Konu
:
Kötü Huylar
Tekil Mesaj Gösterimi
12-05-2007, 21:38
#
1
(
permalink
)
By KaRiZMa
Kötü Huylar
36-YASİN:
1-2-3- Yâsin
çoğunluğun görüşüne göre Halil ve Sibeveyh'in açıkladıkları gibi sûrenin ismidir. Bazılarına göre yemindir. Allah Teâlâ'nın isimlerindendir. Bazılarına göre de Allah Teâlâ'nın kelâmını açtığı bir söz anahtarıdır. Bakara Sûresi'nin başında hakkında yapılan açıklama genel olarak burada da geçerlidir. Yalnız burada özel olarak şu iki rivayet vardır: Birisi
İkrime vasıtasıyla İbnü Abbas'tan rivayet edildiği üzere
Ey insan! demek olmasıdır. Birisi de Saîd b. Cübeyr'den rivayet edildiği üzere Hz. Peygamber'in bir ismi olmasıdır ki
"Emin ol ki sen
hiç şüphesiz gönderilen peygamberlerdensin." hitabı bunu andırır. Şifâ-i Şeri'fte anlatıldığı üzere Nakkaş
Hz. Peygamber'den: "Benim Kur'ân'da yedi ismim vardır: 'Muhammed
Ahmed
Tâhâ
Yâsin
Müddessir
Müzzemmil
Abdullah" diye rivayet etmiştir. "Hakâyık Tefsiri" sahibi Sülemî
Vâsıtî'den ve Cafer b. Muhammed'den: "Yâsin'in yâ seyyid (ey efendi) demek olduğunu da anlatmıştır.
Kırâet: Ebu Bekir
Hamza
Kisâi
Ravh
Halefi Âşir
"yâ"nın fethasını imâle ile okurlar. Aşere kırâetlerinin hepsinde "sin" vakıfta ve vasılda (duruşta ve geçişte) sâkin okunur. Kâlûn
İbnü Kesir
Ebu Amr
Hafs
Hamza "nûn"u vasılda izhar
diğerleri idğam ederler. Ancak Ebu Cafer hep sekit yaptığı için
onda da izhar lâzım gelir. de "vâv" kasem (yemin) içindir. Yalnız Yâsin'de yemin mânâsı bulunduğuna göre
atf için olmasını da caiz görenler olmuştur. Dilimizde ayrıca bir yemin harfi bulunmadığından
birçok yerlerde kasemi "hakkı için" diyerek ifade ediyoruz ki şöyle demek olur: Hem Kur'ân'ı Hakîm hakkı için. Hakîm: Hikmetli
hikmet söyleyen
hikmet sahibi yahut çok hakim ve muhkem (sağlam) mânâlarına gelir ki
Kur'ân hakkında hepsi de doğrudur. Emin ol ki sen
hiç şüphesiz risalet görevi ile gönderilen peygamberlerdensin. Görülüyor ki bu hitab hem yemin
hem hem
hem de isim cümlesi ile takviye edilip pekiştirilmiştir. Bu kadar kuvvetli tekit ise
ancak muhatabın
konuyu şiddetle inkâr ettiği makamda yakışır. Onun için burada muhatap Peygamberin kendisi olduğu halde
ona tebliğde bu derece tekide ne lüzum vardı? diye bir soru sorulabilir. Buna cevap şudur: Bu cümle "Fakat Allah sana indirdiği ile şahitlik eder ki
O bunu kendi ilmiyle indirmiştir. (Buna) melekler de şahitlik ederler. (Aslında) şahit olarak Allah yeter." (Nisâ
4/166) buyurulduğu üzere
gerçekte Allah tarafından Hz. Muhammed'in peygamberliğine bir şahitliktir. Bundan dolayı bu tekitler
işin başında şiddetli küfür ve inkârlarla karşılaşan Peygamberi kamu karşısında layıkıyla tatmin etmek ve güvence vermek içindir. Bu bakımdan şöyle demek olur. Bütün inkârcıların
inatçıların
kâfirlerin küfür ve inkârlarına rağmen emin ol ki sen
şüphesiz o peygamberlik görevi ile gönderilen
yani Allah'ın tebliğ edilmek üzere emanetini taşıyan ve dinlenilmediği takdirde hesabının sorulması kesinleşmiş elçileri olan hak peygamberlerdensin.
4- Dosdoğru bir yol üzeresin. Hiç eğriliği olmayan
dosdoğru Allah'a götüren yeni bir cadde üzerinde gönderildin ki
o islam şeriatıdır. Tenzile
nasb ile de ref' ile de okunur. Yani zaman zaman indirdiği vahyi ile O aziz
rahîm'in
bütün güç ve kuvvet
galibiyet ve zafer kendisinin olan ve kudretini tanıyan müminlere vereceği nimet ve rahmetine nihayet olmayan yüce kudret sahibi Allah'ın
burada Esmâü'l-Hüsnâ (Allah'ın güzel isimleri)dan" özellikle bu iki yüce ismin anılması "Allah şöyle yazmıştır: Andolsun ki
galib gelecek olan ben ve peygamberlerimdir." (Mücadele
58/21) ifadesiyle "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." (Enbiya
21/107) ifadesine işarettir.
5-6-Bu Kur'ân'ın indirilişinin hikmeti korkutup sakındırman için. Yani bu dünyanın bir âhireti bulunduğunu
sonunda hep o çok güçlü ve çok merhametli olan Allah'ın huzuruna varılıp hesap verileceğini
doğru yoldan gitmeyenlerin
tehlikeden korunmayanların sonlarının kötü olduğunu haber verip sakındırasın diye. Bir kavmi ki
babaları korkutulmadı. Pek uzak dedelerine değilse de yakın babalarına uyarıcı
yani Allah korkusunu anlatacak peygamber gönderilmedi de onlar
o kavim gafil kimselerdir. Doğru yolun ne olduğundan
sonucun nereye varacağından haberleri yoktur.
Kasas Sûresi'nde "Andolsun ki biz
ilk kuşakları helâk ettikten sonra Musa'ya kitap verdik.." (Kasas
28/43) âyetinde açıklandığı üzere Musa'ya Tevrat
ilk kuşakların helâk edilmesinden sonra verilmişti. O zamandan Hz. Muhammed'in peygamberliğine kadar geçen orta kuşaklar arasında İsrailoğullarına birçok peygamberler gönderilmiş olduğu halde
Araplara doğrudan doğruya bir peygamber gönderilmemiş olduğundan büsbütün gaflet ve dini bilgilerden mahrumiyet içindeydiler. Böylece Allah'ın rahmeti
Kur'ân'ın Arapça olmasını ve son peygamberin Araplardan gelmesini gerektirmişti. Gerçi Kur'ân'ın uyarısı Araba mahsus değil ve Resulullah
"Ey kitap ehli! Peygamberlerin arasının kesildiği bir dönemde bize ne bir müjdeci
ne de bir uyarıcı gelmedi demeyesiniz diye
size açıkça anlatan peygamberimiz gelmiştir. İşte böylece size müjdeci de
uyarıcı da gelmiş." (Mâide
5/19) buyurulduğu üzere
hem bütün kitap ehline gönderilmiş
hem de "Biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik." (Sebe'
34/28) âyetinin ifadesince bütün insanları davetle görevli bir müjdeci ve uyarıcı ise de
bu davet ve uyarı işin başında "En yakın akrabalarını uyar." (Şuarâ
26/214) emri uyarınca
en yakınından "Biz hiçbir peygamberi kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki
onlara apaçık anlatsın." (İbrahim
14/4) âyeti gereğince de Araptan başlayacaktı. Çünkü bunlar büsbütün gâfildiler.
7- Andolsun ki
daha çoklarına karşı (azab) sözü hak oldu. Kelimesinde kaseme cevaptır. "Allah'a yemin ederim ki muhakkak.." takdirinde Allah Teâlâ'nın yüce ismine bir yemini işaret eder.
Tefsircilerin çoğu burada "söz"den maksadın
"Andolsun ki
cehennemi bütün cinlerden ve insanlardan dolduracağım." (Secde
32/13) kelimesi olduğunu söylemişlerdir. Nitekim "Şüphesiz Rabbinin kelimesi üzerlerine hak olanlar inanmazlar." (Yunus
10/96) âyetinde de böyledir. Yani bu yüce söz gereğince haklarında azab ile hüküm vacib oldu. Ancak buna şöyle bir soru sorulur: "Halkı ıslah edici kimseler olduğu halde
Rabbin o ülkeleri zulüm ile helak edecek değildi." (Hûd
11/117)
"Biz bir peygamber gönderinceye kadar (hiçbir kavme) azab edecek değiliz." (İsrâ
17/15) buyurulmuşken
burada "onlar gafildirler" diye gafletleri anlatılan bir kavim aleyhinde azab nasıl hak olur? Cevap olarak
bunlara o sözün (azabın) hak olması
peygamber gönderilmeden önce değil
gönderildikten sonra Ebu Cehil gibi inad edip kabul etmeyenlere aittir
deniliyor.
