Teknolojinin Adresi & TEKplatform  

Geri Dön   Teknolojinin Adresi & TEKplatform > TeknolojininAdresi Forum > Çöp Forum
Kayıt ol SSS Üye Listesi Takvim Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et

Çöp Forum Forum Başıklarına Uymayan ve Kırık Linkli Konular...


Yeni Konu aç  Cevapla
 
LinkBack Konu Seçenekleri Modları Göster
Eski 08-05-2007, 18:01   #1 (permalink)
 
GEORGE - ait Avatar
Awaitssss Hababam Sinifi Hİkayelerİ Kesİn Okuyun Çok Komİk..

 
EŞEK DEĞİL İNEK

Kel Mahmut Hababam Sınıfı'nın kapısına dikilmiş yırtınıyordu:
«Hangi eşek bu başımda tepinen!»
Ses yok.
«Söyle Recep, kimdi bu herif?»
Müdür yardımcısı Kel Mahmut'un odası, Hababam Sınıfı'nın tam altındaydı. Biri hızlıca yürüdü mü hemen yukarı çıkar, ağzına geleni söylerdi. Sınıf Mümessili Palamut Recep, bir taktik inceliği göstermek zorundaydı:
«Şaban'dı efendim!»
Biliyordu ki İnek Şaban, az sonra nasıl olsa Tulum Hayri'yi ele verecekti. Şaban ayağa kalktı:
«Durun» dedi, «Anlatayım!»
Kel Mahmut'un , Şaban'ı kolladığını hep bilirdik. Biraz yumuşayarak:
«Ne oldu gene?» dedi.
«Efendim, Hayri şey yaptı!»
«Ne yaptı?»
«Şey yaptı efendim.»
«Söyle ne yaptı. İnek mi dedi?»
«Hayır efendim, demedi ama... Tarih kitabımın içine...»
«Söyle, çabuk... İnek mi yazdı?»
«Ot koydu efendim!»
Kel Mahmut'la birlikte, yattık yerlere gülmekten. Müdür yardımcısı:
«Gözünle gördün mü?» diye sordu.
«Başka kim koyacak efendim. Bir de açtım ki... Fransa Büyük İhtilali'ne çalışacaktım...»
İnekliğine bakmadan bir de yağcılık yapıyordu. Kel Mahmut tarihe gelirdi bize.
İşi kapatmak için:
«Sonra... Sen de kalktın vurdun değil mi?» dedi.
«Kalktım ama vurmadım.»
«Demek başımda tepinen eşek sendin!»
«Hayır efendim!»
«Peki, demin kalkan bendim demedin mi?»
«...»
«Söylesene!»
«Ben eşek değilim!»
«Nesin sen, hayvan herif?»
«...»
Kalem Şakir, Refüze Ekrem'in kulağına:
«Bilmeyecek ne var, inek!» diye fısıldadı. Ama Kel Mahmut'tan başka herkes duymuştu. O da kopan kahkahadan verilen yanıtı çoktan bulup çıkarmıştı. İpin ucunu kaçırmamak için:
«Heyyy!» dedi. «Yarın yazılı yapacağım! Siz gelin bakalım, ikiniz!»
İki etüt sınıfta çıt çıkmadı. Harıl harıl kopya hazırladık.

---------------------


TORBA CEZASI

Öğle paydosunda C Şubesi'yle hoşafına maç yapmış, yenilmiştik. Böyle zamanlarda suçu Tulum Hayri'ye yıkmak gelenekleşmişti. Voleybol takımını yapan oydu çünkü. Kalem Şakir'i boyunun uzunluğuna aldanarak takıma almıştı. Üstelik bütün pasları ağa takmış, Hababam Sınıfı'nın, C Şubesi gibi aşağılık bir takıma yenilmesine önayak olmuştu. Şu halde Tulum Hayri, torba cezasını haketmişti. Biri gitti, yatakhaneden büyük çamaşır torbalarından birini getirdi. Hayta'ya teslim etti. Hayta İsmail, ne yapar yapar başından geçirir, yoğurt torbası gibi de ipini çekerdi.
Refüze Ekrem gözcülük için merdiven başına dikildi. Hayri, musluk önünde, ders saatine kadar saçını başını yıkayarak oyalanıyordu. Birinci zil çaldı. Öbür sınıflar nedense bugün çok gürültü ediyorlardı. Tulumdan gayri bütün sınıf yerlerimize geçmiştik. Hayta, elinde torba, kapının arkasında Refüze'nin işaretini bekliyordu. Sınıfta çıt çıkmıyordu.
«Hazır ol, geliyor!» dedi.
Bir ayak sesi merdivenden çıktı. Gayet düzgün adımlarla karşı sınıfa geçti. Sonra bizim sınıfın kapısını açarak içeri girdi. Girmesiyle Hayta'nın torbayı başına geçirmesi bir oldu.
Hayta yaptığı büyük yanlışlığın farkına, ancak torbayı geçirdikten sonra varmıştı. Bu baş, Kel Mahmut'tan başka, kimin olabilirdi? Pırıl pırıl bir baştı bu! Kel Mahmut, geçirilen torbayı tuttuğu gibi fırlattı:
«Kim bu eşek?» dedi.
Hayta soğukkanlılıkla: «Benim efendim!»
«Söyle,» dedi. «Kimin kafasına geçirecektin bu torbayı?»
«Hayri'nin!»
«Sebep?»
«Voleybolde yenildik, iki karavana hoşafına...»
Artık gülebilirdik...
Olandan bitenden habersiz Hayri, gelmiş, kapıda dikiliyordu. Kel Mahmut en yumuşak bir sesle:
«Vaktinde gelsen olmaz mı ?» dedi.
Ne azar, ne tokat. Bastı gitti.
--------------------

GÜNLÜK EMİR

Kel Mahmut'un odasında yoklama defterinden «geldi»leri «gelmedi»leri topluyordum. Bir öğrenci için bu odaya girmek büyük imtiyazlardandı. Ben elimden geldiği kadar bu imtiyazı uzun sürdürmeye çaba gösterenlerdendim.
Bir ara tek parmakla başının en parlak noktasını kaşıyarak:
«Makinayı hazırla!» dedi, «Bırak, şu pöstekı saymayı da!»
Önümde ki «4 A»nın defterini kapattım.
«Tam on tane kağıt tak makineye!»
«En alttakiler silik çıkar!» diyecek oldum.
«İş acele! Sınıflara birer emir asmalıyız. Gitmeden imzalatmalıyım Müdür'e... Cıvıttılar bugünlerde... Çivisi çıktı mektebin!»
Ben on kağıdın arasına dokuz kopya kağıdını yerleştirip makineye taktım.
«Sıkı vur harflere!» dedi.
Bir kolordu komutanı, karargah yazıcısına taarruz emri yazdırır gibi:
«Yaz!» dedi. «Öğrencilerin dikkat nazarına!»
İçimden heceleri tekrarlıyarak tuşlara vurmaya başladım...
«Öğ... re... n... c... i... l... rin...»
«e»yi atlamıştım. Silip bir tanesini düzeltebilirdim. On tane kağıdı da teker teker silmek gerekirdi.
«Yazdın mı?» dedi.
«Tamam efendim, yazdım!»
«Aferin!»
Aferini de çok boldu.
«Yaz! Etütlerde... yemekhanede... yatakhanede...»
Bir sigara yaktı. Zile basıp kapının önündeki hademeyi çağırdı.
«Müdür Bey çıktı mı?» dedi.
«Hayır efendim, odasında.»
«Ne iş yapıyor?»
«Gazete okuyor!»
«Peki, çık!»
Bizim günlük emir Müdür'e imzaya yetişmeliydi:
«Çabuk yaz!» dedi. «Koridorlarda ve bahçede...» durdu.
«Hayır! bahçe kalsın!»
Tam bu sırada Hababam Sınıfı'nda kıyamet kopmuştu. Ayak sesleri, koşuşmalar başlamıştı. Başını tavana kaldırarak «Eşekler!» diye söylendi. Kalktı kapının arkasındaki harita sopasını alarak tavana üç kısa, üç uzun taklattı. Bu; «Çok önemli işlerim var, karışmam ha!» demekti.
Gürültü yavaşladı, sonra kesildi. Ben içimden «İnek Şaban'a kolonya oyunu başlıyor!» dedim. Hazırlığı sabahtan yapılmıştı. Oyunu kaçırırsam çok yazık olacaktı.
Kel Mahmut, Müdür'e yetişmek için hızlanmış, habire söylüyordu. Ben de kolonya oyununu kaçırmamak için harf yanlışlarına aldırış etmeden yazıp gidiyordum. Hızlandıkça tuşlara yavaş vurduğumu gören Kel Mahmut:
«Vur, hızlı vur, çıkmazsa karışmam!» diyordu. Dokuzuncu maddeyi de yazınca.
«Nokta!» dedi, «Altına... Müdür, de bırak!»
0, tekrar zile bastı, gelen hademeye:
«Müdür Bey...» diye başlayınca, hademe anladı:
«Çıkıyor efendim!» diye cevabı yapıştırdı. Kel Mahmut pür telaş odadan fırladı. Kapıda yakalamış olacaktı ki:
«Bir dakika!» diye seslendi... Aynı hızla dönerek yazı makinesinin silindirini çevirdi, çıkardığı kağıtların aralarından kopya kağıtlarını hızla çekti. Birden okul dışı bir küfür salladı:
«Vay anasını!» dedi. «Ters! Biri değil dokuzu da ters!»
Yazı, bütün kağıtların arkasına çıkmıştı. Kaşlarını devirmiş bana bakıyor, ne yapacağını düşünüyordu. Birden kararını verdi:
«Defol!» dedi. «Gözüm görmesin!»
Ben gözüne görünmemeye çoktan razıydım.
Odadan çıkarken, Müdür içeri giriyordu.
-------------------------------------
KOLONYA OYUNU

Sınıfa döndüğüm zaman Palamut, biraz da kıskançlıkla:
«Bitti mi işiniz?» dedi. «Bitti!» dedim.
Palamut, Domdom Ali'ye dönerek «Başla!» işaretini verdi.
Domdom İnek Şaban'ın sırasının önünden seslendi:
«Ulan Refüze biraz kolonya ver, başım çatlıyor!»
Refüze kışkırtırcasına tersledi:
«Yok!»
«Var!»
«Yok!»
«Daha dün doldurttun!»
«Evet dün doldurttum! Vermiyorum, mal benim değil mi?».
Tulum Hayri de verilen işaretle kalktı, Refüze'yi kıskıvrak kucakladı. Domdom Ali, Refüze'nin çekmecesinden sabahleyin kendi eliyle musluktan doldurduğu şişeyi aldı. Sınıfın bir ucundan, açılan avuçlara teker teker dökmeye başladı:
«Sebil!»
Herkes sözde burnuna çekiyor, yüzüne gözüne sürerek İnek Şaban'ı alıştırmaya çalışıyordu. Domdom, İnek Şaban'ın sırasına gelince, şişeyi ustaca değiştirdi. Sulandırılmış kırmızı mürekkebi, Şaban'ın açılan avuçlarına boşalttı. O da kendinden öncekiler gibi Refüze'nin dalına basmak için burnuna çekti, yüzüne gözüne sürmeye başladı:
«Dök!» dedi. «Biraz daha dök!»
Domdom Ali, hem şişede ne varsa boşaltıyor, hem de:
«Yeter!» diyordu. «Arkadaşlara kalmayacak!»
Sonra şişeyi değiştirerek işini sürdürdü.
Bütün sınıf Şaban'ı kuşkulandırmamak için önce kendilerini tutmuş, şimdi katıla katıla gülüyorlardı.
Şaban'ın yüzü kıpkızıl çıkmıştı. Masmavi gözleri bu kızıllık içinde fıldır fıldır dönüyor, birşeyler sezinlemeye çalışıyordu.
Etrafı incelemekten avuçlarına bakmayı bile düşünemiyordu. Onu işkillendirmemek için Refüze, Tulum'un kollarından kurtulmaya çalışıyor:
«Yeter artık, iki tıraşlık bana da ayır!» diye yalvarıyordu.
Tam bu sırada sınıfın kapısı açıldı. Kel Mahmut hışımla daldı İçeri. İlk önce sıraların üstünde boğuşan Refüze'yle, Tulum'u gördü:
«Gelin benimle!» dedi.
Sıralara bir göz gezdirince İnek Şaban'ın kıpkızıl suratına takıldı bakışları. Gülmek mi, çıkışmak mı, ne yapması gerektiğini kestiremeden:
«Şaban!» dedi, «Bu ne hal?»
İnek Şaban, adına yakışan bir saflıkla mel mel bakıyor, tanıklık için bir şey sorulduğunu sanarak:
«Ko... kolonya...» diye tekrarlıyordu.
«Nasıl kolonya bu?»
«Kolonya... Ekrem'in kolonyası! Ali döktü...»
Sınıfta üç tane Ali vardı:
«Hangi Ali?»
«Domdom!»
Domdom Ali'ye dönerek:
«Getir şu şişeyi!» dedi.
Ali musluktan doldurduğu şişeyi verdi. Kel, çattı kaşlarını:
«Aç avuçlarını!»
Ali açtı. Kel Mahmut şişeyi boşaltıyor. Fakat Şaban'ın yüzündeki kızıllığı bulamıyordu. Şaban'a döndü:
«Bu kolonyadan mı?»
«Evet!» dedi, «Bu kolonyadan!»
Kel Mahmut bu kez de Şaban'ın aptallığına içerledi:
«Bu Hababam Sınıfı, bir insana bir isim taktı mı, yerinde bir isimdir o... Bana Kel Mahmut dedikleri gibi... Git, yüzünü yıka!»
Etüt zili çalıyordu. Kel Mahmut gözleriyle beni arayarak:
«Gel!» dedi. «Şu Müdür emrini yeniden yazalım!»

