk temasları Hz.Peygamber (s.)’in 628 yılında Heraclius’a gönderdiği mektupla başlamıştır. Hz. Peygamber (s.)’in İstanbul’un fethedileceğine dair müjdesi Anadolu’nun fethi hareketlerinde itici âmil olmuştur. Abbâsîler döneminde başlayan Arap-Türk münasebetleri sonucu Türkler Abbâsîlerin “Hâssa Ordusu”nu teşekkül ettirmiştir. Bilhassa Mu’tasım’dan sonra Irak’taki Türklerin sayısı oldukça artmıştır. İslâm’ı kabul edip cihad aşkına bürünen Mâverâunnehir ve Horasan yöresindeki Türkler batıya doğru akınlar yaparak Anadolu içlerine kadar ulaşmayı amaçlamışlardır. XI. yüzyıldan itibaren Anadolu toprakları siyasî açıdan önemli değişikliklere sahne olmaya başlamış bölgeye yerleşen Türkler sürekli olarak Horasan ve Orta Asya’dan gelen yeni kafilelerle desteklenmişlerdir. Önceleri bağımsız Türkmen grupların başlattığı akınlar sonraları Selçuklular tarafından özellikle Anadolu’ya müteveccih olarak 1016-1021 yıllarında yoğunluk kazanmıştır. Çoğu yerde Türkler artık azınlık değil çoğunluk konumuna gelmişlerdir. Bunun tabii sonucu olarak Anadolu’nun siyasî gücü Türklerin eline geçmeye başlamıştır.Tuğrul Bey (ö.456/1063) ve Alparslan (ö.465/1072)’nın komutasında birbiri ardınca sürdürülen fetih hareketleri 1071’de Alparslan’ın Diyojen’e galip gelmesiyle neticelenmiş Anadolu’nun tamamının fethi hareketi başlatılmıştır. Fetihler ve iskân politikaları ile başlayan Anadolu’nun Müslümanlaşması bir bakıma on dördüncü yüzyılın ortalarına kadar devam etmiştir.Anadolu Selçuklularının en parlak dönemi ise XIII. yüzyılın başlarıdır. Çünkü bu dönemde Anadolu Selçuklu Devleti siyasî askerî İçtimaî ilmî fikrî ve iktisadî alanlarda ilerleme göstermiş ve bilhassa I. Alâeddin Keykûbâd’ın saltanatı döneminde (616-635/1219-1237) bu ilerleme en yüksek seviyeye ulaşmıştır1.I.Alâeddin Keykubâd’ın ölümünden sonra yerine geçen ve şahsî meziyetlere sahip olmayan II.Gıyâseddin Keyhüsrev’in hükümdar olmasıyla durum değişti ilerleme devri duraklamaya yüz tuttu. Onun saltanatı döneminde meydana gelen olaylar Moğol akınları iç karışıklıklar saltanat kavgaları Selçuklu saltanatını sarstığı gibi Anadolu’nun siyâsî İçtimaî ve ilmî hayatında da önemli etkiler bırakmıştır. Yakın doğunun en büyük devleti konumunda bulunmasına rağmen Anadolu Selçukluları 640/1243 Kösedağ savaşında kendisinden sayıca az olan Moğol ordusuna karşı koyamayarak yenildi. Sonraki süreçte Moğollara bağlı bir hâle gelen Selçuklu Devleti’nin idaresi 676/1277 yılında fiilen İlhanlıların eline geçti2.Anadolu Selçuklularında ve bütün Anadolu beyliklerinde devlet hanedan üyelerinin ortak malı sayıldığından siyasî hâkimiyet bölünüyor ve her hükümdarın ölümü çok defa bir saltanat mücadelesine yol açıyordu3. Devletin ileri görüşlü sultanları askerî seferlerini ticaret yol ve limanları elde etmek gayesine yöneltmekte dönemin ticarî ve iktisadî hayatına hâkim konumda bulunmaktaydılar. Selçuklu sultanları deniz ve karada korsan veya eşkıya saldırısına maruz kalan tüccarların zararlarını hazineden ödemekte ve bir bakıma devlet sigortasını teşekkül ettirmekteydi4. Bu durum dünya ticaret tarihi bakımından oldukça önemli bir noktadır. |
|
|
|
|
|
#4 (permalink) |
![]() |
B. İçtimaî ve İktisadî Hayat