Fakat bu
itibarla doğru olsa da
sonradan çoklarının imana gelmiş olduklarına göre
bunlara imana gelmez bir çoğunluk denilemeyeceği gibi
peygamberin gönderilişinden sonra çoğunluğun bu şekilde hemen mahkûm edilişi de "Babaları uyarılmayan ve kendileri de gafil olan." mazeretiyle âyetin gelişine de uygun düşmüyor. O halde bu çoğunluğun
o kavmin içinden çok dışında olması gerekir. Çünkü nahivde bilinmektedir ki
ism-i tafdilin izafetle (tamlama halinde) kullanılışının iki şekli vardır: Birisinde "muzâfun ileyh"ten bir cüz (parça) olması şart olur. "Yusuf
insanların en güzelidir." ifadesi gibi. Diğerinde ise mutlak fazlalık kastedilmekle "muzâfun ileyh"ten hariç olabilir. "Yusuf
kardeşlerinin en güzelidir." cümlesinde olduğu gibi ki
işte burada "onların çoğu " bu mânâ ile düşünüldüğü takdirde
bu çoğunluğun
o gafillerin dışında bulunan ve babaları uyarılmış olan azgınlara yorumlanacağından bir soru gelemez. Yani sadece o gafillerin içinden çoklarına değil
onların daha çoklarına
babalarına peygamber gönderilmiş olduğu halde
doğru yoldan ayrılmış olan pek çok kavimlere söz (azab sözü) hak olmuştur. Artık onlar imana gelmezler. Onun için korkutmaya onlardan başlamak
hikmete uygun olmaz.
8- Çünkü biz onların boyunlarında birtakım bağlar
kelepçeler yapmışızdır.
AĞLAL: Gayının zammesiyle "gull"ün çoğuludur. Bahir'de denilir ki: Gull; zorlama tazyik
azab etmek
esirlik mânâsıyla boynu saran ve boyun ile beraber iki veya bir eli de bağlayandır. Râgıb da şöyle der: Organları ortasına alan bağdır. Bazıları da azab etmek ve şiddet göstermek için eli boyuna bağlayan bağdır
diye ifade etmişlerdir. Kâmus mütercimi de hapsedilenin ve delinin boynuna geçirdikleri demir toka ve lâleye (halkaya) denilir
diye anlatmıştır. m Demek ki gull
kelepçe ve lâle (halka) denilen demir bağlardır. Ebu Hayyan
Bahir'de diyor ki: Zâhir olan bu âyetinin
istiâre değil
hakikat olmasıdır. İman etmeyeceklerini haber verince
ahiretteki hallerinden de bir şey haber verilmiş demektir. Bununla beraber âlimlerin çoğu bunun bir istiâre olduğunu söylemişlerdir ki
hidayetlerine engel olan ruhsal ve sosyal alışkanlık ve şartların "Biz her insanın kuşunu (yaptıklarını) kendi boynuna doladık." (İsrâ
17/13) âyeti gereğince kazanılmış bir ceza halinde tabiat ve ondan ayrılmayışını tasvirdir. Çünkü tomruk ve kelepçe gibi bağların
ceza ve azab aletlerinden olması itibariyle zorunlu olan yaratılışları değil
kazanmakla hak edişi gerektiren cezaî bir zorlamayı ifade eder. İlk bakışta çağdaş medeniyetin boyun bağlarını hatırlatır gibi görünen bu "ağlâl" hem ferdin yaratılış kabiliyetini yanlış hedeflere sevk eden toplum baskısının kötü sıkıntılarını
hem de batıl itikatlar
çirkin alışkanlıklar
kötü huylar
taklid
taassub
nefsin arzuları gibi küfür ve günahlardan hoşlandırıp
imandan kaçındıran fena huylara ve durumlara nefislerin alıştırıla alıştırıla değişmez hale getirilmiş olmasını temsildir. Evet o kelepçeler "Allah onların kalblerini mühürlemiştir." (Bakara
2/7) ifadesi üzere çıkmaz bir şekilde boyunlarına geçirilmiş. Onlar; o demir çemberler
enli
dik yakalıklar halinde Çenelere dayanmıştır. Burunları yukarı
gözleri aşağı somurtmuş kalmışlardır.
9-Gerçeği görmek için etraflarına bakmazlar ve bakamazlar. Hem önlerinden bir sed
arkalarından bir sed çekmişizdir. Kendilerini sarmışızdır da artık baksalar da görmezler.
10-Onun için Onlara karşı birdir de ha korkutmuşsun kendilerini
ha korkutmamışsın imana gelmezler.
11- Ancak o kimseyi korkutup uyarırsın
yani çoğunluk öyle olmakla beraber
sen yine herkesi de uyaracaksın
çünkü uyarmanın o kimselere faydası olur
o kimseleri sakındırır
korundurursun ki zikri (Kur'ân)ı takip etmekte; kitabı
Kur'ân'ı gerçekten düşünerek vird emekte
nasihat dinlemekte ve Rahman olan Allah'a gayıbda korku beslemektedir. Yani ahirette olacağı gibi henüz huzuruna varmış olmayıp
gıyabında bulunduğu halde
O'nun yüceliğini ve büyüklüğünü sayarak azabından korkar
Rahmân'dır diye rahmetine güvenip aldanmaz. "Kullarıma haber ver ki ben çok bağışlayıcı
çok merhamet edeyim. Benim azabım da o acı verici azabdır." (Hıcr
15/49-50) buyurduğunu hesab eder
emirlerini tutar. Yahut kendi gaybında içinden
yani yalnız görünürde değil
Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği kalbinin iç yüzünden korku duyar. Hangi kavimden olursa olsun. İşte onu hem bir bağışlanma
hem de şerefli bir mükafatla müjdele. Mağfiret ve ecr'deki tenvinler tefhim (büyüklük) içindir. Yani hiçbir günah bırakmayıp örten geniş
önemli bir mağfiret (bağışlanma) ve hiçbir minnet ve eksikliği olmayan şanlı
şerefli güzel bir ecir ile müjdele. Demek ki
peygamberlik yalnız korkutmak için değil
hem de böyle büyük müjde ile müjdeleme hikmeti içindir. Bu korkutma ve müjdelemenin asıl sır ve hikmeti ise şudur:
12- Gerçekten biz biziz. Bilinmektedir ki
Allah Teâlâ'nın "biz" buyurması büyüklük ve yücelik içindir. Yani büyüklük şanımız olan biz
güç ve kuvveti bilinen Allah'ız
yahut biz başka değil
yalnız biz ölüleri diriltiriz ve önceden gönderdikleri şeyleri; hayatlarında yaptıkları iyi ve kötü bütün amelleri ve eserlerini
yani geriye bıraktıkları faydalı veya zararlı eserlerini
gerek okuttukları ilimler
yazdıkları kitaplar
yaptıkları vakıflar
medreseler
mescidler
mektebler
yollar
çeşmeler
köprüler
hastaneler
çeşitli imaretler gibi hayır ve hasenat kuruluşlarını ve gerek zulüm ve düşmanlık kanunlarını tesis
günah ve isyan örnekleri tertib eden fesat ocakları gibi uğursuz şer ve kötülüklerini ve hatta bütün izlerini ve gölgelerini yazarız
adlarına
hesaplarına geçiririz. Sahih bir hadiste rivayet edilmiştir ki: "İnsan öldüğü zaman şu üçten başka bütün ameli kesilir: Sadaka-i cariye (devam eden sadaka)
kendisinden faydalanılan ilim
ona dua eden salih evlat." Demek ki
bu hadis-i şerif kalacak hayırlı eserlerin kısımlarını açıklamıştır. Âyet bunların zıddı olan kötü eserlerin de yazılacağını açıklıyor. Ve zaten her şeyi önce açık bir kütükte
bir ana kitapta
yani Levh-i mahfuz'da sayıp yazmışızdır. Yani her şey
oluşundan önce Allah'ın ilminde belli olup Levh-i mahfuz'da bütün sayısıyla zabtedilmiş olmakla beraber
olduktan sonra da bütün izleri ve gölgeleriyle yazılır ve insanlar bu şekilde yaptıklarından sorumlu tutulur. Böyle korkut ve müjdele.
Meâl-i Şerifi
13- Sen onlara
o şehir halkını örnek ver. Hani oraya peygamberler gelmişti.
