20 SORUDA
EVRİM TEORİSİNİN ÇÖKÜŞÜ
1. EVRİM TEORİSİ NEDEN BİLİMSEL VE GEÇERLİ BİR TEORİ DEĞİLDİR?
Evrim teorisi

yeryüzündeki canlılığın tesadüfler sonucunda

doğal şartlarla kendiliğinden meydana geldiğini savunur. Bu teori bilimsel bir kanun

ispatlanmış bir gerçek değil

bilimsellik kisvesi altında toplumlara empoze edilmeye çalışılan materyalist bir dünya görüşüdür. Modern bilim tarafından her alanda yalanlanan bu teorinin en büyük dayanakları ise birtakım hile

sahtekarlık

çarpıtma

aldatmaca ve göz boyamalardan oluşan telkin ve propaganda yöntemleridir.
19. yüzyılın ilkel bilim anlayışıyla hayali bir varsayım olarak öne sürülen evrim teorisi bugüne kadar hiçbir bilimsel bulgu veya deney tarafından doğrulanamamıştır. Tam tersine

teorinin iddialarını doğrulamak için başvurulan tüm yöntemler böyle bir teorinin geçersizliğini kanıtlamıştır.
Darwin döneminde hücrenin kompleks yapısı hakkında hiçbir şey bilinmiyordu.
Ancak

çoğu insan bugün bile bu teoriyi

aynen yerçekimi kanunu ya da suyun kaldırma gücü gibi ispat edilmiş bilimsel bir gerçek sanır. Çünkü başta da belirttiğimiz gibi

evrimin topluma yansıtılan yüzü gerçek yüzünden çok farklıdır. Pek çok kimse

son çırpınışlarla ayakta tutulmaya çalışılan bu teorinin ne kadar çürük temellere dayandığını ve bilim tarafından nasıl her aşamada yalanlandığını bilmez. Evrimcilerin desteksiz varsayımlar

taraflı

gerçek dışı yorumlar

çarpıtmalar

aldatmacalar

hayali çizimler

psikolojik telkin yöntemleri

sayısız sahtekarlık ve göz boyama tekniklerinden başka bir dayanakları yoktur.
Bugün biyoloji

paleontoloji

genetik

biyokimya

mikrobiyoloji gibi bilim dalları

canlılığın hiçbir şekilde tesadüfler ve doğa şartları sonucunda kendiliğinden meydana gelemeyeceğini kanıtlamıştır. Canlı hücresi

bilim dünyasının ortak kanaatiyle

insanoğlunun bugüne kadar karşılaştığı en kompleks yapı ünvanını korumaktadır. Modern bilim

tek bir canlı hücresinin dahi büyük bir şehirden çok daha kompleks bir yapıya ve içiçe geçmiş karmaşık sistemlere sahip olduğunu ortaya koymuştur. Böyle kompleks bir yapı

ancak bütün parçaları aynı anda ve eksiksiz olarak ortaya çıktığında işlev görebilir. Yoksa hiçbir işe yaramaz

zaman içinde dağılır

parçalanır ve yok olur. Evrimin iddia ettiği gibi milyonlarca sene diğer parçalarının "tesadüflerle" oluşmasını bekleyemez. Dolayısıyla sadece tek bir hücrenin kompleks tasarımı dahi

canlılığın Allah tarafından yaratılmış olduğunu açıkça göstermektedir. (Detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya

Hücredeki Mucize

Vural Yayıncılık)
Hücredeki kompleks yapılardan örnekler; sağda: Hücredeki protein sentezinin gerçekleştiği "ribozom"; solda: Kromozomdaki DNA birimlerini paketleyen "nükleozom". Hücre bunlar gibi

hatta daha da kompleks pek çok yapı ve sistemi içinde barındırmaktadır. İlerleyen teknolojiyle tespit edilen bu karmaşık yapıların tesadüfen meydana gelebilmelerinin imkansız olduğunun anlaşılması evrimcileri içinden çıkılamaz bir duruma sokmuştur.
Ancak

materyalist felsefeyi savunan belli kesimler

çeşitli ideolojik çıkar ve beklentileri nedeniyle yaratılış gerçeğini kabul etmek istemezler. Çünkü Allah'ın emir ve yasakları doğrultusunda hak dinin insanlığa sunduğu güzel ahlakı yaşayan toplumların varolması ve yaygınlaşması bu materyalist kesimlerin işine gelmez. Kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirebilecekleri

suistimal edebilecekleri

maneviyattan soyutlanmış

dini ve ahlaki değerlerden yoksun nesiller her zaman için bu kesimlerin dünyevi beklentilerine daha uygun olacaktır. Dolayısıyla

insanlara yaratılmadıkları

tesadüflerle ortaya çıkıp hayvanlardan evrimleştikleri yalanını telkin eden evrim teorisini

her ne pahasına olursa olsun ayakta tutmaya ve toplumlara empoze etmeye çalışırlar. Bilimin

evrimi çürüten ve yaratılış gerçeğini doğrulayan tüm açık kanıtlarına rağmen

akıl ve mantığı bir kenara bırakarak her ortamda ve her fırsatta bu safsatayı gündeme getirir ve savunurlar.
Francis Crick
Oysa ilk canlı hücresinin

hatta bu hücrenin içindeki milyonlarca protein molekülünden tek bir tanesinin dahi kendiliğinden oluşmasının imkansız olduğu

akıl ve mantığın yanı sıra

ihtimal hesaplarıyla matematiksel olarak da kanıtlanmıştır. Yani evrim daha ilk aşamada

ilk canlı hücrenin varoluşunu açıklama aşamasında çökmüştür.
En küçük canlı birimi olan hücre -evrimcilerin iddia ettikleri şekilde- ilkel ve kontrolsüz dünya koşullarında rastlantılar sonucu asla oluşamadığı gibi

20. yüzyılın en gelişmiş laboratuvarlarında bile sentezlenememiştir. Canlı hücresinin yapı taşı olan amino asitlerden ve bunların oluşturduğu proteinlerden yola çıkarak değil hücre

hücredeki mitokondri

ribozom

lizozom

hücre zarı

golgi aygıtı

endoplazmik retikulum

vs. gibi organellerinden tek bir tanesi bile oluşturulamaz. Dolayısıyla evrimin tesadüfen oluştuğunu iddia ettiği ilk hücre yalnızca hayal gücüne dayalı bir fantezi ürünü olarak kalmıştır.
Halen aydınlığa kavuşturulamamış pek çok sırrı içinde barındıran canlı hücresi

evrim teorisinin en büyük açmazlarından birini oluşturur.
Gerek hücre

gerekse hücrenin yapı taşı olan proteinlerden tek bir tanesi bile rastlantılar sonucunda oluşamayacak derecede kompleks bir yapıya sahiptir. Laboratuvar deneyleri ve olasılık hesapları

bu imkansızlığı gözler önüne sermiştir. Günümüzün en gelişmiş laboratuvarlarında

en son teknolojiyle bile canlı hücresindekine benzer bir verim ve başarıyla protein üretimi yapılamamaktadır.
Evrim açısından benzer bir açmaz da canlı hücresinin çekirdeğinde bulunan ve yaklaşık 3.5 milyar birimlik bir şifreleme sistemiyle canlının tüm bilgilerinin kodlu olduğu DNA molekülüdür. 1950'lerde elektron mikroskobunun icadıyla yapısı keşfedilen DNA

muhteşem bir plan ve tasarıma sahip dev bir moleküldür. Uzun yıllar evrim teorisine inanan Nobel ödüllü bilim adamı Francis Crick bile DNA'yı keşfettikten sonra

yaşamın kaynağının rastlantı ve tesadüfler olamayacağını şöyle itiraf etmek zorunda kalmıştır:
Darwin'in teorisinin bilim dünyasına hakim olmasından bu yana

paleontoloji (fosil bilimi) bu teori temel alınarak yürütülmektedir. Ancak buna rağmen dünyanın pek çok farklı bölgesinde yapılan fosil kazıları

teoriyi destekleyen değil

çürüten sonuçlar vermiştir. Fosiller

farklı canlı gruplarının yeryüzünde özgün yapılarıyla aniden ortaya çıktıklarını

yani yaratıldıklarını göstermektedir.
Bugünkü mevcut bilgilerin ışığında dürüst bir adam ancak şunu söyleyebilir: Bir anlamda hayatın kökeni mucizevi bir şekilde ortaya çıkmıştır.1
Ülkemizdeki evrimcilerin en tanınmışlarından olan Prof. Dr. Ali Demirsoy da protein ve DNA'nın meydana gelmesi hakkında şu itirafı yapmaktadır:
Esasında bir proteinin ve çekirdek asidinin (DNA-RNA) oluşma şansı tahminlerin çok ötesinde bir olasılıktır. Hatta belirli bir protein zincirinin ortaya çıkma şansı astronomik denecek kadar azdır.2
Ünlü Amerikalı mikrobiyolog Homer Jacobson ise canlılığın tesadüfen oluşumunun ne derece imkansız olduğunu şöyle ifade etmektedir:
İlk canlı ortaya çıktığı zaman

üreme planlarının

çevreden madde ve enerji sağlamanın

büyüme sırasının ve bilgileri büyümeye çevirecek mekanizmaların tamamına ait emirlerin o anda birarada bulunmaları gerekmektedir. Bunların hepsinin kombinasyonu ise tesadüfen gerçekleşemez.3
Amber içinde bulunmuş 25 milyon yıllık termit fosilleri. Günümüzde yaşayan termitlerden tümüyle farksız.
Evrim teorisinin bir diğer büyük hezimeti de fosil kayıtlarındadır. Yıllar süren arkeolojik çalışmalarda bulunan fosiller arasında

evrimin öne sürdüğü gibi

canlıların basit türlerden kompleks türlere kademe kademe evrimleştiğini göstermesi gereken ara geçiş formlarına bir türlü rastlanamamıştır. Eğer gerçekten bu tür canlılar geçmişte yaşamışsa bunların sayılarının ve çeşitlerinin sayılamayacak kadar çok olması gerekir. Daha da önemlisi

bu ucube canlıların kalıntılarına mutlaka fosil kayıtlarında rastlanması gerekir. Çünkü bu ara geçiş formları gerçekten var olmuş olsa

bunların sayısı bugün bildiğimiz hayvan türlerinden bile fazla olmalı ve dünyanın dört bir yanı fosilleşmiş ara geçiş formu kalıntılarıyla dolup taşmalıdır. Evrimciler 19. yüzyılın ortasından bu yana dünyanın dört bir yanında yaptıklarıhummalı fosil araştırmalarındabu ara geçiş formlarını aramaktadırlar. Oysa

