![]() |
|
|||||||
| Çöp Forum Forum Başıklarına Uymayan ve Kırık Linkli Konular... |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Seçenekleri | Modları Göster |
|
|
#31 (permalink) |
![]() |
10. OĞUZ'UN TOPLUM DÜZENİ "ZAMAN BİRİMLERİNE" GÖRE
"Oğuz-Han'ın oğulları ile boylarının sayıları birer takvim rakamları idiler": Oğuz destanı eski Türk düşünce ve toplumunun mantık üzerine kurulmuş düzenlerini göstermesi bakımından büyük bir öneme sahiptir. Eski Türkler İranlılar veya Hintliler gibi hesapsız ve düzensiz düşünmüyorlardı. "Türk düşüncesinin her yönü matematik bir mantık üzerine kurulmuş ve bu topluma da sıkı bir disiplin ile benimsetilmişti". Oğuz Han'ın altı oğlu vardı. Göğün kızından doğan çocuklar Boz-Ok bölümünü; yerin kızından doğanlar da Üç-Ok bölümlerini meydana getiriyorlardı. Bu yolla altı çocuk ikiye bölünmüş ve üçlü bir düzen meydana getirilmişti. Yani 12 saatin 12 ayın ve hatta 12 burcun yarısı olan çocuklar yine bölümlere ayrılıyorlar ve takvim biriminin bir çeyreğini meydana getiriyorlardı. Bütün rakamlar 12 ile 24 sayılarını bölen birimler idiler. Aslında eski Türklerde çoğu zaman bir sene 12 ay değil; 24 ay idi. Bu da ayın onbeş günlük devrelerine göre hesaplanıyordu. Nitekim Oğuz Han'ın da 24 torunu vardı. Eski Çin takviminde üç altı on iki ve yirmi dört rakamları yalnız bir zaman birimi olarak değil; aynı zamanda kutsal sayılar olarak da büyük bir öneme sahip idiler. Eski Çin'de "zaman ve mek'n birimleri" birbirine uyduruluyor ve zamanla mek'n arasında bir birlik meydana getiriliyordu. 12 ay ve 24 saat Çin imparatorluğu içinde de 12 ey'let ile 24 vil'yetin meydana gelmesini gerektiriyordu. Bunları söylemekle Türkler Oğuz Kağan destanını Çin düşüncesine göre düzenlemişlerdir demek istemiyoruz. Türklerin de kendilerine göre bir takvimi vardı; Çinlilerin de. Aslında Türk takvimi zaman zaman Çin'e tesir etmiş ve Çin kültüründe de büyük bir önem kazanmıştı. Fakat mitoloji tetkiklerinde başlıca problemlerin daha iyi anlaşılabilmesi için mukayeseli araştırmalar yapmak ve örnekler vermek çok faydaladır. "Oğuz Han destanındaki 'takvim rakamları' Türk devlet teşkil'tı ile ordu düzeninde de görülüyordu": Oğuz destanı yüzyıllar ve hatta binyıllar boyunca Türk halkları tarafından söylenmiş ve anlatılmış uydurma bir masal değildi: "Onu meydana getiren düşünce düzeni yalnızca Türklerin gönüllerinde ve kalplerinde yaşamamış; aynı zamanda topluma düzen ve disiplin veren bir ilham kaynağı halinde devam etmişti". Meselâ Büyük Hun imparatoru Mete'nin ordusu 24 tümenden meydana geliyordu. Bu 24 tümen 6 köşeye bağlı idi. Tıpkı Oğuz Han'ın 6 oğlu gibi. Bu 6 köşe de ikiye ayrılıyorlardı. "Sağ" ve "Sol" adlar ile imparatorluğun "Doğu" ile "Batı" yönlerini aralarında bölmüş bulunuyorlardı. Atilla'nın Macaristanda büyük bir imparatorluk kurması düzenli ve disiplinli orduları ile dehşet vermesi Avrupalıların toplum düzenlerinde de yeni yeni değişiklikler meydana getirmişti. Birçok Cermenler Atilla'nın emrinde çalışmışlar ve Atilla Hunlarından pek çok şey öğrenmişlerdi. Atilla M.S. 450 de ölüp gitmişti. Fakat O'nun adı Cermen ve İskandinav efsanelerinden yüzyıllar boyunca silinmemişti. Hep Atilla'nın harplerinden ve ordu düzeninden bahsedilir olmuştu. Bu zaman kadar "yüzlük" "binlik" ve "Onbinlik" ordu birimlerini bilmeyen Cermen'ler Atilla'nın ölümünden sonra yalnız kendi ordularını değil; köy ve şehirlerini bile bu prensiplere göre düzenlediler. Atilla'nın ordularından bahseden İskandinav efsaneleri O'nun 24 tümeninden ve 6 ordusundan söz açıyorlardı. Tıpkı Oğuz Han'ın 6 oğlu ve 24 torunu gibi bütün bunlar bize gösteriyor ki "Oğuz Kağan destanı zihinlerde ve hayallerde yaratılmış bir hikâye değil; Türk toplumunu anlatan ve yansıtan bilgiler idiler". |