-----------------------------------------
KEL MAHMUT'A SÖYLERIM!

İkinci ders kimyaydı, hoca gelmedi. Boş derslerde bahçe yasaktı. Dersin ortalarına doğru, teker teker sigara için helaya sızdık. D şubesinin hocası da gelmemiş olacak ki bir iki tiryaki de onlardan inmişti. Başladık kaynatmaya. Cebirci'nin karısından başlayıp Marien Dietrich'in bacaklarına kadar sözü uzatmıştık. Bir ara İnek Şaban'ın sigaradan gayri bir nedenle dipteki helaya girdiğini görünce iş değişti. Hademelerin helaları yıkadığı lastik boruyu uzattık helanın üstünden...
İnek Şaban:
«Yapmayın, etmeyin!» dedikçe açtık musluğu. Tam su yürümüş, Şaban ıslanmaya başlamıştı ki erketedeki Düdük İsmet sinyali verdi:
«Kel Mahmut geliyor!»
Çocuklar merdivenlere hürya edince Kel Mahmut'la çocukların birçoğu faça façaya gelmişti. Ben, boş helalardan birine daldım, kapıyı da içerden sürgüledim.
Dışarıda kimse kalmamıştı. Az sonra helaların dış kapısı açıldı. Bir ayak sesi içeriye girdi. Kel Mahmut'tan başkası olamazdı bu. Yerdeki izmaritleri görmüş olacak ki homurdandı. Sonra ayak sesleri geldi, geldi, yanımdaki helanın önünde, hayır önünde değıl, İnek Şaban'ın helasında durdu. Kapıya dayanmıştı. İnek, içerden «Adam var!» anlamına bir iki kez öksürdü. Kel Mahmut durumdan kuşkulanmıştı. «Küt küt!» kapıya vurarak «Çık!» diye seslendi.
İnek bu seslerin sahibini anlayacaklardan değildi. Yumruklamalar artınca; «Ben varım be, boş değil!» diye bağırdı.
«Kim olursan ol, çık dışarı!»
İnek, içerde sigara da içiyor, dumanı buram buram yükseliyordu, helanın üstünden. Bu dumanı, Kel Mahmut da görmüş, deli olmuştu:
«Çık diyorum sana!»
«İşine git arkadaş! İşin yok mu senin?»
«Sigara içiyorsun değil mi?»
«Yok başka!»
«Çık dışarı, saklama paketi!»
«Ne paketi be, Palamut'tan aldım bir tane!»
Kel Mahmut kapıyı tekmelemeye başladı. Ama İnek Şaban'ın da tepesi atmıştı.
«Kenefte de rahatlık yok sizden. Söylerim namussuzum Kel Mahmut'a!»
Deliye dönmüştü Kel Mahmut:
«Çık da göstereyim sana Kel Mahmut'u!»
«Rahat bırak beni yahu! Hastayım vallaha...»
«Çık diyorum sana!»
«Yeni girdim, boş hela mı yok be!..»
«Kimsin sen?»
«Sana ne?»
Kel Mahmut işin kurnazlığına kaçmaktan başka çare bulamadı. Biraz da gürültülü bir yürüyüşle çıktı dışarıya. Mutlaka köşede bekliyordu bizi...
Bir dakika... Beş dakika... Nihayet İnek Şaban çıktı... Muslukta elini yıkadı. Tam kapıdan çıkarken Kel Mahmut enseledi:
«Sen miydin o heladaki!» dedi.
«Ben... Bendim efendim.»
«Söyle bakalım, Kel Mahmut'a ne diyecektin?»
İnek Şaban, dilini yutmuştu sanki.
«Söyle, kimi şikayet edecektin?»
Gene ses yok.
«Ver sigaraları.»
İnek Şaban daha sabahleyin gündüzcülere getirttiği paketi teslim etmişti.
«Bak şuna... Haline bakmadan Yenice içiyor! Yürü Muavin odasına...»
Şimdi sıra bendeydi. Cebimdeki sigarayı, kibriti helanın deliğine kaydırdıktan sonra çıktım dışarı. Kimsecikler yoktu. Kel Mahmut odasına çoktan çıkmıştı. İsterse çıkmasın... Ne olduysa benim içinden ilk sigarayı içtiğim Gelincik kutusuna olmuştu.

----------------------------------------
ON İKİ EŞEK

Son ders tarihti. Tulum Hayri'yle Domdom Ali beş gazozuna bahse tutuşmuşlardı. Eğer derste söz arasında Kel Mahmut, on iki «eşek» derse Tulum Hayri kazanacak, demezse Domdom Ali içecekti gazozları. Ama oyun öylesine düzenlenmişti ki dese de demese de yine kabak İnek Şaban'ın başına patlayacaktı.
Kel Mahmut'un derse 8 dakika geç gelmesi Tulum'un zararınaydı. Ama yoklama olasılığını düşünenler, memnundu bu gecikmeden.
Tulum, Kel Mahmut'u bir an önce Hababam Sınıfı'na sokmak için kalktı, tepine tepine bir uçtan bir uca koştu. Bu açıktan açığa Kel Mahmut'a hakaretti, hem de kendi dersinin olduğu saatte...
Bu tepinmeyi bir küfür sayan Kel Mahmut Müdür adına imzaladığı veli mektuplarını masanın üstünde bırakarak kalktı, merdivenleri hızla çıkarak daldı Hababam Sınıfı'na:
«Kim bu eşek?» dedi.
Bütün sınıf Tulum Hayri hanesine bir çizgi çekmişti. Hayri, Kel Mahmut'u biraz daha kızdırmak, bir iki eşek daha kazanmak için, kalkmıyordu ayağa. Kel Mahmut, Palamut Recep'e dönerek:
«Söyle!» dedi, «Kim bu eşek?»
Tulum, memnun, ikinci çizgiyi de çekti. Palamut Recep:
«Kimse kalkmadı yerinden!» dedi.
Cesurca bir yalanlamaydı bu. Domdom Ali istemeye istemeye Tulum'un hanesine ikinci çizgiyi de çekti. Kel Mahmut alev saçıyordu:
«Kim bu eşek, kalksın ayağa!»
Tulum bir çizgi daha çekti.
Palamut işi siyasete dökmek zorundaydı:
«Efendim!» dedi. «Hayri haritayı asmak için kalkmıştı da... Belki biraz hızlı...»
«Harita koşarak mı asılır?»
Sonra Tulum'a döndü:
«Eşek herif! Kalksana ayağa! Senden başka Hayri mi var sınıfta?»
Tulum sırıtarak bir çizgi daha çektikten sonra, dikildi.
«Bak eşeğe hala sırıtıyor!»
Arka sıralardan Refüze mırıldandı:
«Etti beş! Tulum içtin gazozu!»
Kel Mahmut, ardına kadar açık kapıyı kapattıktan sonra geldi, kürsüye oturdu. Hırsla not defterini çıkardı:
Tulum, yavaştan:
«Tamam!» dedi, «Ders vermeyecek. İçtik gazozları!»
«Anlat bakalım, Viyana muhasarasını?»
Tulum bir puan kazanmak umuduyla:
«Birinciyi mi, ikinciyi mi?» diye sordu.
«Bırak eşekliği! İkinciyi verdik mi sanki?.. Geçen ders Sokullu devrini anlatmadık mı?»
Tulum:
«Etti altı!» dedi, dudaklarının arasından. Sonra bir puan daha kazanmak için:
«Hayır!» dedi. «Kanunî'den bahsettiniz!»
«Bak eşeğe! Ne fark var arasında. Anlat hadi!»
«Neyi?» - «Birinci Viyana muhasarasını!»
«Merzifonlu Kara Mustafa Paşa...»
«Merzifonlu senin babandır, eşek herif! Ne işi var Merzifonlu'nun Kanunî devrinde?..»
Tulum «Çiz!» diye Refüze'ye işaret etti. Bahsi kazanmaya dört «eşek» kalmıştı. Nasıl olsa kazanırdı bu dört eşeği:
«Kanunî Sultan Süleyman asker topladı, dayandı Viyana kapılarına...» diye anlatmaya başladı. Kel Mahmut:
«E sonra... Kapının zilini çaldı ama kapıcıya duyuramadı!»
Sonra sertleşerek:
«Çalışmamışsın eşek herif, bir kere bile açmamışsın kitabı!»
Tulum dokuzuncu eşeği de kazanmıştı. Aferin almış gibi sıntıyordu. Ne yapıp yapıp üç puan daha kazanmalıydı:
«Çalışamadım!»
«Sebep?»
Kızdıracak bir ders adı atmalıydı:
«Askerliğe çalıştım. Sonra Edebiyat hocası...»
«Bak eşeğe! Sonra jimnastiğe de çalıştın değil mi? Eşekler gibi tepindin üstümde!»
Bir tane kalmıştı. Kel Mahmut kalemini çıkarıp bir sıfır konduracaktı ki, Tulum:
«Af edin! Gelecek derse kaldırın beni. Çalışmazsam o zaman...»
Kalemi tekrar cebine koydu:
«Defol, eşek herif!»
«Teşekkür ederim efendim!»
Yerine otururken:
«Tamam!» dedi. «Tam on iki!»
Bu teşekkür, kuşkusuz, sıfırı bağışladığından çok, on iki eşek içindi.

------------------------------------------------------------------
İNEĞE GAZOZ

Zil çalar çalmaz kantinden beş gazoz getirilmiş, kürsünün üstüne dizilmişti.
Tulum Hayri sordu sınıfa:
«Domdom da dahil mi çekilecek kuraya?»
«Dahil! Domdom'un başı kel mi?»
Kırk iki tane boşun arasına dört tane «gazoz» yazıldı. Üçü, boşların içine karıştırıldı. Biri de Palamut Recep'e zula edildi.
Tulum, sözde sınıfın oyuna başvuruyormuş gibi sordu:
«Gazozun biri benim!» dedi, «Dördü için kura çekeceğiz! Kim çekecek?»
Bütün sınıf:
«Palamut!» diye bağırdı.
Palamut herkesin önüne, kasketın içindeki kağıtlardan birer tane koydu. Avucuna sakladığını da İnek Şaban'ın önüne bırakıverdi.
Kağıtlar teker teker açılıyordu. Düdük İsmet:
«Gazoz!» diye sevinçle bağırdı. İstanbul'u çekmiş bir yedek subay kadar sevinçliydi. Arka sıralardan biri daha patladı:
«Gazoz!»
Bu, Yıkılmaz Hadi'nin sesiydi.
İnek Şaban, kağıdın kıvrımını açarken herkesin gözünün kendisinde olduğunun farkında değildi. Yazıyı görünce sevinçle okudu:
«Gazoz!»
«Yaşa!» diye sevincine ortak olduk.
Refüze:
«Ne şans be!» dedi.
«İnek şansı!»
Son gazoz da Kalem Şakir'e çıkmıştı:
«Haydi!» dedi, «Domdom'un şerefine içelim!»
Şişeleri açtılar, beş şişeyi birbirine vuruşturarak diktiler.
İnek Şaban bir yudum alınca şişeyi indirdi. Yüzü bumburuşuktu. Lıkır lıkır içen dört arkadaşını görünce yeniden dayadı ağzına şişeyi. Gözünü bile kırpmadan sonuna kadar içti.
Palamut:
«Oh!» dedi. «Şifa niyetine! Yarasın!»
İneğin içinde bir eziklik, bir bulantı başlamış olacaktı. Ağzına bir şeyler geliyor, kusacakmış gibi oluyordu.
Tarih dersinden beri kendini tutan Domdom:
«Şimdi görürsün!» dedi, «Domdom'un gazozunu içmeyi!»
İnek Şaban:
«Parası senden çıksın da ben ne olsa içerim!» diye dalına basmak istedi.
Domdom ekledi:
«Hatta müshil bile olsa...»
İş açıklanmıştı ama, anlayan kimdi?
Bütün Hababam Sınıfı tepine tepine gülüyordu.
Bu gidişle Kel Mahmut çıkacaktı yukarı. Etüde yeni girmiştik daha...
Herkes önüne bir kitap açmış Kel Mahmut'a karşı savunmaya geçmişti.
Etüdün sonlarına doğru İnek Şaban kıvranmaya başladı. Nerdeyse fırlayacaktı dışarı...
Yeni bir teşkilat daha isterdi. Teker teker on kişinin helaları içerden sürgülemesi, İnek Şaban'ın açıkta bırakılması gerekirdi. Önce Refüze indi, sonra Düdük, Yıkılmaz, Kalem Şakir sızdılar... Tam merdivenlerden iniyordum ki köşeye saklanan Kel Mahmut'la burun buruna geldim:
«Sen de mi!» dedi. «Gir odaya!»
Bütün arkadaşlar içerideydi. Ben girince düdük:
«İnek nasıl, hayatta mı?» diye sordu:
«Çok fena!» dedim, «Eli kulağında, kıvranıp duruyor!»
Kapı açıldı. Önce Tulum, peşinden Şaban girdi. Ket Mahmut da arkalarından...Tulum'a:
«Bütün sınıf inecek mi helaya?» diye sordu Kel Mahmut.
«Hayır efendim, hepsi bu kadar. Şaban son!»
«Ne biliyorsun son olduğunu?»
«Son efendim!»
«Neden son?»
Şaban'a bakıyor, bir şey söylemiyordu.
Kel Mahmut bir şeyler sezer gibi oldu:
«Gene ne yaptınız bu adama?»
«Hiç!»
«Söyle Şaban ne yaptılar?»
Kıvranıyor, bir şey söylemiyordu.
«Hiç efendim, Gazoz!»
«Ne gazozu?»
«Tulum kazandı da... Ayyy!»
«Ne oluyor? Nerden kazandı?»
«Eşekten... Yani siz...»
«Ne? Ben mi?»
«Evet! Siz on iki defa eşek dediniz... Tulum Hayri... Ayyy!»
«Peki sana ne oluyor?»
«Ben de içtim...»
«Allah Allah zehirli miydi bu gazoz?»
Tulum Hayri işi ört bas etmek için:
«Ali kantinden aldı!» dedi.
«Kantinden mi?»
«Evet.»
«İyidir öyle ise...»
Kantin demek, Kel Mahmut demekti.
«Çok mükemmeldi efendim.»
Şaban gazozu nezaketle yalanlıyordu:
«Ayyyy!»
Olduğu yere yığılıverdi.
Kaldırmak için birer koluna yapıştık. O, biz yapışmadan da kalkabilirdi ama terbiyesi müsaade etmezdi buna.
Beklenen şey olmuştu sonunda... Suç, onda değil helanın yolunu kesen Kel Mahmut'taydı.