150 yıla yakın bir süredir büyük bir hırsla aranan bu ara geçiş formlarından eser yoktur.
Kısacası fosil kayıtları da canlı türlerinin

evrimin iddia ettiği gibi ilkelden gelişmişe doğru bir süreç izlediğini değil

bir anda ve en mükemmel halde ortaya çıktıklarını göstermektedir.
Evrimciler

yüz elli yıla yakın bir süredir büyük bir gayretle teorilerine delil toplamaya çalışırlarken

kendi elleriyle evrim diye bir sürecin yaşanmış olamayacağını bizzat kendileri ispatlamışlardır. Sonuçta modern bilim şu tartışılmaz gerçeği ortaya koymuştur: Canlılar kör tesadüfler sonucu evrimle oluşmamış

Allah tarafından yaratılmışlardır.
2. EVRİM TEORİSİNİN ÇÜRÜTÜLMESİ YARATILIŞ'IN DOĞRULUĞUNU NASIL GÖSTERİR?
Canlılığın yeryüzünde nasıl ortaya çıktığı sorusunu sorduğumuzda

karşımıza iki farklı cevap çıkar:
- Bu cevaplardan birincisi

canlıların evrim yoluyla ortaya çıktıklarıdır. Bu iddiayı savunan evrim teorisine göre canlılık tesadüflerle ortaya çıkan bir ilk hücreyle başlamıştır. Bu canlı hücre de yine tesadüfler sonucunda gelişip evrimleşmiş ve çeşitlenerek dünya üzerindeki milyonlarca farklı türü oluşturmuştur.
- İkinci cevap ise "Yaratılış"tır: Bütün canlılar tüm evrene hakim olan bir Yaratıcı'nın yaratmasıyla var olmuşlardır. Hiçbir şekilde tesadüfle meydana gelmesi mümkün olmayan canlılık ve milyonlarca canlı türü

ilk yaratıldıklarında da bugünkü gibi eksiksiz

kusursuz ve üstün bir tasarıma sahiplerdi. En basit gibi görünen canlı türlerinin dahi

kendi kendine

doğal şartlarla ve rastlantılarla oluşamayacak derecede kompleks yapı ve sistemlere sahip olması

bunun açık bir kanıtıdır.
Bu iki seçenek dışında

canlılığın nasıl ortaya çıktığı konusunda bugün ortaya konabilecek üçüncü bir iddia

bir teori hatta herhangi bir varsayım bile yoktur. Mantık kurallarına göre cevabı iki seçenekli bir sorunun cevap seçeneklerinden birinin kesin yanlış olduğu ortaya konursa

diğer seçeneğin kesin doğru olduğu da anlaşılır. En temel mantık kurallarından biri olan bu kurala "ayrık çıkarım" (modus tolendo ponens) adı verilir.
Yani eğer yeryüzündeki canlı türlerinin

evrimcilerin iddia ettiği gibi tesadüflerle evrimleşerek ortaya çıkmadığı ispatlanırsa

bu durum canlıların bir Yaratıcı tarafından yaratıldıklarını kesin olarak ispatlar. Evrim teorisini savunan bilim adamları da "üçüncü bir alternatif" olmadığını kabul ederler. Bunlardan biri olan Douglas Futuyma bunu şu sözleriyle ifade etmektedir:
Canlılar dünya üzerinde ya tamamen mükemmel ve eksiksiz bir biçimde ortaya çıkmışlardır ya da kendilerinden önce var olan bazı canlı türlerinden evrimleşerek meydana gelmişlerdir. Eğer eksiksiz ve mükemmel biçimde ortaya çıkmışlarsa

o halde üstün bir akıl tarafından yaratılmış olmaları gerekir.4
Evrimci Futuyma'nın bu sözlerinin cevabını fosil bilimi verir. Fosil bilimi (paleontoloji) tüm canlı gruplarının farklı zamanlarda

birdenbire ve mükemmel biçimleriyle yeryüzü sahnesine çıktıklarını göstermektedir.
Yüzyılı aşkın bir süredir sürdürülen arkeolojik kazılarda ve araştırmalarda elde edilen bütün bulgular

evrimcilerin beklediklerinin aksine

canlıların yeryüzünde birdenbire

eksiksiz ve kusursuz bir biçimde ortaya çıktıklarını

yani "yaratıldıklarını" göstermiştir. Bakteriler

omurgasız deniz canlıları

balıklar

yumuşakçalar

eklembacaklılar

amfibiyenler

sürüngenler

kuşlar veya memeliler aniden

kompleks organ ve sistemleriyle yeryüzünde belirmişlerdir. Aralarında birbirine sözde bir geçiş olduğunu gösteren fosiller de yoktur. Fosil bilimi de diğer bilim dallarının verdiği mesajı vermektedir: Canlılar evrimleşmemişler

yaratılmışlardır. Sonuçta evrimciler

gerçek dışı teorilerini kanıtlamaya çalışırken

kendi elleriyle yaratılış gerçeğinin delillerini ortaya çıkarmışlardır.
Ünlü İngiliz paleontolog (fosil bilimci) Derek W. Ager

bir evrimci olmasına karşın evrim teorisinin tüm iddialarını geçersiz kılan bu açık gerçeği şöyle itiraf eder:
Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde

türler ya da sınıflar seviyesinde olsun

sürekli olarak aynı gerçekle karşılaşırız; kademeli evrimle gelişen değil

aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz.5
KAMBRİYEN DEVRİ

EVRİM TEORİSİNİ YIKMAK İÇİN YETERLİDİR
Canlılar alemi

biyologlar tarafından bitkiler

hayvanlar

mantarlar gibi temel "alemlere" ayrılır. Bunlar da kendi içlerinde ilk olarak farklı "filum"lara bölünürler. Bu filumlar belirlenirken

her birinin tamamen farklı vücut planlarına sahip oldukları göz önünde bulundurulmuştur. Örneğin artropodlar (eklem bacaklılar) kendilerine has bir filumdur ve filuma dahil edilen tüm canlılar temelde benzer bir vücut planına sahiptir. Chordata olarak adlandırılan filum ise

merkezi bir sinir ağına sahip olan canlıları barındırır. Bizim için tanıdık olan balıklar

kuşlar

sürüngenler

memeliler gibi hayvanların tümü

Chordata'nın bir alt sınıfı olan omurgalılar kategorisine dahildir.
Burgess Shale fosil yatağında bulunan ilginç fosil canlılardan biri: Marrella.
Kambriyen devrine ait bir fosil
Hayvanların farklı filumları arasında

ahtopotlar gibi yumuşak bedenli canlıları barındıran Molluska filumu ya da yuvarlak solucanları barındıran Nematoda filumu gibi çok farklı kategoriler vardır. Bu kategorilerin en önemli özelliği ise

başta da belirttiğimiz gibi tamamen farklı vücut planlarına sahip olmalarıdır.
Peki bu farklı canlılar nasıl ortaya çıkmıştır?
Önce evrim teorisinin bu konudaki varsayımını ele alalım. Bilindiği gibi teori

canlılığın tek bir ortak atadan geldiğini ve küçük değişimlerle farklılaştığını öne sürmektedir. Bu durumda

canlılığın

ilk başta birbirine çok benzer ve basit formlarda ortaya çıkmış olması

sonra zamanla gelişip çeşitlenmesi gerekir.
İLGİNÇDİKENLER: Kambriyen devrinde bir anda ortaya çıkan canlılardan biri

sağ üstteki Hallucigenia'dır. Bu ve diğer pek çok Kambriyen canlısının fosilinde

saldırılara karşı korunma sağlayan dikenler ya da sert kabuklar yer alır. Evrimcilerin açıklayamadıkları bir konu da

ortada hiçbir "avcı" canlının bulunmadığı bu devirde bu hayvanların nasıl bu kadar iyi bir korunmaya sahip olduklarıdır. Ortada avcı hayvanların bulunmayışı

bu durumu "doğal seleksiyon"la açıklamayı imkansız kılmaktadır.
Yani evrim teorisine göre

canlılık tek bir kökten gelen

ancak sonra dallara ayrılan bir ağaç gibi olmalıdır. Nitekim bu varsayım Darwinist kaynaklarda ısrarla vurgulanır ve "hayat ağacı" kavramı sık sık kullanılır. Bu hayat ağacına göre

önce tek bir filum oluşmalı

sonra diğer filumlar küçük küçük değişimlerle ve uzun zaman dilimleri içinde yavaş yavaş belirmelidir.
Denizyıldızı

denizanası gibi pek çok kompleks omurgasız canlı günümüzden yaklaşık 500 milyon yıl önce hiçbir sözde evrimsel ataya sahip olmadan

birdenbire ortaya çıkmıştır. Yani yaratılmıştır. Bugünkü örneklerinden hiçbir farkları da yoktur.
Evrim teorisinin iddiası budur. Peki ama gerçekten böyle mi olmuştur?
Kesinlikle hayır. Aksine

hayvanlar

ilk ortaya çıktıkları dönemden itibaren çok farklı ve kompleks yapılara sahiptirler. Bugün bilinen tüm hayvan filumları

yeryüzünde aynı anda

Kambriyen devri olarak bilinen jeolojik dönemde ortaya çıkmışlardır. Kambriyen devri

yaşı 530-520 milyon yıl olarak hesaplanan 10 milyon yıllık bir jeolojik dönemdir. Bu devirden önceki fosil kayıtlarında

tek hücreli canlılar ve çok basit birkaç çok hücreli dışında hiçbir canlının izine rastlanmaz. Kambriyen devri gibi son derece kısa bir dönem içinde ise (10 milyon yıl

jeolojik anlamda çok kısa bir zaman dilimidir) bütün hayvan filumları

tek bir eksik bile olmadan bir anda ortaya çıkmışlardır!
Kambriyen kayalıklarında bulunan fosiller

salyangozlar

trilobitler

süngerler

solucanlar

denizanaları

denizyıldızları

yüzücü kabuklular

deniz zambakları gibi çok farklı canlılara aittir. Bu tabakadaki canlıların çoğunda

modern örneklerinden hiçbir farkı olmayan

göz

solungaç

kan dolaşımı gibi kompleks sistemler

ileri fizyolojik yapılar bulunur. Bu yapılar hem çok kompleks

hem de çok farklıdır. Evrimci literatürün popüler yayınlarından Earth Sciences dergisinin editörü Richard Monestarsky