|
|
|
|
#32 (permalink) |
![]() |
11. TÜRK DEVLETİ DÜNYA DEVLETİ İDİ
"Eski Türkler yeryüzünü bir Türk devleti Oğuz Kağanı da bütün insanlığın bir hükümdarı olarak düşünüyorlardı": Oğuz Han 6 oğlunu toplamış ve onlara birçok öğütler vermişti. Bundan sonra beyleri ile milletini de biraraya getirerek büyük şölenler ile ziyaretler verdiğini de görüyoruz. Eski Türk Kağanları savaşlardan önce ve sonra bütün milleti toplar ve onlara büyük ziyaretler verirlerdi. Bu toplantılar aynı zamanda birer "kurultay" ve "danışma" toplantıları idiler. Uygurların Oğuz destanına göre Oğuz-Han konuşmağa başlamış ve kendi devletini tarif etmişti. O'na göre: "Yukarıda gök kendi devletinin bir çadırı gibi idi. Güneş de Oğuz-Kağan devletinin bir bayrağı olacaktı". Zaten eski Göktürk yazıtları da öyle diyorlardı: "Yukarıdaki mavi gök aşağıdaki yağız yer yaratıldığında ikisi arasında da insanoğlu yaratılmış insanoğlunun üzerine de atalarımız Bumın-Kağan ile İstemi-Kağan Han olarak oturmuşlar". Göktürk devletini kuran Bumın ve İstemi-Kağan yalnızca Türk milletinin değil; gök ile yer arasında yaşayan bütün insanlığın hükümdarları idiler. Onlar bu tahta Tanrı tarafından oturtulmuş ve bütün yeryüzünü idare etme yarlığı da yine Tanrı tarafından onlara verilmişti. Bu fikir Türklerin yalnızca devlet idare etme düşüncelerinde değil; Türk dininin çok eski prensipleri içinde de bulunuyordu. Büyük Hun Devleti ile daha sonraki Türk devletlerinde bu düşüncenin türlü ve sayısız örneklerini bulabiliyoruz. "Oğuz-Kağan'ın akınları sonraki Türkler tarafından kendi bilgilerine göre il've edilmiş bölümlerdi": Şimdiye kadar sözünü ettiğimiz konular Oğuz-Kağan destanının esasını meydana getiren bölümlerdi. Artık bundan sonra Oğuz Han'ın akınlarından söz açılır ve nereleri zaptettiği geniş olarak anlatılmağa çalışılır. Uygurlar Oğuz-Kağan'a kendi bildikleri memleketleri akınlar yaptırırlar ve oraları aldırırlardı. Uygurlar İran ve Hindistan bölgelerini çok iyi tanımıyorlardı. Güney Rusya Türkleri hakkında da pek fazla bilgileri yoktu. Cengiz-Han imparatorluğu kurulunca âdeta bütün imparatorluk içinde Oğuz-Kağan destanını yazmak ve söylemek bir moda haline gelmişti. Bu sebeple çok daha geniş ve büyük Oğuz-Kağan destanlarının yazılmaya başlandıklarını görüyoruz. Cengiz-Han İmparatorluğu Anadolu dahil Macaristan ovalarından Japonya'ya ve daha güneyde de Endenozya'ya kadar uzanıyordu. Bu sebeple aynı çağda yaşayan Türkler ve İranlı yazarlar bu bölgeler hakkında gayet geniş bilgilere sahip idiler. Bu çağda Oğuz-Han artık Cengiz-Han'ın yerine konmuştu. Cengiz-Han nerelere gidip zaptetmiş ise Oğuz-Han'a da O'nun gibi akınlar yaptırılmıştı. Cengiz-Han gençliğinde akıllı bir eşkiyadan başka bir kimse değildi. Yol kesmek haraç almak ve para toplamak O'nun en ileri gelen özelliklerinden biri idi. Bu sebeple geniş bölgeler elde edip büyük bir devlet kurduktan sonra gençliğindeki haraç