-------------------------------------------------------


TÜYEK

Kalem Şakir, daha yatakhanedeyken günün en önemli adamı durumuna geçmişti. Hababam Sınıfı'nı temsil edecekti çünkü! Refüze'nin beyazlarını giydi. Düdük'ün kravatını taktı, Tulum'un yeni aldığı lacivert-beyaz pabuçlarını geçirdi ayağına.
Kız Lisesi'ne «Hatıra Defteri» gidecekti. Yaldızlı deftere, bütün sınıf, İnek Şaban da dahil, «duygu ve düşünce»lerini özene bezene yazmışlar, «İstikbal, ebedi, mesut bir yuva, saadet» kelimelerini bol bol kullanmışlardı. Kız lisesinin gündüzcülerinden Erkek Sevim, Kalem Şakir'i durakta bekleyecekti. Bu arada özel şekilde üç mektupla, iki şiir de verilecek, belki bir iki mektup da karşılığında alınacaktı.
Hepsi iyiydi, hoştu ama nerden çıkıp gidecekti? Arka bahçede demir parmaklıklarda manivela bahsinden yararlanıp, sağlam bir küsküyle açılan «Tüyek», (Bu deyim sınıfın aşk dilekçecisi Refüze'nindir.) Kel Mahmut tarafından görülmüş ve kontrola bile başlanmıştı. Ne olursa olsun, tehlikeyi göze almadan bu defter yerine ulaştırılamazdı. Eğer vaktinde Erkek Sevim'e verilemezse Hababam Sınıfı'nın şerefi iki paralık olurdu.
Kahvaltıdan sonra Kalem Şakir arka bahçeden uğurlandı. Refüze, yüze duramamış, beyazlarını vermişti ama, aklı da, elbisesinde kalmıştı. Arkasından:
«Temiz tut, sonra karışmam ha!» demekten de kendini alamamıştı.
Birinci ders olaysız geçti. Ön sıraya sürtünmeyi huy edinen Vakvak Rıza'ya ufak bir oyun yapıldı. Domdom Ali, sıranın dış tarafını boydan boya tebeşirlemişti. Dersin ortasına doğru siyah ceketi bembeyaz tebeşir içinde kalmıştı Vakvak Rıza'nın.
İkinci ders Kel Mahmut'undu. Kalem Şakir'in mutlaka dönmesi gerekirdi. Bir bakışta anlardı kaçtığını.
Teneffüsün sonuna doğru arka bahçedeki parmaklıktan Kalem Şakir kolayca kaydı içeri. 48 paket sigara, iki mektup ve bir de kuvvet şurubu şişesiyle gelmişti. Mektupları etütte okumak üzere Palamut aldı, önce sınıfta okunacak, sonra sahiplerine verilecekti.
Çakılmasın diye ceketi Refüze'ye verdi. Boyunbağını da söküp çekmecesine tıktı. Kendi ceketini, Refüze'den alıp giymişti ki Kel Mahmut girdi derse.
Sıraların arasında dolaşmadan kürsüye geçmezdi. Bir iki voltadan sonra Refüze'nin karşısında dikildi:
Gözlerinin içine bakarak:
«Bu ne şıklık böyle!..» dedi. Refüze'nin cevabını beklemeden ekledi:
«Hava da bugün fena değil! İzin mi isteyeceksin yoksa?»
Refüze hiç bozmadı:
«Evet efendim!» dedi «Son dersten sonra rica edecektim. Bir saat için.»
«Kız lisesinin dağıldığı saatlerde, değil mi?»
«Daha sonra da olabilir!»
Ceketini incelemeye başladı:
«Peki ama...» dedi.«Sen sabahleyin bir sefer yapmışsın!»
«Ben mi efendim? Yanlışınız var!»
«Birinci ders sınıfta mıydın, doğru söyle?»
«Sınıftaydım efendim.»
«Sakın arka bahçeden falan...»
«Yok efendim.»
Kel Mahmut Palamut Recep'e dönerek:
«Derste miydi bu?» dedi.
Palamut, zokayı yutmamak için:
«Yoklama kağıdına bakın!» diye cevap verdi.
«Canım yoklama kağıdını da dolduran sen değil misin?»
«Benim ama, imzalayan da Coğrafyacı!»
«Tam buldun adamını!» der gibi güldü.
«Yemin eder misin onun sınıfta olduğuna?»
«Namussuzum sınıftaydı!»
Bu yemine inanmıştı ya, inanmadığı bir şey vardı. Gitti, gözünün içine baka baka sordu:
«Ceketi de sınıfta mıydı?»
Palamut'un yelkenleri suya inmişti. Şaşkın şaşkın Kel Mahmut'a bakıyordu:
«Ceketi mi efendim, onu bilmiyorum...»
«Tabi yoklama kağıdına ceketler yazılmıyor, haklısın!»
Refüze'nin sırasına geldi, dayandı yeniden:
«Ceketin firar ettiğinden şüphem yok. Kim vardı bu ceketin içinde?»
Biz Kalem Şakir'den yana bakmıyorduk.
«Söyle!» dedi, «Ceketin içinde kim vardı?»
«Ben yoktum efendim!»
«Sen yoktun ha! Ceket ayaklanıp gitmiştir öyleyse!»
Ayaklanmak lafı aklına birşeyler getirmişti:
«Kalk bakalım ayağa!» dedi.
Refüze sırasında dikildi. Ceketin yanları siyaha yakın koyukahverengi bir boya, hayır, bir yağ içindeydi. Hele etekleri berbat mı berbattı. Kel Mahmut tepeden tırnağa şöyle bir inceledikten sonra:
«Ceketin pantolonu nerede? Giymedin mi?» dedi.
«Hayır efendim .giymedim!»
«Neden?»
«Lacivert pantolon... Beyaz ceket... Bu sene moda...»
Onun modadan anladığı yoktu, sıraların altında bir şeyler arıyordu. Kalem Şakir'in önünde durdu:
«Kalk!» diye sert bir emir verdi. Şakir'i, dipten başlayıp doruğa kadar inceledikten sonra:
«Beyaz pantolon, meşin gibi kirli ceket... Bu da mı moda?»
Henüz bir tehlike olmadığı için Kalem Şakir de bizimle birlikte rahat rahat gülüyordu. Şakir'e:
«Çıkar!» dedi «Ceketi!»
Şakir çıkardı.
«Çık sıradan!»
Çıktı. Fazla incelemeye hiç gerek yoktu. Ceketteki aynı lekeler, boyalar, pantolonda da vardı. Refüze'nin sırtındaki ceketi kendi eliyle çıkartarak, yine kendi eliyle Kalem Şakir'e giydirdi:
«Tamam!» dedi. «Şimdi oldu işte! Üstü beyaz pabuçlar, ipek gömlek... Bir boyunbağı eksik... O da kim bilir nerede?»
Gitti, çekmecesini açtı. Beyaz çizgili lacivert boyunbağını çıkardı. Şakir'in boynundan sarkıtarak:
«Uydu!» dedi.
«Bu işin içinde mutlaka bir kız dalgası var! Söyle sabah sabah nereye gittin?»
İş, Kalem Şakir'in tam zekasını göstermesi gereken bir aşamaya girmişti. Bir parça gevşeklik, «okuldan uzaklaştırma»ya patlayabilirdi:
«Efendim!» dedi. «Ne yalan söyleyeyim. Sizin dersinizden sonra kaçacaktım!»
Bu, kabadayıca bir açıklamaydı. Gel gelelim Kel Mahmut hiç kül yutacağa benzemiyordu!
«Ya Kaçacaktın demek. Bu katranlı elbiselerle mi?»
«Doğru lekeciye gidecektim! Sonra da...»
«Pes... doğrusu...» dedi, «Şu zekanı tarih dersinde gösterseydin, bu sene bütünlemesiz atlatırdın sınıfı...»
Sonra bütün sınıfı göz altına almak için kürsüye çıktı. Başına geçecek defne çelengini bekleyen bir olimpiyat şampiyonu heyecanıyla:
«Sen!» dedi. «Kahvaltıdan sonra çıktın, tarih dersinde geldin! Başka türlü olamaz!»
Kalem Şakir son bir çıkış daha yapmak istedi:
«Lekeler çok eskiden... Bugün olmuş değil ki...»
«Olamaz! Daha, bu sabah sürdüm parmaklıklara katranı... Siz yemekhanedeyken!»
Kalem şakir put kesilmişti. Kel Mahmut tuzağa düşürmüştü bizi.
Başını Palamut'un köşesine çevirdi: «İkiniz de bu Cumartesi disiplin kuruluna gideceksiniz. Görürsünüz yoklamada adam saklamasını!»
Sonra tüm Hababam Sınıfı'na:
«Kendinize daha akıllı bir mümessil seçin! Dersimiz...
----------------------------------------------------

