![]() |
|
|||||||
| Çöp Forum Forum Başıklarına Uymayan ve Kırık Linkli Konular... |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Seçenekleri | Modları Göster |
|
|
#12 (permalink) |
![]() |
MİSÂFİR KÖPEK
Hâce Ali Sirgâhî Şâh’ın türbesinin yanında yemek verirdi. Böyle bir gün; “Yâ Rabbî! Bir misâfir gönder!” dedi. Âniden bir köpek geldi. Hâce Ali köpeği kovaladı. Köpek kaçtı. Sonra Şâh’ın kabrinden bir ses geldi: “Misâfir istiyordun. Gönderdik kovdun.” dedi. Derhal kalktı dışarı koştu. Köpeği aradı bulamadı. Şehrin dışına gitti. Köpeği orada bir ağacın altında yatıyor halde buldu. Yemeği onun önüne koydu. Köpek yemeğe dönüp bakmadı. Hâce Ali utandı ve istigfâra başladı. Tövbe etti. Köpek; “Ey Hâce Ali şimdi iyi ettin. Misâfir çağırıp kovmak ne demektir. Dikkatli ol! Eğer Şâh Şücâ orada olmasaydı göreceğini görmüştün.” dedi. |
|
|
|
|
#13 (permalink) |
![]() |
SURET VE SİRET
İmam Şafiî Hazretleri şöyle bir hatırasını anlatır: 'İlm-i firaset (sezgi ve anlayış bilgisi) ile ilgili kitaplar aramak için Yemen'e gittim. Konuyla ilgili kitapları derleyip toparladım. Geri dönerken konaklamak için yolda evinin avlusunda duran bir adama uğradım. Adam gök gözlü ve çıkık alınlı biriydi. Bu suret ise firaset ve kıyafet ilmine göre olumsuz sîretin (ahlâk noksanlığının) habercisiydi. Beni evine misafir etti. Bir de gördüm ki pek cömert bir adam! Bana akşam yemeği ve güzel koku hayvanıma alaf ayrıca yatak ve yorgan gönderdi. Bunları görünce kendi kendime dedim ki: İlm-i firaset bu adamın oldukça düşük bir şahsiyete sahip olduğunu gösteriyor. Ben ise ondan hayır ve iyilikten başka bir şey görmüyorum. Demek ki bu ilim boş ve gerçek dışıymış! Sabah olunca yanımdaki hizmetçi çocuğa hayvanı eyerlemesini söyledim. Hayvana binip çıkacağım sırada adama dedim ki: - Mekke'ye geldiğin zaman Muhammed b. İdris'in (Şafiî) evini soruver. Adam dedi: - Peki dün gece sana yaptığım hizmetin karşılığı nerede? - Neymiş o? - Sana iki dirheme yemek aldım; ayrıca aynı fiyatlarla katık güzel koku hayvanına yem sana yatak ve yorgan alıverdim... Çocuğa dedim ki: - Oğlum ona istediğini ver! Başka bir şey kaldı mı? - Ev kirası nerede? Ben evimi sana genişletip kendime daralttım! Bu durumu görünce kanaatim güçlendi ki firaset ilmi gerçekmiş. (Ancak İslâm dini ona uyan insanın tabiatını terbiye eder tevbe de kötü adet ve huylarını değiştirip ıslah eder.) Şu güzel söz konumuzu aydınlatır: 'Suretin sîretine şahittir; başka şahit aramak zaiddir.' |
|
|
|
|
#14 (permalink) |
![]() |
SULTAN KİM
İlham Öyküleri - Murat Çiftkaya Bir zamanlar uzak diyarlardan birinde bilge bir sultan yaşardı. Her hükümdar gibi onun da etrafı onlarca yağcıyla doluydu. Sarayında hangi odaya girse iltifatların övgülerin bini bir paraydı: 'Siz gelmiş geçmiş en kudretli sultansınız efendim!' 'Sultanım! Kimsenin hiçbir şeyin gücü sizinkiyle boy ölçüşemez.' 'Sizin kudretinizin yetemeyeceği hiçbir şey olamaz efendim.' 'Siz sultanların sultanısınız ey aziz hükümdar. Kimse size itaatsizlik etmeye cesaret edemez.' Dediğimiz gibi sultan aklı başında biriydi ve bu tür aptalca sözleri duymaktan bıkmış usanmıştı. Bir gün deniz kenarında yürürken her zamanki gibi kendisine övgüler yağdıran saray ahalisine ve adamlarına bir ders vermek istedi. 'Benim bu dünyadaki en büyük insan olduğumu söylüyorsunuz öyle mi?' diye sormuş adamlarına. 'Sultanımız!' diye atıldı hepsi bir ağızdan. 'Sizin kadar kudretli sizin kadar büyük hiç kimse gelmedi bu dünyaya.' 'Yani herşey bana itaat eder diyorsunuz öyle mi?' diye devam etti sorularına sultan. 'Kesinlikle efendimiz' diye karşılık verdi saraylılar. 'Dünya sizin önünüzde eğilir ve size ram olur.' 'Demek öyle ' dedi sultan. 'O zaman bana tahtımı getirin ve kıyıya koyun.' 'Derhal sultanımız.' Ve tahtını hemen getirip kumların üzerine yerleştirdiler. 'Denize yaklaştırın ' diye seslendi sultan. 'Tam şuraya kumsala koyun.' Sonra tahtına oturdu ve önündeki denize bakmaya başladı. Biraz sonra adamlarına sordu: 'Bir dalganın gelmekte olduğunu görüyorum. Sizce ona emir versem durur mu?' Sultanın adamları ne diyeceklerini bilemediler. 'Hayır' demeye de cesaret edemediler. Sonunda 'Siz emredin dalga size itaat edecektir Sultanım' demek zorunda kaldılar. 'Pekala' dedi Sultan da. 'Ey dalga sana emrediyorum: Dur! Deniz sana da emrediyorum: dalgalanmayı bırak!' Daha sonra sessizce bekledi sultan. O arada küçücük bir dalga geldi sahile vurdu. Dalga onun ayağını da ıslatmıştı. 'Bu ne cüret?' diye bağırdı ayağa kalkan sultan. 'Ey deniz! Derhal geri dön! Sana önümden çekilmeni emrediyorum. Bana itaat et!' O daha bunları söylerken bu defa daha büyük bir dalga gelip ayaklarını ıslattı. Uzaklardan geçen bir gemiden dolayı olsa gerek dalgalar büyüdükçe büyüdü. Öyle ki sultanın tahtı suların içinde kaldı. Sadece ayakları değil elbisesinin etekleri de ıslandı. Bütün bu olup bitenleri hayretle izleyen saraylılar fısıltıyla sultanlarının aklını kaçırıp kaçırmadığını soruyorlardı birbirlerine. 'Evet dostlarım' dedi sultan adamlarına dönüp. 'Öyle görünüyor ki sizin inandığınız kadar kudretli birisi değilim ben. Bakın şu küçücük dalgalara bile sözüm geçmiyor. Nerede kaldı denizlere dağlara dünyaya hükmedebileyim... 'Bu size ders olsun. Bundan böyle tek bir Sultan olduğunu sadece Onun kudretinin herşeye yeteceğini denize onun hükmettiğini bütün denizlerin onun kudret elinde bulunduğunu hatırlarsınız umarım. Sultan da olsam ben Onun aciz bir kuluyum. Dolayısıyla bana yönelttiğiniz övgülerin ve iltifatların gerçek adresi ancak O olabilir.' |
|
|
|
|
#15 (permalink) |
![]() |
SULTANIN KARŞISINDA İKEN
Birgün İslâm âlimlerinden Ali Dekkak hazretlerine sordular: -Namazda iken sinek kovalayan kimse için ne dersiniz? -Allahü teâlânın huzurundaki edep Ayaz adındaki bir Türkün Sultan Mahmud-i Gaznevi'nin yanındakinden az olmamalıdır. Şöyle anlatırlar: ''Ayaz isminde bir genç bir gün Sultan Mahmud-i Gaznevi'nin resmi hizmetinde bulunurken aniden ayakkabısının burnunu salladı. Sultan Ayaz'ın bu haline şaştı. O zamana kadar kendisinden hiçbir zaman edepsizlik görmemişti. Sultan firasetle Ayaz'ın bir özrü olduğunu anladı.Memurlarından birisine Ayaz'ı takip edip durumu incelemesini emretti. Sultanın adamı Ayaz'ı takip etti.Ayaz bir köşeye çekilip ayakkabısını çıkardı.İçinden bir akrep düştü. Ayaz ayakkabısıyla akrebi ezerek ' - Bugün bana Sultanın huzurunda edebimi bozdurdun. Bugüne kadar sultanın huzurunda bir edepsizliğim görülmemiştir'' diyordu. Memur durumu Sultan'a arz etti. Ayaz geri dönünce Sultan: -Ey Ayaz! Bugün niçin edepsizlik yaptın? Ayağını hareket ettirdin durdun? dedi. Ayaz özür diler bir eda ile cevap verdi: - 'Kabahat işlemek hizmetçilerin kölelerin işindendir.Affetmek ise sultanların şânındandır''. -Akrep hikayeniz bize ulaştı deyince: -Madem ki haberiniz oldu anlatayım: Sizin saltanat ni'metlerimize kavuşmuş biriyim .Akrep yedi defa ayağımı soktu dayandım. Ayağımı oynatmadım. Sekizincisinde takadım kalmadı. Ayağımın ucunu yerden kaldırdım. Ey kardeşim iyi dikkat et! Bir sultanın yanında kölenin hizmetçinin gösterdiği edebe bak! Bir de makamların en yükseği olan Allahü teâlânın huzurunda ibâdet hâlinde olanların ne edepsizlikler ettiklerini onlardan ne cüretkâr işler meydana geldiğine bir bak! O zaman bu ibâdetlerimizden utanmamız gerektiğini hattâ ömür boyu hâyâ sebebi ile başımızı kaldırmamamız lâzım olduğunu anlarsın. |
|
|
|
|
#16 (permalink) |
![]() |
Suçlunun Savunması
Hz.Ömer (r.a.) tayin ettiği valilerden biri Cuma hutbesi esnasında Hz.Ömer'i öyle överki bir Sahabi dayanamaz kalkar valiye müdahale edip onu susturmaya çalışır. Namazdan sonra durum Hz.Ömer'e iletilir. Halifenin emriyle valiye karşı gelen adam yakalanıp bir suçlu gibi götürülür. Suçlu kabul edilen Sahabi Hz.Ömer'in huzuruna girince selam verir. Hz.Ömer (r.a.) hiddetinden selama mukabelede bulunmaz. Onu azarlar. Bunun üzerine sahabi: - Ya Ömer! Ben bir suç işlediysem sen iki suç işledin diyince Hiddeti birden kaybolan Hz.Ömer (r.a.): - Nedir benim o iki suçum? - Allah'ın selamını verdim de çok hiddetlendiğin için mukabelede bulunmadın. Vacibi terkettin. Bu bir. Suçluyu dinlemeden tek taraflı hüküm verdin. Bu da iki. Hatasını anlayan Hz.Ömer (r.a.) olayı anlatmasını isteyince Sahabi: - Tayin ettiğin vali hutbede seni öyle övdü öyle övdü ki bu söz cemaatin üzerinde sanki fazilet yönünden senin Hz. Ebubekir'den daha üstün olduğun izlenimini bıraktı. İşte bu yanlış düşünceyi zihinlerden silmek için müdahale ettim. Halbuki sen fazilet yönünden Hz.Ebubekir'in yarısı kadarsın. Hz.Ömer (r.a.) - Neden? Sahabi: - Orduya yardım ediniz ! emri-i peygamberi karşısında sen servetinin yarısını getirmiştin. Hz.Ebubekir ise servetinin tamamını getirmiş ve Ashabın gözlerini yaşartmıştı. Bunun üzerine Hz.Ömer (r.a.) o zattan özür dileyip dua istedi ve onu serbest bıraktı. Böyle konuşan valiyi ise hemen görevden azletti. |
|
|
|
|
#17 (permalink) |
![]() |
SU KADAR DEĞERİ YOK
Bir sene hacca gitmek üzere yola çıktı. Bağdât’a vardığında Halife Hârun Reşid bunun geldiğini haber aldı ve yanına çağırttırdı. Şakîk-i Belhî halîfenin yanına geldi. Halîfe Hârun Reşîd sordu“Zâhid olan Şakîk-i Belhî sen misin?” Şakîk-i Belhî; “Şakîk benim ama zâhid değilim.” dedi. Halife nasîhat isteyince şöyle buyurdu: “Aklını başına topla ve çok dikkatli ol. Allahü teâlâ sana Ebû Bekr-i Sıddîk’ın makâmını verdi ki senden onda olduğu gibi doğruluk istiyor. Sana Ömer-ül-Fârûk’un makâmını verdi ki senden onda olduğu gibi hak ile bâtılı ayırmanı istiyor. Sana Osman-ı Zinnûreyn’in makâmını verdi ki senden onda olduğu gibi hayâ ve kerem sâhibi olmanı istiyor. Sana Aliyyül Mürtezâ’nın makâmını verdi ki senden onda olduğu gibi ilim ve adâlet istiyor.” Hârun Reşîd; “Biraz daha nasîhat et.” deyince Şakîk-i Belhî buyurdu ki: “Allahü teâlânın Cehennem diye bilinen bir yeri vardır ve seni de oraya bekçi yaptı. Eline üç şey verdi. Bunlar mal kılıç ve kırbaçdır. İnsanları bu üç şeyle Cehennem’den uzaklaştır. Muhtaç biri gelirse ona mal ver. Allahü teâlânın emirlerine aykırı davrananları bu kırbaçla edeblendir yola getir. Başkalarına haksızlık edenlerin haksız yere adam öldürenlerin karşısına bu kılıçla sen çık. Eğer bunları yapmazsan Cehenneme ilk gidecek sen olursun.” Halife biraz daha nasîhat istedi. Şakîk-i Belhî buyurdu ki: “Sen suyun menbaı kaynağı gibisin. Senin vâlilerin kumandanların da bu suyun kolları gibidir. Suyun menbaı saf temiz berrak olursa suyun kolları da berrak olur. Suyun menbaı temiz olup kollarda hafif bulanıklık olursa da zararı olmaz. Ama menbaı bulanık olursa artık suyun kollarının saf ve berrak olmasını ümid etmek mümkün olmaz.” Hârun Reşîd; “Biraz daha anlat” dedi. Şakîk-i Belhî buyurdu ki: “Düşün ki çölün ortasında kaldın susuzluktan ölmek üzeresin. Birisi getirip bir içim su satsa bu suyu kaça alırsın?" O da; “ Ne kadar istiyorsa onu verir suyu satın alırım.” dedi. Şakîk-i Belhî buyurdu ki: “Elinde su bulunan kimse bu suya mukâbil senden servetinin yarısını istese yine râzı olur musun?”. Hârun Reşîd; “Evet râzı olurum.” dedi. Şakîk-i Belhî buyurdu ki: “Düşün ki servetinin yarısını verip satın aldığın suyu içtin. Bir zaman geçince bu suyu dışarı atmak ihtiyâcını duydun fakat idrar yapamadın. Öyle ki ölecek hâle geldin. Birisi çıkıp dese ki ben senin bu sıkıntıdan kurtulmana sebeb olurum lâkin buna mukabil olarak mülkünün öbür yarısını isterim dese ne yaparsın?” Hârun Reşîd; “Elbette râzı olurum. Ben o sıkıntıda iken servetimin ne mânâsı var?” dedi. Bunun üzerine Şakîk-i Belhî buyurdu ki: “O halde önce içtiğin sonra idrar yoluyla dışarıya attığın bir içim su kıymetinde bile olmıyan şu servetine sakın güvenme. Bir kimseye karşı bununla öğünme!” Bu nasîhatlardan sonra Hârun Reşîd çok ağladı. Şakîk-i Belhî’yi hürmet ve saygı ile uğurladı. |
|
|
|
|
#18 (permalink) |
![]() |
Sözün Yalanına
Bir gün Tebriz'de bir yahudi Şems'e gelerek: - Müjde ya Şems Mevlana geliyor !... Şems bu müjde üzerine elinde ne v ar ne yoksa bu yahudiye hediye eder. Biraz sonra başka biri Şems'e gelerek: - Yahudi seni aldattı ve bütün malını aldı. Ortada ne Mevlana var ne birşey... Gelen giden yok... Yahudi seni aldattı. Şems : - Biliyorum ben malımı ve mülkümü bu sözün yalanına verdim doğrusuna canımı vermek lazımdı. Dostluk.... Büyüklerin dostluğu.... |
|
|
|
|
#19 (permalink) |
![]() |
Söz Geri Dönmez
Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerinin İstanbul'da insanları irşâd ile meşgûl olduğu ve insanlara Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını öğretip saâdete ermeleri için rehberlik yaptığı sıralarda İstanbul'da Antepli ismiyle meşhur bir vâz hocası vardı. Bu kimse çok inatçı olup Mehmed Emîn Tokâdî hazretlerinin büyüklüğüne evliyâ ve mürşid-i kâmil olduğuna inanmaz ve konuştuğu meclislerde uygunsuz sözler söylerdi. Bir gün bu hoca Unkapanı'nda bir çeşmede yüzünü yıkıyordu. Mehmed Emîn Tokâdî hazretleri de oradan geçiyordu. Antepli vâizin yakınlarından biri; - İşte bu gelen Tokâdî Emîn Efendidir! diyerek gösterdi. Antepli vâiz alaylı bir tavırla ona baktı ve birşeyler söyledi. Mehmed Emîn Efendi yanlarına gelip selâm verdi. Bu sırada Antepli hoca başını kaldırıp; -Bak Şeyh Efendi benim gözlerim ağrıyor. Bana bir nefes eyle de gözlerimin ağrısı geçsin diyerek alay etti. Bunun üzerine Mehmed Emîn Efendi; - Kör ol! dedi ve oradan geçip gitti. Antepli hocanın gözleri yavaş yavaş kapanmaya başladı. Mehmed Emîn Efendinin talebelerinden bâzıları Antepli hocanın yanına yaklaşıp; - Sen hocamıza karşı edepsizlik yaparak alay ettin! O da sana nefes etti. Sen artık kör olursun bunu bilesin dediler. Antepli hoca yaptığı edepsizliğin farkına varıp Mehmed Emîn Efendinin evini öğrenip huzûruna gitti. Ayaklarına kapanıp; - Aman efendim kusurumu affedin diye yalvardı. Bu yalvarması üzerine; - Hayır söz geri dönmez! Sonra yerine gözümüzün birini vermek gerekir buyurdu. Antepli hoca bu sözleri işitince o kadar çok yalvarıp özür diledi ki Mehmed Emîn Efendi; - Hoş! Şimdi hiç olmazsa bâri bir nebzecik dedi. Bundan sonra Antepli hoca on altı ay devamlı göz ağrısı çekti. Daha sonra Mehmed Emîn Efendinin duâsı ile göz ağrısından kurtuldu. Bu hâdiseden sonra ona son derece bağlı ve hürmetli edepli oldu. Hattâ meclislerde toplantılarda ve vâzlarından sonra; - Tokatlı Mehmed Emîn Efendimiz cennetliktir. Onun ayağının tozu toprağı olayım der böylece ona olan inancını ve sevgisini dile getirirdi. |
|
|
|
|
#20 (permalink) |
![]() |
Sözümüzde Dururuz
Orta hâlli tüccarlardan birisi Ni’metullah Geylânî’nin giyecek ve benzeri ihtiyaçlarını temin ederdi. Ni’metullah Geylânî birgün o tâcirin yanına giderek ne kadar borcu biriktiğini sordu. Tâcir elli dirhem borcu olduğunu söyledi. Ni’metullah Geylânî; - İstersen sana o elli dirhemi vereyim istersen o elli dirhemi benden alma biz de buna karşılık sana elli bin dirhem veririz dedi. Tüccar; - Siz bilirsiniz” dedi. Ni’metullah Geylânî tâcire; -Yalnız elli dirhemi benden almamak husûsunda gönlün râzı mı? dedi. Tâcir; -Evet râzı dedi. Ni’metullah Geylânî; -O zaman git güvendiğin birisi ile bana bu elli dirhemi bağışlayıp bağışlamayacağın husûsunda istişâre et dedi. O tüccar da gidip halası ile istişâre etti. Halası onu çok severdi. Halasına Ni’metullah Geylânî’nin söylediklerini anlattı. Halası o elli dirhemi Ni'metullah Geylânî'den almamasını tavsiye etti. Sonra tâcir Ni’metullah Geylânî’nin yanına gelerek; -Efendim o elli dirhemi gönül rızâsı ile size bıraktım dedi. O zaman Ni’metullah Geylânî tâcire; - O hâlde git biz sana vâdimizi yerine getiririz dedi. Çok geçmeden tâcir çok para kazandı. Elli bin dirhemden fazlasına sâhip oldu. |
|
|
![]() |
| Konu Seçenekleri | |
| Modları Göster | |
|
|
Okuduğunuz Konuya Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Açan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Sihizim (Sıkh Dini) | O'NEAL | Çöp Forum | 2 | 01-06-2008 20:27 |
| ÜlKeLer BaşKeNtLeRi PaRa BiRiMleri DiLLeri | ●MIПΣЯVΛ● | Coğrafya | 1 | 10-11-2007 02:11 |
| Laiklik ve Din | O'NEAL | Din Kültürü | 0 | |