Konu
:
Destanlar
Tekil Mesaj Gösterimi
03-04-2007, 22:32
#
4
(
permalink
)
dαяιυѕ
Cevap: Destanlar
OĞUZ - KAĞAN DESTANI
1. OĞUZ DESTANININ ÖZELLİKLERİ
Eski Türk tarihinde hükümdarların doğuşu
efsanelere büründürülmüş ve kutsal bir olay gibi anlatılmışlardı. Hükümdarlar böyle kutsallaştırılıp
gökten indirilir iken; elbetteki Oğuz-Kağan gibi
bütün Türk kaviminin atası olan kutsal bir kişinin menşeleri de
Tanrıya ve göğe bağlanacaktı. Eski Türklere göre herşeyi yaratan ve her varlığın sahibi olan tek kutsal şey
gökteki biricik Tanrı idi. Aslında göğün kendisi olan Tanrı değildi. Çünkü gök de
yer gibi
maddî birer varlık ve yüce Tanrı tarafından yaratılmış
dünyanın birer parçası idiler. Gök
bir tane idi ve dünyamızın üstünü
bir kubbe şeklinde kaplıyordu. Fakat bu kubbenin üstünde
daha bir çok gökler vardı. Ayın güneşin ve türlü yıldızlar ile burçların dolaştıkları
ayrı ayrı gökler
uzayın sonsuzluklarını kendi aralarında paylaşıyorlardı. Bütün bunların üstünde
bir gök daha vardı ki
bu gökte yaratıcı
büyük ve tek Tanrı oturuyordu. Eski Türkler
ğögün katlarını üst üste koyma yolu ile saymamışlardı. Fakat sonradan
biraz da dış tesirler sebebi ile gökleri
yedi veya dokuz kat olarak tarif etmeğe başladılar.
"Oğuz-Kağan destanına
Uygur çağından sonra
hafif dış tesirler girmeğe başladı":
Göktürk çağında
eski Türk dini ile inançları
bozulmadan devam etmekte ve gittikçe de gelişmekte idi. Uygur devleti kurulup da
yeni bir çok dinler Türkler arasına girmeğe başlayınca
durum biraz daha değişti. Çünkü Uygurlar
çok daha önceleri Çin'in ortalarında gezmişler
ticaret yapmışlar ve birçok insanlarla karşılaşarak
konuşmuşlardı. "Bu dış ilişkiler
Uygurlara birçok yeni görüşler getirmiş ve onlarda
büyük dinlere inanmak ihtiyacını doğurmuştur." Ticaret
eski Türk savaşçılarının dini ile
pek bağdaşan bir meslek değildi. Eski Türk dini
disiplin
otorite ve savaşçılığı
herşeyden üstün tutuyordu. Halbuki tüccarlar
daha geniş ve rahat bir hayata sahip olmak zorunda idiler. İşte bunun içindir ki
bu zamana kadar Türkler göğe ve gökten gelen kutsallıklara inanırlar iken
Uygur çağında durum birdenbire değişiyordu. Uygurlar
köklerini Suriye'den alıp
İran'da gelişen Mani dinini aldıktan sonra
aya daha çok önem vermeye başladılar. Aslında ise Türklerde
kutsal olan en önemli şey
gökten sonra dünyamızı ışıtan güneş idi. "Uygurların
güneşten aya geçmiş olmaları
yeni bir düşüncenin başlangıcı gibi sayılabilirdi". Bu sebeple
Uygurlar çağında yazılmış Oğuz-Kağan destanlarında
eski Türklerin dedikleri gibi kutsal kişiler
artık "Göğün oğlu" değil; "Ayın oğulları" oluyorlardı. Oğuz-Kağan da "Ay Tanrı" nın bir oğlu idi. Destan
daha başlangıçta
şöyle başlıyordu:
"Aydın oldu gözleri
renklendi ışık doldu
"Ay-Kağan'ın o gündü
bir erkek oğlu oldu!"
Eski Türkler de iyi ve güzel olayları
aydınlık ve ışıkla anlatırlardı. Biz
nasıl yeni bir oğlu olan dostumuza
"Gözlerin aydın olsun" diyor isek
onlar da Oğuz-Kağan'ın doğuşu dolayısı ile
"Ay Kağan'ın gözleri aydın oldu
renklendi"
diyorlardı.
"Müslüman olmuş Oğuz Türklerinin destanları da
Türk mitolojisinin en eski motifleri ile dolu idiler":
Fakat Türkler
çoktan müslüman olmuş ve İsl'miyetin ana prensiplerine gönülden bağlanmışlardı. Aslında ise
İsl'miyet ile eski Türk dini arasında büyük ayrılıklar da yoktu. Buna rağmen
eski Oğuz-Kağan destanları
elbetteki İsl'milyetin birçok inançları ile uygunluk gösteremeyecekti. Bunun içindir ki
İsl'miyetten sonra yazılan Oğuz-Kağan destanlarında
biraz daha değişiklik yapılmış ve İsl'miyete uydurulmuştu. İsl'miyeti kabul eden Türkler bizce Uygurlara nazaran
eski Türk an'anesini ve töresini daha çok korumuşlardı. Tabiî olarak biz Oğuz Türkleri üzerine
daha büyük bir önem veriyoruz. "Çünkü Oğuzlar
bütün Ortaasya ve Türk âleminin
en soylu ve en gelişmiş zümreleri idiler". Şehir hayatına çoktan başlamış olmalarına rağmen
eski Türk devlet teşkil'tı ile disiplini
onların ruhlarından henüz daha silinmemişlerdi. Bu sebeple Oğuz Türklerinin destanlarında
Uygurlarınkine nazaran
daha eski ve daha köklü motifler görüyoruz. İsl'miyetten sonraki Türk destanlarına göre
"Oğuz-Han'ın babası Kara-Han" idi. Oğuz Han'ın babasının
"Kara-Han" adını alması da boş değildi. Eski Türklerde
"Ak ve kara soylular ile halkı birbirinden ayıran
sembolik renkler" idi. "Ak-Kemik"
Kağanlar ile
onların oğulları idiler. "Kara-Kemik" ise
halk tabakasından başka bir şey değildi. Diğer kitaplarımızda da her zaman söylediğimiz gibi
Türk halklarının "ak" ve "kara" şeklinde ayrılmış olmalarına rağmen
aralarında bir sınıf mücadelesi yoktu. Müslüman Türkler
Oğuz-Han'ın babasına "Kara-Han" diyorlardı. Çünkü kendisi Müslüman değildi. Müslüman olmak isteyen oğlu Oğuz-Han'a da engel olmak istemişti. Tabiî olarak bu fikirlerimiz tam ve kesin değildir. Fakat Türk tarihi ve an'aneleri hakkındaki bilgilerimiz
bizi bu sonuca doğru sürüklemektedirler. Oğuz Han Müslüman Türklere göre
babasından çok
an'anesine bağlıdır. Bu sebeple Oğuz destanını anlatmağa başlarlar iken
hemen şöyle derler:
Üç gün üç gece geçti
annesine gelmedi
Annenin memesinden
bir damla süt emmedi.