ISLANAN ÇARŞAFLAR

Kapıda matematikçiyi bekleyen Palamut:
"Çocuklar, herkes yerine!" dedi. "Müdür geliyor!"
Hababam Sınıfı'nda bir telaştır başladı. Müdür öyle kolay kolay sınıflara girmezdi. Palamut, işin önemini belirtmek için:
"Dikkat, yanında müfettiş var!" dedi.
44 çift göz kapıya dikildi. Çocuklar Müdür'ün kıpkızıl suratını, dolgun göbeğini görür görmez mum direk oldular, arkasında yüzü gözü sivilceli, yirmi, yirmi iki yaşlarında görünen genç bir Müfettiş... Hayır müfettiş değil... Öğretmen... 0 da değil...
Müdür, bir tören açar gibi üç öksürükten sonra başladı:
"Çocuklar!" dedi, "Bu gün sizin için..."
Kesti. Böyle başlamamalıydı, tuh Allah kahretsin! Al baştan etmeye de gelmezdi. Tefe alırdı bu Hababam Sınıfı. Çaresiz, getirmeliydi gerisini...
«....... Çok mutlu bir gün. Çok seveceğiniz yeni bir arkadaş getirdim. Sınıfınızın mevcut bakımından her sınıftan daha düşük oluşu, size böyle bir arkadaş kazandırdığı için memnun olmalısınız. Turan Özügenç, çok asil bir ailenin çocuğudur. Babası fakülteden arkadaşım olduğu gibi, bugün ticaret... ziraat, hatta siyaset alanında... sivrilmiş."
Durdu... Gerisini Refüze, Yıkılmaz Hadi'nin kulağına fısıldadı:
"... bir kazıktır." Yıkılmaz Hadi kalem'i eline aldı, matematik defterine şunları yazdı:
"Turan'ı tanıdım... Adana'dan. Sıdikli Turan! Yatağa kaçırır!"
Refüze:
"Kık!" diye güldü. Müdür heyecanlıydı, farkına varmadı. Cümlesinin sonunu düşünüyordu:
"... bir şahsiyettir. Kaybettiği seneleri inşallah aranızda tamamlayacak..."
Sıfırcı Hamdi kapıda dikiliyor, neticeyi bekliyordu. Müdür kısa kesti. Sidikli Turan'ı (Hababam Sınıfı bu adı çoktan sicile geçirmişti.) Palamut Recep'e emanet ederek çıktı.
Sidikli Turan cızıdaklı pabuçlarıyla ölçülü adımlar atarak geldi, Palamut'un yanına oturdu. Bütün ders boyunca, çantasında nesi varsa çekmeceye yerleştirdi. Bütün Hababam Sınıfı'nın gözü bir bavul kadar şişkin çantadan çıkanlardaydı. Tulum Hayri, teker teker bunları açıklıyor, başların o yana dönmesini önlemeye çalışıyordu:
"Bir krem kutusu!"
"Bir fırça!"
"İki şişe... Biri kolonya... Biri kuvvet şurubu."
"İki paket Yenice!"
"Bir şişe daha..."
"Bir roman... Mahmure'nin Gebeliği..."
"Bir roman daha... Karım ve Metresim... Server Bedi..."
"Bir kutu... Üçlük... Şey kutusu..."
Bütün sınıfta sinsi bir gülüşmedir başlamıştı. Ders güme gidiyordu.
Tulum Hayri sayımı sürdürüyordu:
"Bir kartvizit kutusu..."
"Bir paket astarlı lüks zarf."
"Kilitli hatıra defteri."
Sidikli Turan çantasının dibini inceledikten sonra kilitledi.
Dersten sonra çevresini almışlar, onu konuşturmak için boyuna dürtüklüyorlardı. Anlattıkları, çok ilginç şeyler olduğu halde, nedense bütün sınıfı kızdırmıştı. Daha ilk günden düşman oluvermiştik. Oysa hiçbirimize bir kötülüğü yoktu. Bütün kolonyasını tüketmiş, bütün sigaralarını içip bitirmiştik. Yalnız bu ikramların içten gelmediğini anlıyorduk. Bu bonkörlükte bir rüşvet çeşnisi de yok değildi. İlerdeki açıkları için şimdiden bir önlemdi, bu rüşvetler. Bunların hiçbiri yatakhane de tertiplenen oyundan kurtaramamıştı Sidikli'yi.
Yatakhanede el ayak çekilip herkes uyuduktan sonra Tulum Hayri yavaşça kalktı. Revirden aldığı içi ılık su dolu çaydanlıkla Sidikli Turan'ın karyolasının başına dikildi. Turan derin bir uykudaydı. Yol yorgunluğu da binmişti dalına. Tulum yavaşça yorganı araladı. İpek pijamaları beyaz örtülerin arasından göründü. Püsküllü kuşağı çözülmüş, sarkıyordu.
Tulum Hayri azar azar ılık suyu çarşafa dökmeye başladı. Biz, yataklarımızda kıpırdamıyorduk. Turan vücudunun orta kısımlarında bir sıcaklık duyunca biraz kımıldadı. Tulum hemen çöküvermişti oracığa. Biz:
"Yeter!" diye işaret ettik. O çaydanlığı gösteriyordu. Hepsini boşaltacaktı. Turan, dökülen suyun ılıklığını kendine mal ettiği için yeniden uykuya dalmıştı.
Tulum bütün çaydanlığı yedire yedire boşalttıktan sonra geldi, yatağına girdi. Gözüne uyku girmiyordu. Kulağımız, Turan'ın nefesinde sabahı ettik. Bütün gece sağından soluna bile dönmemişti. Ölüleri bile uyandıran yatakhane zili, ona vız gelmişti.
Biz kalkmış giyinmiştik. Elimizi yüzümüzü yıkamaya bile gidemiyorduk.
Kalem Şakir yatağını sarsmasa uyanacağı da yoktu. Hafiften gözlerini aralamış, nerede olduğunu hesaplıyordu. Şakir:
"Kalk!" dedi, "Zil çaldı!"
Bir yatılı okul yatakhanesinde olduğunu hatırlayınca keyfi kaçmıştı. Önce sağ elini çıkarıp uzun saçlarını parmaklarıyla taradı. Kalem:
"Kalk!" dedi. "Giyin! Nerdeyse Kel Mahmut damlayacak!"
Bir doğrulacak oldu. Yorganı hafiften araladı. Çok iyi tanıdığı o biçimsiz sıcaklığı alt tarafında duyar duymaz, yeniden örttü üstüne. Suratı karmakarışık olmuştu. Demek yorgunluktan gece uyanamamış, bu felaket gelmişti başına ha!.. Bir düşüncedir almıştı. Nasıl çıkacaktı bu işin içinden?
Kalem Şakir dikilmiş, onu yataktan çıkarmaya çalışıyordu:
"Kalk arkadaş, kahvaltıya iniyoruz!"
Verecek bir cevap bulamıyor, sıkı sıkı örtünüyordu.
"Kel Mahmut gelirse ihtarı yapıştırır! Bakmaz gözünün yaşına!"
Domdom Ali ceketini giyerken:
"Sadece çarşafın yaşına bakar!" dedi. Kalem Şakir uydurma bir hayretle:
"Ne olmuş çarşaflara!" dedi.
İş açığa vurulmuştu. Bütün yatakhane duymuş, Turan'ın dört yanını çevirmişti. Domdom Ali:
"Arkadaş!" dedi. "Madem böyle bir hastalığın vardı, neden kuşak sarmazsın?"
Turan bitkin bir sesle:
"Ne yaptıksa para etmiyor, gitmediğimiz doktor kalmadı!"
Kalem Şakir, yorganın ucunu aralayarak:
"Göl olmuş yatak. İlk geceden de olur mu bu?" dedi.
Turan, milletin dağılmasını bekliyordu. Palamut, merdiven başından seslendi:
"Kel Mahmut geliyor!"
Havlusunu dolabına atan fırladı merdivenlere... Kel Mahmut, söylene söylene koridora geçti. Hababam Sınıfı'nın yatakhanesine girdi. Yatağında oturan Sidikli Turan'ı görünce:
"Vay Küçük Bey..." dedi, "Kahvaltını yatağına mı getirsinler! Burasını beybanın köşkü mü sandın!"
"Efendim..."
"Efendimi mefendimi bırak! Fırla!"
"Kalkamam efendim!"
"Kalkamazsın ha! Sebep?"
"Gece şey olmuş da... Banyo yapmam lazım!"
"Bak soytarıya... Herkes senin gibi gusül abdesti alsa..."
"Öyle değil efendim! Ben çocukluğumdan beri hep böyleyim..."
"Pek erken başlamışsın!"
"Altı aydır bir şey yoktu. Buranın havası..."
"İyi geldi değil mi'? Yemeklerimiz yaradı desene! Kalk giyin... Bırak şimdi yıkanmayı..."
"Yalnız emir verseniz de çarşaflar değişse..."
"Şahinpaşa oteli mi burası be? Kurur akşama kadar..."
Turan'ın henüz misafir olduğunu düşünerek biraz yumuşadı:
"Sonra beni gör!" dedi. "Müdür benim işime karışırsa böyle olur! Seni bir boyayayım da talebeliğini anla!"
Onbirler'in yatakhanesine doğru yürürken bir vecize yumurtladı:
"Bir talebenin rüyasına ancak tarihle coğrafya girmeli. Greta Garbo değil!"
-----------------------------

CENTİLMEN BİR SPORCU

Arka bahçede ikişer olduk. Hababam Sınıfı 20 çift, bir tek, tam kırkbir mevcuttu. Bu mevcuda Tekkulak da eklenince tam 42 can, jimnastikçi, Badi Ekrem'in düdüğünü bekliyorduk.
Palamut, sağ başta dikilerek sınıfı hizalamaya çalışıyordu. Tulum Hayri'nin göbeği biraz geri alınınca ön sıra ip tutmaca hizaya geliverdi. Şimdi iş arka sıradaydı. Eğer Tekkulak da biraz ileri çıksa ayna gibi olacaktı bu iş.
Palamut Recep, Necmi'ye seslendi:
"Al Tekkulağ'ı biraz ileri!"
Badi Ekrem uzaktan bol eşofmanıyla göründü. Biraz daha yaklaşınca, Palamut Recep, palavralı bir sesle gürledi:
"Hababam Sınıfı, dikkat! Sola bak!"
Badi Ekrem, boyunun kısalığını, sağ omuzunun düşüklüğünü, hafiften kamburluğunu örtmek için cakalı bir futbolcu yürüyüşüyle geldi, sınıfın karşısına dikildi:
"Merhaba çocuklar!" dedi. Hababam Sınıfı başıbozuk bir ağızla:
"Mer... mer... ha... ba ha... ba!" diye karşılığını verdi. Bu perakende cevabın arasına, Badi Ekrem'i deli eden bir ses daha karıştı:
"Hav... hav... hav!"
"Gene mi soktunuz bu pis hayvanı!" dedi, "Atın şunu!"
Tulum Hayri birşey söylemiş olmak için:
"Biz sokmuyoruz, kendisi geliyor!"
"Atın şunu diyorum!"
Kimse oralı değildi. Hitler biçimi bir emir gerekirdi:
"Sen... Recep! At şunu!"
Palamut sıradan çıktı, tekmesini boşluğa sallayarak "Hoşt!" diye yürüdü üzerine. Tekkulak on adım geri çekildi. Gözleri, tek kalan eşindeydi, başladı kuyruğunu sinirli sinirli sallamaya.
Badi Ekrem emrinin yerine getirildiğine sevinerek:
"Çocuklar!" dedi, "Jimnastik demek, disiplin demektir. Disiplin de ikiye ayrılır. Ruh disiplini, beden disiplini..."
Tulum Hayri:
"O kaça ayrılır?" dedi.
"Sus terbiyesiz! Bak şu biçimine, tuluma dönmüşsün, işkemben sarkmış bu yaşta!" Sonra çuval gibi bol eşofmanının içinde yamrı yumru vücudunu terazilemeye çalışarak sıkı bir soluk aldı. Kese kâğıdından farksız ciğerleri üç santimetre kadar açılmıştı.
"Görüyorsun ya!" dedi, "İşte bu vücudu jimnastiğe borçluyum!"
Gerilerden bir ses:
"Bravo!" dedi. "Aşkolsun!"
Kalem Şakir:
"Ben de öyleyim efendim! Bu boyumu..."
Bir gülüşmedir başlamıştı.
"Badi Ekrem:
"Bugün salona gidiyoruz... Jimnastik salonuna... Sağdan dört say!.."
"Bir... iki... Üç... Dört!"
Beş manga olmuştuk. Güdük tek kalmıştı. Badi Ekrem bir emirle onu da öne geçirdi.
Bahçe kapısı açılmış, Hababam Sınıf dışarı çıkmıştı. Tekkulak da arkadan...
Badi Ekrem:
"Çocuklar!" dedi, "Kim ayağını bozarsa sıfırı aldı demektir. Salona kadar uygun adım!"
Refüze Ekrem yavaştan:
"Bütün bunlar Macide abla için... Helâl olsun ablaya!"
Yıkılmaz Hadi:
"Tam kapısının önünde, kıta dur!.. Çakmıyor sanıyor!"
Badi Ekrem:
"Kıta marş!" kumandasını vermişti. Yürüyüş hem cansızdı, hem adımlar uygun değildi. Fena halde kızmıştı Badi Ekrem. Macide ablanın kapısından geçilmezdi bu yürüyüşle... Bir kumandayla bizi yeniden bahçeye soktu. Bir ceza gerekirdi Hababam Sınıfı'na.
"Marş marş!" dedi, "İstikamet tek ağaç!"
Başladık koşmaya... Tekkulak da aramıza karışmış, koşuyordu.
"Geriye dön marş marş!"
Tekkulak da beraber. Bir... Bir daha... Bir daha... Marş marş!
İlk şişen İnek Şaban oldu. Peşinden Kalem Şakir. Daha beşinci marş marşta Hababam Sınıfı'nın yarısından çoğu dökülmüştü. Yedinci marş marşta Güdük Necmi ile Tekkulak kalmıştı. Bütün sınıfın hıncını bu iki ahbap çavuştan almak için boyuna koşturuyordu. Biz gülmekten yerlere yatıyorduk. Bir ara Palamut:
"Müdür... Müdür geliyor!" dedi.
Müdür, arkasında bahçıvan, okulun önünde dikiliyor. Tekkulak'la, Güdük'ün koşmalarını izliyordu. Bu koşudan birşey anlayamadığı belliydi. Biraz daha sokularak:
"Ne oluyor Ekrem Bey?" dedi.
Badi Ekrem afallamıştı Müdür'ü karşısında görünce:
"Marş marş verdim efendim!" diyebildi.
"Ne marş marşı?.. Bu köpek de ne oluyor?"
Müdür'ü görünce Güdük de durmuştu. Tekkulak tam ayaklarının dibine oturmuş, hayran hayran can yoldaşına bakıyordu.
Badi Ekrem:
"Salona gidecektik de... Düzgün yürümediler..."
"Götür bunları... Vakit kaybetmeyin!"
Yeniden manga olduk, tuttuk jimnastik salonunun yolunu. Badi Ekrem yürüyüşümüzden memnundu. Bozuk yollardan uygun adım geçiyorduk. Güdük en önde olduğu için Tekkulak da gerilerden tatsız bir yürüyüşle bizi izliyordu.
Macide ablanın evine yaklaştık. Badi Ekrem'in gözü pencerelerdeydi. Kimseyi göremeyince üzüldü. Duyurabilmek için tam evin önünde sesinin çıktığı kadar sert bir komut verdi:
"Kıt'a, dur!"
Durduk. Yeni bir komut daha:
"Kıta marş!"
Tam sol ayakları fırlatmıştık ki Tekkulak Güdük'ün yanına geçmiş, bir Hitler askeri ciddiliği ile yürüyüşe katılmıştı. Badi Ekrem pencereyi dikizlemek için geride kalmıştı. Tekkulak'ı görmesi olanaksızdı. Biz gülmekten yürüyüşü şaşırmıştık. Karman çorman olmuştu adımlarımız.
Pencerede uzanan başların arasından Macide ablanın kahkahası yükseldi. Badi Ekrem, ne olduğunun hâlâ farkında değildi. Biz, birbirimize karışmıştık, ne uygun adım kalmıştı ortada, ne düzgün yürüyüş...
Tekkulak bir geçit resmi dürüstlüğüyle hizayı bozmadan, aralığı kapatmadan yürüyor, kuyruğunu sallayarak tempo tutuyordu.
Badi Ekrem faciayı görünce yerden iri bir taş kaptı, deli gibi atıldı hayvanın üzerine... Arka ayağına taşı yiyen Tekkulak, en hazin havlamalarla sıradan uzaklaştı.
Bu taş, Tekkulak'ı, jimnastikten de, disiplinden de soğuttu. Güdük Necmi ile arkadaşlığı bozulmadı ama, bir daha ne sıraya girdi, ne yürüyüşe çıktı.
Ne olursa olsun Hababam Sınıfı en centilmen sporcusunu yitirmişti.
----------------------------------