Kambriyen Patlaması hakkında şu bilgileri vermektedir:
500 milyon yıl önce Kambriyen devirde aniden ortaya çıkan kompleks omurgasız canlılardan biri de yukarıda fosilleri görülen "trilobit"lerdir. Trilobitin evrimcileri çıkmaza sokan bir diğer özelliği ise sahip olduğu petek göz yapısıdır. Trilobitin son derece gelişmiş kompleks gözleri çoklu mercek sistemine sahiptir. Bu sistem günümüzdeki örümcek

arı

sinek gibi pek çok canlıda bulunan örneklerinden farksızdır. Böyle kompleks bir göz yapısının bundan 500 milyon yıl önce yaşamış bir canlıda birdenbire ortaya çıkması

evrimcilerin tesadüfe dayalı teorilerini çöpe atmak için yeterlidir.
Bugün görmekte olduğumuz oldukça kompleks hayvan formları aniden ortaya çıkmışlardır. Bu an

Kambriyen devrin tam başına rastlar ki

denizlerin ve yeryüzünün ilk kompleks yaratıklarla dolması bu evrimsel patlamayla başlamıştır. Günümüzde dünyanın her yanına yayılmış olan omurgasız takımları erken Kambriyen devirde zaten vardır ve yine bugün olduğu gibi birbirlerinden çok farklıdırlar.6
Prof. Philip Johnson
Darwinizm'in dünya çapındaki en önemli eleştirmenlerinden biri olan Berkeley Üniversitesi profesörü Philip Johnson

paleontolojinin ortaya koyduğu bu gerçeğin

Darwinizm'le olan açık çelişkisini şöyle açıklamaktadır:
Darwinist teori

canlılığın bir tür "giderek genişleyen bir farklılık üçgeni" içinde geliştiğini öngörür. Buna göre canlılık

ilk canlı organizmadan ya da ilk havyan türünden başlayarak

giderek farklılaşmış ve biyolojik sınıflandırmanın daha yüksek kategorilerini oluşturmuş olmalıdır. Ama hayvan fosilleri bizlere bu üçgenin gerçekte başaşağı durduğunu göstermektedir: Filumlar henüz ilk anda hep birlikte vardır

sonra giderek sayıları azalır.7
Philip Johnson'ın belirttiği gibi

filumların kademeli olarak oluşması bir yana

tüm filumlar bir anda var olmuşlar

hatta ilerleyen dönemlerde bazılarının soyu tükenmiştir. Çok farklı canlıların bir anda ve kusursuz şekilde ortaya çıkmalarının anlamı ise

evrimci Futuyma'nın da kabul ettiği gibi

yaratılıştır.
Görüldüğü gibi eldeki bütün bilimsel bulgular evrim teorisinin iddialarını geçersiz kılmakta ve yaratılış gerçeğini gözler önüne sermektedir.
3. İNSANA AİT BULGULAR NE KADAR ESKİYE GİDER? BU BULGULAR NEDEN EVRİMİ DESTEKLEMEZ?
Tanzanya Laetoli'de bulunan 3.6 milyon yıllık insan ayak izleri
İnsanın yeryüzündeki varoluş zamanıyla ilgili sorunun cevabını bulmak için fosil kayıtlarına başvurmak gerekir. Fosil kayıtları insanla ilgili bulguların milyonlarca yıl öncesine uzandığını göstermektedir. Bu bulgular iskelet ve kafatası parçaları ve çeşitli dönemlerde yaşamış insanlara ait kalıntılardan oluşmaktadır. İnsana ait kalıntıların en eskisi

ünlü fosil bilimci Mary Leakey tarafından 1977 yılında Tanzanya'nın Laetoli bölgesinde bulunmuş "ayak izleri" dir.
Bu kalıntılar bilim dünyasında büyük yankı uyandırmıştı. Yapılan çalışmalar bu ayak izlerinin

3.6 milyon yıllık bir tabakada yer aldığını gösteriyordu. İzleri inceleyen Russell Tuttle şunları yazmıştı:
Bu izler

çıplak ayaklı bir Homo sapiens (insan) tarafından bırakılmış olmalıdır. Yapılan tüm morfolojik incelemeler

bu izleri bırakan canlının ayağının

modern insanlarınkilerden farklı olmadığını göstermektedir.8
Yapılan araştırmalarla

ayak izlerinin sahipleri de tanımlanabildi. 10 yaşında modern bir insanın 20 tane ve daha küçük bir insanın 27 tane fosilleşmiş ayak izi mevcuttu. Mary Leakey'in bulduğu izleri inceleyen Don Johanson ve Tim White gibi ünlü paleoantropologlar da bu sonucu teyidettiler. White bu fikrini şu sözlerle açıklıyordu:
Hiç kuşkunuz olmasın� Bunlar günümüz insanının ayak izlerinden tamamen farksız. Eğer bu izler bugün bir California plajında olsalardı ve bir çocuğa bunların ne olduğu sorulsaydı

hiç tereddüt etmeden burada bir insanın yürüdüğünü söylerdi. Bunları

kumsalda yer alan diğer yüzlerce insan ayak izinden ayırt edemezdi. Dahası siz de ayırt edemezdiniz.9
1.7 milyon yıllık taş kulübe kalıntısı
Söz konusu ayak izleri evrimci bilim adamları arasında önemli bir tartışmayı başlattı. Çünkü bu izlerin bir insana ait olduğunu kabul etmeleri

maymundan insana doğru çizdikleri hayali sıralamalarının artık savunulamaz hale gelmesi anlamına gelecekti. Ancak bu noktada dogmatik evrimci mantık bir kez daha kendini gösterdi. Evrimci bilim adamlarının birçoğu bir kere daha ön yargıları uğruna bilimden vazgeçtiler. Laetoli'de bulunan izlerin maymunumsu bir canlıya ait olması gerektiğini iddia ettiler. Bu iddiayı savunmaya çalışan evrimcilerden biri olan Russell Tuttle şunları yazıyordu:
Sonuçta

Laetoli bölgesindeki 3.6 milyon yıllık ayak izleri bugünkü günümüz insan ayak izlerine çok benzemektedir. Bulgu

bu izleri bırakan canlıların bizden daha kötü ya da farklı yürüyen bir canlı olduğunu göstermemektedir. Eğer bu izler bu kadar eski olmasalardı

bunların da bizim gibi bir homo (insan) tarafından bırakıldıklarını hiç tartışmasız kabul edebilirdik... Ama yaş sorunu nedeniyle

bu izlerin Lucy fosili ile aynı türe

yani Australopithecus Afarensis (Evrimcilerin yarı insan-yarı maymun olarak göstermeye çalıştıkları

gerçekte soyu tükenmiş bir maymun türü) türüne ait bir canlı tarafından bırakıldığı varsayımını kabul etmek durumundayız.10
İnsanla ilgili en eski kalıntılardan biri de Louis Leakey tarafından 1970'lerin başında Olduvai George bölgesinde bulunan taş bir kulübenin kalıntılarıdır. Kulübenin kalıntıları 1.7 milyon yıllık bir katmanda bulunmaktaydı. Afrika'nın bazı bölgelerinde benzerleri bugün de kullanılan bu tarz yapıların sadece Homo sapiens

yani günümüz insanı tarafından yapılmış olabileceği bilinmektedir. Kalıntının önemi

insanın

evrimciler tarafından atası olarak gösterilen sözde maymunumsularla aynı tarihte yaşadığını ortaya koymasıdır.
Turkana çocuğu
Etiyopya'nın Hadar bölgesinde bulunan 2.3 milyon yıllık modern insan çenesi de yine modern insanın yeryüzünde evrimcilerin öngördüğü tarihten çok daha önce var olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.11
İnsanla ilgili bulunan en eski ve en eksiksiz fosillerden biri de KNM-WT 15000 veya diğer adıyla "Turkana Çocuğu" iskeletidir. 1.6 milyon yıllık bu fosili evrimci Donald Johanson şöyle tarif eder:
Uzun ve zayıftı. Vücut şekli ve uzuvlarının oranları bugünkü Ekvator Afrikalıları'nınkiyle aynıydı. Uzuvlarının ölçüleri

bugün yetişkin beyaz Kuzey Amerikalılarla tamamen uyuşuyordu.12
Yapılan araştırmalar fosilin 12 yaşında bir çocuğa ait olduğunu ve büyüyebilmiş olsaydı 1.83 m. boyuna ulaşabileceğini göstermiştir. ABD'li paleoantropolog Alan Parker "sıradan bir patoloğun bu çocuğun iskeletiyle

günümüz insanına ait bir iskeleti birbirinden ayırmasının çok güç olduğunu" söyler.13
İnsanla ilgili bulunan kalıntılardan en çok yankı getirenlerden biri de 1995 yılında İspanya'da bulunan bir fosildi. İspanya'nın Atapuerca bölgesindeki Gran Dolina mağarasında yapılan araştırmalarda ortaya çıkarılan 800 bin yıllık fosil 11 yaşında bir insana aitti ve onu bulan araştırmacıları şaşırtmıştı. Madrid Üniversitesi'nden üç İspanyol paleoantropologdan oluşan araştırma ekibinin başı Arsuaga Ferreras şunları söylüyordu:
Evrimci literatürün en popüler dergilerinden biri olan Discover

Aralık 97 sayısında

800 bin yıllık insan yüzünü kapaktan vererek

evrimcilerin

"Bizim geçmişimize ait yüz bu mu?" şeklindeki hayret ifadesini başlık yapmıştı.
Büyük

geniş

şişkin

yani anlayacağınız ilkel bir şeyle karşılaşmayı umuyorduk. 800.000 yıl yaşındaki bir çocuktan beklentimiz

Turkana Çocuğu gibi bir şey olmasıydı. Ama bizim bulduğumuz bütünüyle modern bir yüzdü� Bunlar sizi sarsan türden şeyler: Fosil bulmak değil

tamam fosil bulmak da beklenmedik ve güzel bir olay. Fakat en etkileyici olanı bugüne ait olduğunu düşündüğünüz bir şeyi geçmişte bulmanız. Bu bir anlamda

Gran Dolina'da kasetçalar bulmak gibi bir şey. Böyle bir şey çok şaşırtıcı olurdu elbette. Alt Pleistosen tabakalarında teypler

kasetler bulmayı beklemiyoruz

ancak 800 bin yıllık "modern" bir yüz bulmak da bunun gibi bir şey. Onu gördüğümüzde çok şaşırmıştık.14
Görüldüğü gibi fosil bulguları