sistemini yeni imparatorluğuna da uygulamış ve buna göre bir idare düzeni meydana getirmişti. Cengiz-Han herşeyden önce bir memleketin vergilerinin toplanmasına önem verir ve memurlarını bu amaca uygun olarak tayin ederdi. Cengiz-Han çağındaki Oğuz-Kağan destanlarında artık Oğuz Kağan değişmişti. Zaptettiği yerlere vergi memurları gönderiyor ve alınan vergileri de tıpkı Cengiz-Han gibi gözden geçiriyordu. Aslında ise eski Türk devletlerinin teşkil'tı ile Cengiz-Han'ın kurduğu bu yeni düzen arasında büyük ayrılıklar vardı. Hiç şüphe yok ki eski Türk Kağanları da zaptettikleri yeni memleketlerden gelecek vergilere büyük önem veriyorlardı. Fakat devletin idaresinde hakim olan tek ve en önemli prensip vergi toplamak değildi. Nitekim Uygurların Oğuz-Kağan destanı daha çok eski Türk devlet teşkil'tını andıran bir şekilde konuşuyor ve eski Türk kağanlarının gerçek düşüncelerini yansıtıyordu. |
|
|
|
|
#33 (permalink) |
![]() |
12. OĞUZ KAĞAN DESTANININ EN ESKİ BÖLÜMLERİ
"Arabanın ic'dı": Göktürklerin türeyişleri ile ilgili efsanelerde ateş gibi insanlığa faydalı olan şeyleri ic'd eden atalardan söz açılıyor ve bunlara büyük bir önem veriliyordu. Zaten ateş tuz araba v.s. gibi insanlığın gelişmesine yardım etmiş unsurlarla aletlerin icadları bütün dünya mitolojilerinde en eski ve öz kalıntılar olarak kabul edilmişlerdir. Türklerin Kanglı boyu tarih boyunca büyük bir şöhret yapmış ve Türk kavimleri arasında önemli bir yer tutmuştu. İlk bakışta Kanglı sözü bir nevi bizim kağnı yani "kağnı arabası" deyimini andırıyordu. Bütün mitolojilerde olduğu gibi Türk Mitolojisinde de sözlerin dış görünüşlerine göre bazı benzeştirmeler yapılmıştır. Bu sebeple Oğuz Kağan destanında kağnı arabasının ic'dından söz açılırken Kanglı boyu ile bir ilgi kurulmuştu. Uygur Türkçesi ile yazılan Oğuz destanında Kağnı'nın ic'd edilişi şöyle anlatılıyordu: Çürced Kağan'ı aldı halkıyla ulusunu Yoketmek için geldi Oğuz-Han ulusunu. Başgeldi Oğuz-Kağan basdı Çürced Hanı'nı Ok ile kılıç ile döktü düşman kanını. Oğuz öldürdü onu kesti hemen başını Böldü ganimetleri t'bi kıldı halkını. Oğuz'un askerleri beyleri bütün halkı Düşmanda ne bulursa toplayıp hep tüm aldı. Atlar ile öküzler katırlar az gelmişti. Yığılmış yükler ise ta dağları geçmişti. Oğuz'un bir eri vardı akıllı tecrübeli Barmaklığı-Çosun-Billig yatkındı işe eli. Bir kağnı arabası yapıp koydu içine Oğuz'un bu ustası devam etti işine. Kağnıyı çekmek için canlı öne koşuldu Cansız alıntılar da üzerine konuldu. Oğuz'un beyleriyle halkı şaştılar buna![]() Onlar da kağnı yaptı özenmişlerdi ona. Kağnılar yürür iken derlerdi: "Kanğa! Kanğa!" Bunun için de dendi artık bu halka "Kanğa". Oğuz bunu görünce güldü kahkaha ile Dedi: "- Cansızı çeksin canlılar Kanğa ile!" "Adınız Kanğaluğ olsun belğeniz de araba!" Bıraktı onları da gitti başka tarafa. Oğuz-Kağan Mançurya Bölgesindeki kavimlere akın yaptığında çok mal elde etmiş; fakat bunları atlarla taşıyamamıştı. Bunun üzerine Oğuz-Kağan'ın akıllı beylerinden birisi bir araba yaparak malların hepsini arabalara doldurmuş ve Oğuz-Kağan'ın yurduna kadar taşımıştı. Oğuz-Kağan böyle yeni bir ic'dı görünce çok sevinmiş ve bu beyinin soyundan gelen boylara da "Kangalı" yani "Kağnılı" adını vermişti. Tabiî olarak bu nihayet bir efsane ile sözlerin benzeştirilmesinden başka bir şey