ŞABAN NASIL KIRDI

Palamut Recep, son dersten sonra Kalem Şakir'i bir kenara çekti:
"Yaz, şu ineğe bir izin kâğıdı!" dedi.
"Ne var ucunda?"
"Bir galon şarap!"
"Ucuz!"
"İnek'ten bu kadar tüy koparabildim!"
Kalem Şakir, benim dolmakalemi istedi. Yanına oturdu, zımbalı defterden bir kâğıt koparıp döşendi:
"İzinlidir. Saat 16-17". Sonra, Şaban'ın adı, soyadı, numarası, bir de tarih.
Kâğıdın en altına da bütün saltanatiyle Kel Mahmut'un şatafatlı imzasını kondurdu. Kuruttuktan sonra başında bekleyen Palamut'a uzattı:
"Şarabı sağlama bağla!" dedi. "İneğin parası kıymetlidir!"
"Yok!" dedi Palamut, "Bu sefer kuyruğu elimizde."
"Ne zoru var ineğin?"
"Bu sefer tamam... Yüzeceğiz derisini... Bir sigarasını içemezdik enayinin!"
Sonra kulağına eğilerek güldü:
"Lâvaja gidiyor inek."
Kalem Şakir'in doldurduğu izin kâğıdını almış, İnek'i de takmıştı peşine... Şaban'ı izine inandırmak için dümenden Kel Mahmut'a inecek, çıkınca da kapıda bekleyen İnek Şaban'a:
"Al ulan Şaban, zor kopardım izini sana! Unutma şarabı!" diyecekti.
İnek Şaban dalgadan habersiz, göğsünü gere gere uzattı izin kâğıdını kapıcıya.
Az sonra Palamut döndü, özel kâtibi Kalem Şakir'i buldu. Artık gerisini tahmin etmek zor değildi. Tulum Hayri'yle mutfak nöbetçisi olan Yıkılmaz Hadi'yi göreceklerdi. Hayta'ya memleketten gelen pastırmadan bir pastırmalı yumurta yapılacak, zulalı bir yerde ziftleneceklerdi.
Kimseye bir şey çaktırmadan hazırlığa başlamışlardı. Geliyorlar, gidiyorlar, bir yandan da sınıfın penceresinden İnek Şaban'ın yolunu gözlüyorlardı.
Vakit ilerledikçe kafadarlar telaşlanıyordu. Saat 5 oldu. İnek yok, etüt zili çaldı hâlâ yoktu. Herkes yerine geçince İnek Şaban'ın olmadığı anlaşılmıştı. Ben yanımdakinin kulağına birşeyler söyledim, o da yanındakinin kulağına eğildi, derken iş Refüze Ekrem'de patlak verdi. Refüze, makaraları koyuvermişti. Palamut'tan yana seslendi:
"Palamut be!" dedi, "İnek Şaban kırmış ha!"
"Aşkolsun İneğe tam erkekmiş! Artık her kafadan bir ses yükseliyordu.
"Nasıl kırmış İnek..."
"İzini kimden almış?"
"Canım bu da laf mı? İzin aldıktan sonra kırmanın lâfı mı olur?"
İşin uzayacağını anlayan Palamut, hem etüdün hem işlerin selâmeti namına:
"Arkadaşlar susalım! Etüt başladı!" dedi.
Sonra Tulum Hayri'nin kulağına eğilerek:
"Ulan Tulum!" dedi, "işler sarpa sarıyor!"
"Sardı bile, bu İnek nasıl girecek kapıdan...Mutlaka Kel Mahmut'a toslayacak!"
"Ele verecek yakayı inek!"
"Ulan gene dışarıda kalsa da gündüzcülerle gelse sabahtan... idaresi daha kolay olurdu."
"İnek izin aldım diye sallanır da sallanır."
"İnek bu!"
Yarım saat daha geçmişti aradan. Koridorda ayak sesleri duyuldu... Arkadan Kel Mahmut'un yaygarası...
Tulum Hayri fırladı yerinden, kapıya çıktı. Çıkmasıyla koşup yerine oturması bir oldu. Eliyle, "Kel Mahmut geliyor!" işareti verdiğinden sıraların üstünde ne varsa içeri girdi. Bir anda tarih kitapları çıktı.
Dışarıdan Kel'in sesi geliyordu:
"Nerden geliyorsun efendi?"
Şaban, büsbütün şabanlaşmıştı:
"Şeyden efendim..."
"Nerden?" "Şeye gitmiştim efendim."
"Nereye? Helaya da diyemezsin ya!"
"Memleketten babam şey göndermiş de..."
"Ne?"
"Sirke efendim!"
"Nasıl sirkeymiş, bir görelim."
Ne olup bittiğini göremiyorduk ama, Şaban'ın yanına sokulduğunu, elindeki kâğıda sarılı golona yapıştığını tahmin ediyorduk. Kel Mahmut:
"Ne? Babanın yolladığı sirke bu mu?" diye gürledi.
"Bu değil efendim. Onu..."
"Bu kimin, kime aldın bunu?.."
Şimdi bir çam devirecekti. Hayret devirmedi, İneğin, erkekliği tutmuştu:
"Hiç kimseye almadım! Yemeklerde iştah için..."
"Demek kendine aldın!"
İneğin hiç sesi çıkmıyordu.
İş burada kalsa iyiydi. Şarabın bu şekilde tatlıya bağlanması Palamut'un, Kalem Şakir'in de hoşuna gitmişti. Tulum'un bir üzüntüsü varsa o da pastırmalı yumurtanın kuru kuru gitmesi olabilirdi ancak.
Sorgu daha heyecanlı bir döneme girmişti dışarda:
"Peki evlâdım Şaban efendi, izini kimden aldın, söyler misin bana?"
Kel Mahmut, arı gibi tam sokacağı zaman böyle yumuşar, kibarlaşırdı.
"İzin mi efendim, sizden aldım!"
"Neee! Benden mi?"
"Evet efendim, sizden!"
"Benden ha... Sakın bir yanlışlık olmasın..."
"Hayır efendim, Recep girdi odanıza... izin kâğıdını aldı çıktı..."
"Ya!.. Demek ben vermişim izin kâğıdını ha..."
Sonra Hababam Sınıfı'nın kapısını araladı.
"Bak Recep, bu ne diyor! Ben sana Şaban için izin kâğıdı imzalayıp verdim mi bugün?"
Palamut Recep hepimizi şaşırtan bir soğukkanlılıkla:
"Evet efendim, verdiniz!" dedi.
"Ne? Verdim mi?"
"Verdiniz efendim!"
"Ne vakit verdim be?"
"Meşguldünüz efendim! Söyler söylemez hemen yazdınız!"
"Ya verdim, demek!"
"Kapıcıya soralım. Hatırlamazsanız! izin kâğıdı ondadır!"
"Peki, soralım. Gel bakalım buraya!"
Palamut koşarak çıktı dışarı. Kel Mahmut postasına emir veren bir yüzbaşı gibi:
"Git çağır şu kapıcıyı!" dedi.
"Peki efendim!"
Gelirken yolda kapıcıyı "dolduruş" yapacağını hesaplayan Kel Mahmut, emrini geri aldı:
"Gel, sen tut şu şişeyi... Ben sorarım. Şaban, düş önüme!"
Ayak sesleri merdivenlere doğru uzayıp giderken kapının arkasından, bir ses, mantarın şişeden çıkarken meydana getirdiği o alışılmış tatlı ses duyuldu. Sonra boşalan şişeden gelen lıkırtılar...
Tulum durumu anladı, hemen fırladı yerinden. Şişe sınıfa girmiş ağızdan ağıza dolaşıyordu. Palamut, işi idare için yırtınıyordu.
"Heey! Zurnacılar kuyruğa!"
Şişeyi ağzında fazla durduranların alıyordu elinden. Şişenin dibi görülünce kapının önündeki yangın kovalarından birine daldırdı. Şişe ağzına kadar doldurulmuş, ağzı Kalem Şakir'in hünerli elleriyle eskisinden daha düzgün mühürlenmişti bile...
Bir hademe Palamut'u muavin odasına çağırdığı zaman ortada yangın kovasından sızan beş on damla sudan başka bir şey kalmamıştı.
Yemekten önce İnek Şaban'la Palamut dönmüşlerdi. Muavin odasından.
Refüze:
"Ulan Şaban!" dedi, "Nasıl kırdın, anlat da dinleyelim!"
Şaban Kel Mahmut'un odasındaki havadan henüz kurtulamamıştı.
"Valla kırmadım." dedi, "izin kâğıdım vardı elimde!"
"Peki, doktora ne halt etmeye gittin!"
"Palamut:
"Dokunmayın Şaban'a!" dedi, "Erkek olduğunu ispat etti doğrusu!"
Şaban şarabı Palamut Recep'e getirdiğini sonuna kadar söylememişti. Kel Mahmut izin kâğıdındaki imzasını görünce dalgınlığına kendisi bile gülmüştü. Nasıl gülmesin, imza kendi imzasından daha mükemmeldi.
Refüze şarabın fazlasını çektiği için habire konuşuyordu. "Arkadaşlar!" diyordu. "Şaban erkekliğini ispat etti. Artık kimse ona İnek, demeyecek!"
Tulum Hayri:
"Ne diyeceğiz?" diye sordu,
"İneğin erkeğine ne derlerse!"
"Öküz Şaban!"
"Yook! Bilemediniz! Boğa Şaban!"
--------------------------------------------

SİDİKLİNİN LEBLEBİLERİ!