Bütün Selçuklu tarihi boyunca Anadolu halkı iki temel gruba ayrılmıştı; Müslümanlar ve Hristiyanlar. Türk-Bizans mücadelesi ile Bizanslıların zayıflaması ve yenilmesi sonucu Anadolu’daki bir kısım Hristiyanlar göç ederken diğer bir kısmı ya eski dinî inançlarını sürdürerek ya da ihtida edip Müslümanlaşarak ikametlerini devam ettirmişlerdir. Göç eden Hristiyanların boşalttıkları yerleri dolduran Müslüman Türk zümreleri kendileri için bir takım yeni yerleşim merkezlerini iskâna açmışlardır5.Anadolu Selçuklu Devletinin içtimaî hayatına şekil kazandıran beşerî unsurları; göçebeler köylüler ve şehirliler olmak üzere üç grupta toplayabiliriz. On birinci ve on üçüncü yüzyıllar arasında Anadolu’nun iktisadî hayatına tesir eden değişik etkenler bulunmakla beraber tarım ticaret sanayi ve hayvancılık ülke ekonomisine en parlak dönemini yaşatmakta6 Müslüman halk arasında değişik meslek ve meşrepten insanlar bulunmaktaydı7.Selçuklu fetih hareketlerinin önemli sonuçlarından biri Anadolu’nun Müslüman ve Hıristiyan topluluklar arasında bir köprü vazifesi görmesi dünya ticaret yollarına açılması ileri ve zengin bir ülke hâline gelmesidir. Selçukluların Anadolu’yu İslâm coğrafyası içine dahil etmesi ve ticarî hayatın önündeki engelleri ortadan kaldırması ile bu ülkenin tarihinde hızlı bir iktisadî gelişme devri başlamıştır. Bununla beraber bir asır kadar süren Bizans saldırıları ve düzenlenen Haçlı seferleri Anadolu’da içtimaî ve iktisadî zayıflığı bir kat daha artırmış ve bu durum 1176 yılına kadar devam etmiştir. Anadolu Selçukluları ve Bizans tarihinde ikinci bir dönüm noktası teşkil eden II. Kılıç arslan’ın bu tarihteki zaferi ile Anadolu’nun dış emniyeti iç asayişi siyasî birliği sağlanmış ve dünya ticaret yollarının Anadolu toprakları üzerinde kesişmesi gerçekleştirilmiştir.Yolcuların kervansaraylarda hayvanları ile birlikte üç gün meccanî olarak kalması ve yeme içme ihtiyaçlarının karşılanması âdettendi. Yine Anadolu Selçukluları’nın zihniyetine uygun olarak kervansaraylara gelen Müslüman-Hristiyan zengin-fakir hür-köle bütün misafirlere aynı yemek verilmesi ve eşit muamele yapılması vakıf şartları arasında kaydedilmekteydi. Büyük sultan ve vezir hanlarında hastalar tedavi edilmekteydi. Kale gibi burçları ve demir kapılarıyla kervansaraylar aynı zamanda ticâret eşyaları için güvenilir emanet yerleriydi.Anadolu iskân edilirken büyük ve kuvvetli Türkmen aşiretleri muhtelif parçalara ayrılarak birbirinden uzak sahalara gönderilmekte irsî reislerinin idaresi altındaki herhangi toplu ve kuvvetli etnik bir birliğin isyanı ihtimalleri ortadan kaldırılmakta ve aşiret dayanışması kırılarak millî bütünlük sağlanmakta memleket huzuru korunmaktaydı. |
|
|
|
|
|
#5 (permalink) |
![]() |
C. Kültürel Hayat
II. Kılıç Arslan’dan sonra devletin yönetimini üstlenen Anadolu Selçuklu hükümdarlarının hemen hepsi tahsilliydi. Üst düzey İslâmî ve millî duygularla yetiştirilen Anadolu Selçuklu Sultanlarından bazıları Arapça çoğunluğu Farsça bilmekte ve bu dilde şiirler yazabilmekteydi8. II. Kılıç Arslan’ın öğrenim hayatı görmemesine rağmen ilim erbabına son derece saygı duymakta ve onlara huzurunda münazaralar yaptırmaktaydı9. Oğlu Keyhüsrev’in en yakın dostu devrin ünlü bilginlerinden Necmeddin İshak idi. II. Kılıç Arslan’dan itibaren tüm Selçuklu hükümdarları medrese yapımına özel ihtimam göstermekteydi. Anadolu Selçuklu devletinde ilk medreselerin kuruluşu siyasî istikrarın sağlanıp kültürel etkinliklerin yürütülmeye başladığı II. Kılıç Arslan devrine rastlamaktadır. II. Kılıç Arslan biri Konya diğeri Aksaray’da olmak üzere