14- Hani biz onlara iki peygamber göndermiştik
fakat onlar ikisini de yalanlamışlardı. Biz de (onları) üçüncü bir peygamberle destekledik. Onlara: "Şüphesiz ki biz size gönderilmiş elçileriz." dediler.
15- Onlar da: "Siz bizim gibi insandan başka birşey değilsiniz
hem Rahman olan Allah
hiçbir şey indirmedi. Siz sadece yalan söylüyorsunuz." dediler.
16- Peygamberler dediler ki: "Rabbimiz biliyor ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz."
17- "Bize düşen de sadece apaçık tebliğdir."
18- Onlar dediler ki: "Herhalde biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer bu işten vazgeçmezseniz
andolsun ki
sizi hiç tınmadan taşlarız ve mutlaka bizden size pek acıklı bir azab dokunur."
19- Peygamberler de şöyle cevap verdiler: "Sizin uğursuzluğunuz beraberinizdedir. Size öğüt verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Doğrusu siz israfı âdet etmiş bir kavimsiniz."
20- O sırada şehrin ta ucundan bir adam koşarak geldi ve: "Ey kavmim! Uyun o elçilere!"
21- "Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o zatlara ki
onlar hidayete ermişlerdir."
22- "Bana ne oluyor da kulluk etmeyecekmişim beni yaratana? Hep döndürülüp O'na götürüleceksiniz."
23- "Hiç ben O'ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer O Rahman
bana bir zarar dileyecek olsa
onların şefaati benden yana hiçbir şeye yaramaz ve onlar beni kurtaramazlar."
24- "Şüphesiz ki ben
o zaman apaçık bir sapıklık içinde olurum."
25- "Şüphesiz ki ben
Rabbinize iman getirdim
gelin dinleyin beni."
26- (Sonra ona) "haydi gir cennete!" denildi. O da dedi ki: "Ne olurdu kavmim bilseydi!"
27- "Rabbimin beni bağışladığını ve beni kendilerine ikram edilen kullarından kıldığını."
28- Biz arkasından kavminin üzerine bir ordu indirmedik
indirecek de değildik.
29- Sadece bir gürültü oldu
onlar da hemen sönüverdiler.
30- Yazıklar olsun o kullara ki
kendilerine glen her bir peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.
31- Görmediler mi ki
kendilerinden önce nice kuşakları helak etmişiz. Onlar artık kendilerine dönüp gelmiyorlar.
32- Onların hepsi toplanıp
sadece bizim huzurumuza getirilmişlerdir.
13- "Sen onlara o şehir halkını örnek ver." Eserlerin yazılmasına ve asil bir örnekte birçok şeyin sayılmasına bir misal gibi olan bu mesel
gerek üzerlerine azab sözü hak olanları korkutmak ve gerekse Kur'ân'a uyanları müjdelemek konusunda peygambere vaad edilmiş olan inkılâbların önemli bir örneğini vermektedir ki
buna bu itibarla Yâsin'in kalbi denilse yeridir. Yani Hıristiyanlığın karşısında müşrik Romalılar nasıl söndüyse İslâmiyetin karşısında da öyle devletler yıkılacak "Onu bütün dinlere üstün kılma." (Fetih
48/28) sırrı ortaya çıkacaktır. Burada
bu şehrin Antakya
elçilerin de İsa (a.s.)ın havarilerinden gönderilenler olduğu naklediliyor. O hade şehir halkının
memleket halkı ve anılan kavmin de Romalılar olduğu anlaşılır.
14- "Hani biz onlara iki elçi göndermiştik de onları yalanlamışlardı." Bunun zahiri
bunların Allah tarafından peygamberlik verilmiş resuller olduğunu gösterir. Ebu Hayyan der ki: "Siz ancak bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz" denilmiş olması da buna delalet eder. Çünkü bu konuşma peygamberlere karşı olur. İbnü Abbas'ın ve Ka'b'ın görüşü de budur. Fakat Katâde ve diğerleri demişlerdir ki
bunlar
Havarilerden olup İsâ (a.s.) kaldırılışı sırasında gönderdi. Buna göre "biz gönderdik" buyurulması
Hz. İsa tarafından gönderilmeleri de Allah Teâlâ'nın emriyle olduğundan dolayı olmuş oluyor. Bazıları bu ikisinin Yuhanna ile Pavlus olduğunu "Biz (o peygamberleri) bir üçüncüsü ile destekledik." Bu üçüncüsünün de Şem'unussafâ olduğunu söylemişlerdir. Fakat açıklamanın asıl hedefinin temsil olması bakımından bunun bu şekilde ifade buyurulması
Hz. Muhmmed'in peygamberliğinin şan ve şerefini temsilde açık denecek kadar bir işaretle göstermek içindir. Yani ikinin bir üçüncü ile takviyesi
Hz. Musa ve Hz. İsa'nın sonradan Hz. Muhammed'in peygamberliği ile "Kendisinden öncekileri tasdik edici olarak." (Âl-i İmran
3/3) güç ve takviyesini temsil ediyor. Önce Musa ve İsa'yı göndermiştik
bunları yalanladılar
sonra da Muhammed (a.s) ile bunlara güç ve kuvvet verdik denilmiş gibi oluyor. Elçiler o şehre vardılar da haberiniz olsun biz
sizlere gönderilmiş elçileriz dediler.
15-19-O şehir sahipleri (elçilere karşı) şöyle dediler: Siz bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz." Fazla ne meziyetiniz olabilir ki öyle bir davada bulunuyorsunuz. Ve Rahmân hiçbir şey indirmemiştir. Ne vahiy
ne peygamberlik
ne kitap. Siz sırf yalan söylüyorsunuz. Vahiy ve peygamberliği
insanın peygamberliğini esasından inkâr ettiler. Çünkü Romalılar müşrik
putperest idiler. Bununla beraber Allah'ı inkâr etmemişlerdi.
20- O esnada şehrin ta öbür ucundan bir adam bu adam
bu kahraman fedai
bu büyük mücahid
bu güzel vâiz
doğru cennete giden ve Allah Teâlâ'nın özellikle ikramına kavuşan bu sevgili şehit
Yâsin sahibi Habibi Neccar diye tanınmaktadır.
MEDİNE
şehir demektir. Medine'nin aksâsı
şehrin en ucu
ta öte başı demek oluyor ki
elçilerin tebliğleri ve onlara karşı edilen muamele şehrin her tarafından işitilmiş
açık tebliğ yapılmıştı. Bu medine (şehir) de Antakya'dır diyorlar ve o zaman büyük ve geniş bir şehir olduğunu söylüyorlar. Bununla beraber "Medinenin aksâsından" demek
o memleket idarecilerinin en ileri gelenlerinden bir zat mânâsını da andırır. Elçilere suikast edilmek üzere bulunduğunu haber alıp bu zat geldi koşuyordu. Yani koşarak geldi
iman edenlere örnek olmak
irşad etmek için bütün gayretiyle çalışıyordu. Bakınız kısaca ne güzel ögüt verdi: Ey benim kavmim! Ey hemşerilerim dedi uyun
o gönderilen elçilere uyun; dedikleri yola gidin.
21-Demek önce hemşerilik şefkatini ileri sürerek öğüdü takdim ve onların resul olduklarını haber vermekle imanını açıkladı
bunu gerektiren sebepleri de şu tekit ile izah etti:
Uyun o kimseye ki Sizden bir ücret itemez. Dünya ile ilgili bir maksat ve karşılık talep etmez. Kendileri ise hidayete ermiş
doğru yolu tutmuşlar. Burada şöyle bir kıyas-ı mukassim (ikilem
yani mantıkta iki şıkkı da aynı sonuca varan kıyas)
bir dilem vardır: Bir yolcunun bir rehbere uyması için iki engel düşünülebilir. Ya biçimsiz bir ücret istemesi yahut ehliyetine güven duyulmamasıdır. Bunlar ise hem bir ücret istemiyorlar
hem hidayet sahibi kimseler. O halde bunlar resul olmasalar bile doğru ve ücret istemediklerinden dolayı kendilerine uymamak için hiçbir sebep yoktur.
22-Hidayetlerinin açıklığını beyan ile engelin olmayışından sonra imanı gerektiren şeyin varlığını göstermek için de buyuruluyor ki: Hem benim neyime ki
ibadet ve kulluk etmeyeyim? O beni yaradana. Bu
imanı gerekli kılan sebebe işaret ve bu söz
irşatta incelik için şefkat gösterilmek suretiyle en güzel bir dokunmadır. Yani o resuller
bizi
yaradana kulluk etmeye ve yalnız O'nu mabud tanıyıp
O'na ibadet etmeye davet ediyorlar. Bunun doğruluğu ise açıktır. Ben sizi kendim gibi düşünüyorum
ben beni yaradana kulluk etmeyi borcum
vazifem bilirim
çünkü beni yaratmıştır. O'na karşı bu vazifemi yapmamak için hiçbir özrüm ve engelim yok. O halde siz
o sizi yaradan Rabbinize niye ibadet etmeyesiniz. Halbuki hep döndürülüp O'na götürüleceksiniz. O halde O'na kulluktan nasıl kaçınırsınız?