Kalem Şakir, yanımdaki karyolaya oturdu. Domdom Ali'ye, sözde bana duyurmadan:
"Sidikli Turan'a leblebi gelmiş, tam bir çuval..." dedi.
"Atma!"
Domdom'un gözleri açılmıştı:
"Ben Refüze'ye Hayta'ya, Tulum Hayri'ye de söyledim. Yatakhane boşalsın tamam!"
"Ulan, davul zurna ile ilân etmişsin be!"
"Beş kişiden fazla bilen yok!"
"Bir de ben, altı..." dedim. Hemen fırladım yataktan.
Kahvaltı zili çalıp da yatakhane boşaldığı zaman; Sidikli hariç, bütün Hababam sınıfı leblebinin başındaydık.
Kalem Şakir:
"Aman, ne leblebi... yerken gördüm. Zıpzıp gibi herbiri. Sivas'tan eniştesi yollamış. Namussuz, bir tane bile koklatmadı bana. Leblebi gibi herif, çifte kavrulmuş!"
Düdük burnunu dolabın anahtar deliğine dayamıştı:
"Mis gibi kokuyor be... Taze taze..." diye söylendi.
Domdom:
"Çekil ulan!" dedi. "Biraz da biz koklayalım!"
Sıradan kokladık. Domdom, sıfır numara kazınmış kafasını kaşıyordu.
"Vidin kalesi gibi dolap... Nereden girer, nereden çıkarsın. Bir de asma kilit takmış fazladan!"
Herkes sırayla kendi anahtarını sokuyordu. Henüz kilitlerden birini bile açamamıştık. Düdük:
"Kıralıml" dedi. Palamut Recep ne de olsa idareyi ve kanunu temsil ediyordu.
"Hayır olmaz!" dedi, "Gideriz okkanın altına."
Tulum Hayri bugün Numune Hastanesi'ne gideceği için Refüze'nin pardösüsünü giymişti. Pardösünün eteklerini toplayarak dolabın arkasına çömeldi:
"Çocuklar!" dedi. "Bırakın kilit kırmayı... işin daha kolayı dururken..."
Kafasını tatlı tatlı kaşıyordu. O da kafayı Kel Mahmut'a inat usturayla kazıtmıştı.
Kel Mahmut bize üç numara demişti ama, hemen hemen bütün sınıf kafayı usturadan geçirmişti. Yatılı olduğumuz için iki günde tertemiz çıkmıştık. Oysa ki, daha ondüleli saçlarla okula gelip giden sınıflar vardı.
Tulum:
"Yedik leblebiyi çocuklar!" dedi. "Şu budak bütün meseleyi çözümleyecek... Yalnız bir taşla bir kurşunkalem..."
Eline bir kurşun kalem verdiler, bir de taş... Kalemi tam budağın üstüne getirerek bir... bir daha vurunca budak düşüverdi dolabın içine.
Tulum şimdi deliğe burnunu dayamış, kokluyordu.
"Ohh!" dedi. "Mis gibi kokuyor... Torba hemen deliğin önünde!"
Elindeki kalemle torbayı deldi, deliği genişleterek bir leblebi çıkardı. Leblebi, Kalem Şakir'ln dediği gibi zıpzıp kadar vardı. Karşımızda kıtır kıtır yiyerek hepimizi imrendirdi:
"Eğer canınız leblebi istiyorsa bir karton bulun, yeter!"
Düdük, kartonu getirdi. Hayri onu bir boru yaparak ucunu torbaya daldırdı. Bir ucunu da cebine dayamıştı. Yukarıdan aşağı leblebiler su gibi akıyordu. Pardösünün sağ cebi dolunca, boruyu sol cebine uzattı. Az sonra o da dolmuştu:
"Ben yükümü aldım!" dedi. "Domdom, yanaş iskeleye!"
Sonra Palamut, peşinden Kalem... sonra Yıkılmaz... Refüze... yüklerini aldılar, İnek Şaban bile bu ganimetten payına düşeni almıştı.
Biz yemekhaneye inince çocukların gizli gizli leblebi yediğini gören Sidikli, kuşkulanmış, hemen yatakhaneye koşmuştu. Az sonra o da elinde bir avuç leblebi, geldi. Dolabın kapısındaki iki kilit de sağlamdı. Torbanın ağzı, bağladığı gibi duruyordu. Rahatlamıştı. Sabah etüdü çok eğlenceli geçti. Sidikli de dahil bütün sınıf leblebiye doymuştuk.
Arada sırada Kalem Şakir:
"Çuvalın ağzı dururken dibini delen kimdi?" diye ortaya anlamlı bir soru atıyordu ama... Sidikli'nin aklına hiçbir kötü ihtimal gelmiyordu.
Birinci ders Maraton Raşit'indi. Tabiiyeden ders vereceği için korkulacak tarafı yoktu. Tulum Hayri hastane kâğıdını cebine koyduğu halde çekip gitmemişti Numuneye. Çok severdi Maraton'u. Maraton Raşit, şehir dışında otururdu. Hiçbir taşıttan yararlanmaz, zengin çocuklarının arabalarına bile yüz vermezdi:
"Gel bin Hoca'm!" deseler de:
"Böyle daha iyi... Bir sporcu, ayakları dururken ancak arabayla yarış etmelidir!" diye terslerdi. Geleli bir ay kadar olmuştu ama, bir ayda okulda tanımayan kalmamıştı.
Kuyruksuz tilki kral olduğu gün, nasıl "Bütün kuyruklar kesilsin!" diye günlük emir çıkardı ise... Kel Mahmut da "Bütün saçlar kesilecek!" emrini vermiş, ilk kafayı kazıtan da yarım kel, tabiiyeci olmuştu. O günlerde henüz Hababam Sınıfı'ndan isim almadığı için adı Kabak Raşit olarak sicile geçmişti. Bu isim bir hafta yürürlükte kalmıştı ancak.
Bir gün okulumuz spor gösterileri yapıyordu. Maratona çıkanları görünce bizim Kabak Raşit dayanamadı. Pantolonu fora ettiği gibi karıştı aralarına...
Biz, "Yaşa Kabak!" diye alkışlıyorduk: Çıkış verilir verilmez Kabak atıldı ileriye... Okul bahçesinde birinci turu yıldırım gibi döndükten sonra vurdu asfalta... Peşinden.de çocuklar... Bir saat mi, iki saat mi geçti aradan çocuklar birer ikişer döndüler, Kabak Raşit'ten haber yok. Bütün çocuklar geldi, yok bizimki... Neden sonra bahçeye bir taksi girdi, içinde bir de ne görelim, bizim Kabak Raşit! Sözde pabucu sıkmış ayağını. Koşuya Kabak olarak giren Raşit hoca, "Yaşa Maraton!" sesleri arasında indi taksiden.
O gün bugün, Maraton Raşit olarak kaldı. Yalnız taşıtlar üzerine söylediği özdeyiş, aramızda şu değişikliğe uğramıştı:
"Ayakları olan bir sporcu arabaya ancak Maraton dönüşü binmelidir!"
Maraton Raşit elleri arkasında sportmence bir yürüyüşle bir duvardan bir duvara arşınlayıp duruyordu. Saçını sakalını ikinci defa usturadan geçirmiş, pırıl pırıl bir kafayla bir gidip, bir geliyor, geviş getiren Hayvanları anlatıyordu. On adımda bir, bu cilâlı kafa iri, kıllı pabuç kadar bir kulak değiştiriyordu.
Sınıfta hiçbir kafa onunkine benzemiyordu. Domdom'un kafası daha basık, daha yayvandı. Düdüğün kafası inadına sipsivriydi. Kalem Şakir'inki yamuktu. Hele İnek'in kafası dört köşeydi bayağı... Tam döndüm, yanımdaki Tulum Hayri'nin kafasını inceleyecektim ki... iri bir leblebi sağ taraftan kurşun gibi geldi, Hayri'nin pırıl pırıl kafasının tepe noktasına "tınnn!" diye çarptı. Kafa o kadar sertti ki leblebi bir metre yukarı fırladı.
Kim atmıştı acaba?
Hayri pardösüsünün cebinden bir avuç leblebi almış, bekliyordu. Kim atmıştı? Sağda geride Yıkılmaz vardı. Hiç kıpırdamıyordu, bir yana gözünün kuyruğuyla bile bakmıyordu. O atamazdı, İnek'te o yürek yoktu. Sidikli o haltı yiyemezdi. Bu iş göçmen kafalı Hayta'nın işiydi. Tulum, tam Maraton köşeyi dönerken bir tane salladı. Aah, karavana! Bir tane daha... Yine karavana!. Ama fındık kadar leblebi Hayta'nın kulağı tozundan geçerek, İnek Şaban'ın kafasına "tın!" diye yapıştı, İnek şaşırmıştı! Son kalan leblebilerini, sol avucunda topladı. Birer birer Refüze'ye atmaya başladı. Bunların hemen hiçbiri hedefini bulmuş değildi. Hepsi şunun bunun kafasına gözüne rastlamış, İnek'e bir sürü düşman kazandırmıştı. Sağdan soldan leblebiler yağıyordu. Resmen savaş başlamıştı artık. Leblebilerini yiyip bitirmeyen, bu savaşta yerini alıyordu. Sıraların altı leblebiyle dolmuştu. Mermisi biten eğilip topluyor, yeniden savaşa karışıyordu. Cephanesi en bol olan, kuşkusuz Tulum'du. Ancak pardösüsünün bir cebi bitmiş, ikinci cebe sıra gelmişti.
Maraton Raşit bütün palavrasına karşın henüz olanın bitenin farkında değildi. Sidikli'nin önü makasla ustaca kırpılmış, arkası sıfır numaradan geçmiş olan kafası, çok isabetler almıştı. Eğer bu mermilerin kendi cephaneliğinden çıktığını bilse, isabetler daha tesirli, daha acıtıcı olacaktı. Leblebilerine kıyamadığı için savaşa girmiyor, iki elini ensesine yapıştırmış, ancak savunmaya önem veriyordu.
Bir ara yazı tahtasına "Çat!" diye bir isabet oldu. Bu Hayta'nın göçmen kafasını yalayıp geçmişti. Maraton Raşit tam kafasını çevirip tahtaya baktığı sırada Tulum Hayri, o koskocaman kafaya bir tane salladı, isabet! Leblebi bir mermer bloka çarpmış gibi tok bir ses çıkararak bir iki metre yukarıya sıçradı, sonra önüne düştü, kapıya doğru yuvarlandı. Misket gibi bir şeydi mübarek!
"Kim attı bu leblebiyi?" diye, gard almış bir boksör gibi çarpışmaya hazır bütün sınıfın dikildi karşısına:
"Kim attıysa çıksın!"
Bula bula İnek Şaban'ı bulmuştu:
"Gel, arayacağım üstünü!"
İnek, kendinden emin gitti, kollarını kaldırdı. Maraton Raşit sıkı bir arama tarama yaptı: Yok.
"Otur!" dedi.
Güdük Necmi'yi kaldırdı. Aradı, yok! Kalem Şakir, yok!.. Tulum... Gözleri Tulum'un üstündeydi. Nerdeyse çağıracaktı. "Boşalt!" dedim, yavaşça. Leblebileri avuçladı. Maraton'un, gözleri üzerinde olduğu için, çıkarıp sıranın içine boşaltamıyordu. Pardösüsü iç içe iki cepliydi, arası astara açılıyordu. Daha doğrusu ben öyle sanıyordum:
"Boşalt astara!" dedim.
Elini iki cebin arasından astara doğru uzattı. Uzatmasıyla "Şarrr!" diye leblebilerin sınıfın döşemesine dökülmesi bir oldu... Leblebiler, sıçraya sıçraya sınıfın ortasına doğru yuvarlanmaya başladılar...
Beş on tanesi gitti taaa, Maraton'un pabuçlarının burnunda durdu:
"Kimden döküldü bunlar, çıksın!"
Ses yok. Bakışları, Hababam Sınıfı'nı önden arkaya taradı. Tam Sidikll Turan'ın üzerinde durdu:
"Sen gel!"
Maraton Sidikli'nin cebine elini daldırdı. Bir avuç leblebi ile çıktı eli:
"Tamam!" dedi. "Gözümden hiçbir şey kaçmaz! Yürü Mahmut Bey'e!"

-------------------------------

İNEĞİN TABANI

Domdom Ali, en yumuşak sesiyle İnek Şaban'ı kandırmaya çalışıyordu:
"Bak, Şaban'cığım, şu altı tane kâğıdı sağ tabanının altına lâstikle tutturacağım. Değiştir, dedikçe sen teker teker çekip alacaksın!"
İnek Şaban bir türlü yanaşmıyordu:
"Peki, Maraton Raşit elimde kâğıdı görürse... Kopyayı ben yapmış olmaz mıyım? Hayır olmaz böyle şey! Yapamam!"
"Olmayacak nesi var. Kâğıdı değiştirip atmak bir saniyelik iş. Sonra karşında kim var? Maraton Raşit, değil mi? O mu yakalayacak seni? Sen Kel Mahmut'ta kopya yapmış adamsın!" İnek Şaban yumuşar gibi oldu:
"E... Peki... Sonra?"
"Sonrası monrası yok. Sen sıranın dışındaki sağ ayağını dik tutacaksın. Altında kâğıtlar... Maraton gelirken basacaksın üstüne. Sen peki, de Yenice hazır!"
"Peki!"
Pazarlık bitmişti. Konuşmayı dinleyen Kalem Şakir:
"Ulan, İneğin tabanının altı bile para ediyor be!" diye söylendi.
Yıkılmaz Hadi, Tabiiye kitabının sayfalarını yırtıyordu:
"İneğin arka ayakları bir Yenice sigarası... İnsan inek olmalı hayatta..."dedi.
Tabiiyeden, yazılı yoklama vardı. Baştan başa çalışılacaktı memelilere. Ama Hababam Sınıfı çalışmadan kazanmanın tek metodu üzerine kafa patlatıyordu. Gözünü sevdiğimin kopyası... Ne doktorlar, ne avukatlar, ne mühendisler yetiştirmişti şimdiye kadar. "Gözümden hiçbirşey kaçmaz!" diye sıraların üstünden atlayarak kopya yakalamaya çalışan Maraton Raşit bile tabiiyeciliğini kopyaya borçlu değil miydi? Avucunun içine sakladığı küçük kâğıtlardan bitkilerin lâtincelerini çaktırmadan okuması kopyacılıktan başka bir şey miydi sanki?
Şimdi biz de ondan aldığımızı ona satacaktık.
Kimisi kitabı parçalayıp elindeki listeye göre tam sekiz cebine yerleştiriyor, kimi alfabetik rulolar hazırlıyordu. Domdom Ali yepyeni bir yöntem bulmuştu. Bakalım ne netice verecekti? İnek Şaban'ı razı etmiş, taban büyüklüğündeki kâğıtları lastikle tutturmuştu pabucunun altına. Yakalanırsa Şaban yakalanacaktı. Tam İnek'lik bir işti bu.
Tulum Hayri'nin son sınıfta bir kardeşi vardı. Kendinden küçüktü ama becerikli çocuktu. Ona güvendiği için, değil çalışmak, kopya bile hazırlamamıştı.
Soruları yazınca kâğıdını pencereden dışarı kaydıracak kardeşi kitabı açıp yazdıktan sonra tekrar pencereden içeri sürecekti.
Herkes harıl harıl hazırlıkları yaparken Tulum Hayri yanımda albümünü açmış resimlere bakıyordu.
Maraton derse girdiği zaman tam teçhizat hazırdık.
"Yazın!" dedi, "Geviş getiren hayvanların hazım cihazları!", yazdık.
"Sual iki... Sual üç... Sual dört..."
"Efendim!" dedik, "Bu derse yetişmez."
"İkinci ders de tabiiye... Sual beş..."
Tulum Hayri pencerenin aralığından kâğıdı kardeşine sürdü. Oyalanmak için önündeki kâğıda bir şeyler yazmaya başladı. İnek Şaban sağ ayağını dikmiş, arkasındaki sıradan Domdom Ali okumaya çalışıyordu... Birinci sorunun cevabını ben bile görebiliyordum sıramdan.
Maraton Raşit sıraların üstüne fırlamış sekerek dolaşıyordu. Sağına soluna bakınanların başına dikiliyor, o dikilirken arkasındakiler yapacağını yapıyordu. Sıradan aşağı atlarken elindeki kalemi düşürdü, fakat bir türlü eğilip alamıyordu. Kalemin etrafında dolaşıyor, tam eğilip alacağı sırada bir kâğıt hışırtısı duyunca, hemen doğruluyordu. Tulum Hayri bulmuştu eğlenceyi. Maraton elini uzattığı zaman kalemle bir iki vuruyordu. Hemen kulak kesilen Maraton doğruluyor, sağına soluna bakınıyordu.
Domdom Ali, İneğin tabanındaki birinci kâğıdı bitirmiş, ikinciye geçmek istiyordu. Pazarlığa göre İnek sırtına dürtülünce üsttekini çekip alacaktı. Domdom, dürtüyor, Şaban yere yapıştırdığı tabanını oynatmıyordu bile.
Maraton Raşit, Domdom'un kıpırdanmasından kuşkulanmıştı:
"Çık sıradan!" dedi, "Eller yukarı!"
Tepeden tırnağa aradı, bir şey yok.
"Yazsana!" dedi, "Ne kıpırdayıp duruyorsun!"
"Düşünüyorum!"
"Baksana Hayri'ye, boş duruyor mu hiç?"
"Çok kolay sorular efendim!" dedi, Hayri.
"Çalışan için kolay... Bak bu Efendi, tutuldu kaldı..."
Bu konuşma öbür uçtakilerin çok işine yaramıştı.
"Kıpırdamayın!" dedi. "Gözümden hiçbir şey kaçmaz!"
Maraton uzaklaşınca Domdom:
"Ulan değiştirsene kâğıdı, içemezsin sigarayı sonra!"
İnek aldırmıyordu. Domdom kızmıştı:
"İnekliğin lüzumu yok, değiştir kâğıdı!"
Tulum Hayri kardeşinden kâğıt bekliyordu, aradan bir saat geçtiği halde alamamıştı. Cam daha yeni boyandığı için arkasını göremiyorduk ama, bir aralık dışarda Kel Mahmut'un sesini duyduk. Herhalde camın dibindeki çocukları kovalamış, belki de yakalamış olacaktı.
Maraton en geriye kalan Tulum'un kâğıdını da çekip aldı. Hayri:
"Efendim o değil!.." diye atıldı ellerine.
Tulum, bütün ders oyalanmak için abur cubur şeylerle doldurmuştu kâğıdını. Maraton:
"Neden bu değilmiş. Üstünde tabiiye yoklaması yazıyor. Adı, Hayri... numarası 248... Sınıfı... Tamam güzel güzel yazmışsın..."
"Değil efendim. Yoklama kâğıdı değil o... Ben şey yazmıştım!"
Maraton kuşkulanmıştı. Yeni harfleri zor okurdu. Refüze'yi kaldırdı:
"Oku!" dedi, "Şu kâğıdı."
Tulum, Refüze'nin üzerine atıldı.
"Ver onu bana!"
Refüze işi anlamıştı. Tulum'a bir işaret çaktı:
"Sen merak etme!" demek istiyordu. Tulum yatıştı, yerine geçti.
Refüze başladı okumaya:
"Sual bir... Geviş getiren hayvanların tek midesi yoktur. Mideleri dört bölmedir. Kırkbayır, şirden..."
Maraton:
"Atıyorsun!" dedi, "Kâğıtta öyle bir şey yok... Ver şunu bana!"
Aldı kekeleyerek okumaya başladı:
"Memeli hayvanlar, bilhassa yaz aylarında çayıra çıkarlar. Kibar memelilerin dilinde bu çayırın adı sayfiyedir..."
Maraton söylenmeye başladı:
"Nedir bu?.. Yoklama kâğıdı mı?.. Ne terbiyesizlik bu..."
Tulum:
"Söyledim efendim, yoklama kâğıdı değil dedim, dinlemediniz!"
Maraton okumaktan da kendini alamıyordu:
"Ceylânlar, ahular pek rağbette olan memelilerdendir.
Memelileri tek isimle kısaca belirtmek gerekirse "İnek"ten daha manalı bir kelime bulamayız.
İneklerin bir de kırım cinsi vardır ki bizim Şaban bunun en tipik örneğidir."
Buraya gelince artık Hababam Sınıfı kendini tutamazdı. Tepine tepine toptan gülüyorduk. O kadar kendimizden geçmiştik ki Kel Mahmut bile sınıfı boş sanmış, harita sopasıyla aşağıdan "tak... tak!" vurmaya başlamıştı.
---------------------------------------------------------------