iki medrese yaptırırken emirlerinden Altun Aba da Konya’da bir medrese yaptırmıştır. Aksaray medresesinden yetişen bilginler on dördüncü yüzyılda Suriye ve Mısır’da büyük bir itibar görürken Anadolu kasabaları kurulan medreselerle birer kültür coğrafyası hâline getirilmeye çalışılmıştır10. Bu medreselerde programların esasını İslâm dünyasının diğer medreselerinde olduğu gibi hadis tefsir ve fıkıh dersleri teşkil etmekteydi.Selçuklular döneminde İslâmî ilimler kadar tıbba da çok önem verilmekte ve hemen her şehirde Daru’ş-Şifa Dâru’l-Afiye ve Dâru’s-Sıhha gibi adlarla anılan hastaneler inşa edilmekteydi11. Bu hastanelerin birçoğunda birden fazla hekim bulunmakta ve tıp tahsili hastanelerde uygulamalı bir tarzda gerçekleşmekteydi. Ayrıca şehirlerde eczaneler bulunmakta buralarda Hindistan’dan getirilen tıbbî bitkilere rastlanmaktaydı.On üçüncü yüzyılda Konya Kayseri Sivas Aksaray Kırşehir Amasya Niğde Tokat Niksar Ankara ve Erzurum önemli birer kültür merkezi konumundaydı. Bu kültür merkezlerinin hâmîsi bulunan Anadolu Selçuklu hükümdarları yalnız birer kahraman asker olmalarıyla değil kültür sahasındaki temayülleriyle de temayüz etmekteydiler12.XIII. ve XIV. asırlarda Anadolu ve İran’da yaşayanların büyük çoğunluğunun sünnî Müslüman olduğu kesindir. Büyük Selçuklu Devleti Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar ehl-i sünnet ve’l-cemaat akidesini benimsemiş olduklarından sünnî itikadı korudukları gibi bu itikadın yayılması için de son derece büyük gayret sarf etmişlerdir13. Anadolu’da daha çok sünnîliğin Hanefîlik kolu Doğu bölgelerinde ise kısmen Şâfiilik yaygındı; eğitim ve öğretim alanında bilhassa hukûkî sahada birincisi hâkim durumdaydı14. Hükümdarlar Türk Arap ve Fars menşeli din ve ilim adamlarını tasavvuf erbabını etraflarına toplamak ve onlara eserler yazdırmak için gerekli maddî ve manevî imkânları ellerinden geldiği ölçüde hazırlıyorlardı. Örneğin Anadolu Selçukluları zamanında İran’dan ve Arap memleketlerinden gelip Anadolu’ya yerleşen ulema arasında Abdulmecid b. İsmail el-Herevî (ö.537/1142) Muhammed Telekânî (ö.639/1217) Yusuf b. Said es-Sicistânî (ö.639/1241) ve Ömer el-Ebherî (ö.663/1265) gibi isimler sayılabilir. Sökmenliler zamanında Ahlat’ta fıkıh alimi Abdussamed b. Abdurrahman (ö.540/1145) çok tanınmaktaydı. Ayrıca Anadolu medreselerinde yetişmiş olup çeşitli Arap memleketlerine giderek oralarda yerleşen Türk alimleri de vardı.Anadolu Selçukluları da Büyük Selçuklular gibi Arapça’yı ilim dili Farsça’yı edebiyat ve devlet dili olarak kullanmaktaydılar. Anadolu’nun siyasal ve kültürel hayatında İran kültür ve geleneğinin etkili olduğu bir gerçektir. Bu nedenle Selçuklu sultanları Keykubâd Keyhüsrev Keykâvus gibi eski İran törelerinden alınmış unvanları kullanmakta İran edebiyatına yoğun ilgi göstermekte idârî işlerin birçoğu İran asıllı kimseler tarafından yürütülmekteydi15. Bununla birlikte Türkçe de halk arasında ordu ve sarayda geçerli bir dil konumundaydı16. |
|
|
|
|
|
#6 (permalink) |
![]() |
D.Tasavvufî Hayat