"insanın evrimi" iddiasını yalanlamaktadır. Bu iddia bazı medya kuruluşları tarafından topluma sanki ispatlanmış bir gerçek gibi sunulur

oysa ortada sadece hayali teoriler vardır. Nitekim evrimci bilim adamları da bu gerçeği kabul etmekte ve "insanın evrimi" iddiasının bilimsel delillerden yoksun olduğunu itiraf etmektedirler.
Örneğin evrimci paleontologlar Villie

Solomon ve Davis

"biz insanlar fosil kayıtlarında aniden beliriyoruz" diyerek

insanın yeryüzünde aniden

yani hiçbir evrimsel atası olmadan ortaya çıktığını kabul etmektedirler.15
Collard ve Wood ise 2000 yılında kaleme aldıkları bir makalede "insan evrimi hakkındaki mevcut filogenetik (evrimsel) hipotezler hiç güvenilir değil" demek zorunda kalmışlardır.16
Elde edilen her yeni fosil bulgusu -bazı ciddiyetsiz gazetelerde "Evrimin Kayıp Halkası Bulundu" gibi uydurma başlıklarlaaktarılsadahi- evrimcileri daha da fazla çıkmaza sokmaktadır. 2001 yılında bulunan ve Kenyanthropus platyops adı verilen kafatası fosili bunun son örneğidir. George Washington Üniversitesi Antropoloji bölümünden evrimci paleontolog Daniel E. Lieberman

Nature dergisinde yazdığı makalesinde

Kenyanthropus platyops hakkında şu yorumu yapmıştır:
EVRİMCİLERDEN NEANDERTALLERE ZORUNLU "İADE-İ İTİBAR"
1975 YILININ NEANDERTAL TASVİRİ - Geheimnisse der Urzeit

Deutsche Übersetzung

1975 (solda)
2000 YILININ NEANDERTAL TASVİRİ - National Geographic

Temmuz 2000 (sağda)
Evrimciler 20. yüzyılın başından itibaren

kaybolmuş bir insan ırkı olan Neandertalleri "yarı maymun" canlılar olarak gösterdiler. Üstteki gibi "maymun Neandertal" tasvirleri

on yıllarca evrim propagandası için kullanıldı. Ancak 80'li yıllardan itibaren

bu efsane çökmeye başladı. Hem fosiller üzerindeki incelemeler hem de Neandertal kültürüne ait izler

bu insanların "yarı maymun" olmadıklarını gösterdi. Örneğin bulunan 26 bin yıllık iğne

Neandertallerin terzilik yeteneğine sahip medeni insanlar olduğunu belgeledi. Bunun bir sonucu olarak

National Geographic gibi evrimci yayınlar artık Neandertalleri alttaki gibi "medeni" insanlar olarak göstermek zorunda kalıyor.
"İnsanın evrim tarihi çok karmaşıktır ve çözümlenmemiştir. Şimdi 3.5 milyon yıllıkbaşka bir türün bulunması ile durum daha da karışacak gibi görünüyor... Kenyanthropus platyops'un yapısı genel olarak insanın evrimi ve türlerin davranışı konuları hakkında birçok soruyu beraberinde getiriyor. Örneğin neden alışılmışın dışında olarak

küçük bir çene dişine ve öne doğru kavisli çene kemiği olan büyük düz bir yüze aynı anda sahip? Büyük yüzü ve benzer şekilde yerleştirilmiş çene kemiği olan tüm diğer insanımsı türlerin büyük bir dişi var. K. Platyops'in önümüzdeki birkaç yıl içindeki en başlıca rolünün

birlikleri bozucu ve insanımsılar arasındaki evrimsel ilişkinin araştırmalarında karşılaşılan kargaşayı vurgulayıcı bir rolü olacağını düşünüyorum."17
Gerçek bir insan olan Atapuerca fosilinin bulunduğu İspanya'daki Gran Dolina mağarası
Görüldüğü gibi eldeki bulguların sayısının artması

evrim teorisi lehinde değil aleyhinde sonuçlar ortaya koymaktadır. Oysa eğer geçmişte bir evrim süreci yaşanmış olsaydı

bunun çok fazla kanıtı olmalı ve elde edilen her bulgu teoriyi biraz daha güçlendirmeliydi. Nitekim Darwin

Türlerin Kökeni adlı kitabında bilimin bu yönde gelişeceğini iddia etmişti. Ona göre teorisinin fosil kayıtları açısından tek sorunu

yeterince fosil bulgusu olmamasıydı. Yapılacak araştırmalarda teorisini ispatlayacak sayısız fosil çıkacağını ümid ediyordu. Oysa bilimsel bulgular

Darwin'in bu hayalini tamamen boşa çıkardı.
İNSANLA İLGİLİ KALINTILARIN ÖNEMİ
İnsanla ilgili burada bazı örneklerini saydığımız bulgular çok önemli gerçekleri ortaya koymuştur. Öncelikle de evrimcilerin insanın atasının maymunsu canlılar olduğu şeklindeki iddialarının ne kadar büyük bir hayal ürünü olduğu bir kez daha gözler önüne serilmiştir. Çünkü anlaşılmıştır ki insan

yeryüzünde evrimcilerin "insanın atası" olarak gösterdikleri maymun türlerinden çok daha önce ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu maymun türlerinin insanın atası olmaları söz konusu değildir.
Sonuç olarak fosil kayıtları bize insanın bundan milyonlarca yıl önce de aynı bugünkü şekliyle var olduğunu ve hiçbir şekilde evrim geçirmeden bugüne kadar geldiğini göstermiştir. Bu noktada evrim savunucularının

eğer gerçekten bilimsel ve dürüst olduklarını iddia ediyorlarsa

ellerindeki hayali maymun-insan sıralamalarını çöpe atmaları gerekmektedir. Bu hayali soyağaçlarını terk etmemeleri evrimin bilim adına savunulan bir teori değil

bilimsel gerçeklere rağmen yaşatılmaya çalışılan bir dogma olduğunu bir kez daha göstermektedir.
4. EVRİM TEORİSİ NEDEN "BİYOLOJİNİN TEMELİ" DEĞİLDİR?
Evrimciler tarafından sık sık tekrarlanan bir iddia vardır: Evrim teorisinin bilimin temeli olduğu yalanı... Bu iddiayı ortaya atanlar

evrim teorisi olmadan biyoloji biliminin gelişemeyeceğini

hatta var olamayacağını iddia ederler. Aslında bu iddia çaresizlikten kaynaklanan bir demagojiden ibarettir. Türkiye'nin bilim alanında yetiştirdiği önemli isimlerden biri olan bilim felsefecisi Prof. Dr. Arda Denkel bu konuyu şöyle yorumlamaktadır:
Örneğin

"Evrim Kuramı'nı reddetmek biyolojik bilimlerin

yer bilimlerinin

fizik ve kimyanın bulgularını da reddetmek anlamına gelir" düpedüz yanlış bir önerme. Çünkü iddia edilen türden bir çıkarım (burada bir modus tollens) elde edebilmek için

önce kimya

fizik

jeoloji ve biyolojinin bulgularını dile getiren kimi önermelerin evrim kuramını içeriyor (implication) olması gerekirdi. Oysa bulgular ya da onların ifadeleri kuramları içermezler; ayrıca onları kanıtlamazlar (demonstration/proof) da.18
Sovyetler Birliği'nde Stalin dönemindeki tüm bilimsel çalışmalar Marx ve Engels'in ortaya attığı "diyalektik materyalizm"e zorla uydurulmuştu. Darwinizm'i biyolojinin temeli gibi gösterenler

aynı dogmatik zihniyeti taşımaktadırlar.
Evrimin bilimin temeli olduğu' iddiasının ne denli geçersiz ve saçma bir iddia olduğu

sadece bilim tarihinin incelenmesiyle bile anlaşılabilir. Eğer bu iddia doğru olsaydı

evrim teorisinin ortaya atılmasından önce dünya üzerinde bilimsel bir gelişme olmaması

bütün bilimlerin de evrim teorisinin ortaya atılmasından sonra doğmuş olmaları gerekirdi. Oysa biyoloji

paleontoloji (fosil bilimi) gibi bilim dallarının hepsi

evrim teorisinden önce doğmuş ve gelişmişlerdir. Evrim ise bu bilim dallarına sonradan sokulmak

zorla kabul ettirilmek istenmiş bir varsayımdır.
Evrimcilerin bu yönteminin bir benzeri

Stalin döneminde SSCB'de de uygulanmıştı. O dönemde Sovyetler Birliği'nin resmi ideolojisi olan komünizm

"diyalektik materyalizm" olarak bilinen felsefeyi tüm bilimlerin temeli saymıştı. Bunun bir sonucu olarak Stalin tüm bilimsel çalışmaların diyalektik materyalizme uydurulmasını emretmişti. Böylece SSCB'de yazılan tüm biyoloji

fizik

kimya

tarih

siyaset

hatta sanat kitaplarının başına

"bu bilimlerin diyalektik materyalizme

Marx'ın

Engels'in

Lenin'in görüşlerine dayandığı"na dair giriş bölümleri eklenmişti.
Ama SSCB çökünce bu zorlama yorumlar kitaplardan çıkarılmış ve kitaplar yine aynı bilgileri içeren teknik

bilimsel kitaplar olarak kalmışlardır. Diyalektik materyalizm gibi bir safsatadan vazgeçilmesi asla bilimi gölgede bırakmamış

aksine bilimin üzerindeki baskı ve zorlamaları ortadan kaldırmıştır.
Bugün de çağdaş bilimi evrime bağlı kalmaya zorlayan hiçbir neden yoktur. Bilim gözlem ve deneye dayanır. Evrim ise

gözlemlenemeyen geçmiş hakkında ortaya atılmış bir varsayımdır. Dahası bu varsayımın iddia ve önermeleri her defasında bilimin ve mantığın kuralları tarafından yalanlanmıştır. Bu varsayım terk edildiğinde elbette ki bilim hiçbir kayba uğramayacaktır. Amerikalı bir biyolog olan Harper bu konuda şu yorumu yapar:
Sık sık Darwinizm'in modern biyolojinin temeli olduğu iddia edilir. Oysa aksine

eğer Darwinizm'e yapılan bütün göndermeler ortadan kaldırılsa

biyoloji biliminde hiçbir değişiklik olmayacaktır...19
Hatta tam tersine bilim

dogmatizm

ön yargı

safsata ve uydurmalarla dolu böyle bir teorinin dayatmasından kurtulduğu için çok daha hızlı ve sağlıklı bir biçimde ilerlemeyi sürdürecektir.
5. FARKLI IRKLARIN VARLIĞI NEDEN EVRİME DELİL OLUŞTURMAZ?
Farklı insan ırklarının varlığı bazı evrim taraftarları tarafından evrim teorisine delilmiş gibi gösterilmeye çalışılır. Aslında bu iddia da daha çok

savundukları teoriyi bile yeterince bilmeyen amatör evrimciler tarafından dile getirilmektedir.
Bu iddiayı savunanların öne sürdükleri tez