Bana gelmedi diye
annesi ağlıyordu
Sütümü emmedi diye
kalbini dağlıyordu.
Ağlayıp sızlıyordu
beşiğe dolanarak
Sütümü
az em diye
çocuğa yalvararak!
2. TÜRK MİTOLOJİSİ VE KUTSAL ÇOCUKLAR
Oğuz Han diğer Türk destanlarında olduğu gibi doğar doğmaz
bir olgunluk ve erginlik gösteriyordu. Annesi
henüz daha Müslüman olmamıştı. Annesine karşı
bu kırgınlığın sebebi de
bundan başka birşey olmamalıydı. Nitekim az sonra Oğuz Han annesi ile konuşmağa başlar ve ona şöyle der:
Ey
benim güzel annem
öğüdümü alırsan!
Yüce Tanrı'ya tapıp
eğer hakkı tanırsan!
O zaman memen alır
ak sütünü emerim!
Bana lâyık olursan
adına anne derim!
Oğuz-Kağan'ın annesi
henüz daha üç günlük beşikte yatan çocuğunun
böyle konuşup söyleşmeye başladığını görünce
ona kalpten bağlanır ve Tanrıya inandığını oğluna söyler. Müslüman Türklerin söyledikleri bu Tanrı
İsl'miyetin Allah'ından başka birşey değildi. Fakat aynı zamanda destanlar
zaman zaman bir "Gök Tanrısı" ndan da söz açıyorlar ve eski Türklerin
gerçek inançlarını açığa vurmaktan geri kalmıyorlardı. Eski Türklerde de "üç sayısı" ve "üç yaşında" olma önemli idi. Fakat Türk mitolojisinin en önemli sayısı "yedi" ile "dokuz" sayılarıdır. Müslüman Türklerin Oğuz destanlarında: "Oğuz-Kağan
üç gün içinde olgunlaşmıştı". Halbuki eski Altay destanlarında: "Çocuğun olgunlaşması için
yedi günün geçmiş olması gerekiyordu". Hatta çok güzel
şöyle bir Altay efsanesi de vardır:
Altay'da olmuş idi
bir çocuk doğmuş idi
Dünyaya gelir iken
nurlara boğmuş idi.
Yedi kurtlar uçmuşlar
koku alıp koşmuşlar
"Çocuğu ver"
demişler
uluyarak coşmuşlar.
Annesi çok ağlamış
yüreğini dağlamış
Çocuk da dile gelmiş
yarasını bağlamış.
Demiş: "Anne
sızlama! Oyala da
ağlama!
"Yedi gün mühlet iste
işi bağla sağlama!"
Yedi gün mühlet dolmuş
annenin benzi solmuş
Oğlan beşiği kırmış
bir civan yiğit olmuş.
Bu Altay efsanesi mitolojinin ta kendisidir. Gerçi Oğuz-Kağan destanı da
bir mitolojidir. Fakat büyük devletler kurup gelişen Türk toplumları
onun içindeki akla uymayan motifleri ayıklamış ve gerçekçi bir şekle sokmuşlardı. Oğuz-Kağan destanında
göklerde dolaşıp
ğögün çeşitli katlarını zapteme ve türlü ruhlarla çarpışma
kutsal bir Hakandı. Fakat O
daha çok
bir insandı. İnsanlık özelliklerini taşımış ve insanların yaşadığı yeryüzünü zaptederek
Tanrı adına
idare etmeğe memur edilmişti. Az önce özetini yaptığımız Altay efsanesi dikkatle incelenince
daha birçok mitolojik motifler de ortaya çıkacaktır. Meselâ "Yedi kurt"."Büyük ayı burcu" nun
yedi yıldızında başka bir şey değildi. Çünkü Türklere göre: "(Büyükayı burcu'nun yedi yıldızı
kalın ve demir zincirlerle Kutup yıldızı'na bağlanmış
yedi azgın kurt idiler). Bir ara bu kurtlar
çocuğun atı ile tayını da alıp götürmek isterler. Bu savaşlar sırasında çocuk sıkışınca
akıllı ve kutsal buzağısı da ona yol gösterir ve başarı sağlamasına imkân verir. (Türklere göre 'Küçükayı burcu'
iki at tarafından çekilen
bir arabadan başka birşey değildi.) Bu burcun etrafından dönen Büyükayı burcunun yedi kurdu
bu iki atı yakalayıp yemek isterler ve bunun için de gökyüzünde
durmadan onların etrafında dönerlerdi. (Altay efsanesi göre). Küçükayı burcu
çocuğun dostu ve yakını idi. Boğa burcu da
herhalde yine bu kahramanın buzağısından başka birşey olmamalıydı".
Görülüyor ki
Oğuz-Kağan destanı birdenbire uydurulmuş ve yazılmış bir hikâye değildi. Onun kökleri
yüzyıllar önce inanılmış ve söylenmiş
Türk efsaneleri ile inançlarına dayanıyordu. Süzüle
süzüle
akla mantığa uymayan bölümlerin
gerçeğe uydurulması ile
bütün Türklerin malı olan Oğuz-Kağan destanı meydana gelmişti.