Fethin tamamlanması ve Anadolu Selçuklu Devletinin kurulması Anadolu’da siyâsî ve içtimaî hayatın sağlam bir zemine oturmasına yol açmıştır. Genç ve dinamik Anadolu Selçuklu devleti bölgeyi Türkler için yeni vatan ittihaz etmiş ve burasını kültür coğrafyası konumuna büründürmüştür. XI. yüzyılın sonlarından itibaren kısa zamanda göçebe Türkmen kafileleri Türkistan ve Horasan yöresinden kalkıp Anadolu’ya gelmiştir. Harezm Horasan ve Azerbaycan üzerinden batı istikametinde Anadolu’ya kitleler hâlinde göç eden zümreler arasında çok sayıda mutasavvıf âlim ve sanatkâr bulunmaktaydı17. Bu kültür transferi ile XIII. yüzyıl Türk millî kültürü yeni bir oluşum safhasına girdi.Göçebe Türkmen kafileleri Anadolu topraklarına yayılırken hemen hemen aynı tarihlerde stratejik önemi bulunan bazı noktalara tekkesini kurup irşada koyulan şeyh ve kolonizatör dervişler de Anadolu’yu bir ağ gibi sarmaya başladılar18. Onların olumlu katkıları sonucu bir yandan Anadolu’da Türk devletinin teşekkülü sağlam temellere oturtulurken diğer yandan İslâm’ın yayılması milli birlik ve bütünlüğün muhafazası gerçekleştirilmekteydi. Şehir ve kasabalara yerleşen tarikat zümreleri başta bürokrat ve entelektüel zümreler olmak üzere halk kitleleri ile yakın temas kurmaktaydılar. Tarikat zümreleri gibi medrese ve diğer içtimaî müesseselerin de daha çok şehirlerde yoğunlaşması şehir halklarının göçebe ve köy halklarına oranla daha yüksek dinî kültüre sahip bulunması sonucunu doğuruyordu. Şehir merkezlerinden uzak muhitlerde ikamet eden ve dinî bilgileri oldukça zayıf ananelerine son derece bağlı Türkmenler ise kendilerinden olan şeyh ve dervişleri örnek almakta ve hayatlarını onların direktifleri doğrultusunda idame ettirmekteydi19.Anadolu’da XIII. yüzyılda faaliyet yürüten mutasavvıflar arasında Konya’da Evhâdüddîn-i Kirmânî (ö.635/1237) Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (ö.672/1273) Şems-i Tebrîzî İbn-i Arabî (ö.638/1240) ve onun en önde gelen temsilcisi Sadreddin-i Konevî ((ö.673/1274) Sadreddin-i Konevî’nin müridlerinden ve Şeyh-i Ekber’in bazı musannefatını şerheden Müeyyedüddin Cendî (ö.691/1292) ile İbnü’l-Fâriz (ö.632/1235)’in Kasîde-i Tâiye’sine şerh yazan Sadeddin-i Fergânî ((ö.699/1300) Mağribli Afîfüddin Tilimsânî; Tokat’ta kendi mürid ve müntesibi Muînüddin Pervâne’nin yaptırdığı hangâhta irşad faaliyetini sürdüren Lemeât sahibi Fahreddîn-i Irâkî (ö.688/1289); Kayseri ve Sivas’ta Mirsâdü’l-İbâd müellifi Necmuddîn-i Dâye (ö.654/1256); Kırşehir’de Ahî Evrân (ö.660/1261) ve mutasavvıf bir halk ozanı olan Yunus Emre (ö.720/1320)’yi sayabiliriz20.Orta Asya’da başlayan İslâmî Türk Edebiyatı ve yazı dili an’anesi Anadolu’ya intikal etmemiş ve ancak didaktik gayelerle başlayan Türk yazı dili on üçüncü asırda Türk Edebiyatının doğmasına ve Beylikler devrinde inkişafına imkan vermiştir. Bununla beraber Battal Gazi ve Danişmend Gazi destanları Gaziler ve Oğuz-name Dede Korkut hikayeleri de göçebeler arasında Türkçe şifahi bir edebiyat olarak on ikinci asırdan beri yaşamaktaydı21. Tasavvuf bir hâl ilmi olmakla birlikte bu dönemde belli başlı yazılı eserler muvacehesinde talim olunan bir ilim hâline geldi. Bu dönemde kaleme alınan İbn Arabi’nin Füsûs’u Konevî’nin ona yazdığı Fükûk’u Fahreddîn Irâkî’nin Lemeât’ı İbnu’l-Fârid (ö.632/1234)’in Dîvân’ı tefekkür tarafı ağır basan tasavvuf düşüncesini zengin kavramlarla açıklayan eserler olarak ilgi çekmektedir22.XIII. yüzyılda Moğol akınlarıyla yıpranan Selçuklu Devleti’nin yerini beylikler alırken devletin resmî dil kabul ettiği Farsça’nın yerini beyliklerde yerli dil olan Türkçe almaya başlamıştır. Eserleri Farsça olmasına rağmen Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî bile Türkçe sözler terkipler kullanmış mülemma beyitler ve şiirler yazmıştır. Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled (ö.712/1312)’in divan ve mesnevîsinden derlenen Türkçe beyitler ayrı bir divan meydana getirecek kadar çoktur23. Bunların yanı sıra Konya ve Orta Anadolu şehirlerinde Ahmed Fakih Hoca Dehhanî Hoca Mesud ve Seyyad Hamza gibi sûfî şairler sadece Türkçe’yi kullanmaktaydılar. Hele Yunus Emre’nin büyük edebî kudreti ve tasavvufî aşkı ile Türkçe en güzel örnekleriyle Anadolu’da yaşayan bir dil hâline geldi.Özellikle şehir merkezlerinde Farsça bilen zümrelere aynı dille hitap eden eserler yanında Türkçe konuşan halk tabakalarına tasavvuf fikriyatını Türk diliyle yayma gayesini güden dinî ve tasavvufî eserler Türk edebiyatı yapıtlarını ortaya koymuştur. Böylece XIII. yüzyılın ilk yarısı içinde doğrudan doğruya Farsça bilmeyen bir kitleyi irşad etmeyi gaye edinen Türk tasavvuf edebiyatının doğuşuna şahit olunur. Oğuz Türkçe’sinin Anadolu’daki ilk şairlerinden biri sayabileceğimiz Horasanlı Ahmed Fakih (ö.618/1221 veya 650/1252)’in Çarhnâme’si bu edebiyatın günümüze gelebilmiş en eski örneğidir24.XIII. yüzyıl tekke edebiyatının Anadolu’daki en güçlü temsilcisi Yunus Emre (ö.720/1320)’dir. Orta Asya’da Ahmed-i Yesevî ve dervişlerinin “hikmet”leriyle başlayan çığırı Anadolu’dadevam ettiren Yunus klasik tasavvuf terminolojisini Türkçeleştirmiştir. Şiirlerindeki tabiî veâşikâne edâ ondaki edebî yapıyı hissettirmeyecek kadar gelişmiştir. Yunus tasavvufîdüşünceyi İslâmî ve insanî değerleri en güzel şekilde sunabilmek için işlemiş bunlarıanlatırken kendi öz dilini ve terminolojisini kullanmıştır. Dili en sade bir biçimde kullandığı hâlde yüksek bir tefekküre ulaşmıştır. Şiirleri şekil ve muhteva bakımından millî ve İslâmî yapıyı birlikte yansıtmıştır25. Anadolu Tekke edebiyatına büyük tesirleri bulunan Yunus’un söyleyiş tarzı bu asırdan itibaren Anadolu insanı için ideal olarak benimsenmiştir. Hatta bizzatYunus’un ismini ve “Emre” unvanını kullanan şairler vardır. Bir çok derviş onun söyleyişine hayranlık duyarak halk dili ve hece vezniyle ilahiler yazmıştır. XIV. yüzyılın sonları ile XV.yüzyılın ilk yarısında yaşayan Kaygusuz Abdal26 Yunus Emre’nin önde gelen takipçisi veTekke edebiyatının en mühim şahsiyetlerindendir27. Aynı yüzyılda Velâyetnâme’sinde Yunus ve onun şeyhi Taptuk’tan bahsedilen Hacı Bektâş-ı Velî (ö.669/1270?)’nin müstakil tasavvufî risalelerden oluşan Arapça Makâlât’ı ve Türkçe’ye XIV. veya XV. yüzyıl başlarında yapılan manzum tercümeleri dil edebiyat ve kültür tarihimiz bakımından son derece önemlidir28.Mevleviyye Rifâiyye Halvetiyye Kazerûniyye Yeseviyye Kalenderiyye Haydariyye Kâdiriyye zümreleri bu dönemde Anadolu’nun en yaygın tarikatlarıydı. Bu tasavvufî akım ve zümrelerin belirtilen dönemdeki konumlarını şu şekilde ele alabiliriz: |
|
|
|
|
|
#7 (permalink) |
![]() |
1. Yesevîlik
Ahmed-i Yesevî (ö.562/1166)’nin kurucusu olduğu ve kendi adıyla anılan Yesevîlik sünnet tasavvuf ve Horasan melâmîliği gibi üç temel esasa dayanmakta ve hemen her yönüyle Türk kimliğini yansıtmaktaydı. Buhara medreselerinde öğrenimini tamamlayan Ahmed-i Yesevî hikmetleri vasıtasıyla öğrenim gördüğü yazılı kültürü sözlü kültür hâline dönüştürmüş ve şehir halkları kadar okuma imkanı bulamayan bozkır halklarına da bu bilgileri aktarmıştır29. Pîr-i Türkistân30 Hâce-i Türkistân31 Hazret-i Sultan ve Sultanu’l-Evliyâ gibi unvanlarla anılan