'eğer canlılık İlahi kaynaklarda yer aldığı gibi

tek bir erkek ve kadınla başlamışsa birbirinden farklı ırkların nasıl meydana çıkmış olabileceği' sorusuna dayanır. Diğer bir ifadeyle

'Hz. Adem ve Hz. Havva'nın boy

ten ve diğer fiziksel özellikleri toplamda yalnızca iki kişiyi kapsadığına göre her biri farklı özelliklere sahip olan ırklar nasıl ortaya çıktı?' demektedirler.
Gerçekte bütün bu soruların ya da itirazların altında yatan problem

genetik bilimi hakkındaki bilgi eksikliği ya da genetik kurallarının gözardı edilmesidir. Bugün yeryüzündeki insanlar arasında var olan ırk çeşitliliğinin nedenini anlamak için önce bu soruyla yakından ilgili olan "varyasyon" konusu hakkında genel bir bilgi sahibi olmak gerekir.
İlk insanın genetik materyali

çeşitli ırkların özelliklerini içerdiği için

zamanla farklı insan toplumlarında bu özelliklerin bir kısmı baskın çıkmış ve böylece ırklar oluşmuştur.
Varyasyon

genetik biliminde kullanılan bir terimdir ve "çeşitlenme" anlamına gelir. Bu genetik olay

bir canlı türünün içindeki bireylerin ya da grupların

birbirlerinden farklı özelliklere sahip olmasına neden olur. Varyasyonların kaynağı ise o türün içindeki bireylerin sahip olduğu genetik bilgidir. Bu bireylerin aralarındaki eşleşmeler sonucunda bu genetik bilgi yeni nesillerde değişik kombinasyonlarda biraraya gelir. Anne ve babanın kromozomları arasında genetik madde alışverişi olur. Böylece genler birbiriyle karışır. Bunun sonucu da bu bireyin fiziksel özelliklerinde bir çeşitlenme meydana gelmesidir.
İnsan ırkları ve insanlar arasındaki birbirinden farklı fiziksel özellikler de insan türüne ait 'varyasyonlar'dır. Yeryüzündeki insanların hepsi temelde aynı genetik bilgiye sahiptirler

ama bu genetik bilginin izin verdiği varyasyon potansiyeli sayesinde kimisi çekik gözlüdür

kimisi kızıl saçlıdır

kimisinin burnu uzun

kimisinin boyu kısadır.
Varyasyon potansiyelini anlamak için

sarışın ve mavi gözlü bireylere sahip bir toplum ile esmer ve siyah gözlü bireylerin çoğunlukta olduğu bir toplumu ele alalım. Her iki toplumun zaman içinde birbirine karışmaları ve aralarında evlilikler yapmaları sonucunda

ortaya esmer ve mavi gözlü yeni nesillerin çıktığı görülecektir. Yani her iki toplumun belli fiziksel özellikleri yeni nesillerde birbiriyle eşleşerek farklı görünümlü bireyler ortaya çıkacaktır. Diğer fiziksel özelliklerin de birbirleriyle karıştıkları düşünüldüğünde ortaya çok büyük bir çeşitlenmenin çıkacağı açıktır.
Burada bilinmesi gereken önemli bir nokta da şudur: Her fiziksel özelliği belirleyen iki gen vardır. Bunlardan biri çekinik

diğeri baskın ya da her ikisi de eşit derecede baskın olabilir. Örneğin kişinin göz rengini belirleyen iki gen vardır. Bunlardan biri anneden diğeri ise babadan gelir. Baskın olan gen hangisi ise çocuğun göz rengi o gen tarafından kontrol edilir. Çoğunlukla koyu renkler açık renklere baskındır. Buna göre

bir kişide yeşil ve siyah göz renklerine ait genler varsa o kişinin gözü

siyah renk geni daha baskın olduğundan siyah olur. Fakat çekinik olan yeşil renk daha sonraki nesillere aktarılarak ileriki bir jenerasyonda ortaya çıkabilir. Yani annesi ve babası siyah gözlü olan bir çocuğun gözü yeşil olabilir. Çünkü bu renk genleri anne ve babada çekinik olarak bulunuyordur.
Bu kural diğer bütün fiziksel özellikler ve bunları belirleyen genler için de geçerlidir. Kulak

burun

ağız şekli

boy uzunluğu

kemik yapısı

uzuvların ve organların yapısı

şekli

özellikleri

vs. gibi yüzlerce hatta binlerce özellik bu şekilde kontrol edilir. İşte bu özellik nedeniyle

genetik yapıda yer alan sayısız bilgi o bireyin dış görünümüne yansımadan sonraki nesillere aktarılabilir.
İlk insan olan Hz. Adem ve eşi de genetik yapılarındaki zengin bilgiyi

kendi dış görünümlerine bunların ancak bir kısmının yansımasına rağmen

sonraki nesillere aktarmışlardır. İnsanlık tarihi içinde ortaya çıkan coğrafi izolasyonlar da çeşitli insan gruplarında belirli özelliklerin birikmesine uygun ortam oluşturmuştur. Bu süreç

uzun zaman içinde insan gruplarının kemik yapısı

ten rengi

boy

kafatası hacmi gibi özelliklerinin birbirinden farklılaşması sonucunu getirmiştir. Bunun sonucunda ırklar ortaya çıkmıştır.
Ancak bu uzun süreç elbette bir tür farklılığını getirmemiştir. Boyu

ten rengi

kafatası hacmi ne olursa olsun tüm ırklar insan türünün birer parçasıdır.
6. MAYMUN VE İNSAN GENOMUNUN %99 ORANINDA BENZEŞTİĞİ VE BUNUN EVRİMİ KANITLADIĞI İDDİASI NEDEN DOĞRU DEĞİLDİR?
Birçok evrimci kaynakta zaman zaman insanla maymunun % 99 oranında benzeştiği ve bunun evrime delil oluşturduğu iddiaları yer alır. Bu evrimci iddia özellikle de şempanzede odaklanır ve bu canlının maymunlar arasında insana en yakın tür olduğundan

dolayısıyla insanla arasında akrabalık bulunduğundan söz edilir. Gerçekte bu

evrimcilerin

toplumun bu konulardaki bilgi eksikliğinden faydalanarak ortaya attıkları sahte bir delildir.
% 99 BENZERLİK İDDİASI YANILTMA AMAÇLI BİR PROROGANDADIR
Öncelikle belirtmek gerekir ki evrimcilerin insan ve şempanze DNA'ları hakkında sık sık ileri sürdükleri % 99 benzerlik iddiası aldatma amaçlıdır.
İnsanla şempanzenin genetik yapılarının birbirine % 99 benzer olduğunu iddia etmek için şu anda insanınkinin olduğu gibi şempanzenin de genetik yapısının çözülmesi

ikisinin karşılaştırılması ve bu karşılaştırma sonucunun elde edilmiş olması gerekir. Oysa elde böyle bir sonuç yoktur. Çünkü

şu ana kadar yalnızca insanın genetik haritası çıkartılmıştır. Şempanze içinse henüz böyle bir çalışma yapılmamıştır.
Gerçekte

zaman zaman gündeme gelen insan ve maymun genlerinin % 99 benzeştiği iddiası

yıllar önce üretilmiş propaganda amaçlı bir slogandır. Bu benzerlik iddiası insanda ve şempanzede bulunan 30-40 civarındaki temel proteindeki amino asit dizilimlerinin benzerliğinden yola çıkılarak yapılmış olağanüstü abartılı bir genellemedir.
Oysa insanda 30 bin civarında gen vebu genlerin kodlandığı 100 bin kadar protein vardır. Bu yüzden

100 bin proteinin sadece 40 tanesinin benzemesiyle insan ve maymunun bütün genlerinin % 99 aynı olduğunu iddia etmenin hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. Kaldı ki

söz konusu 40 protein üzerinde yapılan DNA karşılaştırması da tartışmalıdır. Bu karşılaştırma

1987 yılında Sibley and Ahlquist adlı iki biyolog tarafından yapılmış ve Journal of Molecular Evolution dergisinde yayınlanmıştır.20 Oysa daha sonra bu ikilinin verilerini inceleyen Sarich isimli bilim adamı

kullandıkları yöntemin güvenilirliğinin tartışmalı olduğu ve verilerin abartılı yorumlandığı sonucuna varmıştır.21
İNSAN DNA'SI

SOLUCAN

SİNEK VE TAVUĞA DA BENZEMEKTEDİR!
Kaldı ki söz konusu bu temel proteinler diğer pek çok farklı canlılarda da bulunan ortak hayati moleküllerdir. Yalnızca şempanzede değil

bütünüyle farklı canlılarda bulunan aynı tür proteinlerin yapısı insandakilerle çok benzerdir.
Örneğin

New Scientist dergisinde aktarılan genetik analizler

nematod solucanları ve insan DNA'larında % 75'lik bir benzerlik ortaya koymuştur.22 Bu

elbette insan ile bu solucanlar arasında sadece % 25'lik bir fark bulunduğu anlamına gelmemektedir!
Öte yandan Türk medyasına da yansıyan bir bulgu

Drosophila türüne ait meyve sineklerinin genleri ile insan genleri karşılaştırıldığında

% 60'lık bir benzerlik çıktığı yönündedir.23
İnsan ile maymun arasındaki genetik benzerlik konusunda evrimci kaynaklarda yer alan bir diğer örnek ise insanda 46