23- Hiç ben O'ndan başka ilâhlar mı edinirim
başka mabudlar mı tutarım? Çünkü eğer O Rahmân
rahmetiyle beni yaratmış olan Rahmân
ya beni bir zararla
bir sıkıntı ile sıkmak isterse onların
yani O'ndan başka tapılanların benden yana şefaatleri hiçbir fayda vermez. Ve beni kurtaramazlar.
24-Hiçbiri mabud olamazlar. Şüphesiz ki o takdirde beni yaradan Rahmân'dan başka mabudlar edindiğim durumda apaçık bir sapıklık içindeyimdir.
25- "Ben sizin Rabbinize iman ettim
beni dinleyin." Bu güzel sözlerin sonu olan bu güzel hitabede birkaç mânâ vardır:
Birincisi: Resullere hitaptır; halkın öldürmek için hücumu üzerine onlara şöyle ikrar edip şahit tutmuştur: Haberiniz olsun ey resuller! Ben sizin Rabbinize gerçekten iman ettim
şimdi beni duyun da şahid olun. Yarın âhirette O'nun huzurunda şahitlik edin.
İkincisi: Yine kavmine hitaptır ki
şöyle demek olur: Haberiniz olsun
ben o sizi yaradan Rabbinize şüphesiz iman ettim
ey kavmim! Gelin dinleyin beni de o resullere uyun
siz de iman edin.
Üçüncüsü: Geleceğin insanları da dahil olmak üzere duyma kabiliyeti olan herkese hitap veya yemin olarak
haberiniz olsun
ben iman getirdim
Rabbiniz aşkına bundan böyle dinleyin beni
benim hitabımı
mâcerâ ve menkıbelerimi ey duygusu olanlar!
26-Bakınız sonuç ne oldu gir cennete! denildi. Yani şehit edildi
doğrudan doğruya cennete girmekle kendisine ikram edildi ki
Allah yolunda şehit olanlar hep böyledir. Böyle denince ne dedi
bilir misiniz? Dedi ki: ay! Bu ne güzelmiş! keşke kavmim bilselerdi
27- Rabbim bana ne büyük mağfiret buyurdu da beni böyle ikram edilen kullarından kıldı. Kavmi hakkında böyle temennide bulundu. Demek kavmini unutuvermemiş
kin ve intikam duygusu da beslememiş
düşmanlarına bile merhamet eden evliyâ ruhu ile istemişti ki
kendinin erdiği mutluluğu bilseler de
cinayetlerine
küfürlerine tevbe edip iman ve ibadet yolunu tutsalar
Allah yolunda fedailik etseler. Bununla beraber bu temenni
haklı bir öğünme mânâsından uzak değildir.
28-Şimdi hiç şüphe yok ki
burada hatıra şöyle bir soru gelir: Böyle bir kahramanı
böyle yüksek bir öğütçü ve mücahidi öldüren o kavme Allah Teâlâ ne yaptı? Böyle bir soruya karşı buyuruluyor ki: Onun arkasıdan da kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik. Yani onu dinlemeyip öldüren kavmini de onun arkasından sağ bırakmadık
gerçi o şehidin arkasında ve Resullerin elinde bir ordu yoktu. Bununla beraber onlarla harp için gökten bir ordu da indirmedik
indirmiş de değildir. Yani bu gibi durumlarda gökten apaçık bir ordu indirivermek Allah'ın âdeti olmamış olduğu gibi
olağanüstü olarak da indirmedik. Daha doğrusu indirecek de değildik. Allah'ın bir kavmi mahvetmesi için öyle ordular indirmesine gerek yoktur. "Bedir" de
"Hendek"te melekler indirmesi bile sadece müminlere bir müjde ile kalblerini huzura kavuşturmak içindi. O bir iş dileyince sadece: "ol!" der
oluverir.
29-Onun için olan hadise başka değil
sâde bir gürültü oldu. Tek bir ses
bir haykırma
Cebrail'in bir haykırması. Hemen sönüvermişlerdi. Önüne geleni yakmak isteyen o ateşli kavim
o zamandan itibaren sönmüşlerdir. Bundan Antakya halkının mahvolduğunu
helâk olduğunu anlamak istemişlerse de Hıristiyanlık daveti karşısında müşrik Roma devletinin ortadan kalkmış olduğunu anlamak daha kapsamlıdır.
30- Yazıklar olsun o kullara... Bu yalnız o sönenlere bir üzüntü duymak değildir. Kendilerine azab sözü hak olan çoğunluğa
meselin özlü tatbiki olan bir uyarı
gafillere de bir tenbihtir.
31- Ya görmediler de mi onlar?
O alay edip duran kullar? Kendilerinden önce ne kadar nesiller helak etmişiz. Onlar
kendilerine dönüp gelmiyorlar
yani dünyaya bir daha dönmüyorlar.
32- Ve hepsi; o helâk edilen ve henüz edilmeyen
hepsi başka değil
yalnız toplanıp bizim huzurumuza getirilmekte olan bir toplum bulunuyorlar. Böyle iken nasıl olur da başka ilâhlar edinip şirk koşarlar?
İHZAR: Huzura getirmek demektir. Mahkemeye rızasıyla gelmeyen kimseyi tutup
zorla hakimin huzuruna getirmek mânâsında kullanılır ki
burada özellikle bu mânâyadır. Yani herkes ölmekle yok olup gitmiyor
hesap ve ceza için Hak Teâlâ'nın huzuruna toplanıp sevk ediliyorlar.
Bu tebliğden sonra bir de aklî delillerle aydınlatılarak buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
33- Hem bir delildir onlara ölü toprak. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar.
34- Biz orada hurmalıklardan
üzüm bağlarından bahçeler yaptık. İçlerinde pınarlardan sular fışkırttık.
35- (Bunu)
Onun ürününden ve kendi elleriyle yaptıklarından yesinler diye (yaptık). Hâlâ şükretmeyecekler mi?
36- Yerin bitkilerinden
kendi nefislerinden ve daha bilemeyecekleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ın şanı ne yücedir.
37- Gece de onlara bir delildir. Biz ondan gündüzü soyar çıkarırız
bir de bakarlar ki karanlığa dalmışlar.
38- Güneş de bir delildir ki kendi yolunda akıp gidiyor. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.
39- Ay'a gelince
ona menziller tayin ettik. Nihayet o eski hurma salkımının çöpü gibi (yay haline) dönmüştür.
40- Ne güneşin aya çatması yaraşır
ne de gece gündüzü geçebilir; onların her biri kendi yörüngesinde yüzerler.
41- Onlar için bir delil de bizim
onların neslini dolu bir gemide taşımamızdır.
42- Yine kendileri için onun gibi binecek şeyler yaratmamızdır.
43- Eğer dilesek onları boğarız da o zaman ne onların feryadına yetişen bulunur
ne de onlar kurtarılır.
44- Ancak tarafımızdan bir rahmet ve bir zamana kadar yaşatmak başka.
45- Durum böyle iken onlara: "Önünüzdekinden ve arkanızdakinden korkun ki size rahmet edilsin" denildiği zaman
46- Ve kendilerine Rablerinin âyetlerinden herhangi bir âyet geldiği zaman mutlaka ondan yüz çevirirler.
47- Onlara: "Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden hayra harcayın" dendiği zaman
o kâfirler
müminler için: "Allah'ın dileyince doyurabileceği kimseyi biz mi doyuracağız? Siz apaçık bir sapıklık içinde değil de nesiniz?" dediler.
48- Yine onlar: "Eğer doğru söylüyorsanız bu (kıyamet) vaadi ne zaman?" diyorlar.
49- Onlar sadece bir tek çığlığa bakıyorlar
bir çığlık ki
onlar çekişip dururken kendilerini yakalayıverir.
50- O zaman bir vasiyette bile bulunamazlar. Ailelerine de dönemezler.
33- Hem bir âyet
yani Allah Teâlâ'nın kudretinin büyüklüğüne ve ölüleri diriltebileceğine açık bir delil ve alamettir. Onlara
o gafillere ve inkârcılara o ölü arz
arz
toprak bilinmektedir ki cansızdır. Hatta Hıcr Sûresi'nde "Yeryüzünü sönmüş kül halinde görürsün." (Hacc
22/5) buyurulduğu üzere sönmüş bir taş halinde
hayat ile tamamen zıt bir durum ölüdür. Hele bir öğle sıcağında bir Arabistan çölünün manzarası düşünülürse onun hayattan ne kadar uzak olduğu görülür. Eğer tabiata kalsaydı o ölü toprakta bir ot bile bitmezdi. Fakat biz ona hayat verdik. Onda hayat yarattık
bitkisel ve hayvansal organlarla dirilik
şenlik meydana getirdik.
Hayatın önce bir hücreden başladığını göstererek de buyuruluyor ki: ve ondan
yani yerden bir dâne çıkardık.
HABB: "Habbe" (dâne)nin cins ismidir ki
azına da çoğuna söylenir. Çoğulu "hubûb"
onun çoğulu "hubûbat"tır. Dilimizde olduğu üzere özellikle buğday
arpa
pirinç
susam gibi yenen dânelerde yaygın olmakla beraber
genellikle ot ve çiçek tohumlarında da bilinmektedir. Kamus sahibi "Besâir"de der ki: "Hubub"un bir tekine "habbe" denilmesi
şey'in aslı ve öz maddesi olması itibarıyladır." Bu bakımdan bir "habbe" (dâne)
hayatın ilk başlangıcı olan bir hücre (cellule) demektir. Burada da bu cinse işaretle "ondan bir dâne çıkardık" buyurulmuştur. Fen ilimleri açısından düşünüldüğü zaman yerin unsurlarından bir hayat hücreciğinin oluşumu
bir habbe (dâne)nin çıkması tabiî değildir. Tohumsuz bir hayat hücreciği tabiî olarak teşekkül edemez
(genration spontane'e olmaz). Gerçekten bir eksinin
kendiliğinden bir artı oluvermesi akla da uygun gelmez. Bununla beraber yerde hayat işi meydana geldiği için
yine fen ilimleriyle uğraşanlar derler ki: Fakat başlangıçta ilk tohumun
ilk hücrenin tabiat dışı olarak meydana gelmiş olduğunu kabul etmek zorunludur. İşte bu nokta doğrudan doğruya tabiatlar üzerinde hakim olan yüce yaratıcının ölülere hayat veren ilâhî kudretini gösterir. Bunun bir seçim olduğunu söylemek de aynı mânâyı ispat etmektir. Çünkü seçimin (insanın peygamber olarak gönderilmesinin) her derecesi tabiat üstü bir gelişme arzeder. (En'am Sûresi
6/95. âyetinin tefsirine bkz.) Bu şekilde ölü toprağa bitkisel hayattan başlayan bir hayat verilip ondan dâneler çıkarıldığı ve böyle tek hücrelerden başlayan bu hayatın
insan hayatına doğru yetiştirilip geliştirildiği ince bir imtihan tarzında edebî bir vecize ile hatırlatılarak buyuruluyor ki: Ondan bir dâne çıkardık da şimdi ondan yiyorlar. Belli ki bu şöyle demektir: O insanları da yarattık da o dânelerden yiyip duruyorlar.
34- Sonra onların birleşmesi ve gelişmesiyle bilhassa insan hayatının devam etmesinin ve gelişmesinin sebeplerine destek sağlandığı anlatılmak üzere de buyuruluyor ki hem onda
o yerde bahçeler yaptık. O tek hücreli hayatı üretip
birleştirip
düzenleyerek birbirine girmiş güzel
hoş bağlar meydana getirdik. Hurmalıklar ve üzümlükler
neler. İşte bunlar bitkisel hayatın en mükemmel şekli ve insan zevklerinin en tatlı kaynaklarıdırlar. Ve onda
yani yerde yahut o bahçeler içinde kaynaklardan çaylar
pınarlar akıttık
35- ki onun ürünlerinden
Allah'ın verdiği meyvesinden
gelirinden ve ellerinin yaptığı şirası
pekmezi ve teferruatı gibi mamüllerinden yesinler
faydalansınlar diye. Buna göre de işareti vardır. Okurken burada durulmaz. Bununla beraber burada nın nâfiye (olumsuzluk edatı) olması da caiz görülmüştür. Buna göre de durmak caiz olup mânâ şöyle olur: "Ürününden yesinler. Onu
onların elleri yapmadı". Yani o bağlara bakmaları
suyu ve çapası gibi işlerinde çalışmaları gerekirse de alıp istifade edecekleri o ürün
onların yapısı değil
Allah'ın vergisidir. Hâlâ şükretmeyecekler mi? Şirk ve nankörlükten vazgeçip tevhid ve iman ile ibadet ve kulluk etmeyecekler mi?
Abdülkadir Geylanî (k.s.) "Fütûhu'l-Gayb"da der ki: "Şükür ya dil
ya kalp veya organlarla olur."
Dil ile şükür: Nimetin Allah Teâlâ'dan olduğunu kabul ve yaratıklara nispeti terk etmektir. Ne kendine
ne güç
kuvvet ve kazancına
ne de senden başkasından ellerinde meydana gelenlerin hiç birine isnad etmemek. Çünkü sen de
onlar da hep o nimet için sebep
âlet ve vasıtasınız. Onu taksim eden
gönderen
var eden
onunla uğraştıran
sebepleri yaratan azîz ve celîl olan yüce Allah'tır. Kısmet eden O
veren O
var eden O'dur. Şükre en layık olan O'dur. Hediyeyi getiren uşağa bakılmaz
gönderen efendiye bakılır. Bu bakışı bilmeyenler hakkındadır ki "Onlar dünya hayatından görüleni bilirler. Ahiretten ise habersizdirler." (Rum
30/7) buyurmuştur. Zahire
sebebe bakıp da
ilmi ve anlayışı ondan ilerisine geçmeyen cahildir
eksiktir
aklı kısadır. Çünkü akıllıya akıllı denmesi
işin sonunu görmesi itibarıyladır.
Kalb ile şükür: Sende olan nimetlerin hepsinin
açıkta
gizlide
hareket ve sakinliğindeki menfaatlerin
lezzetlerin tamamının başkasından değil
ancak Allah'tan olduğuna sürekli bir itikadla sağlam bir şekilde bağlanmaktır ki
dilinle şükrün
kalbindeki şükrün tercümanı olur. "Allah
gizli ve açık olarak nimetlerini size bol bol vermiştir." (Lokman
31/20)
"Sizde nimet adına ne varsa
hepsi Allah'tandır." (Nahl
16/53) ve "Allah'ın nimetlerini sayacak olsanız saymakla bitiremezsiniz." (İbrahim
14/34) buyuruluyor ki
mümin için Allah'tan başka nimet verici kalmaz.
Organların şükrüne gelince: Bütün organlarını yüce Allah'a ibadette hareket ettirip kullanmaktır. O halde Allah'tan yüz çevirme bulunan herhangi bir hususta yaratıklardan hiçbirine uymamak gerekir ki bu
nefsi
arzuyu
iradeyi
uzun amelleri ve diğer yaratıkları içine alır. Allah'a itaati asıl ve uyulacak şey
O'nun dışındakileri de fer' (teferruat) ve tabi kılmak gibi ki
başka başka türlü yaparsan zorba
zalim ve Allah'ın hükmünün dışında hüküm vermiş olursun. "Her kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse
işte onlar kâfirlerdir." (Mâide
5/44)
Bakara Sûresi (32. âyet) inde ve İsrâ Sûresi'nin başında (İsrâ
17/1) açıklandığı üzere "sübhan" tesbihinin özel adıdır. Bununla beraber büyük hayret yerinde de kullanılır. Tesbih de tenzihin en ileri derecesidir. Yani herhangi bir lekeden
yaraşıksızlıktan itikatta
sözde
fiilde son derece tenzihtir. Bu şekilde
"tesbih ederim" yahut "tesbih ediniz" anlamını ifade eden bu tesbihin
burada böyle sözün başında getirilmesi ne güzeldir!
Birincisi: Bu
bir taraftan şükretmeyenleri kınama
bir taraftan da şükredeceklere şükrün başının
mükemmel bir tenzih ile tevhid olduğunu öğretmektir.
İkincisi: Sıla yerinde anılan kudretin eserlerinin önemini vurgulamakla şükrü gerektiren sebepleri fazlasıyla tekittir.
36-Üçüncüsü: Eşleri yaratanın eşsizliğini
ortak ve benzerden münezzeh birliğini ispat eden edebî bir tıbak sanatı vardır: Tesbih O yaradana yahut ne yüce sübhandır O yaradan ki bütün o çiftlerin hepsini yarattı.
EZVAC: "Zevc"in çoğuludur. Zevc
çift ve eş demektir ki
Ragıb'ın açıkladığı gibi
iki yakının her birine de ve bir diğerine benzer veya zıt olarak ilgili bulunan her şeye de denir. Bu itibarla dünyadaki şeylerin hepsi
bir zıddı veya benzeri yahut da herhangi bir bileşiği ve karşıtı bulunması yönüyle çifttirler. Mesela cisim ve ruh
madde ve kuvvet
cevher ve araz
iç ve dış
yer ve gök
karanlık ve aydınlık
dünya ve ahiret gibi ki elektrik bile artı ve eksi diye ikiye ayrılıyor. O halde "Çiftleri yarattı" demek
"bütün çeşit ve sınıflarıyla âlemi yarattı" demeye eşittir. Ancak burada asıl sevk
bütün âlemin yaratılışını anlatmak değil
bir ortak ve benzeri bulunan bütün eşlerin
bütün çiftlerin yaratılmış olduğunu ve dolayısıyla yaratılmışın yaratıcıya eş olamayacağını anlatatarak yaratıcının böyle şeylerden tenzih edilmiş olduğunu ve birliğini ispat etmektir. Bundan başka "ezvac" (çiftler) denmesinde diğer bir nükte daha vardır ki
insan hayatı için önceki nimetlerden daha fazla önem taşıyan evlenme nimetinin yaratılmasına işaretle şükre yöneltmeyi ifade eder. Nitekim çiftler şöyle açıklanıyor: O çiftleri ki yerin bitirdiklerinden
önceki âyette anlatılan ve anlatılmayan bitki ve ağaç çeşitleri
ve kendi nefislerinden
erkek ve dişi ve daha bilemeyecekleri şeylerden ki ne göz görmüş
ne kulak işitmiş
ne de bir insanın hatırına gelmiştir.
37- Onlara bir delil de gecedir. Mekânda tecelli eden (görülen) ilâhî kudreti hatırlattıktan sonra
bununla da zamanda tecelli eden ilâhî kudrete işaret buyuruluyor. Şöyle ki: Ondan gündüzü yüzeriz. "Selh kelimesi
biri diğerinin lazımı iki mânâ ile kullanılır saymak çıkarmak: denilir ki
"koyundan deriyi yüzdüm
soydum
giderdim" demek olur. Diğerinde ise "Koyunu deriden soydum" denilir ki
açtım
meydana çıkardım demek olur. Türkçe'de de "elmayı soydum" yahut "elmanın kabuğunu soydum" dediğimize göre
biz de "soymak" kelimesinde bu iki şekli
farklı farksız kullanıyoruz demektir. Burada her iki mânâ ile de tefsir edilmiştir ki
ikisi de doğrudur. Birincisine göre geceden gündüzün yüzülmesi
bir kurbanın derisi yüzülüyormuş gibi çevreden ışığın sıyrılıp sönmesiyle
asıl yokluğu hatırlatan karanlığın ortaya çıkışı
yani akşam olma hadisesi demek olur ki
"derken bir de bakarlar ki
onlar karanlığa dalmışlardır" sözünde takib ve müfâcee (hemen arkasından ve birden bire oluş) bu mânâda açık olduğundan tefsircilerin çoğu bu yönü tercih etmişlerdir. Bu şekilde gece yalnız bir korkutma delili olarak hatırlatılmış oluyor. İkinci mânâya göre ise geceden gündüzün yüzülmesi
karanlık içinden aydınlığın çıkarılması
yani sabah olma hadisesi olmuş oluyor ki
bunda ölülere hayat vermekten örnek olan bir müjde neşesi vardır. Nitekim "geceler gebedir" denilir. Buna göre "Bir de bakarlar ki onlar karanlığa dalmışlardır." ifadesi
yine aynı günün sonunun geceye varacağını göstermiş olur.
38- Güneş de
bir âyettir. Yani gece ve gündüzün sebebi gibi görünen güneş de Allah'ın kudretine bir delildir. Kendisi için takdir edilen bir müstekar için cereyan ediyor (akıp gidiyor). Güneşin bu akışının yalnız mekanda hareketi diye anlamamalı
mekan ve zamanla ilgili bütün eserleri ve durumlarıyla varlık âleminde sürüp gitmesi mânâsına anlamalıdır. Mesela ışık ve ısı yayması da onun bir cereyanı (akışı)dır.
MÜSTEKARR: Mimli masdar
ismi zaman
ismi mekan olabildiği
da birkaç mânâya geldiği için
bu ifade birçok mânâlara uygundur.
Birincisi: Güneş kendisi için takdir ve tahsis edilmiş ve istikrar sebebiyle
yani sabit bir karar
düzenli bir kanun ile cereyan eder. Hesapsız
başı boş
kör bir tesadüf ile değil.
İkincisi: Bir istikrar için
yani kendi âleminde bir karar ve ölçü meydana getirmek hikmet ve gayesiyle yahut sonunda bir sükunete erip durmak için cereyan ediyor (akıp gidiyor).
Üçüncüsü: İsmi zaman olduğuna göre kendine mahsus bir istikrar zamanı için
yani duracağı bir vakte
belirli bir zamana kadar cereyan eder ki
bu vakit
"Güneş toplanıp dürüldüğü zaman." (Tekvir
81/1) ifadesindeki vakittir.
Dördüncüsü: İsmi mekan olduğuna göre
kendine özgü bir istikrar yerine mahsus
yani yerinde sabit olarak cereyan eder
kendi ekseninde döner yahut kendisinin karargahı olan âlemin menfaatleri için cereyan eder. Bu mânâda vatana hizmet için bir teşvik de vardır. Nihayet birinci "ilâ" mânâsına olmak üzere şu mânâ da vardır: Kendisi için bir istikrar noktasına doğru gitmektedir. Tatbiki
birkaç şekilde açıklamaya muhtemel bulunan bu mânâya göre
güneşin diğer bir merkeze doğru hareket etmekte bulunduğu da anlaşılabiliyor. Nitekim bir hadis-i şerifte de "Güneşin istikrar yeri Arş'ın altındadır." diye rivayet edilmiştir.
İşte o
şaşırtıcı cereyan o azîz ve alîm olan Allah'ın takdiridir. Yani kudretiyle her şeye galib ve hakim ve ilmiyle her şeyi kuşatmış olan ve sana Kur'ân'ı indirip doğru yolu gösteren Allah'ın takdiri
yani bütün sınırlarını ve genişliklerini bilip biçmesiyledir. Yoksa ne yaptığını bilmez
kör bir tabiatın eseri değil
bizzat ezelî bir müessir (etken) hiç değildir.
39- Aya gelince ona konak konak ölçü biçmişizdir. O güneş gibi istikrarlı bir şekilde akıp gitmez. Ona birtakım konaklar ve her konaklamaya göre bir ölçü tayin etmişizdir. Gezegendir
her gün bir konak yerine gelir
her konağa göre bir şekilde görünür. Araplar
ayın konaklarını şunlarla saymışlardır: Şertan
butayn
süreyya
deberan
hek'a
hen'a
zira'
nesre
tarf
cebhe
zübre
sarfe
avva
simâk
gafir
zubânâ
iklîl
kalb
şevle
neâim
belde
sa'düzzâbih
sa'dübüla'
sa'düssüud
sa'dül'ahbiye fer'uddelvil
muahhar
reşa. Bunlardan her gece bir konağa konar da geleceğe kadar nuru (aydınlığı) arta arta
sonra da eksile eksile son konakta -ki kavuşumdan öncedir- iyice incelir
kavislenir. Nihayet dönüp eski urcun gibi olana kadar.
URCÛN: Eğri salkım çöpü demektir. Özellikle hurma salkımının dip çöpü ki eskisi
yani geçen seneninki
daha ince
daha eğri
daha renkli olur. Bu benzetme
çok şaşırtıcı bir güzelliktedir. Zannedildiği gibi hilâlin ilk ve son şeklini göstermekle kalmıyor
Ay'ın o konaklarda giderken dünya etrafında bir ayda kat ettiği yörüngenin bir hattını da göstermiş oluyor.
Eski denilmekle bu yörünge üzerinde Ay'ın her konaktaki hacmi de hayal ettirilmiş bulunuyor ki
eski astronomiciler bu benzetmenin inceliğini kavrayamazlardı.
40-Bu takdir o kadar güzel ve bu vazife dağılımı o kadar yerindedir ki ne güneşin kendisine aya çatmak yaraşır
ne gece gündüzün önüne geçer. Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzerler. Biri diğerine çarpmaz
vazifeleri o kadar güzel ve düzenli dağıtılmıştır. "yüzerler" çoğul kipiyle getirilmekle hepsinden maksadın
yalnız güneş ve aydan her biri değil
bütün gök cisimleri olduğu anlatılmıştır. Bu bakımdan yeni astronomi kanunlarına işaret eden bu âyetin bir benzeri Enbiyâ Sûresi'nde geçmiş olduğundan (Enbiyâ
21/33) âyetinin tefsirine bakınız.
Yalnız güneşin yüzdüğü felek nedir? Bu bir yörünge olduğuna göre
onun da bir gezegen olması gerekmiyor mu? diye sorulabilir. Gerçi ekseni etrafında da dönme yeri mânâsına yörünge denebilirse de bundan zahir (açık) olan
güneşin yukarda anlatıldığı üzere
hadis-i şerifin gösterdiği gibi arşın altında diğer bir istikrar yerine
bir merkeze doğru hareket ettiğini ve dolayısıyla onun yüzdüğü feleğin de ona olan yörünge ve hareket yeri olduğunu kabul etmek gerekir.
41- Bizim
dolu gemide nesillerini taşımamız da kendileri için bir delildir. "Dolu gemi" denilince önce Hz. Nuh'un gemisi hatıra gelir. Fakat burada "nesilleri" kaydı
bunu kastetmeye engeldir. Bu karîne (ipucu) ile burada "dolu gemi"
hamile kadınların rahimlerinden mecazdır
beliğ bir istiâredir. Evet babanın sülbünden (belinden) bir tufan ile atılan nesiller
anaların rahimlerinde Hz. Nuh'un gemisi gibi bir kurtuluş gemisi bulur.
42- Kendileri için onun gibi binecek şeyler de yarattık. Bu bütün deniz ve kara bineklerini içine alır.
43- Ve dilesek onları
o nesilleri dolu gemi gibi olan rahimlerde
kendilerini de onun gibi bindikleri gemilerde boğarız da ne o nesiller için bir feryatçı
bir feryad eden veya feryada yetişen bulunur ne de berikiler boğulmakta oldukları denizden kurtarılırlar.
44- Ancak bizden bir rahmet ile ve bir zamana kadar yaşatmak için olursa başka. Ancak o takdirde kurtarılırlar.
45-46- "Onlara: Korunun... dendiği zaman..." Objektif ve yaratılışla ilgili delillerden sonra Allah'ın indirdiği âyetlerden de yüz çevirdiklerini açıklamadır.
47- "Onlara: Allah'ın size verdiği rızıktan infak edin dendiği zaman inkâr edenler dediler ki..." Bu âyetin zındıklar hakkında indiği söylenir. Mekke'de birtakım zındıklar
sadaka ve yardım için teşvik edildiklerinde Allah fakir edecek
biz besleyeceğiz öyle mi? diye böyle küfür ederlermiş ki
bu zındıkların eski İran'dan aksetmiş olmaları gerektir.
48- Bir de derler ki ne zaman bu vaad? Bu ölülerin dirilmesi
bu Allah'ın huzuruna getirilme vaadi eğer doğru iseniz
yani böyle diyerek alay etmek isterler.
49- Fakat başka değil
bir tek çığlığa bakıyorlar. Ki ilk üfürülüşü
yani sûrun birinci üfürülüşü. Bir çığlık ki un idgamıdır. Yani bir çığlık ki
onlar birbirlerine geçmiş çekişip dururlarken kendilerini alıverir.
50- O zaman artık bir tavsiyeye
-hiçbir işleri hakkında bir kelime vasiyet etmeye- bile güçleri yetmez. Ailelerine de dönecek değiller.
Meâl-i Şerifi
51- Sûr'a üfürülmüştür
bir de ne baksınlar kabirlerinden Rablerine doğru akın ediyorlar.
52- Onlar: "Eyvah başımıza gelenlere! Mezarımızdan bizi kim kaldırdı? O Rahmân'ın vaad buyurduğu işte bu imiş. Gönderilen peygamberler de doğru söylemişler" derler.
53- Başka değil
sadece bir tek çığlık olmuş
derhal hepsi toplanmış huzurumuza getirilmişlerdir.
54- Artık bugün hiç kimseye zerre kadar zulmedilmez. Ancak yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz.
55- Gerçekten cennetlik olanlar bugün bir meşguliyet içinde zevk etmektedirler.
56- Kendileri ve eşleri gölgelerde koltuklar üzerine kurulmuşlardır.
57- Onlara orada bir meyve vardır. İsteyecekleri her şey onlarındır.
58- (Onlara) Rahîm olan Rab'den "selâm" sözü vardır.
59- Ey günahkârlar! Bugün siz bir tarafa ayrılın.
60-61- "Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayın
o size apaçık bir düşmandır ve bana kulluk edin
doğru yol budur
diye size and vermedim mi?" (buyurulacak)
62- Böyle iken o sizden birçok nesilleri yoldan çıkardı. Ya o zaman düşünmüyor muydunuz?
63- İşte bu size vaad edilen cehennemdir.
64- Bugün yaslanın ona bakalım inkâr ettiğiniz için.
65- Bugün biz onların ağızlarını mühürleriz de neler kazandıklarını bize elleri söyler
ayakları da şahitlik eder.
66- Hem dileseydik gözlerini üzerinden silme kör ediverirdik de yola dökülürlerdi. Fakat nereden görecekler?
67- Yine dileseydik oldukları yerde kılıklarını değiştirirdik de ne ileri gidebilirlerdi
ne de geri dönebilirlerdi.
51-54- "Sûra üfürülür." İkinci üfürüş: "Sonra ona bir daha üfürülür
bu kere de o yıkılanlar kalkmış
bakıyorlardır." (Zümer
39/68)
"O gün hiç kimseye zulmedilmez..." Burada a kadar o gün onlara söyleneceği hikâye etmektir.
55-58- Haberiniz olsun ki
cennetlikler
salih amellerle cennete sahip olanlar. Gerçi cennete girmek
esas itibarıyla Allah'ın lütfuyladır. Fakat "ancak yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz" buyurulması itibarıyla burada bu mânâ hatırlatılmıştır. "meyve" denmesi de sırf zevkten çok
çalışmanın meyvesine işaret eder. Erîkeler. Erike
haclede
yani gelin odasında döşenen süslü koltuktur. Ve onlara iddia ettikleri
istedikleri var
davayı kazandılar
yani selam var Rahîm olan
yani sonunda müminleri rahmetiyle murada erdiren ve ortağı benzeri olmayan bir Rabden doğrudan doğruya söylenen bir selam. Bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.v.) demiştir ki: "Cennet ehli nimetleri içinde zevke ererlerken kendilerine bir nur parıldar
başlarını kaldırır bakarlar ki üzerlerinden Rab
kendilerini cemalinin şerefi ile şereflendirmiş. "Ey cennet ehli!
Selam üzerinize olsun." buyuruyor. İşte ilâhî sözü budur. Bunun üzerine onlara nazar buyurur
onlar da O'na bakarlar ve baktıkları müddetçe diğer nimetlerden hiçbir şeye iltifat etmezler. Ta perdeleninceye kadar ki
o zaman da üzerlerinde ve yurtlarında nur bâki kalır.
59-65- Sizden birçok nesilleri şaşırttı
yani birçok toplumların ahlâklarını bozdu. "Bugün biz onların ağızlarını mühürleriz..." İşte Nur Sûresi'nde "O gün onların dilleri
elleri ve ayakları
işledikleri şeyler hakkında kendilerine şahitlik ederler." (Nur
24/24) buyurulan gün
bu gündür.
66- "Eğer dileseydik gözlerini üzerinden silme ederdik." Bu da ahirete ait zannedilmiş ise de dünyaya ait bir tehdit olarak "bir tek çığlığa bakıyorlar" sözüne atfedilmiş olması
mânâ itibarıyla daha uygundur. Yani ahirette öyle olacağı gibi biz de dilersek şimdi o nankörlüğü yapan
"Allah dileseydi onları doyururdu" diyen kâfirlerin gözlerini büsbütün siler
kör ediverirdik de yola dökülürlerdi
yola gelmekte yarış ederlerdi. Çünkü her küfredenin gözü kör edilivermiş olsaydı
bu bir sığındırma olur
hepsi imana gelirdi. Fakat o kâfirler nerden görecekler? Burada "görmez" kalb gözü ile tefsir edilmiştir. Yani o kadar ilâhî delilleri görmeyen o basiretsiz kâfirler
bunu böyle yapabileceğimizi idrak etmezler.
67- Dilesek onları tam kuvvetleri çağında mesh de ediverir (kılıklarını değiştirir) oldukları yere donduruverirdik de ne geçebilir ne dönebilirlerdi. Şu halde böyle irade buyurulmuyorsa yapılamayacağından değil
cezaları ahirette verileceği içindir. Bununla beraber:
Meâl-i Şerifi
68- Bununla beraber kimin ömrünü uzatıyorsak
yaratılışta onu (güç ve kuvvetini alarak) tersine çeviriyoruz. Hâlâ akıllanmayacaklar mı?
69- Biz ona şiir öğretmedik. Bu ona yaraşmaz da... O sadece bir öğüt ve apaçık bir Kur'ân'dır.