Ahmed-i Yesevî Türk dili ve edebiyatında bir büyük çığır açmış Yunus Emre Eşrefoğlu Rûmî Niyâzî-i Mısrî ve Aziz Mahmûd-ı Hüdâyî gibi Anadolu tekke şâirlerine hem ruh ve mânâda hem de dil ve nazımda rehberlik etmiş Türk tasavvuf şiirinin "pîr" i olmuştur. Onun öncülüğünde gerçekleşen Türk Tasavvuf Edebiyatı ürünleri İslâm edebiyatı içinde ayrı bir yer tutmuş ve önemli bir açılım sağlamıştır. XII. asırda tohumunu atarak gerçekleştirdiği bu süreç "insân-ı kâmil" ve "pîr" olarak Ahmet Yesevî'nin mânevî şahsiyetini yansıtmaktadır. Onun diktiği Türk tasavvuf şiiri ağacı Yûnus Emre'nin dilinde Anadolu'da kemalini bulmuş ve olgun meyvelerini vermiştir32.Fuad Köprülü Ahmed-i Yesevî’nin Türk tarihindeki önemini şu tespitleri ile dile getirmektedir: “Ahmed-i Yesevî’nin Türk tarihindeki önemi yalnız beş-on parça veya birkaç cilt tasavvufî manzumeler yazmış eski bir şair olmasından değil İslâmiyet’in Türkler arasında yayılmaya başladığı asırlarda Türkler arasında ilk defa tasavvuf mesleği vücuda getirerek ruhlar üzerinde asırlarca hüküm sürmüş olmasındandır. Ondan önce Türkler arasında tasavvuf mesleğine girmiş şahsiyetler yok değildi. Fakat onlar ya büyük İslâm merkezlerinde Acem kültürünün tesiri ile Acemleşmişler veya yeni dinin umumileşmesi için büyük Türk kitleleri arasına girerek orada unutulup gitmişlerdi. İçlerinden hiçbiri kendilerinden sonra yaşayıp devam edebilecek kuvvetli bir şeyin tesisine muvaffak olamamıştır. Ama Ahmed-i Yesevî kuvvetli şahsiyeti ile Türkler arasında asırlarca yaşayan büyük bir tarikat kurdu. Yeseviyye bir Türk tarafından ve Türkler arasında kurulmuş ilk tarikattır. Dolayısıyla Ahmed-i Yesevî’yi tetkik etmekle Türk tasavvufunun en eski ve en aslî bir kısmını açıklamış olmaktayız”33.Yesevîlik’in Orta Asya Hindistan ve Anadolu coğrafyası olmak üzere başlıca üç ana bölgede yayıldığını söyleyebiliriz34. Göçmen Yesevî şeyh ve dervişleri mesken edindikleri Anadolu topraklarında zaviyelerini kurarak tarikatlarını yaymaya çalıştılar. Orta Asya’dan getirdikleri Ahmed-i Yesevi ile ilgili bütün sözlü geleneklerini buradaki yeni müridlerine aktardılar. Yesevî soyundan geldiğini eserinin muhtelif yerlerinde dile getiren meşhur Türk seyyahı Evliya Çelebi Anadolu’daki bazı Yesevi dervişlerinin türbe ve dergâhlarını şu şekilde sıralamaktadır: |
|
|
|
|
|
#8 (permalink) |
![]() |
a. Horos Dede: Evliya Çelebi’ye göre
Horos Dede İstanbul’un fethini gören İstanbul-Unkapanı’nda medfun bulunan Yesevi dervişidir. Horasan’dan gelip Fatih’in ordusuna katılmıştır. Askerler arasında horoz gibi gürleyerek “Ey gafiller kalkınız” şeklinde Müslümanaskerleri uyardığı için askerler kendisine “Horos Dede” lakabını vermiştir35.b. Avşar Baba: Kafkasya’nın önemli yerleşim birimlerinden Şirvan’a sınır bir Osmanlı kenti olan Niyâzâbâd’da bulunmaktadır. Evliya çelebi halkın sevdiği ve tarikatına bağlı bulunduğubu şeyhe ait dergâhın son derece canlı olduğundan âyende ve râvendeye hizmet eden yüzkadar dervişin bulunduğundan bahsetmektedir36. c. Pîr Dede: Evliya Çelebi Merzifon’un ziyaretgâhlarını anlatırken ilk sırayı Pîr Dede’ye vermektedir. Ahmed-i Yesevî’nin izniyle Anadolu’ya gelen ve Merzifon’a yerleşen Yesevî dervişi Pîr Dede âsitânesinin Evliya Çelebi döneminde aşevi tekke derviş hücreleri ve iki yüzden fazla dervişiyle âyende ve râvendeye hizmet ettiği önemli bir irşad makamı konumunda bulunduğu anlatılmaktadır37.d. Şeyh