değildi. Türkler çok eski çağlarda tekerlek ile arabayı ic'd ederek kullanmışlardı. Çok eski çağlarda herhalde "Kanglı" kavim adı da vardı. Fakat kendileri henüz daha ortada yok idiler. Çünkü Türk boyları zaman zaman çoğaldıkça bölünüyorlar ve eski adlar alarak yeniden ortaya çıkıyorlardı. M.S.V. yüzyılda Ortaasya tarihinde önemli bir rol oynayan bazı Türk kavimlerine Çinliler "Yüksek arabalı kavimler" adını veriyorlardı. Çinlilerin bunlara Yüksek arabalı" demelerinin sebebi herhalde onların arabalarının yüksek yani tekerleklerinin büyük olmasından ileri geliyordu. Çin tarihleri kendilerine benzeyen kavimlerden ve eşyalardan söz açmazlardı. Öyle anlaşılıyor ki Türklerin bu arabaları Çin'de kullanılan arabalara nazaran çok daha büyük ve yüksek idiler. "Büyük tekerlekli arabalar birçok bakımlardan faydalı ve elverişli idiler". Çamurlu bölgelerde ve engebeli arazilerde büyük tekerlekli arabaları kullanmak daha kolay oluyordu. Eski Türkler çadırlarını yalnızca yere kurmaz aynı zamanda arabalar üzerine de oturturlardı. Bu arabalar akınlarda da orduların peşinden ayrılmazlardı. Oğuz-Kağan destanında da görüldüğü gibi harbe giden Türk ordularının arkasından aileleri taşıyan arabalar ve kervanlar da yürürlerdi. Oğuz-Kağan destanına göre böyle ordu düzenleri yalnızca çok eski çağlarda görülüyordu. Bununla beraber daha sonraki çağlarda meselâ Göktürk ve hatta Cengiz-Han akınlarında bile hatunlar Hakanlar ile beylerin arkalarından gelirlerdi. |
|
|
|
|
#34 (permalink) |
![]() |
"Türkler ilk geminin yapılışı":
Oğuz-Han'ın bir beyi İtil yani Volga nehrini geçerken kendisine bir kayık yapmıştı. Bu kayık veya gemi sayesinde Oğuz-Han'ın orduları nehrin karşı kıyısına geçerek düşmanı mağlûp etmişlerdi. Kayığı ic'd etme motifi de her halde Türk mitolojisinin en eski kalınıtılarından biri olsa gerektir. Eski Türkler denizci bir millet değillerdi. Bununla beraber kendi ülkelerinde de birçok geniş nehirler ile göller bulunuyordu. Uygur türkçesi ile yazılmış Oğuz Kağan destanı Türklerin gemi veya salı ic'd etmelerini şöyle anlatıyordu:İdil adlı bu ırmak çok çok büyük bir suydu Oğuz baktı bir suya bir de beylere sordu: "- Bu İdil sularını nasıl geçeceğiz biz?" Orduda bir bey vardı Oğuz Han'a çöktü diz. Uluğ-Ordu-Beğ derler çok akıllı bir erdi Bu yönde Oğuz Han'a yerince akıl verdi. Baktı ki yerde bu beğ çok ağaç var çok da dal Kesti biçti dalları kendine yaptı bir Sal. Ağaç sala yatarak geçti İdil nehrini Çok sevindi Oğuz-Han buyurdu şu emrini: "- Kalıver sen burada halkına oluver bey! "Ben dedim öyle olsun densin sana Kıpçak-Beğ!" Tabiî olarak diğer Oğuz destanlarında Kıpçak-Beğ'in doğuşu ve bey oluşu daha başka türlü anlatılmaktadır."Dünyamıza soğuk rüzgârlar gönderen 'Buz-Dağı' motifi Oğuz destanında da görülüyordu": Karluk Türklerinin meydana gelişleri ile ilgili bölüm de bazı önemli meselelerle karşılaşıyoruz. Uygur türkçesi ile yazılmış Oğuz destanında Karluk Türklerinin ortaya çıkışları şöyle anlatılıyordu:Oğuz-Kağan baktı ki erkek kurt önler gider Ordunun öncüleri Gökkurt'u gözler gider Görünce Oğuz bunu ne çok sevinmiş idi Alaca aygırını çabucak binmiş idi. Apalaca aygırı Oğuz severdi özden Ama at dağa kaçtı kaybolup gitti gözden Bu dağ buzlarla kaplı çok büyük bir dağ idi Soğuğun şiddetinden başı da ap ağ idi. Çok cesur çok alp bir bey ordu içinde vardı Ne