SINIF DEĞİL, ŞANO

Otello Kemal, onbirlere Eşber'i oynatacaktı. Hababam Sınıfı'nın Güney duvarındaki sahneye yandan açılan pencerenin kâğıtları sökülmüş, sınıfın tadı kaçmıştı. Etütlerde uyumak bile zorlaşmıştı artık. Ne adamdı bu Otello Kemal! Bir kulis oluvermişti Hababam Sınıfı, Sumru'nun (onbirlerdeki Zenne Yaşar) makyajını yapıp kırıta kırıta dolaşması bütün sınıfı şair etmişti. Divan edebiyatından akılda kalan bütün mısralar dökülüyordu ortaya:
"Ayağın sakınarak basma aman sultanım,
Dökülen mey kırılan şişei rindan olsun!"
Ya da Refüze'nin tekrarladığı:
"O gül endam bir al şâle bürünsün yürüsün,
Ucu gönlüm gibi ardında sürünsün yürüsün," beyitleri gibi...
Bir şiir havasıdır esiyordu Hababam Sınıfı'nda Nedense bu hava Haşimci Piyale İhsan'ı kızdırıyordu. Sivas'tan verilmişti bu liseye. Hababam Sınıfı'na girdiği gün bir biçimine getirip:
"Ateş doludur tutma yanarsın
Karşında şu gülgün piyale!" mısralarını okumuş, lâyık olduğu adı da almıştı.
İlk ders, Piyale İhsan'ındı, Palamut Recep, yerinden oynatılmış sıraları hizaya getirdikten sonra:
"Çocuklar!" dedi, "Sahne açılmışken Piyale'ye söyleyelim, bir piyes de biz oynayalım. Ha, ne dersiniz?"
Bütün Hababam Sınıfı Şaban hariç, "Oynayalım!" diye onayladı.
Palamut:
"Ne oynayalım ama?"
Tulum Hayri:
"İnek Şaban'ı!" dedi.
İneğin olgunluğu üzerindeydi, fazla kızmadı:
"Sen inek'in kuyruğuyla oyna!" diye bir espri bile yuvarladı.
Refüze Ekrem:
"Bırakın İnek'i sabah sabah... Biz Kel Mahmutu oynayalım!"
"Oynayalım!"
"Söyleyelim bizim Plyale'ye"
Palamut kapıya gitti geldi:
"Tamam, geliyor... Herkes yerine!"
Piyale İhsan, bugün çok yorgundu. Uzun saçlarını tarayacak zaman bulamamıştı. Kürsüye geçince her iki kulağına düşen kırçıl saçlarına parmaklarını takarak düzenledi. Sonra iri camlı gözlüğünü, ceketinin eteğiyle sildi. Tam derse başlayacaktı ki Refüze kalktı ayağa:
"Efendim!" dedi, "Bir müsamere de biz verelim. Onbirlere Otello..."
"Otello'yu mu oynayalım?"
"Hayır efendim. Onbirlere Otello Kemal Bey, Hamit'ten Eşber'i oynatıyor."
"Hamit'in Eşber'i, oynanmak için yazılmamıştır ki... Zaten onun bütün tiyatroları böyledir. Şiirleri..."
Hâmit'ten hiç hoşlanmayan, edebiyatçı geçinen Refüze:
"Efendim şiirleri de okunmak için değildir..." diye lâfa karıştı...
Piyale kızmıştı:
"Küstah!" diye çıkıştı. "Sen nasıl olur da bir büyük şaire..."
Palamut sadede gelinmesini istiyordu. Bütün sınıf dersin kaynatılmasından memnundu ama:
"Efendim... Bir piyes oynasak, realist bir piyes... Meselâ."
Piyale yeniden kızmıştı:
"Sen realizm nedir biliyor musun? Realizm Emil Zola'yla birlikte ölmüştür. Edebiyat... Sembolizm demektir."
"Peki efendim... öyleyse sembolik bir piyes... Meselâ Kel Mahmut..."
"Kimdir bu Kel Mahmut?.."
"Kel Mahmut bir tiptir, bir idareci tipi... Bütün idarecileri sembolize eder..."
"Hayır. Sembolik tiyatro yoktur, olamaz da... Olsaydı Haşim yazardı..."
Refüze parmak kaldırmadan yine lâfa karıştı:
"Öyleyse Piyaleyi oynayalım!"
"Piyale mi?"
"Öyle ya efendim. Büyük Şair Hamit'in Eşber'i okunmak için yazılırda Piyale niçin oynanmak için yazılmaz?"
"Otur, terbiyesiz... Sizden edebiyat çok uzak... Edebiyat demek görüş demektir. Siz burnunuzun ucunu görmeden..."
"Efendim, Haşim görebilmiş mi burnunun ucunu?"
Piyale'nin kan beynine fırlamıştı:
"Haşim sizin aynada gördüğünüzü duvarda görmüş... Haşim tabiatı bir tül perde arkasından seyretmiş,.. Haşim bir tül perde arkasından bütün evreni..."

Ön sırada oturan Kalem Şaklr, İnek Şaban'a bir tutam ot gösteriyor, onu deli ediyordu... Şaban'ın savurduğu küfürleri Piyale bile duymuştu. Parmağını Şaban'a doğru uzatarak;
"Çabuk söyle!" dedi, "Şimdi ne söyledim?"
Şaban büsbütün afallamıştı:
"Ahmet Haşim... Tül perde..."
"Söyle, ne olmuş tül perdeye?"
"Efendim Haşim, şiirlerini perde arkasında yazarmış!"
"Ne perdesi be?"
"Efendim tül perde!"
"Otur!"
Cebinden not defterini çıkardı. Adının, numarasının hizasına kırmızı kalemle bir + işareti koydu:
"Görüşürüz seninle!"
Sonra bütün sınıfa çıkıştı:
"Edebiyat ne kadar uzak sizden, Haşim ne kadar uzak. Ben bütün şiir zevkimi Haşim'e borçluyum, Haşim tabiatı görüş, insanları anlayış, seziş demektir. Haşim'de görüş yok ha!"
Refüze yavaştan:
"Dur!"
dedi, "Ben sana şimdi görüş nedir, seziş nedir göstereyim. Burnumuzun dibini hangimiz görmüyoruz, bakalım! Çocuklar oyun başlıyor! Piyaleyi oynayacağız, Piyale İhsan'ı!"
Çekmeceden çantasını aldı. Sahneye açılmış pencereden yavaşça atlayıp gözden kayboldu, Az sonra kapı vuruldu:
Piyale dik bir sesle:
"Giriniz!" diye emir verdi.
Refüze koşarak gelmiş gibi, nefes nefese:
"Efendim afedersiniz..." dedi, "Annem hastalandı da doktora gitmiştim."
Hababam Sınıfı'nda tek bir gündüzcünün bile bulunmadığını bilmeyen Piyale:
"Geç!" dedi, "Geç kalma bir daha!"
"Teşekkür ederim!"
Bir falso olmasın diye dudaklarımızı ısırıyorduk. Refüze gayet soğukkanlı geldi, yine sahneye açılan pencerenin yanına oturdu. Çantayı sıraya koydu. Bir tomar kitap alarak tekrar kaydı dışarı. Az sonra kapı üç kere vurulmuştu:
"Giriniz!"
Piyale dersi kesmiş, gözlerini kapıya dikmişti. Refüze daha kalın bir sesle: "Treni kaçırdım da... Affedersiniz?.."
Kızmıştı:
"Ders mi yapacağız, trafik memurluğu mu?"
Sağ elini sıralardan tarafa uzatarak:
"Geç!" dedi.
Hiç olmazsa gülme nedeni bulmuştuk. Katıla katıla gülüyorduk. Piyale esprisinin hoşa gittiğinden memnun yeniden derse başladı. Biz tepîne tepine gülerken Refüze çoktan kaymıştı sahneye... Kapı bu kez de altı kere vuruldu. Piyale nezaketi bir yana bırakarak:
"Gir be!" diye bağırdı.
Refüze'nin arkasında bir pardesü vardı bu kez, elinde de bavul kadar bir çanta. Kasketini bile çıkarmamıştı. Piyale:
"Çıkar şapkanı be... Sınıftasın!" diye bağırdı.
Refüze şaşkın bir davranışla:
"Ah! Pardon efendim. Memleketten geliyorum da izinliydim..."
"Ne izini bu?"
Tulum:
"Hava teptili!" diye gevezelik etti.
"Ne izini, söylesene?"
Refüze'nin gözleri dolu dolu oldu:
"Efendim ben yatılıyım... Telgraf almıştım da... Mahmut Bey, sağ olsun, izin vermişti."
"Ne telgrafı?"
"Baban ağır hasta, acele gelesin diye."
"Geçmiş olsun, nasıl şimdi?"
"Öldü!"
"Ya! Vah vah... Başın sağ olsun. Geç otur!"
Bu ölüm haberine Hababam Sınıfı hüngür hüngür ağlıyacak yerde katıla katıla gülüyordu.
Piyale İhsan şaşkın şaşkın bakıyor:
"Ne taş kalpli sınıfsınız!" diyordu "Hiç böyle sınıf görmedim!"
Refüze pardösüyü çıkarmıştı. Yeniden pencereden sızacaktı ki zil çaldı. Bu zil, aynı zamanda oyunun bittiğini haber veren bir gongdu. Hoca sınıftan çıkınca Refüze ayağa kalktı:
"Sayın seyircilerim!" dedi, "Oyunumuz burda bitti... Kanlıkavak cinayeti! Ayrıca duettolar, kantolar... Askere beş kuruş, başı bozuk iki çeyrek!"