şempanzede ise 48 kromozom bulunmasıdır. Evrimciler

kromozom sayılarının yakınlığını evrimsel ilişkiye bir delil gibi gösterirler. Bu mantık geçerli kabul edilirse

insana şempanzeden daha yakın bir akrabanın varlığını kabul etmek gerekir: Patates! Çünkü patatesin de insan gibi 46 kromozomu vardır.
İnsan dışındaki canlılar incelendiği zaman da evrimciler tarafından var olduğu iddia edilen akrabalık ilişkilerinin

moleküler düzeyde varolmadığı görülür.24 Bu gerçek

genetik benzerlik kavramının evrim teorisine bir delil oluşturmadığını göstermektedir.
BENZERLİKLER NEDEN EVRİME DELİL OLAMAZ?
Evrimcilerin şempanze insan arasında % 99 benzerlik olduğu iddiası görüldüğü gibi abartılı bir iddiadır. Ancak iki farklı türdeki canlı % 99 oranda benzer bile olsa

bu ikisi arasında evrimsel bir ilişki kurulamaz. Çünkü genetik çalışmalar türlerin çok özel genetik şifrelere sahip olduklarını göstermektedir. Bu şifrelerde meydana gelen en küçük değişim bile o tür açısından ölümcülsonuçlar getirmektedir. Üstelik canlılardaki bu özel yapı genetik şifrenin işlerliğiyle ilgilidir.
Bunu anlamak için birbirine benzer iki canlı türüyle

birbirine benzeyen iki binayı karşılaştıralım. Evrimcilerin iddiası genetik benzerlik olduğuna göre

bunu bir bakıma canlının projesi olarak değerlendirmek mümkündür. İki canlının ve iki binanın projelerinin % 99 oranında aynı olduğunu kabul edelim. Sonra da bu projelere dayanarak ortaya çıkan canlıların biçimlerini ve binaların yapılarını birbirleriyle kıyaslayalım. Sonuç

genetik yapıları % 99 aynı olan canlılar arasında kapanması mümkün olmayan bir yapı ve fonksiyon farklılığına karşın

projeleri % 99 aynı olan binaların birbirine benzer olacağıdır.
Hem canlılar

hem de binaların projelerinde % 1'lik fark olmasına rağmen niçin binalar çok benzemekte

ama canlılar benzememektedir? Bunun sebebi genetik yasalarının işleyişidir. Pleiotropi adı verilen genetik kanunun bilinmesi ile bu konu daha da açıklık kazanır. Buna göre canlı vücutlarında bulunan bir gen birden fazla özellik üzerinde etkindir. Bir özellik ise birden fazla gen tarafından kontrol edilir.25
Bunun anlamı

iki canlı türünün genetik yapıları arasındaki fark % 1 bile olsa

bu farkın gerçek boyutunun çok daha geniş bir alana uzanmasıdır. Çünkü bina projesindeki % 1'lik fark

yapıda % 1 fark anlamına gelirken

canlı projesi

yani genetik yapıları arasındaki % 1'lik fark o iki canlının yapısı arasında çok büyük farkın olması anlamına gelecektir. Çünkü canlıların farklı olan % 1'lik genetik parçaları

benzer olan % 99'luk genetik yapıda kodlanan özelliklere de müdahale etmektedir.
BENZERLİKLERİN NEDENİ: "ORTAK TASARIM"
Elbette insan bedeninin diğer canlılarla moleküler benzerlikleri olacaktır; çünkü aynı moleküllerden oluşmakta

aynı suyu ve atmosferi kullanmakta

aynı moleküllerden oluşan besinleri tüketmektedirler. Elbette ki metabolizmalarının ve dolayısıyla genetik yapılarının benzemesi de doğaldır. Ancak bu

"ortak malzeme"

bir evrimin değil "ortak tasarımın"

yani hepsinin aynı plan üzerine yaratılmış olmalarının sonucudur.
Bir örnek konuyu daha iyi açıklayabilir: Dünya üzerindeki tüm köprüler de benzer malzemelerle (tuğla

demir

çimento vs.) yapılır. Ama bu durum bu köprülerin birbirlerinden "evrimleştikleri" anlamına gelmez. Ortak bir malzeme kullanılarak

ayrı ayrı inşa edilirler. Canlıların durumu da buna benzetilebilir. Ancak elbette ki canlıların yapısı köprülerle kıyaslanmayacak kadar komplekstir.
Canlılık evrimin iddia ettiği gibi bilinçsiz rastlantılarla değil

sonsuz bir bilgi ve akıl sahibi olan Yüce Allah'ın yaratmasıyla meydana gelmiştir.
7. DİNAZORLARIN KUŞLARA DÖNÜŞTÜĞÜ İDDİASI NEDEN BİLİM DIŞI BİR MASALDIR?
Evrim teorisi

imkansızların gerçek olması umuduna dayalı bir masaldır. Bu masalın içinde kuşlar çok özel bir yer tutar. Kuş herşeyden önce kanat gibi muhteşem bir organa sahiptir. Kanatlar yapısal harikalıklarının ötesinde birbirleriyle olan mükemmel uyumları ile de hayranlık uyandırır. Öyle ki uçmak binlerce yıldır insanlığın tutkusu olmuş

binlerce bilim adamı

araştırmacı bu konuda emek harcamışlardır. Çok ilkel bazı denemelerin dışında insanlık ancak 20. yüzyılla birlikte uçabilen araçlar yapmayı başarmıştır. İşte kuşlar insanlığın yüzlerce yıllık teknoloji birikimiyle yapmaya çalıştıkları bir işi var oldukları milyonlarca yıldan bugüne kadar gerçekleştirmektedirler. Üstelik böyle bir beceri

kuş yavrusu için kısa birkaç denemeden sonra kazanılabilir. Hem de pek çok özelliğiyle bugünkü teknolojinin son ürünü uçaklarla kıyaslanmayacak kadar mükemmel olarak…
Evrim teorisi canlıların ortaya çıkışını ve çeşitlenmelerini açıklamaya çalışırken ön yargılı yorumlara

saptırmalara başvurur. Kuşlar gibi canlılar söz konusu olduğunda ise bilim artık tamamıyla rafa kaldırılır ve yerini evrimcilerin masalsı anlatımına bırakır. Bunun nedeni

evrimcilerin kuşların atası olduğunu iddia ettikleri canlılardır. Evrim teorisi kuşların atasının sürüngenler içinde yer alan bir grup olan dinozorlar olduğunu iddia etmektedir. İşte böyle bir iddia cevaplandırılması gereken iki soruyu beraberinde getirir. Birincisi dinozorların nasıl olup da kuşlara dönüştükleridir. İkinci soru ise böyle bir dönüşümü gösteren fosil kayıtlarının mevcut olup olmadığıdır?
Dinozorların nasıl kuş olduğu konusunda uzun zaman tartışan evrimciler

sonuç olarak iki teori üretebilmişlerdir. Bunlardan birincisi "Cursorial" teoridir. Bu teori dinozorların yerden havalanarak kuşlara dönüştüğünü iddia eder. İkinci teorinin sahipleri Cursorial teoriye itiraz eder ve dinozorların yerden havalanarak kuşlara dönüşmüş olamayacaklarını söylerler. Peki o zaman "nasıl olup da dinozor havalandı?" sorusuna farklı bir yorum getirirler. Ağaç dallarında yaşayan ve diğer dallara atlayan dinozorların çabalarken kuşlara dönüştüğünü iddia ederler. Bu teorinin adı ise "Arboreal" teoridir. Dinozorların nasıl havalanmış olabileceğinin cevabı da hazırdır: "Sinekleri avlamaya çalışırken!"
Ancak sinek gibi bir böceği yakalamak için dinozor gibi bir hayvanın vücudunda kanatlarla beraber bir uçuş sistemi oluştuğunu iddia eden insanların önce şu soruya cevap vermeleri gerekir: Sineklerin günümüzün ileri teknoloji ile üretilmiş helikopterlerine örnek teşkil eden ve onlardan çok daha fonksiyonel olan uçuş sistemleri nasıl meydana gelmiştir? Bu konuda evrimcilerin hiçbir cevap veremediklerine şahit olursunuz. Küçücük bir sineğin uçuş sistemini açıklayamayan bir teorinin

dinozorların kuşa dönüştüğünü iddia etmesi kuşkusuz son derece akılsızca bir davranıştır.
'Dinozorların sinek avlamaya çalışırken kanatlanıp kuş oldukları' bir komedi hikayesi değil

evrimcilerin son derece bilimsel olduğu iddiasıyla öne sürdükleri bir teoridir. Yalnızca bu örnek dahi evrimcilerin ne derece ciddiye alınmaları gerektiğini göstermek için yeterli bir delildir.
Sonuç olarak bu teorilerin Latince adlarının dışında bilimle ilişkilerinin olmadığı akıl ve mantık sahibi tüm bilim adamlarının ortak fikridir. Meselenin özü ise sürüngenlerin uçmasının tamamen hayal ürünü olduğudur.
Dinozordan kuşa dönüşümü iddia eden evrimcilerin bu iddianın fosil delillerini de bulup göstermeleri gerekir. Çünkü eğer dinozorlar kuşlara dönüşmüşlerse

tarihte bu değişimi yansıtan yarı dinozor-yarı kuş canlılar yaşamış ve fosil bırakmış olmalıdırlar. Evrimciler uzun yıllar "Archæopteryx" adı verilen bir kuşun böyle bir geçişi temsil ettiğini iddia etmişlerdir. Oysa bu iddiaları da büyük bir yanılgıdan başka bir şey değildir.
ARCHÆOPTERYX YANILGISI
"Dinozorlarla kuşlar arasında geçiş formu" olduğu öne sürülen Archæopteryx

bundan yaklaşık 150 milyon yıl önce yaşamıştır. Teoriye göre küçük yapılı dinozorların bir kısmı

evrim geçirerek kanatlanmış ve uçmaya başlamışlardır. Archæopteryx

sözde dinozor atalarından ayrılan ve yeni yeni uçmaya başlayan ilk türdür.
Oysa Archæopteryx'in fosilleri üzerinde yapılan son incelemeler bu anlatımın bilimsel bir temeli olmadığını göstermektedir. Bu canlı bir ara geçiş formu değil

sadece günümüz kuşlarından biraz daha farklı özelliklere sahip

soyu tükenmiş bir kuş türüdür.
Archæopteryx'in iyi uçamayan bir "yarı-kuş" olduğu tezi yakın zamana kadar evrimci kaynaklarda sıklıkla dile getirilmekteydi. Bu canlının "sternum"unun

yani göğüs kemiğinin olmaması canlının uçamayacağının en önemli kanıtı olarak gösterilmekteydi. (Göğüs kemiği

uçmak için gerekli olan kasların tutunduğu göğüs kafesinin altında bulunan bir kemiktir. Günümüzde uçabilen veya uçamayan tüm kuşlarda

hatta kuşlardan çok ayrı bir familyaya ait olan uçabilen memeli yarasalarda bile bu göğüs kemiği vardır.)
Ancak 1992 yılında bulunan yedinci Archæopteryx fosili bu iddianın yanlış olduğunu gösterdi. Zira bu son bulunan Archæopteryx fosilinde evrimcilerin çok uzun zamandır yok saydıkları göğüs kemiği vardı. Nature dergisinde bu yeni bulunan fosil şöyle anlatılıyordu:
Son bulunan yedinci Archæopteryx fosili

uzun zamandır varlığından şüphe edilen

ama hiçbir zaman ispatlanamayan bir dikdörtgensel göğüs kemiğinin varlığına işaret ediyor. Bu canlının uzun mesafelerde uçuş yeteneği hala spekülasyona dayalı

ama göğüs kemiğinin varlığı güçlü uçuş kaslarının olduğunu gösteriyor.26
Bu bulgu