Tanrı ne Şeytandan korku içinde vardı. Ne yorgunluk ne soğuk erişmez idi ona![]() Bu bey dağlara girdi dokuz gün erdi sona. Aygırı yakaladı memnun etti Oğuz'u Atamadı üstünden dağlardaki soğuğu.Olmuştu kardan adam kar ile sarılmıştı Oğuz onu görünce gülerek katılmıştı. Dedi: "Baş ol beylere artık sende burda kal! "Sana Karluk diyeyim ölümsüz adını al! Çok mücevher çok altın hediye etti ona Bir bey yaptı Karluk'u devam etti yoluna. Eski Türk Kağanlarının atları büyük bir önem taşırlardı. Türk tarihinde 60 veya 100 kilometre koşan Mete'nin atı gibi efsanelemiş birçok atlara da rastlıyoruz. Elbette ki Oğuz-Kağan kaçak atını orada bırakıp gidemezdi. Ama o nasıl bir attı ki buzlarla örtülü büyük bir dağ içine kaçmış ve peşindekileri de günlerce uğraştırmıştı. Onu yakalayıp getiren insanlar bile baştan aşağıya kadar kardan bir adama dönmüşlerdi. Oğuz-Kağan destanlarında bu dağa "Muz-Tak" yani "Buz-Dağı" adı veriliyordu. Atı dağda bulup getiren bey de kardan bir adam şekline girdiği için Oğuz Kağan tarafından "Karluk yani Karlık" adı ile adlandırılmıştı. Sonraki güçlü ve şöhretli Karluk kabileleri bu adamın soyundan geleceklerdi. Eski Altay efsanelerine bir göz attığımız zaman da böyle Buz dağlarını Türk Mitolojisi içinde görebiliyoruz. Altay Türklerine göre Kuzeyden esen soğuk ve buzlu rüzgârlarının geldikleri bir dağ vardı. Altay Türkleri soğuk kuzey rüzgârlarının "Muz-Tak"adlı buzlarla kaplı bir "Buz-Dağı" ndan geldiğine inanıyorlardı. Bu Buz Dağı dünyanın kuzeyini baştan başa kaplamıştı. Buz dağının üzerinde de yine "Buz" adı ile adlandırılan büyük devler yaşıyorlardı. İlk bakışta Altay efsanelerindeki Buz Dağı motifleri Himalaya dağları ile kar adamları efsaneleri hatırlatır gibi idiler. Ama Türk Mitolojisindeki Buz Dağları herhalde yerli olarak Türklerin zihinlerinden doğmuş ve nihayet insan düşüncesinin bir gereği gibi oluşmuş ve gelişmiş olmalıydılar. Bunları söylemekle Oğuz-Kağan destanındaki "Buz-Dağ" ın Altay efsanelerindeki Buz-Dağı ile aynı olduğunu ifade etmek istemiyoruz. Gerçi daha sonraki "Boz-Ok" Oğuzlarının yurtlarında da "Buz-Dağ" adını taşıyan bazı dağlar vardı. Ama mitoloji incelemeleri yapan bir kimsenin diğer efsaneleri de gözönünde tutarak karşılaştırmalar yapması zorunlu görünmelidir. Eski Oğuz yurdunda da Buz-Dağları olabilirdi. Fakat bu dağlar ne de olsa insanların zihinlerinde efsaneleşmiş ve gerçek mahiyetlerini kaybetmişlerdi. |
|
|
|
|
#35 (permalink) |
![]() |
13. OĞUZ DESTANINDA "KÖPEK BAŞLI" İNSANLAR
Oğuz Kağan destanlarının önemli bir bölümü de "Köpek başlı insanlar"ın ülkelerine yapılan akınlardı. Türkler bu kavimlere "İt-Barak" adı veriyorlardı. "İt" sözü eski Türklerde de köpek anlamına geliyordu. "Barak da bir nevi köpekdi". Bazılarına göre "Siyah ve tüylü bir köpek cinsi" idi. Fakat bu köpek de herhalde başlangıçlarda efsanevi bir köpek olmalı idi. Oğuz Kağan destanlarına göre "İt Barak'ların memleketi kuzey-batıya doğru uzanan karanlık ülkeleri içindeydi. Oğuz-Han 'İt-Barak' lara karşı bir akın yapmış; fakat mağlûp olarak dağlar arasındaki bir nehrin ortasında bulunan küçük bir adacığa sığınmak zorunda kalmıştı. Bu adacıkta savaşta ölen askerlerinden birinin karısı da bir çocuk doğurmak zorunda kalmıştı. Fakat buraya sığınan Oğuz Han'ın ne bir çadırı ve ne de bir evi vardı. Kadın ağaç koğuğuna girmiş