Emîr-i Çin Osman: Bozok-Hüseyinova’da dergâhının bulunduğundan bahseden Evliya Çelebi Emîr-i Çin Osman’ı “kutb-ı âfâk-ı cihân” diye tanıtmaktadır. Ahmed-i Yesevî’ninyedinci hâlifesi olduğu Doğu Türkistan taraflarından geldiği ve Emîr-i Çin lakabıyla anıldığı anlatılmaktadır38.e. Geyikli Baba ve Abdal Musa: Evliya Çelebi’nin anlattıklarına göre Geyikli Baba Azerbaycan’ın Ceri Hasan sülalesinden ve Yesevi dervişlerinden meczup tavırlı bir velidir. Yaban sığırlarına bindiği eşyalarını geyiklere taşıttığı Orhan Gazi ile görüştüğü OsmanlıBey’inin Uludağ eteklerinde kendisi için bir tekke inşa ettiğinden bahsetmektedir. Abdal Musa’nın da Yesevi dervişlerinden olduğu Hacı Bektâş-ı Veli ile Anadolu’ya gelip yerleştiği![]() Orhan Gazi ile birlikte Bursa’nın fethine katıldığı Orhan Bey tarafından kendisine bir tekke vetürbe yaptırıldığından bahsedilmektedir39. f. Şeyh Nusret Tekkesi: Evliya Çelebi Hacı Bektâş-ı Veli ile birlikte Horasan’dan gelen veAhmed-i Yesevî hâlifelerinden olan Şeyh Nusret’in Tokat-Zile vadisinde bakımlı imaret ![]() mescid ve misafirhanesinin bulunduğunu haber vermektedir. Yetmiş kadar dervişi ile halka hizmet ettiği halkın yoğun ilgisine mazhar olduğu ve tekkenin önündeki büyük bir dut ağacı meyvesinin şehrin âyânına hediye edildiği anlatılmaktadır40.g. Gajgaj Türbesi: Evliya Çelebi’nin belirttiğine göre Tokat’ta şehrin dağ yamacı üzerinde bir mesire bölgesinde bulunan tekke ve türbenin sahibi Gajgaj Dede’dir. Kendisinde esmau’l-hüsnadan celal isminin tecelli ettiğini beyan etmektedir41. |
|
|
|
|
|
#9 (permalink) |
![]() |
2. Sühreverdiyye
Maverâunnehir Harezm Horasan ve diğer kültür merkezlerinden Anadolu’ya gelen şeyh ve dervişler sadece Yeseviyye mensuplarından ibaret değildi42. Sühreverdiyye ve Kübreviyye’ye mensup sûfîler de Anadolu’ya gelenler arasında idi. Kübrevî ve Sühreverdî dervişlerinin çoğunluğu vahdet-i vücud anlayışına sahip bulunmaktaydı43. Sühreverdiyye ve mensupları o dönemde tarikatlarını Anadolu’da müesseseleştirip yaygınlaştıramamakla birlikte daha sonra XV. asrın ilk yarısında kurulan Zeyniyye kolu bu imkanı elde etmiştir. Bu tarikat tekkeleri ile Anadolu’da yaygınlık kazanamadıysa da oluşturduğu kültür etkisini asırlarca sürdürmüştür. Zeyneddin Hafî (ö.838/1434)’nin “Bir aşk kütüğü yaktık Rûm üzerine attık” ifadesiyle övdüğü hâlifesi Abdüllatif-i Kudsî (ö.856/1452) ve Abdürrahim-i Rumî (ö.850/1446) Zeyniyye kolu olarak Sühreverdiyyeyi yaymışlardır44.Sühreverdîlik Ebu’n-Necîb Sühreverdî (ö.563/1167) tarafından kurulmuş ve zamanının “şeyhler şeyhi” sayılan Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî tarafından geliştirilip sistemleştirilmiş bir tarikattır. Özellikle Ömer es-Sühreverdî’nin Avârifu’l-Maârif’i Hacı Ahmed b. Seydi el-Bigavî tarafından 863/1458 yılında Türkçe’ye çevrilmiştir45. Tasavvuf ve tekke muhitlerinde çok tutulan Avarif adetâ dergahların ders kitabı hâline gelmiş İhyâ Kuşeyrî Risalesi Fusûsu’l-Hikem ve Fütûhat gibi eserlerin yanında tekkelerde çokça okunmuştur.Sühreverdî’nin hâlife ve devlet ricaliyle yakın münasebetler kurması ve onların sempatisini kazanması diplomatik görevlerle bazı seyahatler yapmasına yol açmıştır. Sühreverdi’nin elçi sıfatıyla gerçekleştirdiği diplomatik girişimleri Hâlife Nasır döneminde Hâlife’nin siyasî otoritesini iade ve Selçuklu devletinin dağılması gibi sebeplerle ortaya çıkan bazı fitneleri bastırmak komşu İslâm ülkeleriyle dostluk münasebetlerini güçlendirmek amacına yönelikti. Bir kaç defa Şam’da yöneticilik mevkiinde bulunan Eyyubî Sultanı Melik Eşref’e ve Hâlife ile arası pek hoş olmayan Harezmşah sultanına elçi olarak gönderildiğinden bahsedilmektedir. Melik Eşref Musa’ya elçi olarak gidişinde Melik’in Sühreverdi’yi çok iyi karşıladığından ve ona hiçbir elçiye yapılmayan hüsn-i muameleyi gösterdiğinden bahsedilmektedir. 