Archæopteryx'in tam uçamayan bir yarı-kuş olduğu yönündeki iddiaların en temel dayanağını geçersiz kıldı.
Öte yandan

Archæopteryx'in gerçek anlamda uçabilen bir kuş olduğunun en önemli kanıtlarından bir tanesi de hayvanın tüylerinin yapısı oldu. Archæopteryx'in günümüz kuşlarınınkinden farksız olan asimetrik tüy yapısı

canlının mükemmel olarak uçabildiğini gösteriyordu. Ünlü paleontolog Carl O. Dunbar'ın belirttiği gibi

"Tüylerinden dolayı bu yaratık tam bir kuş özelliği gösteriyordu".27
Archæopteryx'in tüylerinin ortaya çıkarmış olduğu bir başka gerçek

bu canlının sıcakkanlı oluşuydu. Bilindiği gibi sürüngenler ve dinozorlar soğukkanlı

yani vücut ısılarını kendileri üretmeyen

çevrenin vücut ısılarını etkilediği canlılardır. Kuşlarda bulunan tüylerin en önemli fonksiyonlarından bir tanesi ise

vücut ısısını korumalarıdır. Archæopteryx'in tüylü olması

dinozorların aksine sıcakkanlı bir canlı olduğunu

yani vücut ısısını korumaya ihtiyacı olan gerçek bir kuş olduğunu gösteriyordu.
ARCHÆOPTERYX'İN ANATOMİSİ VE EVRİMCİLERİN HATASI
Evrimci biyologların

Archæopteryx'i ara geçiş formu olarak gösterirken dayandıkları en önemli iki nokta ise

bu hayvanın kanatlarının üzerindeki pençeleri ve ağzındaki dişleridir.
Archæopteryx'in kanatlarında pençeleri ve ağzında dişleri olduğu doğrudur

ancak bu özellikleri canlının sürüngenlerle herhangi bir şekilde bir ilgisi olduğunu göstermez. Zira günümüzde yaşayan iki tür kuşta

Touraco corythaix ve Opisthocomus hoatzin'de de dallara tutunmaya yarayan pençeler bulunmaktadır. Ve bu canlılar

hiçbir sürüngen özelliği taşımayan

tam birer kuştur. Dolayısıyla Archæopteryx'in kanatlarında pençeleri olduğu ve bu sebeple de bir ara form olduğu yolundaki iddia geçersizdir.
Archæopteryx'in anatomisi üzerinde yapılan incelemeler

canlının eksiksiz bir uçuş yeteneğine sahip

tipik bir kuş olduğunu ortaya koymuştur. Archæopteryx'i sürüngenlere benzetme çabası tamamen dayanaksızdır.
Archæopteryx'in ağzındaki dişler de yine bu canlıyı bir ara form kılmaz. Evrimciler bu dişlerin bir sürüngen özelliği olduğunu öne sürerek insanları yanıltmaktadırlar. Çünkü dişler sürüngenlerin tipik bir özelliği değildir. Günümüzde bazı sürüngenlerin dişleri varken bazılarının yoktur. Daha da önemli olan nokta

dişli kuşların Archæopteryx'le sınırlı olmamasıdır. Günümüzde dişli kuşların artık yaşamadıkları bir gerçektir

ancak fosil kayıtlarına baktığımız zaman gerek Archæopteryx ile aynı dönemde gerekse daha sonra

hatta günümüze oldukça yakın tarihlere kadar "dişli kuşlar" olarak isimlendirilebilecek ayrı bir kuş grubunun yaşamını sürdürdüğünü görürüz.
İşin en önemli yanı ise

Archæopteryx'in ve diğer dişli kuşların diş yapılarının

bu kuşların sözde evrimsel ataları olan dinozorların diş yapılarından çok farklı olmasıdır. Martin

Stewart ve Whetstone gibi ünlü kuşbilimcilerin yaptıkları ölçümlere göre

Archæopteryx'in ve diğer dişli kuşların dişlerinin üstü düzdür ve geniş kökleri vardır. Oysa bu kuşların atası olduğu iddia edilen Theropod dinozorlarının dişlerinin üstü testere gibi çıkıntılıdır ve kökleri de dardır.28 Aynı araştırmacılar

aynı zamanda Archæopteryx ile onun sözde ataları olan Theropod dinozorların bilek kemiklerini karşılaştırmışlar ve arada hiçbir benzerlik olmadığını ortaya koymuşlardır.29
Archæopteryx'in dinozorlardan evrimleştiğini iddia eden ve bu konudaki önde gelen otoritelerden John Ostrom'un

bu canlı ile dinozorlar arasında var olduğunu öne sürdüğü bazı "benzerlik"lerin ise gerçekte birer yanlış yorum olduğu Tarsitano

Hecht ve A. D. Walker gibi anatomistlerin çalışmalarıyla ortaya çıkmıştır.30
Tüm bunlar

Archæopteryx'in bir ara geçiş formu olmadığını; sadece "dişli kuşlar" olarak isimlendirilebilecek ayrı bir sınıflandırmaya ait olduğunu gösterir. Bu canlıyı Theropod dinozorlarla ilişkilendirmek ise son derece tutarsızdır. Amerikalı biyolog

Richard L. Deem Demise of the 'Birds are Dinosaurs' Theory ("Kuşlar Dinozordur" Teorisinin Sonu) başlıklı makalesinde

kuş-dinozor evrimi iddiası ve Archæopteryx hakkında şunları yazmaktadır:
Son çalışmaların sonuçları göstermektedir ki

Theropod dinozorların elleri (önkol kemiklerindeki) birinci

ikinci ve üçüncü hanelerden türemiştir. Ama kuşların kanatları

ikinci

üçüncü ve dördüncü hanelerden türer... ' Kuşlar dinozordur' teorisiyle ilgili başka problemler de vardır. Theropodların ön ayakları Archæopteryx'e kıyasla

vücutlarına göre çok küçüktür. Bu canlıların ağır vücutları da düşünüldüğünde

bir tür "ön-kanat" (proto-wing) geliştirmeleri olası gözükmemektedir. Theropod dinozorların çok büyük bölümü (kuşlarda bulunan) semilunatik bilek kemiğinden yoksundur ve Archæopteryx'te hiçbir benzeri bulunmayan bazı bilek parçalarına sahiptir. Bütün Theropodlarda V1 sinirleri diğer bazı sinirlerle birlikte kafatasını yandan terk eder

kuşlarda ise aynı sinirler kafatasını ön taraftan kendilerine ait bir delikten geçerek terk eder. Bir başka sorun ise

Theropodların çok büyük kısmının Archæopteryx'ten daha sonra ortaya çıkmış olmalarıdır."31
Kısacası Archæopteryx'in birtakım özgün özellikleri

bu canlının bir "ara form" olduğunu göstermemektedir. Nitekim bugün evrim teorisinin ünlü savunucularından Harvard Üniversitesi paleontologları Stephen Jay Gould ve Niles Eldredge de

Archæopteryx'in farklı özellikleri bünyesinde barındıran bir "mozaik" canlı olduğunu

ama bir ara form sayılamayacağını kabul etmektedirler.32
ARCHÆOPTERYX EFSANEİNİN SONU: LONQISQUAMA
Evrimcilerin Archaeopteryx hakkındaki iddialarını çürüten en somut kanıt ise

2000 yılında bilim dünyasının gündemine gelen Longisquama insignis adlı bir başka fosil kuş oldu. Bu fosil 1970'lerde Kırgızistan'da bir böcek bilimci tarafından bulunmuş

fakat uzun yıllar bir müze köşesinde dikkat çekmeden kalmıştı. 2000 yılında ise fosili inceleyen Batılı uzmanlar bunun bilinen en eski kuş olduğunu fark ederek bu önemli bulguyu dünyaya duyurdular.
Archaeopteryx'ten yaklaşık 70 milyon yıl daha yaşlı olan Longisquama kuşunun fosili

Archaeopteryx hakkındaki evrimci iddialara mutlak bir darbe indirdi.
Longisquama'nın anatomik özellikleri

modern (günümüzdeki) kuşlardan farksızdır. Tüyleri

içi boş kemikleri ve lades kemiği vardır. Oregon State University paleontoloğu Terry Jones

"İskelet (yaşayan) kuşlara çok benziyor... Bir kuş kafasına

omuzlarına ve lades kemiğine sahip. Lades kemiğini Archaeopteryx'inkinden ayırmak mümkün değil" diye yazmaktadır.33
Konunun en önemli yönü

Longisquama'nın 220 milyon yıl yaşında olmasıdır. Bu

Longisquama'nın Archaeopteryx'ten yaklaşık 70 milyon yıl daha eski olduğunu göstermektedir. Elbette ki bu durum

Archaeopteryx'in "tüm kuşların ilkel atası" ve "sürüngenler ile kuşlar arasındaki kayıp ara form" olduğu yönündeki evrimci iddiaları çürütmektedir.
Science ve Nature isimli ünlü bilim dergileri ve dünyaca tanınmış BBC televizyonu tarafından kabul edilen bu gelişme evrim teorisi lehindeki yaklaşımıyla tanınan Milliyet gazetesinde ise şöyle ifade edilmiştir:
"Orta Asya'da bulunan ve günümüzden 220 milyon yıl önce yaşadığı anlaşılan söz konusu fosilin tüm vücudunun tüylerle kaplı olduğu

kuşların atası olduğu iddia edilen Archaeptoryx'de ve günümüz kuşlarında olduğu gibi bir lades kemiğine sahip olduğu ve tüylerinde ise içi boş sapların bulunduğu tespit edildi. Bu ise

ARCHÆOPTERYX'İN KUŞLARIN ATASI OLDUĞU İDDİALARINI GEÇERSİZLEŞTİRİYOR... Çünkü bulunan fosil Archaeopteryx'ten 75 milyon yıl daha yaşlı; yani kuşların atası olduğu iddia edilen canlıdan 75 milyon yıl önce de tüm özellikleriyle tam bir kuş yaşıyordu."34
Longisquama'nın bulunmasıyla birlikte

sadece Archaeopteryx efsanesi değil

aynı zamanda "kuşların evrimi" hakkındaki tüm evrimci varsayımlar da sarsılmış durumdadır. Fosili inceleyen paleontologlardan biri olan Jones