3. OĞUZ - KAĞAN'IN DOĞUŞU
"Oğuz-Kağan
kutsal bir şekilde doğmuştu":
Az önce
büyük Türk kahramanlarının
genel olarak kutsal bir şekilde doğduklarını söylemiştik. Elbette ki Oğuz-Kağan'ın da doğuşu da
kutsal ve fevkal'de bir şekilde olmalıydı. Nitekim Uygurların Oğuz-Kağan destanı
O'nun doğuşunu şöyle anlatıyordu:
Gök mavisiydi sanki
benzi bu oğlancığın!
Ağzı kıpkızıl ateş
rengi bu oğlancığın!
Al
al idi gözleri
saçları da kapkara
Perilerden de güzel
kaşları var ne kara!
Oğuz-Kağan doğarken
benzinin rengi tıpkı gök mavisi gibi idi. Yüz
eski Türklere göre
insanın en önemli bir yeri idi. Utanç
kötülük ve hatta kutsallık bile
insanın yüzüne akseden özellikleri idiler. Kötü bir insanın yüzü
elbette kara idi. İyilerin de yüzleri
aktı. Ama kutsal insanların yüz rengi
gök mavisinden başka birşey olamazdı. Çünkü gök
Tanrı'nın oturduğu ve hatta bazan
Tanrı'nın kendisinden başka birşey değildi. "Oğuz-Kağan doğarken
yüzünün gök renkten olması
onun gökten geldiğini ve Tanrı'nın rengini taşıdığını gösteren bir belirti idi." Biz yanlış olarak Türklerin
"Gök Börü"
yani gök kurt dedikleri kutsal kurda
bozkurt adını veregelmişiz. Aslında ise gök ile boz arasında büyük ayrılıklar vardır. Türklerin kutsal kurtlarının rengi de gök idi. Çünkü o Tanrı tarafından gönderilmiş bir elçiden başka bir şey değildi. Belki de Tanrı'nın ta kendisi idi. Tanrı
kurt şekline girerek Türklere görünüyor ve onlara başarı yolu açıyordu. Onun için de
kurdun rengi gömgök idi. Daha sonraları Türkler
gök rengini olgunluk
erginlik ve tecrübenin bir sembolü olarak görmüşlerdir.
Oğuz-Kağan'ın ağzı ateşe niçin benzetilmişti":
Bugün Anadolu'da söylenen
"Gözleri Kanlı" deyimi de
bize çok şeyler ifade eder. O'nun gözlerinin al oluşu
daha doğrusu kan rengine benzemesi
Oğuz-Kağan'ın büyük bahadarlığının
bir özelliğinden başka bir şey değildi. Cengiz-Han da doğarken "avucunun içinde bir kan pıhtısı" tutuyordu. Bunu gören annesi ile babası şaşırmış ve hemen Şamanlara koşmuşlardı. Şamanlar ise
O'nun dünyayı zaptedeceğini ve büyük bir bahadır olacağını söylemişlerdi. Fakat Cengiz-Han çağı ile ilgili efsaneler
en eski Türk ve Ortaasya özelliklerini göstermiyorlardı. Elbetteki onları kökleri de
Türk mitolojisine dayanıyordu. Fakat Çin yolu ile
Moğollara birçok yabancı tesirler girmişti. Türklerde yeni doğan kahramanlar
avuçlarında bir kan pıhtısı tutmazlardı. Çünkü biraz da
eski Hint mitolojisinin motiflerinden biri idi. "Türklerin kahramanlarının gözleri
kırmızı ve kızıldır." Çinde de
bu vardır. Fakat çin kahramanlarının gözleri yalnız kırmızı olmakla kalmazlar
aynı zamandan cam gibi de parlarlardı. Çinliler
"Büyük bir Göktürk Kağanı Mohan Kağan'dan söz açarken
onun da yüzünün kıpkırmızı ve gözlerinin cam gibi parladığını" söylüyorlardı. Herhalde Mohan-Kağan
acayip bir fizyonomiye sahip değildi. Fakat 20 sene müddetle
bütün Çin'i korkutmuş ve diz çöktürmüş bir hükümdardı. Eski Türkler
kırmızı renk için genel olarak "al" sözünü kullanırlardı. Fakat bu söz sonradan
biraz da manevi bir anlam almıştı. Nitekim loğusaları basan ve kötülük yapan
"Albastı" da
yine bu rengi taşıyordu. Altay Türkleri
büyük kurt sürülerini idare edip
köylere korkunç zararlar veren kurtlara da
zaman
zaman
"al-börü" derlerdi. Bu allık
kurdun veya albastı gibi ruhların renginden dolayı değil; daha çok
onların korkunç zararlar vermesinden ileri geliyordu. Çünkü onlar güçlü ve kudretli idiler. Tıpkı yeryüzünü zapteden ve kendi egemenliği altında toplayan Oğuz-Kağan gibi.
"Oğuz-Kağan'ın yüzünün rengi gök mavisi
gözleri de al
yani kırmızı idi".
Bazıları al sözünü
"ela" şeklinde anlamak istemişlerdi. Fakat tabiî olarak
bunun aslı yoktur. Çünkü
"Oğuz-Kağan'ın saçları da kara" idi. Sarı değil. Bu sebeple gözlerinin el' olmasına da
hiçbir sebep yoktu.
4. OĞUZ - KAĞAN'IN ÇOCUKLUĞU
"Türk mitolojisinde kahramanlar
'üç' veya 'yedi' günde konuşurlardı":
Az önce
Müslüman olmuş Türklerin Oğuz-Kağan destanlarından söz açarken
Oğuz-Kağan'ın üç günde konuşmağa başladığını belirtmiştik. İsl'miyetin tesirleri görülmeyen
Uygurca Oğuz Kağan destanında da
aynı şeyleri görüyoruz. Ama
yukarıda da dediğimiz gibi
eski Türk efsanelerinde büyük kahramanlar çoğu zaman "Yedi günde kendilerine gelir ve kırk gün sonra da bir delikanlı gibi hayata başlarlardı". Nitekim Uygurların Oğuz Destanı
Oğuz'un küçüklüğünü şöyle anlatıyordu:
Geldi ana göğsünü
aldı emdi sütünü
İstemedi bir daha
içmek kendi sütünü.
Pişmemiş etler ister
aş yemek ister oldu
Etraftan şarap ister
eğlenmek ister oldu.
Ansızın dile geldi
şiirler düzer oldu
Aradan kırk gün geçti
oynaşır
gezer oldu.
Geldi ana göğsünü
aldı emdi sütünü
İstemedi bir daha
içmek kendi sütünü.
Pişmemiş etler ister
aş yemek ister oldu
Etraftan şarap ister
eğlenmek ister oldu.
Ansızın dile geldi
şiirler düzer oldu
Aradan kırk gün geçti
oynaşır
gezer oldu.
"Türkler yemeklerini
ilk çağlardan beri pişirerek yerlerdi":
Türkler herhalde
tarihten çok önceki çağlarda bile
yemeklerini pişirerek yemeğe başlamışlardı. Nitekim
Göktürklerin Çin kaynaklarında bulunan ilk efsaneleri de
"İlk Türk Atasının
ateşi ic't ettiğini ve yemekleri pişirmeği öğrettiğini
" söylüyordu. Sibirya'nın tundralarında yaşayan geri halklar
Türklere nazaran çok daha sonraki çağlarda yemeklerini pişirip
yemeği öğrendiler. Nitekim
Fin'lerle Macar'ların ataları olan Batı Sibiryalılar
kendi atalarının çiğ et yediklerini söylerler ve bununla öğünürlerdi. Onlar
daha güneylerindeki Ortaasya Türk halklarına
"yemeklerini pişirenler" derler ve kendilerini
onlardan ayırırlardı. Gerçi bu Sibirya halkların da
sonradan yemeklerini pişirmeğe başlamışlardı. Ama
zaman zaman bu eski hatıraları yadetmek için "çiğ et yeme törenleri" yapmağı da
ihmal etmezlerdi. Türk mitolojisinde
Türk çiğ et yediğine dair
elimizde hiçbir delil yoktur. Ama büyük kahramanlar
o kadar korkunç idiler ki
zaman zaman çiğ et bile yerlerdi. Onun için Oğuz-Kağan'ın
çiğ et istemesinin sebebi de
bundan ileri geliyordu.
"Oğuz-Han'ın vücudu
güçlü ve korkunç hayvanlara benzetilirdi":
Dede Korkut masallarında da büyük kahramanların yürüyüşü
arslanlara benzetilmiş ve vücut yapıları da
korkunç hayvanlar gibi anlatılmışlardı. Oğuz-Kağan destanında da
az da olsa bunları görmüyor değiliz. Uygurların Oğuz destanı
Oğuz-Kağan'ın şeklini
şöyle anlatıyordu:
Öküz ayağı gibi
idi sanki ayağı
Kurdun bileği gibi
idi sanki bileği.
Benzer idi omuzu
ala samurunkine
Göğsü de yakın idi
koca ayınınkine!
Destana göre
Oğuz'un elleri ve pençesi
ayının büyük ve güçlü pençesini andırıyordu. Ama kurdun bileği başka idi. Kurt
yeryüzündeki hayvanlar içinde
koşma bakımından
en dayanıklı hayvandı. Bir türlü yorulma bilmezdi. Bileği ince idi. Fakat o ince bilekli kurdun pençesi korkunçtu. Bir samur büyüklüğündeki
kıllı omuzlar ve ayının göğsü gibi
gergin ve şişkin ğögüsler
Oğuz-Kağan'ın bir insan olarak ne derece güçlü olduğunu anlatmağa yarayan sözlerdi.
"Oğuz-Kağan'ın vücudu niçin "tüylü" idi":
Eski Türkler
"ilk insanın
tüylü olduğuna inanırlardı." Altaylarda yaşayan birçok efsanelerde
bu konu ile ilgili
sayısız örneklere rastlıyoruz: "Tüylere kaplı olan ilk insan
Tanrı'ya karşı günah işlemiş ve bundan dolayı da tüyleri dökülmüştü. Tüyleri dökülünce de insanoğlu
bir türlü hastalıktan kurtulamamış ve ölümsüzlüğü elinden kaçırmıştı. (Bir söylenişe göre) Tanrı
insanı yaratırken şeytan gelmiş ve insanın üzerine tükürerek
her tarafına pislik içinde bırakmıştı. Tanrı da
insanın dışını içine
içini de dışına çevirmek zorunda kalmıştı. Bu suretle insanın içinde kalan şeytanın pisliği ve tüyler
insanoğlunun ruhunu ve ahl'kını kötü yapmıştı. İnsanın gerçi dışı
Tanrı yapısı idi ve güzeldi ama; içi şeytan tarafından kirletilmiş ve şeytana benzer
bir özelliğe bürünmüştü". Bu sebeple Oğus destanında
bu çok eski Türk inançlarının izlerini de buluyoruz. Çünkü Oğuz-Kağan
bizim gibi tüysüz değil; her tarafı kıllarla dolu ve fevkal'de bir yaratıktı:
Bir insan idi fakat
tüyleri dolu idi
Vücudu kıllı idi
çok uzun boylu idi.
Güder at sürüleri
tutar
atlara biner
Daha bu yaşta iken
çıkar
avlara gider.
Geceler günler geçti
nice seneler doldu.
Oğuz da büyüyerek
bir yahşi yiğit oldu!
5. OĞUZ - KAĞAN'IN GENÇLİĞİ
Türk mitolojisinde büyük kahramanların
çocukluk ile gençliğini birbirinden ayıran
bazı önemli
çağlar vardı. Altay efsanelerinde bu çağ
daha çok "Ad koyma" töreni ile başlardı. Adı olmayan bir çocuk
henüz daha yetişkin bir genç ve kahraman sayılmazdı. Bir gencin ad alabilmesi de
kolay bir iş değildi. Elbette adsız bir insan olamazdı. Her çocuğa Türkler
doğuşundan itibaren bir ad verirlerdi. Fakat bu ad
onun gerçek adı ve ünvanı sayılmazdı. Hatta Türkler kahramanlarına
her yeni bir başarı üzerine
yeni bir ad daha verirlerdi. Daha yüksek bir rütbeye terfi eden kimseler bile
yeni memuriyet unvanı ile beraber
ayrıca bir ad da alırlardı. Bu sebeple Çin kaynakları
bu bakımdan bize bir çok güçlükler çıkarmışlardır. Meselâ
büyük bir komutan veya Kağan'ın
bir gençlik adı vardır. Geçliğinde büyük şöhret elde eden bu komutanlar
Çin kaynaklarında çoğu zaman
gençlik adları ile adlandırılırlardı. Zaman zaman bunlar
bazı savaşlar dolayısı ile yeni ünvanlar alırlardı. Fakat Çin kaynaklarında bu Türkler
gençlik ve olgunluk adları ile geçince
tarihçeler için
kimin kim olduğunu anlamak
adet' çok güç bir hale girer. Bu sebeple Oğuz Han'ında
gerçek bir ad ve unvan alabilmesi için
büyük bir kahramanlık ve başarı göstermesi lazımdı. Eski Türk tarihinde de
"Baş kesmeyen ve kan dökmeyen" şehzadelere
gerçek adları verilmezdi.
6. OĞUZ'UN BİR GERGEDAN ÖLDÜRMESİ
"Oğuz korkunç bir gergedan öldürerek
erginliğini ispat etmişti":
Bunun içindir ki
Oğuz-Kağan
insanları ve sürüleri yiyen bir gergedanı öldürür ve milletini
büyük bir bel'dan kurtarır. Eski Türkler
karanlık ve sık ormanlara da saygı gösterir ve hatta onlara tapılanırlardı. Türk tarihinde
yeni tahta çıkan hükümdarların
bir orman dikerek
kendi adlarına yetiştirdikleri de görülmemiş değildir. Nitekim Oğu-Kağan destanında da
Oğuz'un yurdunun yanında büyük bir orman ve içinde de bir "gergedan" yaşardı. Destan bu olayı şöyle anlatıyordu:
Bir büyük orman vardı
Oğuz yurdundan içre
Ne nehir ırmaklar
akardı bu orman içre.
Ne çok av hayvanları
ormanda yaşar idi
Ne çok av kuşları da
üstünde uçar idi.
Ormanda yaşar idi
çok büyük bir gergedan
Yer idi yaşatmazdı
ne hayvan ne de insan!
Başardı sürüleri
yer idi hep atları
Yokluk verir insana
alırdı hayatları!
Vermedi hiçbir zaman
insanoğluna aman!
Hepimiz biliyoruz ki
Ortaasya'da "gergedan" yoktu. Türklerin gergedan görmüş olmaları da
pek ihtimal dahilinde değildi. Ama gergedanın
çok korkunç bir hayvan olduğu kulaktan kulağa
Ortaasya'ya kadar gelmiş ve Türk mitolojisinde de gerekli yerini almıştı. Gergedanın yaşadığı bölgeler
Çin'e yakın olan bölgelerdi. Fakat Çinliler de gergedanın esas şeklini bilmiyorlardı. Çinlilere göre
"Gergedan
burnunun ucunda sivri boynuzu bulunan
bir geyikten başka birşey değildi". Ama gergedan
Çin'de büyük bir öneme sahipti. Çünkü Çin İmparatorları ile büyük komutanlar
zırhlarını gergedan derisinden yaparlardı. Bu bakımdan onlar gergedanın derisini ve dolayısı ile
bu hayvanın büyüklüğünü de tasavvur edebiliyorlardı. Gergedan motifi bakımından Türk mitolojisine
Çin tesirleri de olabilirdi. Fakat gergedanla ilgili bilgiler Türklere daha çok Batı Türkistan ve Hindistan yolu ile gelmişti. Türkler gergedana "kıyant" derlerdi. Bu söz de
Hindistan ile Batı Türkistan'da yayılmış bir deyimdi. Oğuz-Kağan
kendi milletine bu kadar zarar veren gergedanı duyunca
onu avlamak ister ve yola çıkar. Destan Oğuz'un yıla çıkışını şöyle anlatıyordu:
Oğuz-Kağan derlerdi
çok alp bir kişi vardı
Avlarım gergedan: diye o yere vardı.
Kargı
kılıç aldı
kalkan ile ok ile
Dedi: "Gergedan artık
kendisini yok bile!
Ormanda avlanarak bir geyiği avladı
Bir söğüt dalı alıp
bir ağaca bağladı.
Döndü gitti evine
sabah olmadan önce
Tam tan ağarıyordu
geyiğine dönünce
Anladı ki gergedan
geyiği çoktan yuttu
Geyiğin yerine de
büyük bir ayı tuttu.
Belinden çıkararak
altın bakma kuşağı
Ayıyı astı yine
o ağaçtan aşağı
Tabiî olarak efsaneye göre
gergedan ayıyı da yutmuştu. Çok iyi biliyoruz ki gergedan
otla geçinen bir hayvandır. Halbuki gergedanı yakından tanımayan Türkler
onun et yediğini zannediyorlardı. Çünkü onlara göre
bütün korkunç hayvanlar et yerler ve etle beslenirlerdi. Oğuz'un belindeki kuşağı altındı. "Kuşak
Türkler için çok önemli bir hükümdar sembolüdür". Çünkü her hükümdarın belindeki kemerin altın olması
onun hükümdarlığını gösteren bir sembol ve belirti idi. Oğuz-Kağan
daha gençliğinde bu kuşağı kuşanmış ve hükümdarlığa hazırlanmıştı. Öyle öyle anlaşılıyor ki Oğuz-Kağan gergedana büyük bir tuzak kurmuş ve onu
bu yolla avlamak istemişti. Fakat gergedan
her defasında bu tuzağa düşmeden
gelip
avını almasını bilmişti. Bunun için Oğuz
başka yol görmemiş ve bizzat kendisi
gergedanın karşısına çıkarak
onu öldürmek zorunda kalmıştı. Destan bu korkunç vuruşmayı da
şöyle anlatıyordu:
Yine sabah olmuştu
ağarmıştı çoktan tan
Oğuz baktı ki almış ayısını gergedan.
Artık bu durum onu
can evinden vurmuştu
Ağaca kendi gidip
tam altında durmuştu!
Gergedan geldiğinde
Oğuz'u görüp durdu
Oğuz'un kalkanına
gerilip bir baş vurdu!
Kargıyla gergedanın
başına vurdu Oğuz!
Öldürüp gergedanı
kurtardı yurdu Oğuz!
Keserek kılıcıyla
hemen başını aldı
Döndü gitti evine
iline haber saldı!
"Altay Türk efsanelerindeki kahramanlar da
boynuzlu" canavarlar öldürürlerdi":
Oğuz-Kağan'ın korkunç bir canavar öldürerek
kendi yurdunu kurtarması
Türk mitolojisinin ilk ve son motifi değildir. Bu motif
dışarıdan gelmiş bir tesire de bağlanamaz. Gerçi Türkler gelişip yayıldıktan sonra
"gergedan" gibi korkunç hayvanların bulunduğunu da duymuşlar ve efsanelerini bu yeni bilgilere göre anlata gelmişlerdi. Fakat bu olayın kökleri
çok eski Türk inançlarından ve efsanelerinden geliyordu. Nitekim
Altay efsanelerinde de
buna benzer olaylar görüyoruz. Bu efsanelerdeki kahramanların
öldürdükleri canavarlar da
"boynuzlu" idiler. Bu efsanelerden birini
çok kısa olarak özetleyip
aşağıda verelim:
Yedi gün geçmişti ki
oğlan başladı işe
Demir beşiği kırdı
kendini attı dışa.
Yedi dağı dolaştı
yedi geyik avladı
Boynuzlarını yonttu
birbirine bağladı.
Öyle bir yay yaptı ki
kirişsiz olmaz idi
Böyle büyük yaya da
her kiriş uymaz idi.
Duydu bir hayvan varmış
çok büyük bir canavar!
"Bari gideyim"
dedi
"Belki derisi uyar!"
Oğlan göklere gider
devlerle de savaşır
Büyük bir dağa çıkar
canavara ulaşır
Bu ne müthiş hayvandı
bir dağa yaslanmıştı
Bir dağa da yatmıştı
upuzun uzanmıştı.
Oğlana bakaraktan
sanki göz kırpıyordu
Uzun boynuzlarıyla
gökleri yırtıyordu!...
Bu Altay efsanesi
tam bir mitolojidir. Çünkü efsanenin kahramanı
atı ile göklerde uçar ve göğün katlarını gezerek
canavarı aramağa koyulur. Oğuz-Kağan destanındaki canavar
Oğuz yurdunun hemen yanındaki bir ormanda yaşamaktadır. Altay efsanesindeki canavar ise
göklerin derinliğindeki
efsanevî dağların ve göllerin içinde yaşar.
"Müslüman Türkler
Oğuz-Kağan'ın gençliğini mitolojiden kurtarmak istemişlerdi":
Müslüman Türkler
Oğuz-Han'ın ad alması için
böyle bir kahramanlık yapmasını gerekli görmemişlerdi. Oğuz-Han
kendi adını kendi vermiş ve bütün Oğuz milleti de
onun bu arzusuna uymuşlardı. Efsaneler
onun ad alışını şöyle anlatıyorlardı:
Büyük toy yapılırdı
eski Türk âdetince
Böyle ad seçilirdi
çocuğun kudretince
Kara-Han atlar kesti
Oğuz ad bulsun diye
Çağırdı hep Türkleri
yurdu şen olsun diye.
Oğuz-Han birden bire
adım Oğuz'dur dedi
Beklemedi kimseyi kendi adını verdi
Ne kadar Türk var ise
hepsi şaşa kaldılar
Bu Tanrı sözü deyip
buyruğa katıldılar.
Bundan da anlaşılıyor ki Oğuz-Han'ın daha çok küçük yaşta iken kendi adını koyması
milletince bir Tanrı buyruğu gibi kabul edilmişti. Daha sonraki Türk efsanelerinde olduğu gibi burada
gök sakallı bir ihtiyar görülmüyordu. Oğuz-Han
Tanrının gönderdiği gök sakallı elçilerin yerine bizzat geçmiş ve kendi adını
kendisi vermişti. Daha sonraki Oğuz destanının parçaları sayılan "Dede Korkut" hikâyelerinde
çocukların adları
genel olarak "Dede Korkut" un kendisi tarafından verilirdi. Anadolu Masallarında ise gök sakallı ihtiyarlar ile "Hızır" ın ve hatta "Dede Korkut" yerine
ihtiyar dervişler geçmişlerdi.
7. OĞUZ KAĞAN'IN EVLENMESİ
Müslüman Türkler Oğuz Kağan'ı
normal bir insan gibi kabul etmişler ve onu
öylece evlendirerek
bir yuva kurdurmuşlardı. Halbuki İsl'miyetin tesirleri görülmeyen Oğuz destanlarında
durum daha başkadır. Uygurların Oğuz destanına göre Oğuz Kağan
"Gökten inen göğün kızı ve yerdeki bir ağaç koğuğundan çıkan
yerin kızları ile evlenmiş" ve bu yolla soyunu meydana getirmişti. Burada artık Oğuz-Kağan destanı
bir destan değil; daha çok
gerçek bir mitoloji halinde idi. Öyle bir mitoloji ki
Türklerin dünya görüşlerini
uzay anlayışlarını ve dolayısı ile
Cih'n hakimiyeti hakkındaki düşünce ve isteklerini
hep kendisinde topluyordu. Oğuz-Kağan
mitolojik bir Türk hükümdarı idi. Yeryüzünü zaptetmiş ve büyük bir devlet kurmuştu. Bu olay
tıpkı bir tarih gibi anlatılıyordu. Aynı zamanda destanda
bir hikâye çeşnisi de vardı. Ama Oğuz destanı
Binbir Gece Masalları gibi
hayal mahsülü ve uydurulmuş
bir masal değildi. Oğuz-Kağan destanı
Türklerin düşünüş
inanış ve binlerce seneden beri gelişerek
olgunluğa erişmiş fikirlerinin
bir özeti gibi idi. Fikirler
düşünceler ve semboller
tarih olayları ile anlatılmışlardı. Oğuz-Kağan da
hatunları da
çocukları ve akınları da
hepsi birer sembolden başka şeyler değil idiler. Oğuz-Kağan'ın gökten inen kızla evlenişini
Uygurların destanı şöyle anlatıyordu:
OĞUZ'UN
GÖĞÜN KIZI İLE EVLENMESİ
Oğuz-Kağan bir yerde
Tanrıya yalvarırken
Karanlık bastı birden
bir ışık düştü gökten
Öyle bir ışıktı ki
parlak aydan
güneşten.
Oğuz-Kağan yürüdü
yakınına ışığın
Gördü
oturduğunu ortasında bir kızın.
Bir ben vardı başında
ateş gibi ışığı
Çok güzel bir kızdı bu
sanki Kutup yıldızı!.
Öyle güzel bir kız ki
gülse
gök güle durur!
Kız ağlamak istese
gök de ağlaya durur!
Oğuz kızı görünce
gitti aklı beyninden
Kıza vuruldu birden
sevdi kızı gönülden.
Kızla gerdeğe girdi
aldı dilediğinden!
Eski Türklere göre
hem gök ve hem de yer
kutsal idiler. İran'da ve Avrupa mitolojisinde olduğu gibi
yer kötülüğün ve fenalığın bir sembolü değildi. Ama gök
yerden daha önemli idi. Bu sebeple Oğuz-Kağan ilk önce
gökten inen kutsal kızla evlenmişti. Daha sonraki Altay efsanelerinde de
buna benzer motifler görüyoruz. "Altay dağlarının vadilerine sıkışmış kalmış olan bu Türkler
büyük devlet kuramamışlardı. Onların
ne Kağanları ve ne de hükümdarları vardı. Bu Türkler arasında
kağanların yerlerini
Şamanlar alıyorlardı". Çünkü
cemiyet içinde söz ve güç sahibi olanlar
Şamanlar idiler. Bu sebeple Şamanların soyları da
eski Türk Kağanları gibi kutsal ve gökten geliyorlardı. Bu efsaneye göre: "Şamanların atası olan büyük bir Şaman
gökle yerin kızı ile evlenmiş ve onlardan
Altay Şamanları türemişti. (Bazıları da)
gökle suların kızları ile evlenmişlerdi". Bütün bunlar bize gösteriyor ki
belirli mitoloji motifleri
her bölgeye ve çağa göre değişiyorlar; fakat ana özelliklerini kaybetmiyorlardı. Bundan sonra da Oğuz-Kağan
yerin kızı ile evlenir. Destanlar
Oğuz-Han'ın bu ikinci hatunu buluşunu da
şöyle anlatırlar:
OĞUZ'UN
YERİN KIZI İLE EVLENMESİ
Ava gitmişti birgün
ormanda Oğuz-Kağan:
Gölün tam ortasında
bir ağaç gördü yalnız
Ağacın koğuğunda
oturuyordu bir kız.
Gözü gökten daha gök
sanki Tanrı kızıydı
Irmak dalgası gibi
saçları dalgalıydı.
Bir inci idi dişi
ağzında hep parlayan
Kim olsa şöyle derdi
yeryüzünde yaşayan:
"Ah! Ah! Biz ölüyoruz! Eyvah
biz ölüyoruz!"
Der
bağırıp dururdu! Tıpkı tatlı süt gibi
acı kımız olurdu!
Oğuz kızı görünce
başından aklı gitti
Nedense yüreğine
kordan bir ateş girdi.
Gönülden sevdi kızı
tuttu aldı elinden
Kızla gerdeği girdi
aldı dilediğinden.
"Bir gölün ortasında bulunan adalar"
Türk mitolojisinin en önemli motiflerinden biridir. Uygurların Türeyiş efsanelerinde ise bu kutsal adacık
iki nehrin kavuştuğu bir yerde bulunuyordu. Oğuz-Han destanındaki Kıpçak Bey'de
"Göl ortasında bulunan bir adacıkta ağaç kovuğunda doğmuştu". Ağaç
köklerini yerden alıyor ve kimbilir yerin ne kadar derinliklerine kadar inebiliyordu. Bu sebeple bereketin sembolü olan ağaç
yerin soylarını da temsil edeyordu. Destan
"Ğögün kızını Kutup yıldızına benzetirken
yerden gelen kızın saçlarını ise
ırmak dalgaları gibi" gösteriyordu. Göğün kızı göğe
yerin kızı da yere benziyordu.
"Müslüman Türkler
Oğuz-Kağan'ı normal bir insanmış gibi evlendiriyorlardı":
İslamiyeti kabul etmiş olan Türkler ise
daha başka türlü düşünüyorlardı. Onlar Oğuz-Han'ı
normal bir insan olarak kabul ediyorlar ve kendi fikrine uygun
bir kız alıyor gibi gösteriyorlardı. Oğuz-Han
iki amcasının da kızını almış; fakat onları yola getirip
müslüman edememişti. Bunun üzerine
her iki karısının da yüzüne bakmamış ve onlara elini bile değdirmemişti. Üçüncü amcasının kızı
diğerlerine nazaran daha çirkindi. Fakat küçüklüğünden beri
Oğuz-Han'ı bütün kalbi ile seviyordu. Oğuz
en sonunda bu kıza gitmiş
içini açmış ve müslüman olduğu takdirde
kendisi ile evleneceğini söylemişti. Bu teklifi çoktan beri bekleyen kız
ağlayarak Oğuz'a bakmış ve şöyle demişti:
Ben ne Allah tanırım
ne de Tanrı bilirim!
Senin sözün buyruktur
hep peşinden gelirim!
Sen ne dersen o olur
fermanından çıkamam!
Sen var iken başımda
başkasına bakamam!
Oğuz bunu duyunca
çok sevinmiş ve artık kaygısı dinmişti. Bunun üzerine kıza
Tanrıya inanmasını söyleyerek
şöyle demişti:
Ey
sevgili hatunum! Benim ey eşsiz eşim!
Gönlümde ebediyen
yanacak ey ateşim!
Tanrının birliğinde
bir defa iman getir
Sev onu! Varlığıma
seninle bir can getir.
Kız Oğuz Han'ın bu sözü üzerine Tanrıya inandığını söyleyerek artık müslüman olmuştu:
Sözünü kabul ettim
senin yoluna geldim!
Tanrının birliğiyle
canımı sana verdim!
Müslüman olan Türklerin
eski Oğuz-Kağanlarından ve onun destanlarından vazgeçemeyerek
yeni olarak düzdükleri bu hikâyeler
aslında en eski Türk mitolojisinin ana çizgileriyle bir benzerlik göstermiyorlardı. Fakat ne yapsınlar ki
onlar da müslüman olmuşlardı ve müslümanlığı
yalnızca X. yüzyılda değil; ta Oğuz Han zamanından beri tanıdıklarını ve bildiklerini göstermek istiyorlardı. Müslüman tarihçiler
Oğuz-Han'ın yaşadığı çağlar hakkında da
bize bazı bilgiler verirler. Meselâ Hiveli meşhur Ebul Gazi Bahadır Han'a göre Oğuz-Han
zamanımızdan 5000 sene önce yaşamıştı. "En önemli nokta da şu idi ki
Ebul Gazi Bahadır Han Oğuz-Han'ı
İran'ın en eski atalarından daha önceye koyuyor ve Türkleri
bir millet olarak İran'lılardan daha eski tutuyordu. Bu efsaneler Türklerin
İsl'miyeti ve Allah'ı
5000 sene önceleri ve hatta insanlığın ilk yaratılış sıralarında tanıdıklarını
söylemek istiyorlardı". Henüz daha müslümanlığın ne demek olduğunu bilmeyen Türkler "Allah" sözünden habersiz idi. Eski Türk tarihçilerine göre
"Allah" sözünün manasını anlamayan Türkler
Oğuz-Han'ın şiir okuduğunu veyahut da şarkı söylediğini zannederlermiş. Bunlar da
Müslüman Türkler tarafından
bir Türk olarak uydurulmuş
düzenlenmiş ve geniş halk kitleleri arasında yayılmış hikâyelerdi.
Öyle anlaşılıyor ki Türkler
İslamiyetin öncülüğünü
Araplara ve hatta Peygambere bile vermek istemiyorlardı. Bu duruma göre
"Oğuz-Han Türklerin ilk ve en eski peygamberleri oluyordu. Gerçi bu da
İslamiyetin esaslarına aykırı idi. Fakat Türk kitlelerinin
milliyet ve üstünlük hislerini göstermesi bakımından bizler için bir önem taşıyordu".
8. YER VE GÖK VARLIKLARININ OĞUZ'UN OĞLU OLMALARI
"Gök ve yerin türlü varlıkları
Oğuz-Han'ın oğulları oluyorlardı":
Oğuz-Han
"gökten bir ateş gibi
ışık halesi içinde inen göğün kızı" ile evlendikten sonra
üç oğlu olmuştu. Bu oğullarının adları
"Gün-Han"
"Ay-Han" ve "Yıldız-Han" koyması
bize çok şey ifade eder. Zaten göğün belli başlı varlıkları
güneş
ay ile yıldızlar idiler. Ağaç koğuğunda bulduğu yerin kızından da
yine üç oğlu oluyordu. Bunların adını da "Gök-Han"
"Dağ-Han" ve "Deniz-Han" koyuyordu. Burada Türk mitolojisi ile Türk düşünce düzeninin
çok önemli bir meselesi ile karşılaşıyoruz. Yerin kızından doğan çocuklardan birinin adı "Gök-Han" idi. Ayrıca "Gök-Han" yerin kızının çocuklarının
en büyüğü idi. Yerin kızından
"Gök-Han" ın doğmuş olması
ilk bakışta bizi şaşırtıyordu. Halbuki bu kitapta sık sık söylediğimiz gibi gök kubbesi
aslında Türklerce
maddî bir varlık gibi düşünülüyordu. Türkler gök kubbesini uzaydan ayrı düşünüyorlardı. Asıl gök
güneş ve ay ile yıldızların dolaştıkları
uzay idi. Eski Göktürk kitabelerinde de söylendiği gibi: Tanrı
gök ile yeri yarattıktan sonra
ikisi arasında da
insanoğlunu yaratmıştı. Yer ile göğü yaratan Tanrı
gök kubbesinin üstünde ve sonsuz feza içinde bulunuyordu. Eski Türkler göğe
"Tengri" derlerdi. "Tengri"
hem "gök" ve hem de "Yüce-Tanrı" anlamına geliyordu. Ama onlar
gök kubbesini anlatmak isterlerken
"Kök Tengri" derler ve böylece
gök kubbesini
esas büyük Tanrıdan ayırırlardı. Bu çok eski Türk düşüncesinin izlerini
Oğuz destanında da
bulmamız bizi sevindirmektedir. "Çünkü
Türk düşünce düzeni
yüzyıllar boyunca değişmemiş ve ana çizgileriyle üç kıt'a üzerinde yaşamıştı".
Burada önümüze çok önemli bir mesele de çıkmaktadır: bazılarına göre
"Gün-Han"
güneşin hanı; "AY-Han" ise
ayın hanı şeklinde açıklanmıştır. Onlara göre Türkler
güneşte de bir dünyanın olduğunu düşünmüş olmalı idiler. Oğuz-Han
en büyük oğlunu da güneşe bir Han olarak tayin etmiş olmalıydı. Bu düşünce tarzı
oldukça sakat ve yanlıştır. "Oğuz-Han'ın oğulları güneşin
ayın ve yıldızların hanları değil; bilâkis güneş
ay ve yıldızlar