70- (Bu)
diri olanları uyarmak ve kâfirlere de azab sözünün hak olması içindir.
71- Şunu da görmediler mi: Biz onlar için kudretimizin meydana getirdiklerinden birtakım hayvanlar yaratmışız da onlara sahip bulunuyorlar.
72- Onları
kendilerinin hizmetine vermişiz de
hem onlardan binekleri var
hem de onlardan yiyorlar.
73- Onlarda daha birçok menfaatleri ve türlü içecekleri de var. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
74- Onlar
Allah'tan başka birtakım ilâhlar edindiler. Güya yardım olunacaklar.
75- Onların
onlara yardıma güçleri yetmez. Kendileri ise onlar için bazı askerlerdir.
76- O halde onların sözleri seni üzmesin. Biz onların içlerini de biliriz
dışlarını da.
77- İnsan
kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmedi mi de
şimdi apaçık bir hasım kesildi?
78- Yaratılışını unutarak bize bir de mesel fırlattı: "Kim diriltecekmiş o çürümüş kemikleri?" dedi.
79- De ki: "Onları ilk defa yaratan diriltecek ve o her yaratmayı bilir."
80- Size o yeşil ağaçtan bir ateş yapan O'dur. Şimdi siz ondan tutuşturmaktasınız.
81- Gökleri ve yeri yaratan
onlar gibisini yaratmaya kâdir değil midir? Elbette kâdirdir. Çünkü o her şeyi yaratandır
her şeyi bilendir.
82- O'nun emri
bir şeyi dileyince ona sadece "Ol!" demektir. O da hemen oluverir.
83- O halde her şeyin mülkü ve tasarrufu (hükümranlığı) elinde bulunan Allah'ın şanı ne yücedir. Siz de yalnız O'na döndürüleceksiniz.
68- Bununla beraber her kimin ömrünü uzatıyorsak; gençlik çağında almayıp uzun ömürle yaşatıyorsak yaratılışta tepesi üstü dikiyoruz. Yani başlangıçtakinin
gençliğin aksine olarak günden güne kuvvetten düşürüp zayıflığını artırıyor
ölüme doğru yürütüyoruz. Hâlâ akıllanmayacaklar mı?Bunu yapan kudretin daha önce o gözle silmeyi ve kılık değiştirmeyi de yapabileceğini anlayıp da doğru yolu tutmayacaklar mı?
69- Biz ona
yani peygambere şiir öğretmedik. Bu söylenenleri bir şiir saymamalıdır. Kur'ân'ın ne söz olarak
ne de mânâ olarak şiir olmadığı açıktır. Bir kere Kur'ân'ın sözlerinde şiir sözünün vezin ve kafiyesi yoktur. Mânâ bakımından ise şiir
gerçek olup olmadığı aranmaksızın hoşlandırmak veya tiksindirmek
coşturmak veya küstürmek gibi hisleri gıcıklayan hayalî kuruntulara
zanna dayanan kıyaslara
duygu oyunlarına aittir. Kur'ân ise Hakk'ın doğru yolunu gösteren hikmetler ve hükümler ile irfan nuru
kesin iman rehberi bir ilâhî yadigârdır. Fakat kâfirlerin birçokları onu bir şiir gibi düşünmek ve düşündürmekte ısrar ettikleri ve bu şekilde peygamberi bir şair gibi tanıttırmak istedikleri için buyuruyor: Biz ona şiir öğretmedik. Hem o
ona yaraşmaz da. Çünkü "Şairlere gelince onlara da azgınlar uyar." (Şuara
26/224). Ne peygamberlik makamına şairlik yaraşır
ne de Kur'ân'a şiir demek.
O Kur'ân başka değil
ancak bir zikir; sırf Allah tarafından bir öğüt ve irşad ve apaçık bir Kur'ân'dır. İbadetlerde ve ibadethanelerde okunacak Allah kelâmıdır.
70- Hayatı
yani aklı
duygusu olanı korkutup
gafletten uyandırmak
küfürde ısrar ile kâfirlik edenler aleyhine azab sözünün hak olması için. Bundan önce çoklarına olduğu gibi azab ile hükmün vacib olması için.
71-76- Şunu da mı görmediler
o gafiller ki
uyanmıyorlar. Biz kendileri için ellerimizin yaptığı şeylerden
yani başka hiçbir sanatın katkısı olmayıp
doğrudan doğruya kendimizin var ettiğimiz nimetlerden en'am
yumuşak hayvanlar yarattık... Bu hatırlatmada birçok yönlerden incelikler vardır ki
bunu tefsirden çok
okuyanların zevki takdir edecektir.
77-78-79-*} "İnsan
kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmedi mi?" Rivayet olunuyor ki Ubey b. Halef Hz. Peygamber (s.a.v.)'in huzuruna bir çürümüş kemikle gelmiş
onu eliyle ufalayarak "Allah bunu böyle çürüdükten sonra diriltir der misin?" demiş. "Evet
seni de diriltir ve ateşe kor." buyurmuş ve bu âyet
bu sebeple inmiştir. Ve O
yaratmanın hepsini hakkıyla bilir. Yani her yarattığını bütün incelikleriyle
her birinin toplanan ve dağılan bütün parçaları
usul ve fürûu (aslı ve dalları)
durumları
halleri
nicelikleri
miktarları
her türlü özellikleriyle bilir. Her yaratmayı
yaratmanın her türlüsünü bilir
maddeli maddesiz
âletli âletsiz
örnekli örneksiz
gerek ilkin
gerek sonra her çeşidini bilir. Bütün mesele bundan ibarettir.
80- O Allah
size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı. Meşhur olan bu ağaç
"merh" ile "afar" denilen iki ağaçtır ki
ikisi de yemyeşil
suları damlarken merh çakmak yerinde afare sürtülmek suretiyle ateş çıkarılır
bedevîlerce bilinmektedir. Bunun birini erkek
birini dişi yerinde de varsaymışlardır. Bununla beraber "Her ağaçta bir ateş vardır. Fakat merh ile afar bol bulmuştur" diye bir mesel vardır. Bu bakımdan bazı tefsirciler demişlerdir ki
ağaçtan maksat cinstir. Merh ve afar misal yoluyla anılmıştır. Ancak burada dikkate değer nokta şudur ki
bundan maksat ağaçtaki odun veya kömürü göstermek değil
sürtme ve temas ile yeşil ağaçtan meydana gelen hararet ve tutuşmayı anlatmaktır. Bu ise şimdi bildiğimize göre bir elektrik olayıdır. Demek ki bu şekilde âyet elektriğe işaret etmiş ve bu işaretten "ol" emrini anlamaya zihinleri yaklaştırmak için bir misal de verilmiş oluyor. Yapmış da siz ondan çakıp çakıp hemen tutuşturuyorsunuz. Yani bilfiil deneyle bildiğiniz şüphesiz bir ateş. Demek ki sırf teorik akıl ile bilinemeyecek gerçekler deneyle ortaya çıkar.
81- Hem o gökleri ve yeri
yani bütün şu âlemi yaratmış olan Allah
onların benzerini
onlar gibisini
yani o çürümüş insanlar gibi küçüğünü
hatta bütün o âlemin benzerini diğer bir yaratış ile
yine yaratmaya kâdir değil midir? Evet kâdirdir. Ve o
öyle yaratan
öyle bilendir.
82-*} O'nun emri
bir şeyi dileyince ona sadece "ol!" demektir. O hemen oluverir.
83- O halde tesbih O'na
her şeyin hükümranlığı elinde bulunan
her şeyde dilediği gibi tasarruf eden Sübhan'a (şanı yüce Allah'a) dır. Hep de döndürülüp O'na götürüleceksiniz. O'na Yasin sahibi (Habib Neccar) gibi koşa koşa iman ve İslâm ile
kendi rızasıyla dönüş yaparak
bağışlanmaya ve ikrama kavuşmak istemeyenler de sonunda zorla döndürülecekler
yakalanıp O'nun yüce huzuruna götürülecekler
hesapları görülüp cezaları verilecektir.
İbnü Abbas hazretlerinden rivayet edilmiştir ki Yasin hakkında rivayet edilen faziletlerin
niçin ona mahsus olduğunu bilmiyordum
bu âyet için inmiş.
Melekût (hükümranlık) yukarılarda da geçtiği üzere "mülk"ün mübalağa sigasıdır ki
tam bir hakimiyetle saltanatın idare sırları demektir.
Şimdi bu melekût ve döndürülmeye bir açıklama olmak üzere "Vessâffâti" Sûresi başlıyor.
By KaRiZMa
Üyelere Açık Profil Bilgileri
By KaRiZMa - Özel Mesaj gönder
By KaRiZMa - Daha fazla mesajını bul