Rüzgar ve güneş enerjisinde olduğu gibi

üretim maliyetleri düştükçe jeotermal enerjiye olan ilgi de yükselecektir. Halen bir jeotermik santralin tesis süresi ile maliyeti kömür ve su kaynaklı santrallere göre daha düşüktür. Jeotermal enerji kullanımı 2025 yılında 5 exajüle ve 2050'de belki de 10 exajüle yükselerek 21.yy da mütevazi ama önemli bir rol oynayacaktır.
Görüldüğü üzere

enerji elde etmek için doğal yapıları mahvetmekten başka seçenek göremeyenleri yine doğanın kendisi utandırıyor. Güneşi

suyu

rüzgarı

hatta gübresiyle bize görmezden gelinemeyecek bir seçenekler serisi sunuyor. Bu dosyayı hazırlarken elimize geçen bir gazete kupürü İstanbul ve Çanakkale boğazlarının çift yönlü akıntılarından elektrik elde etmenin mümkün olduğunu

ancak bu yönde hazırlanan projelerin pek ciddiye alınmadığını yazıyordu. İşte bu gibi durumlar iki gerçeği ortaya çıkarıyor: Birincisi

enerji kaynağı olarak öne sürülebilecek tek seçenek atom değil. İkincisi de sistemin derdi insanlara ucuz

sürekli ve temiz enerji sunmak hiç değil.
Birinci gerçek amatör bir araştırma dosyasıyla bile ortaya konabildi sanırız. İkinci gerçeği ise egemen yapı duyarsızlığı

sorumsuzluğu ve yalancılığıyla kendi kendine ele vermektedir. Halkın duruşunu manipüle etmeye yönelik uyduruk elektrik kesintilerinden

parayla kiralanan "nükleer övücü" profesörlerin çığırtkanlığına kadar sistem elindeki tüm kozları oynamakta

yakalamaya çalıştığı meşruluk zeminini de iyiden iyiye yitirmektedir.
Sonuç olarak sistem

enerjiden çok enerjinin rantına ihtiyaç duyuyor. Bu bir enerji açığının varolmadığı anlamına da gelmiyor elbette

ancak her ne kadar tartışmamızın ekseni enerji ihtiyacı olgusu olsa da bu ihtiyacın nelerden kaynaklandığı da temelden sorgulanmalı

"bu kadar enerji ne/kim için sorusunu herkes kendi kendine sormalıdır. Son yıllarda endüstrileşmenin global düzlemde dizginlerinden boşalması

pompalanan tüketim çılgınlığı

üretim ilişkilerinde kuralsızlığın kurallaşması ve kurumsallaşması...vs burjuvaziyi her şeye muktedir ulus-aşırı bir güç haline getirirken

ihtiyaca göre değil artık değerin artırımına yönelik bir endüstriyel yapılanma politikasını da beraberinde getiriyor.
Tüm bunlar toplumsal özgürleşmenin önüne dikilen engellerdir. Her türlü kitlesel denetimden uzak bu tahakkümcü yapının bir uzvu da nükleer enerjidir. Bu bilinçle çevresel duyarlılığımızı motive edip bulunduğumuz her kulvarda bu nükleer cinnete karşı durmalıyız.