-----------------------------------------------------
SOL KROŞE

Hababam Sınıfı donlu atletli, jimnastik salonunda sıra olmuş, Badi Ekrem'i bekliyorduk. Tulum Hayri, göbeğine kadar önü açık bir atlet giymiş, bacağım kalınlığındaki kolları ortaya çıkmıştı. Bir sağ başa, bir sol başa koşuyor bizi hizaya getirmeye çalışıyordu.
Önümüzde içi dışına çıkmış bir güreş minderi seriliydi. Müsamere için iki haftadır perende ekzersizıleri yapıyorduk üzerinde. Bu işi kıvıran beş altı kişiyi geçmediği halde, Badi Ekrem hepimizi teker teker zorluyordu.
Tulum Hayri Kalem Şakir'e saati sordu. Atletinden aşı çubuğu gibi fırlayan kolunu burnunun ucuna kaldıran KalemŞakir:
"On dakika geçiyor!" dedi.
"Nerde bu Badi Ekrem!"
"Geçen ders pek keyfi yoktu."
"Var bunda bir iş!"
"Müdür müsamere için kötü sıkıştırıyor, dersten soğudu Badi!"
Tulum hepimizi tersledi:
"Ne soğuması be! Maraton Raşit'le kaynatıyor içerde... Dikilin dikildiğiniz yerde. Tazı gibi koşturacak değil mi gelirse..."
Birden soyunma odasının kapısı açıldı bastıbacakla düztaban hesabı, Maraton Raşitle Badi Ekrem atletli donlu çıktılar ortaya, Domdom Ali kendini tutamadı:
"Yaşa Aslan Hocam!" diye bağırdı. Bu başıbozukluk, bizdeki spor geleneklerine aykırı olmadığı için Maraton güldü geçti Sanki kafasını bugünün şerefine pırıl pırıl kazıtmıştı Daracık bir don giymiş bütün yuvarlak yerleri baldır etlerine kadar yumruk yumruk fırlamıştı dışarı... Vücut yapısı atletten çok pahlivanı, hem de lâpacı bir somun pehlivanını anımsatıyordu.
Tulum:
"Dikkat, sağa bak!" komutunu verdi Oysa her ikiside sol baştan geliyorlardı. Tulum'un verdiği ilk komuttu bu, Ufak tefek aksaklıklar olacaktı doğal olarak. Ama başlarımız zaten geldikleri yana çoktan dönmüştü.
Badi Ekrem, biraz da otoritesini Maraton Raşit'e göstermek için:
"Nerde Recep?" diye Tulum'u paylar gibi sordu.
"Burda!"
"Peki kumandayı neye sen veriyorsun!"
"Bir kusur mu ettik?"
"Bir değil, üç kusur! Önce, hazırol diyecektin! Sonra, sola bak kumandası verecektin! Daha sonra... Hepiniz Raşit Bey'e değil, benim gözlerimin içine bakacaktınız!"
Yalnız o değil bütün sınıf, Maraton Raşlt'e bakıyordu. Topuklarını kaldırıp indirerek, kollarını açıp kapayarak kültür fizik yapıyordu.
Badi Ekrem:
"Çocuklar! Müdür Bey'in emri var!" diye başladı.
Müdür Bey'in akıllıca bir emrine rastlamadığımız için, "Yine ne saçmalamış!" gibilerden kulak kesildik. Badi Ekrem devam ediyordu:
"Hani müsamereye... Jimnastik gösterilerine hazırlanıyorduk ya... Bu ders size Raşit Bey..." Maraton iki üç adım atarak ilerledi, kumandayı eline almak üzere sağ başta dikildi.
Badi'nin kızdığı belliydi:
"... Evet size Raşit Bey bir şeyler gösterecek!"
Maraton Raşit iki adım daha atarak etkileme alanına girdi, sözü Badi Ekrem'den teslim almıştı:
"Bütün liseler jimnastik gösterileri yaptılar, bütün gazeteler onlardan sözetti... Bizim lisenin şerefi yok mu?"
Hep bir ağızdan:
"Olmaz olur mu?" dedik.
"Bizim müsameremiz hepsinden parlak olmalı!"
"Olmalı!"
Sonra ayağının ucuyla yerdeki mindere dokunarak:
"Size şu minderde Japon oyunları göstereceğim!"
Kalem Şakir dayanamadı:
"Sağol Hoca'm!"
Maraton Raşit, sesin geldiği tarafa doğru baktı:
"Çık sıradan dışarı!"
Kalem Şakir beş adımda minderin üstüne çıktı. Maraton:
"Şu adamı görüyor musunuz?" dedi, "İşte şu adam öğreneceği jiu-jitsu oyunlarıyla dağ gibi bir adamın saldırısından kendini koruyabilir."
Domdom All'yi de çağırarak, Şakir'le ikisi üzerinde denemelere başladı. Şakir'in kendini koruması şöyle dursun. Domdom'un dokunmasıyla minderin üzerine kapaklanması bir oluyordu.
"Olmuyor, çocuklar!" dedi.
Sonra Palamut Recep'le İnek Şaban'ı çıkardı. Palamut'u minderin bir köşesine, Şaban'ı öbür köşesine gönderdi. Şaban'ın yanına giderek sözde Palamut'a duyurmadan:
"Şimdi senin üzerine arkadaşın saldıracak, sen kolunu kaptığın gibi dirseğini kıvıracaksın. Hooop! Keseceksin ayaklarını yerden. Hazır mısın?"
İnek gözlüğünü çıkarmış bize vermişti.
"Hazırım!" dedi.
Sonra Palamut'a döndü:
"Haydi hop! Atla üzerine!"
Şaban harfi harfine dediklerini yapmıştı. Şaban zorlayıp dururken Palamut biçimli bir çelme takar takmaz Şaban sırtüstü gitti, öyle hızlı gitmişti ki iki ayağı birden havaya kalkmıştı.
Hepimiz tepine tepine gülüyorduk. Bu işe Badi Ekrem bile bayılmıştı. Maraton'a yaklaşarak:
"Bunların hangisi Japon oyunu yaptı? Ayaktaki mi, yerda yatan mı?" diye sordu.
"Aptal!" dedi, "Anlayamadı."
"Anlasaydı ne olacaktı ki sanki..."
"Bu sefer o sırt üstü gidecekti..."
"Hiç zannetmiyorum!"
"Buyurun, çıkın karşıma! Bana sıkı bir yumruk atın! Atmaya vakit bulamadan bakın nasıl sırtüstü gideceksiniz!"
Badi bir kurbağa gibi yamrı yumru vücudunu "Öyle bir süzdükten sonra Maraton'u çatlatan bir soğukkanlılıkla:
"Biraz şüpheli!" dedi.
"Peki, buyrun öyleyse!"
O çalımlı futbolcu yürüyüşüyle yan yan geçti karşısına
Maraton:
"Salla yumruğunu!" dedi.
"Sallarsam ne olacak!"
"Yumruğu sallar sallamaz kendini yerde bulacaksın Haydi, hop!"
Eee artık... Badi'nin tepesi atmıştı Eğer hem yumruğu sallar, hem mindere yapışırsa Hababam Sınıfı'nın dilinden kurtulamayacağını biliyordu.
Kendinden en az yarım metre uzun olan Maraton'un tam karşısına geçti. Maraton Raşit rakibine şöyle küçumseyerek bir baktıktan sonra:
"Haydi!" dedi "Salla yumruğunu!"
Badi Ekrem, topuklarını kaldırıp, dişlerini sıkarak bir sol kroşe gönderdi. Sağ kroşe zaten gönderemezdi. Sağ kolu çolak olduğu için ister istemez solaktı. Maraton iki elini kaldırıp bir şeyler yapmak istedi. Badi Ekrem'in yumruğu tam çenesinin üstüne oturmuştu. Maraton önce kıpırdamadan bir iki saniye dikilip kaldı. Sonra devrilen bir heykel gibi oynak yerleri kırılmadan kapaklandı mindere.
Badi Ekrem, yumruğundan böyle bir keramet beklemediği için afallayıp kalmıştı. Şaşkın şaşkın yerde yatana bakıyordu.
İşin başındanberi bütün bu Japon numaralarına küçümseyerek bakan Tulum Hayri, sıradan çıktı, hala şaşkın şaşkın dikilen Badi Ekrem'in sağ kolunu kaldırdı havaya:
"Tamam!" dedi. "Şampiyon!"
Maraton Raşit, bir eliyle çenesini yoklayarak kalkmak istedi, beceremedi. Minderin üstünde bağdaş kurup oturdu kaldı...
"Vay anasını!" dedi, "Solak olacağını hiç düşünememiştim! Sağ kroşe bekliyordum senden!"
---------------------------------

ERKEK SEVİM

Palamut Recep postacıdan iki Yenice karşılığı aldığı mektupları, kürsüye çıkmış dağıtıyordu. Onları, Kel Mahmut'un elinden ancak Yenice sigarası karşılığı kurtarabiliyorduk. Beş mektuba kadar bir, daha çoğu iki Yenice sigarası... Zarfların üstündeki sınıf ve şube yerine yazılan H.B. harfleri postacı için büyük kolaylıklar sağlıyordu. Doğrudan doğruya "Hababam Sınıfı" diye yazanlar da vardı ki, bunlar eşten dosttan sayılan yakınlardı. Palamut mektupları dağıtırken adresi tam söyler, H.B. rumuzunu açarak okumaktan zevk duyardı.
Bugün Hababam Sınıfı şanslıydı,
İnek Şaban'ın bile mektubu çıkmıştı Palamut, kendi mektubunu da yüksek sesle okudu! "Sayın Recep Palamut... Nokta nokta Lisesi Hababam Sınıfı... Numara 881, İstanbul" yazıdan tanımıştı.
"Bizim Çapraz Fuat'tan!" dedi.
Sınıf arkadaşıydı geçen seneden,
Okumaya devam etti;
"Bay Turan..." Sidikli diyecekti, zarfta böyle bir şey yoktu.
"Bay Turan Özügenç... Nokta nokta Lisesi Hababam Sınıfı... Numara 1286, İstanbul."
Gözler yarı ciddi, yarı alaylı Sidikli Turan'a döndü. Tulum Hayri'nin sorması gerekirdi, sordu;
"Kimden?"
Sidikli, zarftan bir şey sezememişti:
"Dur bakalım!"
Zarfı açtı üç dört satır kadar bir şeydi. Okudu, kızardı, morardı... Sonra sapsarı kesildi... Tekrar kızardı, kaldı.
Uygun bir şey söylemeliydi:
"Evden canım teyzemlerden..."
Refüze:
"Ne yazıyor, hayırlı mı bari?"
"Hiç canım beni çağırıyor da Cumartesi'ye..."
"Hadi, işin iş gene!"
Oysa Refüze, mektupta ne yazdığını noktası noktasına biliyordu, kendisi yazmıştı çünkü. Mektup:
"Sevgili Turancığım diye başlıyordu:
"Her Cumartesi yolumu beklediğinizden anlamış bulunuyorum ki, beni seviyorsunuz, inkâr etmeyln. Bunu bakışlarınızdan anladığımı cesaretle söyleyebilirim.
Ben de size karşı herhalde ilgisiz değilim.
Bu Cumartesi saat 2 de Taksim'de Abidenin önünde sizi bekliyorum, sevgiler. Sevim"
Bu mektubun daha rahat bir yerde okunması gerekirdi. Çekmeceden Yenice paketini kaptığı gibi helanın yolunu tuttu. Kapıdan çıkar çıkmaz, Tulum Hayri:
"Yuttu enayi!" dedi.
Bir gülüşmedir başlamıştı.
Refüze:
"Eh, Erkek Sevim'e en nihayet bir kısmet çıktı..."
Oyunun gerisine aklı yatmayan Yıkılmaz Hadi:
"Peki, Cumartesi günü Sevim gelmeyince dalgayı çakmayacak mı?"
"Enayi iki saat Abide'nln dibinde dikilecek. Sonra bizim Melahat, ikinci metktubu verecek, Sevimin ağzından kız gelemediği için özür diledikten sonra bir de adres verecek. Enayi de döşenecek mektubu... Dalga, bundan sonra başlayacak... İşleteceğiz enayiyi... Yazdığı mektupları boyuna okuyacağız sınıfta... Erkek Sevim'e takılmayı görsün Hırbo!"
Cumartesi'yi iple çektik. Sidikli her gece yüzünü kremleyip sivilcelerini köreltmeye çalışıyordu. Gözüne uyku girmiyor, yatağında dönüp duruyordu. Biz fazla üstüne gitmiyorduk.
Teyzesindekl toplantıya çağırıldığını bize inandırmaya çalışıyordu. Bu yalan, onun çok işine yaradı. Elbiselerini ütülemek, kolalı gömlek giymek için bir vesileydi bu.
Cumartesi günü tam saat beşte kalktı, traşı bir saat sürdü... Yüzünü kremledi, pudraladı. Uykusuzluktan sivilceleri pütür pütür kabarmış, bütün yüzünü, alnını, boynunu kaplamıştı. Yemeden, içmeden kesildiği için de boynu incelmiş, bir horoz boynu gibi uzayıp kalmıştı.
Yemeğine Tulum Hayrl kondu. Cumartesi verilen tatlıları ta Çarşamba'dan peylemişti. Yemek zili çalar çalmaz açılan dış kapıdan fırlayıp gitmişti. Biz güle oynaya yemeğimizi yedik. Yemek boyunca Sidikli'den konuştuk. Son günlerde öyle atıyordu ki, teyzesindeki çaylarda elden geçirmedik kız bırakmamıştı. Hak etmişti bu oyunu.
Onun nasıl olsa beklediğini bildiğimiz için, bir bayram günü neşesiyle birer ikişer Taksim'de toplanıyor, kenardan köşeden Sidikli Turan'ı seyrediyorduk. Pardösü kolunda gidip geliyor, bir kolundaki saate, bir de meydandakine bakıyordu.
Saat tam iki buçuk olmuştu. Hemen bütün Hababam Sınıfı tamamlandı. Şöyle bir dikkatli baksa hepimizi görebilirdi, hiç oralı değildi ki... Görse de tanıyacağı yoktu zavallının.
Üçe doğru Refüze'nin Melâhat'i gelecek, düzme mektubu verecekti. Yoktu görünürlerde...
Saat tam üçte hiç beklemediğimiz bir şey oldu. Karşıdan... Lisenin en bitirim kızları göründü, ortalarında da Erkek Sevim... Sidikli, Sevimci'ğini görünce kazık gibi çakılıp kaldı. Her Cumartesi kızın peşine düşen, türlü diller döken o Sidikli değildi sanki.
Kızın elinde küçük bir de paket vardı. Kızların sinsice gülüşleri, bir oyunun başlamak üzere olduğunu gösteriyordu.
Erkek Sevim kazık gibi çakılan Sidikli'ye yaklaştı. Alaylı bir selamdan sonra elindeki paketi uzattı. Kim bilir, belki de kalamayacağını söylemiş, şu hediyenin kabulünü rica etmişti. Turan alsın mıydı, yoksa almasın mı? Ama almaması için hiçbir neden yoktu ortada. Kabalık olurdu bu... Erkek Sevim, bir iki lâf ettikten sonra çekip gitti.
Sidikli kadar biz de şaşırmıştık. Bu olan biten işler programda yoktu. Ne olmuştu acaba? Melâhat gelmiyecek miydi? Ne vardı bu paketin içinde?
Sidikli bize doğru geliyor, hayatından çok memnun görünüyordu. Yolun kanarına çekildik, henüz ne yapacağımızı biz de bilmiyorduk.
Turan, ilk önüne çıkan sokağa saptı... Biz de arkasından. Hem yürüyor, hem de elindeki paketi çözmeye çalışıyordu.
Paket çözüldü, içinden bir şey, bir çamaşır... Hayır iki parça çamaşır... İki don... Tam bunları açarken yere bir şey düştü... Bir tüp... Bir krem tüpü...
Sidikli ve sivilceli Turan'a bunlardan uygun armağan da olamazdı. Biz artık kendimizi tutamazdık. Attığımız kahkahalar onu rüyadan uyandırdı. Bütün Hababam Sınıfı'nı karşısında görünce dona kalmıştı. Oyunun beklenmeyen finali bizi de şaşırtmıştı.
Demek Melahat oyunu açıklamış, Sevim'e erkekliğini gösterecek yeni bir fırsat daha vermişti.


---------------------------

BUNLARIN HEPSİ BAŞKA BİR SİTEDEN GEÇİRMEDİR LÜTFEN BEĞENDİYSENİZ +++REP VERİNİZ LÜTFEN


GEORGE isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)  
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konu Seçenekleri
Modları Göster

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodları Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Açık
Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz