Konu
:
HZ. Muhammed (S.A.V) ' in Hayatı
Tekil Mesaj Gösterimi
03-01-2007, 03:54
#
1
(
permalink
)
FirstLady
HZ. Muhammed (S.A.V) ' in Hayatı
PEYGAMBERIMIZIN DOGUMU
Peygamberimiz Fil vakasından 50 gün sonra
Rebiullevvel ayinin on ikinci Pazartesi günü
tan yeri ağarırken
Mekke`de doğdu.
PEYGAMBERIMIZ DOĞDUĞUNDA BAZI HADISELER VUKU'A GELDI
Peygamberimiz doğduğunda bazı hadiseler vuku'a geldi. Bunlardan bazılarını söyle sıralayabiliriz:
Peygamberimiz
anadan sünnetli ve göbeği kesik olarak doğdu. Peygamberimiz doğarken
çocukların yere düştükleri gibi düşmeyip ellerini
yere dayamış başını semaya kaldırmış olarak doğdu. Peygamberimiz doğduğu zaman
bir yıldız doğmuş ve bilginler
bu yıldızın doğduğu gece
Ahmed doğmuştur dediler. Bir çok Yahudi alimi Tevrat'tan inceleme ile peygamberimizin bu gecede doğduğunu yakınlarına bildirmişlerdir.
Peygamberimiz doğduğu gece Kisra'nin sarayından on dört şerefe yıkıldı. İranlıların
bin yıldan beri hiç sönmeden yanan Atesgedeleri sönüverdi. Save Gölünün suyu çekildi. Sema ve Vadisini su bastı. Iran Sahi
Arapların
ülkesini istila edeceğini rüyasında gördü
ve telaşa düştü.
PEYGAMBERIMIZIN BABASI HZ. ABDULLAH
Peygamberimizin babası Hz. Abdullah Kureyş'in ileri gelen delikanlılarından idi. Güzel yüzlü
iki gözü arasında peygamberlik nurunu taşıyordu. Mekke'nin bütün genç kızları onunla evlenmek için can atarlardı. Babasına o kadar itaatliydi ki babasının izinden hiç çıkmazdı. Hatta birinde babası Abdulmuttalip Allah'a dua etmiş ve "Allahım eğer bana on erkek evladı verirsen onlardan birini senin için kurban edeceğim� demiş
on evladı olunca da Allah'a verdiği sözü tutmak için oğlu Abdullah'ı kurban etmek istemiştir. Oğlu Abdullah babasına itiraz etmemiş ve boyun eğmiştir. Etraftan yapılan eleştirilerle oğlunu kurban etmekten vazgeçmiş onun yerine 100 Adet Deve kurban etmiştir.
Hz. Abdullah Hz. Amine ile evlendikten kısa bir müddet sonra gittiği ticaret kervanından dönerken yolda hastalandı. Medine'de dayısı Beni Adiy bin. Neccar'in yanında bir ay hasta aldıktan sonra vefat etti. Hz. Abdullah vefat ettiği zaman Peygamberimiz henüz Anne karnında altı aylıktı.
PEYGAMBERIMIZIN SÜT ANNEYE VERILISI
Yeni doğan çocukları süt anneye vermek; Kureyş ve sair Arap eşrafının adeti idi.
Bu da; kadınların kocaları ile daha iyi meşgul olmalarını ve çocukların da
özellikle
havasının güzelliği
rutubetinin azlığı ve suyunun tatlılığı ile tanınan yerlerde yasayan şerefli kabileler arasında
sağlam vücutlu
sıkı etli
cesaretli yetişmelerini ve düzgün
pürüzsüz konuşmayı öğrenmelerini sağlamak içindi.
Mekke çevresinde ve Harem içinde oturan kabilelerden süt annesi olanlar
her yıl iki defa
yaz ve güz olmak üzere Mekke`ye gelirler
çocukları alıp götürürlerdi.
Peygamber efendimizi (A.S.) Ben`i Sa`d bin Bekr kabilesinden süt annesi Halime hatun götürdü.
Peygamberimizin Süt kardeşleri şunlardır:
Abdullah b. Haris Üneyse binti Haris
Şeyma binti Haris.
Peygamberimizi yetim olduğu için Arap kadınları kabul etmemiş; sadece kabilesine götürecek çocuk bulamayan Halime
eli bos gitmemesi için peygamberimizi kabul etmişti. Peygamberimizi aldıktan sonra Halime ve Ailesinin yaşam tarzı bir anda değişti.
Bunlardan bazılarını Halime'nin dilinden dinleyecek olursak Halime Hatun der ki;
" İçinde bulunduğumuz kuraklık ve kıtlık yılında hiç bir şeyimiz kalmamıştı. Ben
kır merkebimin üzerinde idim.Yanımızda
yaşlı bir devemiz vardı
bize bir damla süt vermiyordu. Üzerinde bulunduğum merkebin ağır yürümesi yol arkadaşlarımı çileden cıkartıyordu. Nihayet Mekke'ye varıp emdirilecek oğlan çocukları aramaya başladık. İçimizden hiç bir kadın Muhammed�i almak istemiyor
ondan uzak duruyorduk. Çünkü
bizler emdireceğimiz çoçuğun babasından bahise kavuşmayı ve ondan armağanlar almayı bekliyorduk.
Bir ara Muhammed�in dedesi Abdulmuttalip'le karşılaştım
bana; İsmin nedir ? diye sordu.
Halime dedim. Bana;
Ey Halime! Benim yanımda bir yetim çocuğum var onu emzirmek için Beni Sa`d kabilesi kadınlarına teklif ettim öksüz olduğu için kabul etmediler. Sen kabul eder misin ?
Ben
" Bana biraz müsaade et de kocama bir danışayım..� dedim.
Hemen kocamın yanına döndüm
ona haber verdim. Kocam izin verince Muhammed'i aldım.
Muhammed bize gelince
evimiz öyle bereketlendi ki kocamla hayretler içinde kaldik. Sütü çekilmiş olan devemizde sütler fazlaca akmaya
zayıf olan merkebimizi
yolda başka hiç bir binek hayvan geçememeğe
davarlarımıza inen süt hiç bir davara inmemeye başladı.
Peygamberin çocukluğu daha değişikti. Daha iki aylık iken
her tarafa yuvarlanmaya çalışıyordu. Üç aylık olunca ayakta durmaya çalışıyordu. Dört aylık olunca
duvara tutunup yürüyordu. Beş aylık olunca bir yere tutunmadan yürüyebiliyordu. Altı ayı tamamlayınca
yürümeyi hızlandırmıştı. Yedi aylık iken her tarafa gidebiliyor
koşabiliyordu. Sekiz aylık iken
konuşuyor
konuşulanı anlayabiliyordu. On aylık iken ok atabiliyordu. İki Yılı doldurduğu zaman
oldukça
iri ve gösterişli bir çocuk olmuştu. Onu annesine götürdük. Ama biz
Onun yüzünden gördüğümüz hayır ve bereketten dolayı
yanımızda bir müddet daha tutmaya çok istekli bulunuyorduk. "
HZ. AMINE'NIN MEDINE ZIYARETI VE VEFATI
Hz. Amine Peygamberi de yanına alarak Medine'deki Neccar oğullarından olan dayılarını ziyarete gitti. Orada peygamberle
bir ay kadar misafir oldular.
Yahudi kavmi peygamberimizi orada görünce onu devamlı kontrol edip hal ve hareketlerine dikkat ediyorlardı. Hz. Amine Yahudilerin Peygamberimiz hakkında takındıkları tavırlardan korkmaya başladı ve acilen Mekke'ye dönmek için yola koyuldular.
Hz. Amine
Mekke'ye gelirken
yolda hastalanıp Evba köyünde durakladi. Başucunda duran Peygamberimizin yüzene baktı. Sonra da söyle hitap etti:
" Ey çekilen dehşetli ölüm okundan
Allah'in lutfu ve yardımı ile yüz deve karşılığında kurtulan zatin oğlu! Allah
Seni
mübarek ve devamlı kilsin ! Eğer rüyada gördüklerim doğru çıkarsa
Sen Celal ve bol ikram Sahibi tarafından
Adem oğullarına helal ve haramı bildirmek üzere gönderileceksin ! Allah
Seni milletlerle birlikte devam edip gelen putlardan
putperestlikten de
esirgeyecek
alıkoyacaktır.
Her canlı varlık ölecektir. Bende öleceğim. Fakat temelli anılacağım. Çünkü
temiz bir oğul doğurmuş
arkamda hayırlı bir anı bırakmış bulunuyorum.� demiştir.
Ve Hz. Amine Ebva'da vefat etti. Hazret-i Amine vefat ettiğinde 30 yaşlarında idi.
Dünyada
böylece babasız ve annesiz kalan Peygamberimizi
yüce Allah
hamisiz bırakmadı:
Önce dedesi Abdulmuttalib�in yanında
sonra da amcası Ebu Talib'in yanında kaldı. Peygamberimiz
sekiz yaşına kadar
dedesi Abdulmuttalib'in yanında
sekiz yaşından sonra da Amcası Ebu Talib�in yanında kaldı.
PEYGAMBERIMIZIN TICARET HAYATINA ATILISI
Kureyşliler
öteden beri ticaretle uğraşırlardı. Ticaretle uğraşmayanların ise
ellerinde hiç bir şeyleri bulunmazdı. Peygamberimizin de
Hz. Hatice hesabına ticarete başlamadan önce
ticaretle uğraştığı olmuştur. Nitekim
Said b.Ebu Saib
Islamiyetten önce Peygamberimizin ticaret ortağı idi. Peygamberimizin
ticaret yapmak için
sermayesi olmadığından
Hz. Hatice peygamberimizi ücretle tuttu ve Kureyşiler'den tuttuğu
başka bir zatı da
Peygamberimizin yanına kattı. Hz. Hatice yapacağı her sefer için
Peygamberimize
ücret olarak genç ve yiğit birer erkek deve veriyordu. Peygamberimiz
Hz.i Hatice`nin ticaret malını Şam`a götürmek için
ilk defa dört tane erkek ve genç deveye anlaştılar. Peygamberimizle kervan halkı Şam`a gitmek için yola koyuldular. Şam topraklarından Busra�ya vardıklarında peygamberimiz orada getirdiği bütün malları çok karlı bir şekilde satıp alacaklarını aldıktan sonra
Mekke�ye yardımcısı olan Meysele ile birlikte geri döndü.
PEYGAMBERIMIZIN EVLENMESI
Peygamberimiz Hz. Hatice adına ticaret yaparken
Peygamberimizdeki harikulade halleri görmüş ve yardımcısı Meysele ile Peygamberimize evlilik teklif etmişti. Peygamberimiz bu teklifi kabul ederek Kureyşliler�in en soylu kadınlarından olan Hz. Hatice ile evlendi.
PEYGAMBERIMIZIN COCUKLARI
Peygamberimizin
Hz. Hatice�den
iki erkek çocuğu
dört kız çocuğu doğmuştur. Isimleri şöyleydi: Kasim
Abdullah
Zeynep
Rukayye
Ümmü Külsüm
Fatima ve Cariyesi Mısırlı Maria`dan doğan Ibrahim`dir.
KABENIN KUREYŞILERCE YENIDEN YAPILISI VE PEYGAMBERIMIZIN HAKEMLIGI
Bir Kadın
Kabe Hareminde buhurdanlıkta Öd ağacı yaktığı sırada
buhurdanlıktan sıçrayan bir kıvılcımdan Kâbe�nin kat kat olan örtüsü tutuşup tamamı ile yanmış
bu yüzden duvarlar da her taraftan gevşeyip çatlamış bulunuyordu. Zaman
zaman sahilden gelen sel baskınları ile de Kâbe�nin tabanı ve duvarları da iyice yıkılacak duruma gelmişti.
Bunun icin
Kureysliler Kabe�nin duvarlarını onarıp sağlamlaştırmak ve üzerine de tavan çatmak istiyorlar
fakat
yıkmağa kalkarlarsa azaba ugrayabileceklerinden korkuyorlar
aralarinda meşvere ediyorlardı.
Tam bu sırada Rum tüccarlarından birisine ait olan inşaat malzemesi yüklü bir gemi Cüdde sahillerinde parcalandi
bunu fırsat bilen Kureyşliler aralarında yardımlaşarak bu batan gemiden Kabe inşaası için gerekli malzemeleri almış oldular. Ve Kâbe'nin inşaatına başladılar.
Hacerül Esved taşı yerine konulacağı zaman kabileler
birbirleriyle anlaşamadılar. Hatta işi o kadar ilerlettiler ki aralarında kavga yapmaya çok az bir zaman kaldı. Kureyşiler
bu iş üzerinde dört veya beş gece durdular. Sonra Kureyş'in yaşlılarından Ebu Ümeyye bin Mugire bir teklifte bulundu.
Teklifine göre
mescidin kapısından giren ilk kişi bu taşı koymak için hakem olacaktı. Bütün kavmin uluları bu teklifi kabul ettiler.
Tam bu sırada peygamberimiz içeri girdi
bütün Kureyşliler el çırparak El-Emin`in hakemligine razıyız dediler.
Peygamberimiz de hakemlik yaparken bütün kabilelerden birer kişi alarak Hacerul Esved-i bir beze koydurduve onu konulacak yere getirttikten sonra besmele çekerek kendi elleriyle Hacerul-Esvedi yerine koymuş oldu.
Hz. MUHAMMED ( A.S) VAHY GELISI
Muhammed (A.S)
kırk yaşına gelince
Allah(C.C) onun kerametini açıklamayı ve kullarına
onunla rahmet etmeyi dilediği zaman
Kendisine
ilk vahiy ve peygamberlik baslangıcı
uykuda Sadık rüyalar görmekle olmuştur. Peygamberimiz
altı ay bu hal üzere kaldı.
Yüce Allah
bu altı Ay içerisinde Peygamberine
uykuda
sonra da uyanık vahiy etti.
Peygamberimiz
her yıl
Ramazan ayında Hira dağında bir ay itikafa girer
Kureyşilerin yapageldikleri gibi
yanına gelen yoksullara yemek de yedirirdi. Peygamberimiz
kavminin sürü sürü putlara tapıp durduklarını gördükce
onlardan uzaklaşmayı
halvet ve uzlete çekilmeyi özler
Hira dağına girer
halvet ederdi.
Peygamberimiz (A.S) yüce Allah tarafından Peygamber olarak gönderilecegi ve ilahi rahmetin
kullari
onunla ihsan olunacağı gün
gelmis bulunuyordu.
Peygamberimiz
Ramazan ayının on beşinci cumartesi ve on altıncı pazar gecelerinde
Hira mağarasında uyuduğu bir sırada
rüyasında
Vahy meleği Cebrail (A.S) atlastan bir kab içinde bir kitapla gelip Peeygamberimize " OKU !" dedi.
Peygamberimiz " Neyi okuyayım?"` diye sordu.
Cebrail
Peygamberimizi
nefesi kesilinceye kadar sıktı. Peygamberimiz
kendisini ölecek sandı.
Bundan sonra Cebrail (A.S)
bırakıp Peygamberimize " OKU !" dedi.
Peygamberimiz " Neyi okuyayım?" diye sordu.
Cebrail Aleyhisselam
Peygamberimizi tekrar nefesi kesilinceye kadar sıktı. Peygamberimiz kendini ölecek sandı.
Sonra Cebrail Aleyhisselamın sıkmasından kurtulmak icin "Neyi okuyayım?" diye sorduğu zaman
Cebrail Aleyhisselam
Alak suresinin başındaki beş ayeti okudu. Peygamberimiz de okudu.
Cebrail Aleyhisselam
ayrılıp gittiği ve Peygamberimiz
uykudan uyandığı zaman
o ayetler
sanki bir kitap olarak Peygamberimizin kalbine yazılmış gibi idi.
Peygamberimiz
mağaradan ayrılıp Hira dağının ortasına geldiği zaman
gökten
bir ses isitti ki:
" Ya Muhammed ! Sen
Allahin Resulusun ! Ben
Cebrailim !" diyordu.
Peygamberimiz
basini kaldirip bakinca
Cebrail Aleyhisselam`i ayaklarini
gögün ufukuna basmis bir insan suretinde gördü.
" Ya Muhammed ! Sen
Allahin Rasulüsün ! Ben
Cebrailim !" diyordu.
Peygamberimiz duraklamis
ona baka kalmisti. Ne bir adım ilerliyebiliyor
ne de gerileyebiliyordu.
Eve döndügünde
gördüklerini hazreti Haticeye anlatti
Hazreti Hatice
" Sana Müjdeler olsun ! Yüce Allah sana hayirdan baska bir sey yapmaz."diyerek onu teselli etti.
PEYGAMBERİMİZİN ŞEMALİ
Hazreti Ali
(ALLAH ondan razı olsun)
Hazreti Peygamber (ALLAH'ın salât ve selamı Onun üzerine olsun)' i vasfettiği zaman
şöyle buyurdu:
Hazreti Peygamberin boyu ne çok kısa
ne de çok uzundu
orta boyluydu. Ne kıvırcık kısa ne düz uzun saçlı; saçı
kıvırcıkla düz arasında idi. Değirmi (yuvarlak) yüzlü
duru beyaz tenli
iri ve siyah gözlü
uzun kirpikliydi. İri kemikli ve geniş omuzluydu. Göğsü
ortadan karnına kadar kılsızdı. İki avucu ve tabanları dolgundu. Yürüdüğü zaman
sanki yokuş aşağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında bütün vücuduyla dönerdi. İki omuzu arasında "Nübüvvet Mührü" vardı. Bu Onun sonuncu peygamber oluşunun nişanesi idi. O
insanların en cömert gönüllüsü
en doğru sözlüsü
en yumuşak huylusu
en arkadaş canlısıydı. Kendilerini ansızın görenler Onun heybeti karşısında sarsıntı geçirirler
fakat üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise
Onu her şeyden çok severlerdi.
Oturuş tarzları: Peygamberimiz (sav) kimseye darlık vermemek için
ashab içinde ayaklarını uzatıp oturdukları vaki değildir. Umumiyetle kıbleye müteveccih otururlardı. Yanlarına gelen misafirlerin altına çoğu zaman sırtlarında ki abayı serer ve otururlardı. Bazen de misafirlerine kendi minderlerini verirlerdi.
Konuşmaları: Peygamberimizin konuşmaları tatlı ve tesirli idi. Söz söyledikleri zaman gür ve yüksek sesle
kelimeleri tane tane söylerdi. Hatta dinleyenler sözlerini ezberleyebilirlerdi. Sözlerini umumiyetle üç defa tekrar ederler
konuşma esnasında başını yukarıya kaldırırlardı. Kimseye fena söz söylemez ve kimsenin sözünü kesmezdi. Boş söz asla konuşmazlardı.
Peygamberimizin ilk zevceleri Hz. Hatice(ra) validemizin ilk kocasından Hind adında bir oğlu vardı. Hz. Hind (ra) iyi bir hatipti. Hz. Hasan bir gün Hind'e "Peygamberin konuşma tarzı nasıldı?" diye sormuş. O da: "Peygamber daima düşünür ve sükutu ihtiyar ederlerdi. Lüzum hasıl olmadıkça konuşmazlardı. Konuştukları zamanda her kelimeyi açık ve fasih olarak söylerlerdi. Elleriyle işaret ettikleri zaman bütün kolunu kaldırırlardı. Bir şeye taaccüb edince elini içeri çevirirlerdi. Bazen bir şey söylerken iki elini birbirine çarparlardı. Söz esnasında latife yaparak
gözlerini öne indirirlerdi. Nadiren güler
fakat ekseriya tebessüm ederlerdi.
Bazı rivayetlere göre de Peygamberimiz hiçbir zaman kahkaha ile gülmemişlerdi. Resul-i Ekrem hiddetli hallerinde de
normal zamanlarında da daima hakkı söylerlerdi. Kendileri güzel konuşurlar ve güzel konuşmayanlara da iltifat etmezlerdi. Konuşulması ve anlatılması gereken bazı şeylere kinaye yolu ile işaret ederlerdi. Kendileri sustukları zaman ashab konuşurlardı.
Giyinişleri: Resul-u Ekrem hazretleri giyinişlerinde muayyen bir tarz takip etmezler; izar
rida
gömlek ve cübbeden ne bulurlarsa onu giyerlerdi. Sade giyinmeyi severler
yeşil elbiseden hoşlanır ve ekseriya beyaz giyerlerdi. Bazen işleme kaftan giydikleri de olurdu. Beyaz tenlerine çok güzel yakışan atlastan bir kaftanları vardı. Elbiselerini topuktan aşağı uzatmazlardı. Sarığının taylasanını omuzları arasına sarkıtırlardı. Bazı rivayetlere göre Allah'ın Resulü Hulle-i humra denilen
üzerinde kırmızı çizgiler bulunan yemen kumaşı kullanırlardı. Resulullahın irtihalini müteakip Hz. Aişe O'nun son dakikaları esnasında giydikleri elbiseyi halka göstermişlerdi. Bunlar yamalı bir örtü
el dokuması sert bir entariden ibaretti. Peygamberimizin ayakkabıları sandal şeklinde olup
bağları bağlanıp bu suretle ayaklarını tutarlardı.
Umumi adetleri: Peygamberimiz umumiyetle sağ eliyle iş görmeyi severlerdi. Ayakkabılarını giyerken önce sağ ayakkabılarını giyerlerdi. Camiye girerken önce sağ ayağıyla adım atarlar
şayet birşey dağıtacak olursalar sağında bulunanlardan başlar ve bir iş yapacakları zaman besmele çekerlerdi. Elbiseyi de önce sağdan giyerler
soldan çıkarırlardı.
Hz. Enes(ra) diyorlar ki: "Resulullah(sav) bir gün evime gelerek su istediler
ben de süt getirdim. O'nun solunda Hz. Ebubekir
önünde Hz. Ömer
sağ tarafında da bir bedevi oturuyordu. Peygamberimiz sütü içtikten sonra Hz. Ömer kabı Hz. Ebubekire uzatmak istemişti. Resul-u Ekremse sağ tarafında bulunan bedeviye ikramını istemişti."
Peygamberimiz ashabı künyeleriyle çağırır çocuğu olan kadınlara da künyeleriyle seslenirlerdi. Çocuğu olmayan kadınlara da bir künye bulur ve öyle seslenirlerdi. Böylece herkesin gönlünü hoş ederlerdi.
Yemek yiyiş tarzları: Peygamberimiz zâhidane bir hayat yaşadıklarından
bulduklarını yerler ve kalabalıkla yemekten zevk duyarlardı. Yemeği yere diz çöküp
iki ayağı üzerine oturarak
besmele ile yerlerdi. Sıcak yemek yemezle ve sıcak yemekte bereket olmayacağını söylerlerdi. "Sıcak yemekte bereket yoktur. Allah-u Teala bize ateş yedirmez. Öyle ise yemeği soğutun" buyurmuşlardır.
Bir gün Hz. Osman Rasulullah'a palûze yemeği getirdi. Resul-u Ekrem yemeği yedikten sonra "Bu nedir ve nasıl yapılır?" diye sordu. Hz. Osman "anam babam sana feda olsun ya Resulullah! Yağ ile balı tavaya koyar ateşle eritiriz. Sonra buğday ununun özünü alır
tavaya dökeriz. Sonra katılaşıncaya kadar karıştırırız. Sonra gördüğünüz gibi helva olur." dedi. Peygamber de " gerçekten güzel yemek " buyurdular.
Allah Rasulü elenmemiş arpa unundan yapılan ekmeği yerler
salatalığı da taze hurma ve tuz ile yerlerdi. Su içerken üç kerede içmeyi adet edinmişlerdi. Her defasında besmele ile başlar ve hamd ile bitirirlerdi. Cemaat için su veya süt içtiklerinde kabı hemen sağındakine verir
böylece devretmesini arzu ederlerdi. İçtikleri kaba üflemezler
nefes vermezlerdi. Kabı uzaklaştırdıktan sonra nefes alır veya verirlerdi. Evin içinde bir cariyeden daha utangaç hareket ederler
yemek istemezler;ancak sofra kurulursa yerlerdi. Yedirilinden yer
içirilinden içerdi. Yiyecek ve içeceği bizzat kendisi aldıkları da olurdu.
Yolculuk esnasında adetleri: Peygamberimiz cihad ve umre için yola çıktıkları zaman
kendilerine refakat edecek zevcelerini de kura ile tayin ederlerdi. Peygamber umumiyetle perşembe günleri yola çıkmaktan hoşlanırlar
sabah erkenden yola çıkmayı tercih ederlerdi. Bineğine binerken" Bismillah" derler
üzerine yerleşince üç defa tekbir getirerek
hamd ederlerdi. Yolda tepeye çıktıkça tekbir
yokuş indikçe de tesbih ederlerdi. Yolculuktan dönünce önce camiye giderler
iki rekat namaz kılarlar
sonra evlerine giderek aileleriyle görüşürlerdi.
Allah Rasulü yolda yürürken sağa sola bakmadan
adeta bir yokuştan aşağı iner gibi kolaylık ve süratle yürürlerdi. Yürüme esnasında küçük fakat sık adım atarlardı. Yanlarında gidenler çoğu zaman geri kalır veya güçlükle yetişebilirlerdi. Bir şeye veya bir yere bakmak icap ederse bütün vücutları ile dönüp öyle bakarlardı.
Hz. Ali'nin (r.a.) beyanına göre Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.):
* Uzuna yakın orta boylu
iri kemikli
iri yapılı
güçlü kuvvetli ve yakışıklı bir insandı.
* Cildi yumuşak
teni kırmızıya çalan beyazdı.
* Kirpikleri siyah ve uzundu.
* Gözleri kara ve büyükçe idi.
* İki kaşının arası açık
fakat kaşları birbirine yakındı.
* Saçları ne dümdüz ne de kıvırcıktı.
* Sakalı sık ve bir tutamdı.
* Büyük başlı ve hilâl kaşlıydı.
* Alnı yüksek
burnu çekme
boynu uzun
göğsü genişti.
* Karnı ile göğsü bir idi
şişman değildi. Zayıf da değildi
sıkı etliydi.
* Ayaklarının altı çukur idi; düz taban değildi.
* Gözleri uzağı görür
kulakları uzaktan ses alırdı.
* Ağızları genişçe idi.
* Dişleri sıktı.
* Yüzünün bütün çizgileri görünürdü.
* Omuzları etli
omuz kemikleri enliydi
Ebu Hureyre (r.a.) Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.)'i tanıtırken şu vasıflarla vasfetmişti:
Peygamberimiz Efendimiz
orta boylu idi
fakat uzuna daha yakındı.
* Beyaz tenli idi.
* Sakal kılları siyahtı.
* Dişleri çok güzeldi.
* Gözlerinin kirpikleri sık ve uzundu.
* İki omuz arası genişti.
* Yanakları ne şişkin ne de çöküktü.
* Ayağının bütünüyle yere basardı.
* Bütün vücuduyla öne döner ve bütün vücuduyla arkaya dönerdi.
* Ne O'ndan önce ve ne de O'ndan sonra güzellikte O'nun gibisini görmedim.
Sahâbe-i Kiram'dan Câbir bin Semure (r.a.) de Efendimiz Aleyhisselât-u Vesselam'ın fiziki halini şu vasıflarla tanıtmıştır. Demiştir ki:
* Ben mehtaplı bir gecede Peygamber Aleyhisselam'ı gördüm. Üzerinde bir cübbe vardı. Rasulüllah'ın nurlu yüzü ile ay'ın yüzünden hangisinin daha güzel olduğunu tesbit etmek maksadıyla önce Allah'ın Rasûlünün yüzüne baktım; daha sonra da ay'ın yüzüne baktım. Vallahi bana göre
Peygamberimiz Efendimizin o mübârek yüzleri Ay'dan çok daha güzeldi.
Sahâbe'den Berâ bin Azib (r.a) de Rasûlüllah (s.a.v.) Efendimizi şöyle vasfetmiştir:
* Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.) orta boylu idi.
* İki omuzlarının arası genişçe idi.
* Mübarek başlarından omuzlarına doğru uzanan saçları
kulak yumuşağına kadar inerdi.
* Peygamber Aleyhisselam (s.a.v.) o kadar güzeldi ki
ben ondan daha güzel bir kimse görmedim
İDARECİ OLARAK HZ. MUHAMMED (s.a.v.)
Kur'ân-ı Kerîm'in ihtivâ ettiği âyetler ve İslâmiyet'in mâhiyeti
insanların birbirleri ile olan münasebetlerini ve dünya hayatının da tanzimini gerekli kıldığından; Hz. Peygamber
teşekkül ettirdiği İslâm cemiyetini yönetecek esasları koyarak bizzat tatbik etmiş ve Medine'ye hicretten itibâren varlık kazanan İslâm devleti'nin ilk başkanı olmuştu. Hz. Peygamber'de mevcut yüksek idarecilik kabiliyet ve özellikleri o andan itibâren daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Tâbilerini kendisine kayıtsız şartsız bağlama imkânına rağmen
Peygamber Efendimiz devlet yönetiminde câhiliye döneminin aksine
tebeası üzerinde tahakküm kurma cihetine gitmemiş; bu bakımdan
yönetimde ve yönetim anlayışında bir inkılap gerçekleştirmiştir. Câhiliye döneminde Araplar kendilerini temsil ve idâre eden kabile reisine kayıtsız şartsız bağlanarak haklı-haksız her hususta ona itâata mecbur tutulur ve reisin emir
fiil ve davranışlarına itiraz hakkına sahip bulunmazlardı. Peygamber Efendimiz ise devlet yönetiminin temel esası olarak istişâreyi kabul etmiş
Cenâb-ı Hak'tan emir almadığı her hususta mutlaka ashâbıyla istişâre ederek durumu onların müzâkeresine açmıştır. Adâlet ve hakkâniyet ölçülerine uyma
O'nun kaçınılmaz prensiplerinden idi. Adâlet önünde soy
mevki
makam
mal
mülk gibi farklılıklar gözetmez; hakkın yerini bulmasına gayret gösterirdi. Kendisine
hırsızlık yapmış eşraftan Fâtıma adlı bir kadın getirilmiş ve bazıları aracılık yaparak cezayı hafifletmek istemişlerdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz öfkelendi ve "Hırsızlık yaparak getirilen
kızım Fâtıma dahi olsa elini keserdim" buyurdu (Buhârî
Hudüd 12; Müslim
Hudûd 8
9). Devlet idaresi için çeşitli kademelerde görevli tâyininde ehliyet ve liyâkat esasına riâyet eder; lâyık olan kişileri yaşları küçük olsa da
soylu ailelerden olmasalar bile görevlendirirdi. Hak olan hususlarda kendisine ve görevlilerine itâat edilmesini ister; ancak hakka ve hakikata uymayan konularda tebeanın itâat mükellefiyetinde olmadıklarını belirtirdi. Böylece hak sınırları içerisinde emîre itâatı gerekli görmekle birlikte
halkı kendi hizmetine mecbur kişiler olarak görmez
kendini onların üstünde saymazdı; bilâkis onların içinden
aralarından biri idi.
Hz. Peygamber'in devlet yönetimi
İslamî esasların bizzat kendisi ve tümü idi. Pek çok Kur'an âyetinde ifâde edildiği üzere (el-En'âm
6/57
62; Yûsuf 12/40
67; el-Kasas
28/70
8
İslâm idare sisteminde hâkimiyet
hükümranlık
hüküm ve tam idâre Allah'a ait idi. Kanun koyma yetkisi de
bu bakımdan öncelikle Allah'ın vahiylerini ihtivâ eden Kitâb'a
yâni Kur'ân-ı Kerim'e mahsus bulunuyordu. Bizzat Hz. Peygamber ise ikinci sırada kanun koyucu durumundaydı. Dinî meselelerde Hz. Peygamber'in getirdiği hükümler ya Cebrâil vâsıtasıyla Cenâb-ı Hak'tan aldığı
ama Kur'an'da yer almayan emirlere (vahy-i gayr-i metlüvv)
dayanıyordu ya da bizzat kendi kararları idi. Ama bizzat kendisine ait bu kararlarda Hz. Peygamber'in bir yanılgısı söz konusu ise derhal Cenâb-ı Hak tarafından ikaz ve tashih ediliyordu.
Devlet başkanı olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)
toplumda müslümanlar arasında veya İslâm devleti'nin tebeası durumunda bulunan gayr-i müslimler arasında çıkan anlaşmazlıkları
davâ konusu olan problemleri de çözümlüyordu. Bu gibi durumlarda davâcıyı olduğu kadar davâlıyı da dinliyor; yerine göre şahitlerin bilgisine başvuruyor
getirilen delilleri değerlendiriyor ve meseleyi fazla uzatmadan
sürüncemede bırakmadan
çoğu zaman hemen o anda
değilse en kısa zamanda çözüme bağhyordu. Taraflara hakkaniyet mefhumunun aşılanmasına büyûk hassâsiyet gösteriyor; kendisinin bir beşer olarak yapılan konuşmalara
getirilen delil ve gösterilen şahitlere göre hüküm vereceğini
gaybı bilemeyeceğini
bu durumda aslında haklı olmadığı halde kendisine bir hak verilmiş olanın gerçekte Cehennem ateşini almaktan başka bir kârı olmadığını belirtiyordu. Davâların halini bazan ashâbının ileri gelenlerine havale ettiği de olurdu. Eyaletlere tayin edilen valiler Hz. Peygamber adına idareyi yürütüyor ve adliyeye taalluk eden meselelere bakıyorlardı.
Eğitimci Olarak Hz. Muhammed (s.a.v.) Hz. Peygamber'in temel görevinin dinî ve dünyevî tüm meselelerde insanları eğitmek olduğu söylenebilir. Bu bakımdan bizzat kendisi; "Ben ancak bir muallim olarak gönderildim" buyurmuştur (İbn Mâce
Mukaddime 17). Hz. Peygamber'in eğitimi
insanlara her yönde faydalı bilgilerin kazandırılması ve kazanılan bilgilerin kişilerin hayatına yansıyarak faydalı hâle gelmesi esasına dayanıyordu. O
bir taraftan Cenâb-ı Hakk'ın emrine uyarak; "Rabbim
benim ilmimi artır!" (Tâhâ
20/114) diye bilgisinin artırılması için Allah'a yalvarır ve bu uğurda çaba sarfederken
diğer taraftan; "Allahım
bana öğrettiğinle faydalanmayı nasîbet!" (İbn Mâce
Mukaddime 23) diye yakarıyor; "Faydasız ilimden Allah'a sığınırım" (Müslim
Zikr 73) diyerek de bilgiden maksadın faydalanmak ve faydalı olmak olduğunu belirtiyordu.
Bu ölçüler içerisinde Peygamber Efendimiz ashâbını Medine'ye hicretten önce Mekke döneminde Dâru'l Erkam'da
Hicretten sonra da Mescidü'n-Nebî'de ve Suffa'da yoğun bir şekilde eğitim ve öğretime tâbi tutmuştu. Tabiatıyla eğitim
bütün bir hayatı ilgilendirdiğinden; Hz. Peygamber evlerde
çarşıda
pazarda
yolda
bir sefer sırasında
harp halinde iken vesâir durumlarda gerekli olan her yerde
her fırsat ve vesile ile eğitim görevini yerine getiriyordu. Eğittiği kişilerin şahsî ihtiyaçları
ferdî farklılıkları
kâbiliyet ve kapasiteleri Hz. Peygamber tarafından göz önünde tutuluyordu. Peygamber Efendimiz
kendisi hâricinde eğitim ve öğretim için görevliler de tayin etmişti. Okuma-yazma
basit matematik
Kur'an tilâveti
temel dinî bilgiler
hayatta uygulanacak pratik mâlumât bu şekilde öğretmenler tarafından veriliyordu. O sıralarda Arap Yarımadası'nda okuma-yazma seviyesi son derece düşük olduğundan
yeterli müslüman öğretmenin bulunmadığı ilk yıllarda Hz. Peygamber
gayr-i müslim öğretmenlerden istifâde etmekte bir beis görmemişti. Meselâ Bedir gazvesinde müşriklerden elde edilen esirler arasında okuma-yazma bilenlerin
hürriyetlerine kavuşabilmeleri için
on müslümana okuma-yazma öğretmeleri şart koşulmuştu. İlk yıllarda müslüman çocukları okuma-yazma öğrenmek üzere Medine Yahudilerine ait okullara gönderilmişti. Peygamber Efendimiz kadınların eğitim ve öğretimi ile de meşgul oluyordu. Haftanın sadece kadınlara ayırdığı bir gününde onlara konuşmalar yapıp ders veriyor
sorularını cevaplandırarak problemleri ile ilgileniyordu. Ayrıca Hz. Âişe başta olmak üzere Rasûlüllah'ın zevceleri ve Ashâbın âlim hanımları öğretim faâliyetlerinde Hz. Peygamber'e yardımcı oluyorlardı. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz henüı o sırada okuma-yazma bilmeyen zevcesi Hz. Hafsa'ya okuma-yazma öğretmek üzere bir görevli tayin etmişti.
ÂİLE REİSİ OLARAK HZ. MUHAMMED (s.a.v.)
Hz. Peygamber
henüz gençlik yıllarında yirmi beş yaşında iken Mekke'de Hz. Hatice ile evlenerek bir aile yuvası kurmuştu. O sıralarda birden çok kadınla evlenmek
Araplar arasında son derece yaygın bir âdet olmakla beraber Peygamber Efendimiz
Hz. Hatice vefat edinceye kadar başka bir kadınla evlenmemişti. Hz. Hatice vefat ettiği zaman Peygamber Efendimiz elli yaşında idi. Daha sonraki yıllarda özel bir takım sebep ve hikmetlerle Hz. Peygamber birden çok kadınla evlendi. Bu evliliğin sebeplerini
İslâm düşmanlarının yaptığı gibi nefsânî ve şehevânî arzulara bağlamak aslâ doğru değildir. Çünkü Hz. Peygamber'in çok evliliği iddiâ edildiği gibi böyle bir sebebe bağlı olsaydı
bu evliliklerin Hz. Peygamber'in söz konusu arzuyu daha ziyâde duyacağı gençlik yıllarında ve ilk evliliğini hemen takip eden seneler içerisinde cereyan etmesi gerekirdi. Halbuki Hz. Peygamber
tam yirmi beş yıl sâdece Hz. Hatice ile evli kalmış
onun vefatından sonra kendisi elli yaşını geçmiş olduğu halde şartlar gerekli kıldığı için yeni evlilikler yapmıştı. Bazan evlilik dolayısıyla temas kurulan ve yakınlık sağlanan yeni kitlelere İslâm'ın iletilebilmesi düşüncesi
bazan evleneceği zeki
kâbiliyetli ve bilgili eşi vasitasıyla kadınları İslâmi esaslara göre daha rahat eğitebilme arzusu
bazan savaş dolayısıyla ortaya çıkan şiddetli düşmanlık ve kini onlar arasından evlilik yaparak bertaraf edip muhâtap kitlelerini celbetme lüzumu
bâzan İslâm hukûkunun getirdiği yeni bir hükmü bizzat Hz. Peygamber'in tatbik ederek topluma örnek olma zorunluluğu gibi dinî
siyâsî
hukûkî
sosyal bir çok sebep ve hikmet Hz. Peygamber'in çok evlenmesini gerekli kılmıştı.
Peygamber Efendimizin zevcelerinin toplam sayısı on bir olup şunlardı: Hatice bint Huveylid
Sevde bint Zem'a
Âişe bint Ebûbekir
Hafsa bint Ömer
Zeyneb bint Huzeyme
Ümmü Seleme bint Ebû Ümeyye
Zeyneb bint Cahş
Cüveyriye bint eIHâris
Ümmü Habîbe bint Ebû Süfyân
Safiyye bint Huyey ve Meynûne bint el-Hâris. Reyhâne ve Mâriye ise câriyeleri idi.
Hz. Peygamber'in zevcelerinden Hz. Hatice
Mekke'de peygamberliğin onuncu yılında
Zeyneb bint Huzeyme ise Medine'de Hicretin dördüncü yılında vefat etmişti. Bu sebeple Peygamber Efendimizin bir arada dokuz eşi bulunmuş ve bu sayıya da vefatına yakın bir zamana varıncaya kadar uzun bir sürede evlilik zarûreti çıktıkça aralıklarla ulaşılmıştır. Hz. Peygamber'in bu zevcelerinden Hz. Aişe dışındakilerin tamamı Rasûlullâh ile evlendikleri sırada dul idiler ve pek çoğunun eski eşlerinden çocukları vardı; üstelik çoğu yaşlı da idi. Bu durum da
Hz. Peygamber'in evliliğini gerekli kılan özel bir takım sebep ve hikmetlerin mevcut olduğunun delilidir.
Hz. Peygamber'in hanımlarının Mescid'e bitişik olarak inşa edilmiş birer odaları vardı. Peygamber Efendimiz her gün sıra ile bir eşinin yanında kalırdı. Hepsine karşı güler yüzlü davranır
ilgi gösterir
ev işlerinde onlara yardım eder
söküklerini kendisi dikiverir
aralarında adâletle muâmelede bulunur
hiç birine diğerinden ayrı davranmazdı. Zaman zaman onlarla şakalaşır
gönüllerini alırdı. Hayatı boyunca Hz. Peygamber'den hanımlarına karşı kötü bir söz veya davranış sadır olmamıştır.
Peygamber Efendimiz
hizmetinde bulunan görevlilere
karşı da asla sert ve haşin davranmaz; kendi yediklerinden onlara da yedirir
giydiklerinden onlara da giydirirdi. Küçük birer odadan ibâret olan hâne-i saâdetleri son derece sâde
ama temiz idi. Bazan bir hasır
bazan yünden dokunmuş bir ihram
bazan da içi hurma lifleri ile doldurulmuş deri kaplı bir yatak Hz. Peygamber'in oda döşemesini ve yatağını oluşturuyordu. Her konuda olduğu gibi bu hususta da lüks ve israftan kaçınarak sadeliği tercih eden Hz. Peygamber
bazı zevcelerinde görülen daha iyi imkânlarla daha müreffeh bir yaşayış arzu ve isteği üzerine Kur'an'da da temas edildiği üzere "Şayet dünya hayatını ve süslerini istiyorlarsa bağışta bulunarak kendilerini güzellikle salıvereceğini
ama şayet Allah'ı
peygamberini ve âhiret yurdunu istiyorlarsa Allah'ın iyi davrananlar için büyük bir mükâfaat hazırladığını (el-Ahzâb
33/28-29) belirterek tavrını açıkça ortaya koymuştu. Tabiî ki Hz. Peygamber'in zevceleri bu ikâz üzerine beşer olma sıfatıyla bir an için içlerinden geçen daha rahat yaşama arzu ve isteğini terkedip Hz. Peygamber'in yanında kalmayı ve O'nun sade yaşayışına ortak olmayı dünya lüksüne tercih ettiler.
Peygamber Efendimiz
aile hayatında
özel yaşayışında ahlâkında
dini tebliğinde
devlet idaresi ve askerî komutasında
eğitim ve öğretiminde
kısacası tüm sözleri
hareketleri ve davranışlarında bütün müslümanlar için güzel bir örnek idi. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: "Andolsun ki Rasûllâh'ta sizin için
Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için en mükemmel bir örnek vardır" (el-Ahzâb
33/21).
Allah'ın salât ve selâmı O'nun üzerine olsun.
KOMUTAN OLARAK HZ.MUHAMMED (s.a.v.)
Kureyş müşrikleri başta olmak üzere İslâm düşmanlarının faaliyetleri ve İslâm'ın varlığına müsaade ve müsamaha göstermeyen tavırları
İslâm'ın yeterli bir güç ve otoriteye kavuştuğu Medine'ye hicretten itibâren düşmana karşılık vermeyi gerekli kılmış ve bunun bir sonucu olmak üzere
Hz. Peygamber'in hayatında savaşlar
kaçınılmaz olarak zaman zaman ortaya çıkıp hayatının sonuna kadar devam etmişti. Bu sebeple tertiplenen askerî seferler göstermiştir ki; Hz. Peygamber fevkalâde yüksek bir komuta güç ve dirâyetine
eşsiz bir askerî kâbiliyete sahip idi.
Savaş usûl ve taktikleri
hücum
savunma ve manevra şekilleri konusunda mükemmel bilgileri
savaş araç ve gereçleri hususunda yeni gelişmeleri tâkip ederek başarı ile uygulama hassâsiyeti vardı. Son derece cesaretli ve şecâatli olduğundan Uhud ve Huneyn gazvelerinde olduğu gibi savaşın en hararetli ve kritik anlarında şiddetli düşman hücumları karşısında Ashâbın tereddüte düştüğü
bazılarının dağıldığı sıralarda bile sebat gösterir
en tehlikeli anlarda ashâbı O'nun yanına sığınarak kendilerini korurlardı. Son ana kadar savaşın kesin sonucu bilinemeyeceğinden
düşmanın muzaffer göründüğü durumlarda bile metânetini kaybetmez ve akl-ı selîm ile düşünerek dağılan kuvvetlerini toplayıp karşı taarruzu gerçekleştirerek üstünlük sağlardı. İstihbârâtın askerlikteki önemini gayet iyi bildiğinden cihad öncesinde
savaş sırasında ve sonrasında düşman faaliyetleri konusunda bilgiler toplamaya özen gösterir
küffar arasında devamlı istihbârât elemanları bulundururdu.
Zaman zaman bu maksatla ve çevre emniyetini sağlamak üzere keşif kolları da çıkarmıştır. Sefer sırasında
özellikle mola verildiği anlarda ani bir düşman baskınından emin olabilmek üzere nöbetçiler çıkarır
Müslümanların birbirleriyle anlaşmalarını sağlamak ve morallerini takviye etmek üzere savaş sırasında kullanılacak ve İslâmi unsurlar içeren parolalar belirlerdi. Ayrıca Hz. Peygamber'in her gazvesinde ve çıkardığı her seriyesinde sancak ve bayraklar kullanılmıştır. O'nun yaptığı savaşlarda düşmanı tesirsiz hale getirecek baskın ve pusulara yer verildiği gibi
gerektiğinde düşman kuvvetlerin arasını açacak bir takım hilelere de başvurulabiliyordu. Özellikle soğuk harple düşmanı yıpratma
psikolojik baskı altına alarak moral olarak mağlup etme ve böylece direnme gücünü kırma usûlü Hz. Peygamber tarafından uygulanmıştır. Böylelikle mümkün olan en az ölçüde kan dökülerek düşman etkisiz hale getirilmiş oluyordu. Esasen Hz. Peygamber kan dökmekten asla hoşlanmazdı.
Başlangıçta savaşın çıkmaması için üzerine düşen tüm çabayı sarfediyor
sulh yollarını deneyip bu hususta düşman tarafa mutlaka teklifte bulunuyordu. Bu bakımdan Hz. Peygamber nazarında sulh asıl olup; harp
geçici idi. Yalnız Hz. Peygamber'in sulh anlayışı
çevrede hakim batıl güçlerin
idâresi altında bulunan halk üzerinde baskı kurarak
sultalarını sürdürüp zulüm ve haksızlık icrâ etmelerine seyirci kalmayı; insanların inanç ve düşünceleri sebebiyle tâkip altında tutulup baskıya
eziyet ve işkencelere mârûz bırakılmalarına göz yummayı gerekli kılmıyordu. Hz. Peygamber'in sulh anlayışına göre; insanlar inançlarını belirlemede tamamıyla serbest tutulmalı
hür irâdeleri ile diledikleri iman çizgisini hiç bir baskı söz konusu olmaksızın bizzat kendileri belirlemeli idiler.
Elbette insanlara hak ve hidayet yolunu gösterecek İslâm tebliğcileri de bu sulh vasatında hak ve hakikatın apaçık delillerini insanlara anlatarak
onları gerçeklere eriştirme görevini yerine getirecekler
ama hiç kimseyi İslâm'a girme konusunda zorlamayacaklardı. Ne var ki hakkın varlığım hazmedemeyen bâtıl gücün temsilcileri İslâm'ın bu şekilde sulh içinde tebliğine engel olduklarından ve inananları baskılar altında tutarak onlara hayat hakkı tanımadıklarından
Hz. Peygamber açısından harp kaçınılmaz oldu. Bu durumunda bile Hz. Peygamber kan dökülmesini istemiyor
bu konuda gerekli tedbirleri alıp lüzumlu emir ve tâlimatlarını veriyordu. Meselâ düşmanla karşı karşıya gelinip harp vaziyeti alındığı bir sırada dahi harp başlamadan önce düşman kuvvetlerini İslâm'ı kabul etmeye mutlaka çağırır
bu teklif reddedilince sulha davet edip andlaşma yapma yolunu deneyerek savaşa sebebiyet vermemek ister; yaptığı barış ve itaat önerileri kabul edilmeyince savaşa artık düşman taraf sebep olduğu için çaresiz karşılık verirdi.
Ayrıca düşman saldırmadan
saldırıya geçmeme; harp sırasında harbe katılmayıp geride kalan kadınlara
çocuklara
ihtiyarlara
din adamlarına dokunmama; savaş anında düşmanın hayati organlarını değil
el
ayak
bilek
dirsek
diz gibi mafsallarına hamlede bulunarak onları öldürmeksizin hareket kabiliyetinden mahrum edip etkisiz hale getirme; esir olup emân dileyene emân verme; câhiliye döneminde olduğu gibi düşman ölülerinin gözünü oyup kulağın: burnunu kesip parmaklarını doğrayıp karnını yararak intikam duygularını tatmin etme yoluna gitmeme; yine câhiliye devrinde sırf intikam olsun ve kalan düşmanlara sıkıntı versin diye maktûl düşen düşman ölülerini kızgın arazide kokuşup yırtıcı hayvanlara yem olarak bırakma şeklinde icra edilen gayr-i insânî uygulamanın terkedilerek düşman ölülerinin de defnedilmesi gibi emirleri
O'nun komutasında cereyan eden muharebelerde ve çıkardığı seriyyelerde verdiği tâlimat arasında yer almaktadır.
FirstLady
Üyelere Açık Profil Bilgileri
FirstLady - Özel Mesaj gönder
FirstLady - Daha fazla mesajını bul