ve orada çocuğunu doğurmak zorunda kalmıştı. Oğuz-Kağan kadının esenlikle doğum yapmasına sevinmiş ve çocuğa da Kıpçak adını vermişti". Eski Türk efsanelerine göre "Kıpçak" sözü "ağaç koğuğu" anlamına geliyordu. Bildiğimiz üzere "Kıpçak" lar Altay dağlarının batısından ta Güney Rusya içlerine kadar uzanan büyük Türk kitleleri idiler. Herhalde Kıpçak sözü de çok eski çağlardan beri meydana gelmiş bir kavim adı olmalıydı. Fakat Türk destanlarını yazanlar Kıpçak'la "ağaç koğuğu" arasında bir benzerlik bulmuşlar ve bu yolla Kıpçak Türklerinin türeyişlerini anlatmak istemişlerdi. Az önce de söylediğimiz gibi "Oğuz-Kağan ikinci karısını bir göl ortasında bulunan küçük bir adacıktaki ağaç koğuğunda bulmuştu". Uygurların türeyiş efsanesinde de "Eski Uygur ataları iki nehir ortasında bulunan bir odacıktaki kayın ağacından" doğmuşlardı. Bu örneklerden de kolayca anlaşılıyor ki bir tarih olayı gibi gösterilen bu akınlarda Türk mitolojisinin çok eski ve müşterek motifleri sık sık görülebiliyorlardı: Türkler "Barak" derlerdi Kara tüylü köpeğe Böyle ad verirlerdi büyük soylu köpeğe. Aslında efsaneler bir köpek anarlardı. Onu da köpeklerin atası sayarlardı. Bu köpek soylu idi çok büyük boylu idi Av çoban köpekleri hep onun oğlu idi. Kuzey-batı Asya'da güya "İt-Barak" vardı ![]() Türklerse İç Asya'da onlara uzaklardı. Başları köpek imiş vücutları insanmış Renkleriyse karaymış sanki Kara Şeytanmış. Kadınları güzelmiş Türklerden kaçmaz imiş![]() İl'ç sürünürlermiş ok mızrak batmaz imiş.Destanda denilmiş ki Oğuz-Han yenilmişti Bir adaya sığınıp toplanıp derilmişti. On yedi sene sonra Oğuz onları yendi. Kadınlar yardım etti orada savaş dindi. Oğuz bu bölgeleri "Kıpçak-Beğ" e il verdi Bunun için Türkler de oraya "Kıpçak" derdi. Gerçi bu efsane idi. Fakat içinde tarih olayları da yatmaktaydı. Öyle anlaşılıyor ki bu bölgedeki güzel kadınları Türkler almışlar ve onlardan da yeni bir nesil meydana getirmişlerdi. Belik Kıpçağın annesi de güzel bir İt-Barak kadınından başka bir kimse değildi. Sonradan Kıpçak Oğuz-Kağan tarafından bu bölgelere tayin edilmiş ve kuzey ülkeleri hep onun soyları tarafında idare edilmişti. "Kıpçak'lar da türkçe konuşuyorlar ve Türk kültürüne sahip idiler". Fakat Oğuz destanı Kıpçağı Oğuz-Han'ın soyundan değil nihayet askerlerinden birisinin neslinden getiriyordu. Kıpçak kuzeylere gitmiş orada soyları türemiş ve yerlilerle karışarak yeni akraba. Bir Türk kavmi meydana getirmişti. "Köpekbaşlı insanlara Avrupa ve Hint mitoloilerinde de rastlanıyordu". Eski Yunan mitolojisinde de köpek başlı insanlarla ilgili birçok efsanelere rastlıyoruz. Daha sonraki Avrupa mitoloji de köpek başlı insanlara zaman zaman yer vermişti. Avrupalılar bu köpek başlı kavme "Borus" adını veriyor ve onların bugünkü Finlandiya ile Rusya'nın kuzey kısımlarında yaşadıklarını söylüyorlardı. Oğuz-Kağan destanındaki "İt-Barak" lar da aşağı yukarı aynı bölgelerde idiler. Bu bakımdan Avrupa ve Yunan Mitolojisi ile Türk Mitolojisi arasında bir benzerlik ve bir bağ meydana gelmektedir. Köpek başlı insanlar motifi herhalde Türkler arasına dışarıdan gelmiş bir efsane olmalı idi. Fakat Türkler köpeğe önem vermezlerdi. Köpek Türklere göre aşağı bir hayvandı bunun için de Türk Mitolojisi köpek başlı insanları daima küçük görmüştü. Köpek başlı insanlarla ilgili efsaneleri Hindistan'da ve güney bölgelerinde de görüyoruz. Hint Mitolojisi zaman zaman köpeğe daha fazla önem vermişti. Bu sebeple Hindistan'daki köpek başlı insanlar aşağı bir sınıfı değil; soylu Hintlileri temsil ediyorlardı. Motifin eski Yunan'da ve Avrupa'da görülmüş olmasına rağmen Türklerde de bunların benzer şekillerini görmüyor değiliz. Meselâ Doğu Göktürk devletinin önemli bir bölümünü meydana getiren. Tarduş Türklerinin ataları da "Başı kurt ve vücudu insan olan" bir kimse idi. " Köpek başlı insanlara Çin efsanelerinde de büyük bir yer verilmişti. Çin'in kuzeyinde ve Mançurya'da oturan bazı kavimler Çinlilere göre köpek başlı idiler. Bu efsaneler Çin'de çok daha eski çağlarda başlamıştı. Hatta diyebiliriz ki Çin'in köpek bağlı efsaneleri Yunanistan'daki efsanelere nazaran daha eski idiler". Mançurya'nın kuzeyinde oturan iptidaî Moğollar köpeğe büyük bir önem verirlerdi. Onlarca köpek hem kutsal ve hem de kendi milletlerinin atası idi. Bu sebeple Oğuz-Kağan destanına köpek başlı insanlar motifinin Çin'den mi yoksa Avrupa'dan mı geldiğini kolayca kestirmek mümkün olamamaktadır. Cengiz-Han devrinde yazılmış olan Oğuz destanları daha çok Batı ile ilgileri olan yazarlar tarafından kaleme alınmışlardı. Bu sebeple Oğuz destanlarında köpek başlı insanlar Kuzey Rusya ile Finlandiya'da gösteriliyorlardı. Elimizde bu konu ile ilgili daha eski kaynaklarımız maalesef yoktur. Buna rağmen eski Türk destanlarında güya Kuzey Mançurya'da yaşayan "Köpek başlı" insanlardan da söz açılıyordu. |
|
|
|
|
#36 (permalink) |
![]() |
14. "ALTIN YAY" VE "ÜÇ GÜMÜŞ OK" "Oğuz-Kağan'ın altı oğlu hükümdarlık sembolü olan 'altın bir yay" ile ""üç gümüş ok"u avda bulup getirmişlerdi": Altından yapılmış bir yay ile üç gümüş okun Oğuz'un oğulları tarafından bulunuşu hemen hemen bütün Oğuz destanlarında yer almaktadır. Tabiî olarak ayrı yer ve zamanlarda yazılmış olan Oğuz destanlarında bu konuda da ufak değişiklikler görmüyor değiliz. Uygur türkçesi ile yazılmış Oğuz destanı yayla okların daha önce rüyada görüldüklerini yazıyordu. Bu çok güzel olay şöyle olmuştu:Söz dışında kalmasın bilsin herkes bu işi Oğuz-Kağan yanında vardı bir koca kişi Sakalı ak saçı boz çok uzun tecrübeli. Soylu bir insan idi akıllı düşünceli. Ünvanı Tüşimeldi yani Kağan veziri "Uluğ Türük" dü adı Oğuz'un seçme eri. Altından bir yay gördü uyur iken uykuda![]() Yayın bulunuyordu üç gümüşten oku da. Ta doğudan batıya altın yay uzanmıştı Üç gümüş ok kuzeye sanki kanatlanmıştı. Anlattı Oğuz-Han'a uyanınca uykudan Rüyayı tabir etti içindeki duygudan Dedi: "Bu düşüm sana dirlik düzenlik versin! "Hakanıma inşallah birlik güvenlik versin! "Rüyada ne gördüysem Gök Tanrı'nın sözüyle "Seni de öyle yapsın Tanrı kutsal özüyle!"Yeryüzü hep insanla dolup taşar boyuna "Tanrım! Bağışlayıver! Oğuz-Kağan soyuna!" Eski tarih kaynaklarına göre ise olay şöyle olmuştu: "Oğuz-Han'ın altı oğlu bozkırlarda avlanırlarken tesadüfen bir altın yay ile üç gümüş ok bulmuşlar ve bunları babalarına getirmişlerdi". Oğuz destanlarının en son metinlerinden biri sayılan Hive'nin meşhur Türk hanı Ebülgazi Bahadır Han'ın eserinde ise durum şöyle anlatılıyordu:"Oğuz-Kağan bir vezirine altın bir yay ile üç gümüş ok vermiş ve bunların ayrı ayrı yerlerde bozkırlar içine yarıya kadar gömülmesini emretmişti. Bey Oğuz-Kağan'ın emrini yerine getirerek yayı batıdaki bir bölgeye ve üç gümüş oku da doğuda yarı yerlerine kadar gömerek gelmişti. Bundan sonra Oğuz-Kağan göğün kızından doğan üç oğlunu yani Gün-Han Ay-Han ve Yıldız-Han'ı batıya göndermişti. Yerin kızından doğan üç oğlunu yani Gök Dağ ve Deniz Hanları da avlanmak için doğuya göndermişti. Batıda ve doğuda avlanan çocuklar yay ile okları bularak sevinmişler ve hemen onları babalarına götürmüşlerdi. Oğuz-Han altın yayı bulan çocuklarını Batı ülkelerine tayin etmiş ve gümüş okları bulanları da Doğu bölgelerine vermişti". Oğuz-Han'ın beyini göndererek yay ile okları yarı yerlerine kadar toprağa gömdermesi başka hiçbir kaynakta görülmemektedir. Bu bakımdan böyle bir olayın sonradan uydurulmuş olması ilk bakışta akla çok uygun gelmektedir. Fakat Türk mitolojisinin diğer motiflerini de hatırlayınca bu olay üzerine önem vermeden geçmek mümkün olmamaktadır. Çok eski bir efsanedir: "Atilla'nın çobanlarından birisi günün birinde bir sığırın ayağının kanadığını hayretle görmüş. Acaba sığırın ayağını böyle ne kesti diye araştırırken yere saplanmış bir kılıç bulmuş. Sapından yere saplanmış olan bu kılıcı topraktan çıkararak Atilla'ya getirmiş. Atilla'nın etrafındakiler bunu görünce çok sevinmişler ve bu kılıcın Tanrının kılıcı olduğunu söylemişler. Ayrıca bu kılıcı elde eden hükümdarın da yaryüzüne hâkim olacağını ifade etmişler". Gerçi bu hikâye İskitler çağında da görülen bir efsane motifidir. Fakat Batı bölgelerini ellerinde tutacak olan Oğuz-Han'ın oğullarının yere gömülü altın bir yay bulmaları da herhalde Ebül Gazi Bahadır Han tarafından uydurulmuş bir efsane motifi olmasa gerekti. "Atilla'nın kılıcı" gibi Oğuz-Kağan'ın oğullarının buldukları "Altın Yay" ile "Üç gümüş ok" da Tanrı tarafından gönderilmiş bir hakanlık sembolü gibi düşünülüyordu. Oğuz-Kağan'ın vezirinin az önce bu konu ile ilgili olarak nasıl bir rüya gördüğünü okumuştuk. Şimdi yine Uygur türkçesi ile yazılmış Oğuz destanından bu yay ile okların nasıl bulunduklarını okuyalım: Sabah olunca gördü kendinden büyükleri Çağırtarak getirtti kendinden küçükleri Dedi: "- Hey! Gönlüm benim" Avlansana haydı der! "İhtiyarlık başa geldi cesaretin hani der! "Gün Ay ve Yıldız sizler gidin gündoğusuna "Gök Dağ ve Deniz siz de gidin günbatısına!" "Oğuz-Han oğulları bunu hemen duyunca Gitti üçü doğuya üçü batı boyunca. Av avlayıp kuş kuşlayan Gün ile Yıldız ve Ay Buldular yolda birden som altından tam bir yay. Sundular Oğuz-Han'a Han sevindi hem güldü Aldı bu altın yayı kırarak üçe böldü. Dedi: "-Ey oğullarım! Kullanın bir yay gibi! "Oklarımız erişsin göğe değ bu yay gibi!" Av avlayıp kuş kuşlayan Dağ ile Deniz ve Gök Buldular yolda birden som gümüşten tam üç ok Sundular Oğuz-Han'a Han sevindi hem güldü. Aldı üç gümüş oku oğullarına böldü. Dedi: "- Ey oğullarım! Sizlerin olsun bu ok "Yay atmıştı onları olun siz de birer ok!" Yay Türklerde bir hakimiyet sembolü idi. Hatta Büyük Selçuklu devletinin sembolü de bir yaydan başka bir şey değildi. Fakat Oğuz Kağan destanındaki altın yay gökyüzünü baştan başa kaplıyordu. Burada yay bir devletin değil; daha çok gökyüzünün bir sembolü halinde idi. Gerçekten de Türkler zaman zaman yayı gökyüzünün bir sembolü olarak görmüşlerdi. Onlara göre "ebe kuşağı" da Tanrının bir yayı gibi idi. Türlü renklerle bezenmiş olan "ebe kuşağı" gerçekten de altın bir ya |