614/1217 yılında 400.000 kişilik bir orduyla Bağdat’ı almak üzere yola çıkan Harezm Sultanını bu fikrinden caydırmak üzere Hâlife Sühreverdî’yi gönderir. Ancak sultanı bu fikrinden vazgeçiremez. O sırada mevsimin kış olması sebebiyle yağan kar ordunun telefatına sebep olur ve Sultan Bağdat’ı işgal etmekten vazgeçerek geri döner.Sühreverdî elçilik görevlerinden birini de Konya Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’a Hâlife Nasır’ın mesajını ulaştırmak üzere yapmıştır (618/1221). Sühreverdî Hâlife’den aldığı mesaj ve itimadnametyi götürürken yolu üzerinde uğradığı Malatya’da “Mirsadu’l-Ibad” müellifi “Necmeddin Dâye” veya “Necm-i Razi” lakaplarıyla meşhur Necmeddin Ebu Bekr b. Muhammed (ö.654/1256) ile buluşur. O sıralarda 45 yaşında genç bir ilim adamı ve Horasan diyarından Moğol işgali nedeniyle kaçıp gelen Necmeddin Dâye 78 yaşında bulunan yaşlı şeyhe hürmet gösterir ve eserinin ilk redaksiyonunu yapması için ona takdim eder. Nefehat’ın belirttiğine göre Mevlânâ ve Sadreddin Konevî ile de görüşen Necmeddin Dâye Sühreverdi ile birlikte Konya’ya gelmiş oradan da Kayseri ve Sivas bölgesine geçmiştir46. |
|
|
|
|
|
#10 (permalink) |
![]() |
3. Kübreviyye Kübrevîlik zühde dayalı sade bir tasavvuf çizgisini benimsemiştir47. Tarikatın pîri olan Necmeddin Kübrâ on ikinci yüzyılın sonları ile on üçüncü yüzyılın başlarında Harezmşahlar bölgesinde yaşamış ve hayatını 618/1221 yılında Moğolların elinde şehit edilmek suretiyle tamamlamıştır. Moğolların Harızm’i işgal ettikleri sırada yanında bulunan altı yüzden fazla müridine Harizm’i hemen terk edip Horasan’a gitmelerini emreden Necmuddin-i Kübrâ Harizm’de Moğollarla savaşmış ve şehit düşmüştür. Kübreviye Tarikatı mensuplarından bazıları Moğollar arasında kalarak onların kalbini İslâm’a ısındırmaya ve zulümlerini asgariye indirmeye çalışırken bir kısmı da Horasan’dan ayrılarak Anadolu’ya geçmişlerdir48. Kübrevîlik Moğol istilası önünden kaçarak Anadolu’ya sığınan Sadeddin-i Hamevî Seyfeddin-i Bâherzî ve Baba Kemâl-i Hocendî gibi hâlifeler vasıtasıyla burada yayıldı. Kübrevîliğin ileri gelen öteki temsilcilerinin başında bizzat Mevlânâ'nın babası Bahâeddin Veled ve hâlifesi Burhaneddin Muhakkık-ı Tirmizî ile Necmüddin Dâye gelmektedir. Bu isimler o dönemde İslâmlaşma ve Türkleşme sürecini yaşayan Anadolu'nun tasavvufi hayatını derinden etkilemiştir. Yıldırım Bayezid’in damadı Buharalı Emir Sultan (Şemseddin Muhammed ö.833/1429) ve hâlifeleri yoluyla Anadolu’da Kübreviyye XVI. yüzyıla kadar yaşayabilmiştir. Anadolu ve Rumeli’de Kübrevî tekkeleri bulunmamakla birlikte Necmuddin-i Kübrâ ve müridi Necmuddin Dâye’nin eserleri sevilerek okutulmaktadır. Dâye Mirsâdu’l-İbâd’ı Anadolu’da Farsça olarak kaleme almış iken bu eser II.Murad tarafından 825/1422 tarihinde İrşâdu’l-mürid ile’l-murad ismiyle Türkçe’ye çevrilmiştir. Necmuddin-i Kübrâ’nın tarikatların el kitabı olarak görülen Usûlu’l-aşere adlı küçük risalesi İsmail Hakkî-i |