"Bu fosil

insanların kuşların dinozorlardan evrimleştiği fikrini sorgulaması için son derece yeterlidir" demektedir.35
BİLİM İDEOLOJİYE TERCİH Mİ EDİLDİ?
Longisquama insignis başta da belirttiğimiz gibi Kırgızistan topraklarındaki eski bir göl yatağında Rus fosil bilimci Alexander Sharov tarafından bulunmuştu. Ancak bu çok önemli buluşun üstünde durulması gereken bir yönü daha vardı. Bulunduğu tarih! Fosil 1970 yılında bulunmuştu. Ancak bilim adamlarınca yorumlanıp

fosil bilimcileri sarsan bir makaleyle duyurulması ise 30 yıl sonra

1999'da mümkün olmuştu. Bunun anlamı fosilin 30 yıl boyunca bilim dünyasının gözünden uzak tutulduğuydu. Bu dönemde kuşa ait fosil Sovyet Bilimler Akademisi'ne bağlı Moskova Paleontoloji Enstitüsü'nde muhafaza edilmiş ve çok kısıtlı sayıdaki Batılı bilim adamı tarafından

çok kısıtlı sürelerle incelenebilmişti.
Longisquama insignis'in bilim dünyasına gerçek anlamda mal olması 1999 yılında dünyanın önde gelen bilim adamları tarafından incelenmesinden sonradır.
Kısaca evrimcilerin sürüngenden kuşa geçiş hayallerini kesin olarak yıkan bu fosil 30 yıl boyunca bilim dünyasının gözlerinden uzak tutulmuştu. SSCB'de önemli paleontologlar bulunmaktaydı ve bunların bu çok önemli fosilin neyi ifade ettiğini bilmemeleri düşünülemezdi. Anlaşılan Marksist diktatörlük kendi ideolojik temelini sarsan bilimsel bir kanıtı gözlerden uzak tutmuş

bilim dünyasından saklamıştı. Gerçekte bilimin materyalizm aleyhine getirdiği delillerin saklanmasının veya örtbas edilmesinin ilk örneği de bu kuş fosili değildi. Tüm dünyada kabul gören Mendel kanunları da evrim teorisiyle bağdaşmadığı gerekçesiyle 20 yılı aşkın bir süre boyunca SSCB tarafından görmezden gelinmişti.
Son bulunan bu fosille sürüngenlerin kuşlara dönüşme hayalleri tarihteki yerini aldı. Evrimcilerin elinde kuşların atası olarak iddia edebilecekleri bir canlı grubu bile kalmadı. Bu buluş evrimcilerin 20. yüzyılın başlarında balık sürüngen arası geçiş formu olarak iddiaettikleri Coelacanth'ı hatırlattı. Fosiline bakılarak ara geçiş formu olarak adlandırılan bu canlının 1938 yılında yaşayan bir örneği yakalanmış (ilerleyen yıllarda da defalarca farklı bölgelerde yakalanmıştır) ve tam anlamıyla bir balık olduğu anlaşılmıştı.
EVRİMCİLERDEN SAHTE DİNO-KUŞ FOSİLLERİ
Evrimciler Archaeopteryx hakkındaki iddialarının da çürümesi üzerine

kuşların kökeni konusunda tamamen çıkmaza girmiş durumdadırlar. Bu sebeple

bazı evrimciler klasik yöntemlerine başvurmak durumunda kalmışlardır: Sahtekarlık. 1990'lı yıllarda dünya kamuoyuna birkaç kez "yarı dinozor

yarı kuş fosil bulundu" mesajları verilmiş

evrimci medya kuruluşları bu sözde "dino-kuş"ların çizimlerini yayınlamış

bu yolla uluslararası bir yalan kampanyası yürütülmüştür.
Kampanyanın çarpıtma ve sahtekarlığa dayandığı ise bir bir ortaya çıkmıştır.
National Geographic dergisi

1999 yılında "dino-kuş"ları böyle çizip tüm dünyaya evrimin büyük kanıtı olarak duyurmuştu. Ancak iki yıl sonra

bu çizimlere ilham kaynağı olan Archaeoraptor'un büyük bir bilim sahtekarlığı olduğu ortaya çıktı.
Bu kampanyanın ilk kahramanı

1996'da Çin'de bulunan ve Sinosauropteryx adı verilen bir dinozordu. Fosil

tüm dünyaya "tüylü dinozor" olarak tanıtılmış ve pek çok gazetede haber yapılmıştı. Ancak ilerleyen aylarda Sinosauropteryx üzerinde yapılan detaylı analizler

evrimci araştırmacıların heyecanla "kuş tüyü" olarak tanıttıkları yapıların tüylerle ilgisi bulunmadığını gösterdi. Science dergisinde yayınlanan Plucking the Feathered Dinosaur" (Tüylü Dinozorun Tüylerini Yolmak) başlıklı bir makalede

evrimci paleontologlar tarafından "tüy" olarak algılanan yapıların gerçekte tüylerle ilgisiz olduğu şöyle belirtiliyordu:
"Bir yıl kadar önce

paleontologlar "tüylü dizonor"a ait fotoğrafların ortaya çıkmasıyla heyecan yaşamışlardı. Çin'in Yixian bölgesinde bulunan Sinosauropteryx adlı fosil

New York Times'ın ön sayfasında yayınlanmış ve kuşların kökeninin dinozorlar olduğuna dair etkili bir delil olarak sunulmuştu. Ama geçtiğimiz ay Chicago'daki omurgalılar paleontolojisi toplantısında verilen hüküm daha farklı oldu: Fosil örneklerini inceleyen yarım düzine Batılı paleontolog

bu yapıların modern tüyler olmadığını söylediler... Kansas Üniversitesi paleontoloğu Larry Martin

bu yapıların yıpranmış kollagan fiberleri olduğunu ve kuşlarla hiçbir ilişkisi olmadığını belirtti."36
Bir diğer "dino-kuş" furyası ise 1999 yılında başlatıldı. Yine Çin'de bulunan bir fosil gündeme getirildi ve tüm dünyaya "evrime büyük delil" olarak sunuldu. Kampanyanın kaynağı olan National Geographic dergisi

bulunan fosilden ilhamla "tüylü dinozor" resimleri çizip yayınladı ve bunlar Türkiye dahil pek çok ülkede gazetelere manşet oldu. Sabah ve Hürriyet gibi gazeteler

"Kanatlı Dinozor Bulundu" ve "Uçan Dinozor Bulundu" başlıklı haberler yayınladılar.
Ancak 2 yıl sonra çok çarpıcı bir gerçek ortaya çıktı.29 Mart 2001 tarihli bazı günlük gazetelerde evrim teorisi adına önemli bir itiraf yer alıyordu. 1999'da ortaya atılan "dino-kuş fosili"nin gerçekte bir sahtekarlık olduğu

bir sürüngen omurgasına kuş iskeleti parçalarının yapıştırılmasıyla üretildiği ortaya çıkmıştı. Örneğin Hürriyet gazetesinin "DİNO-KUŞ PALAVRA ÇIKTI" başlıklı haberinde şöyle yazıyordu:
"National Geographic dergisinin Kasım 1999'da kuş ile dinozor arasındaki eksik halka olduğunu duyurduğu

hakkında bilimsel makaleler yazılan hayvanın sahte olduğu anlaşıldı. 'Archaeoraptor liaoningensis' adı verilen hindi büyüklüğündeki dino-kuşun iskeletinin başka hayvanlara ait kemiklerden biraraya getirildiği ortaya çıktı.
Evrim teorisinde önemli bir eksikliği aydınlattığı varsayılan dino-kuşun 125 milyon yıl öncesine ait olduğu

Çin'in Liaoning eyaletinde bulunduğu öne sürülüyordu. Tüylü vücudu bir kuşa benziyor

ancak uzun

kemikli kuyruğu et tüketen dinozorları çağrıştırıyordu. İngiliz haftalık bilim dergisi Nature'un bugünkü sayısında yayınlanan bir inceleme dino-kuşun palavra olduğunu gözler önüne serdi. Aralarında üç paleontoloğun da bulunduğu bir grup araştırmacı bilgisayar tomografisinin yardımıyla sahtekarlığı kanıtladılar. Dino-kuş aslında Çinli kaçakçıların eseriydi... Kaçakçılar yapışkan ve harçlar kullanarak 88 kemik ve taştan dino-kuş yaratmıştı. Archaeoraptor'un ön kısmı tek bir kuşa ait fosildi

ancak dinozorun kuyruğuyla birlikte beden kısmında dört ayrı türden kemikler vardı. Dino-kuşun bilgisayarda taranması kuş iskeletinin daha önce bilinmeyen türlere ait olduğuna

dino kısmının ise küçük dinozorların yeni türüne işaret etti."37 (Cümle düşüklüğü

Hürriyet'e aittir)
Peki nasıl olmuştu da National Geographic dergisi bu kadar büyük bir bilim sahtekarlığını tüm dünyaya "evrimin büyük kanıtı" olarak göstermişti? Bu sorunun cevabı

söz konusu derginin evrim fanatizminde gizliydi. National Geographic

Darwinizm'e körü körüne bağlandığı ve teori lehinde gibi gördüğü her propaganda malzemesini bilimsel bir kaygı duymadan kullandığı için ikinci bir "Piltdown skandalı"na imza atmıştı.
Evrimci bilim adamları dahi National Geographic'in fanatizmini kabul ediyordu. ABD'deki ünlü Smitsonian Enstitüsü'nün kuşlarla ilgili bölüm başkanı olan Dr. Storrs L. Olson

bu fosilin sahte olduğuna dair daha önceden National Geographic'i uyardığını

ancak dergi yönetiminin bunu tamamen gözardı ettiğini açıkladı.38 Olson

USA Today gazetesine yaptığı açıklamada ise

"Problem şu ki

fosilin sahte olduğu belli bir aşamada National Geographic tarafından da anlaşılmıştı

ama bu bilgi açıklanmadı" diyordu.39 Yani National Geographic

tüm dünyaya büyük evrim delili olarak gösterdiği fosilin sahte olduğunu anlamasına rağmen

aldatmacayı sürdürmüştü.
EVRİMCİ MEDYANIN DİNAZOR YANILGISI...
Sabah Gazetesi

16 Ekim 1999
...VE GERÇEĞİN İTİRAFI
Hürriyet Gazetesi

29 Mart 2001
Medya kuruluşlarının bir bölümü

evrim teorisini sorgusuz sualsiz kabullenmekte ve evrim lehinde gibi gördükleri her iddiayı bilimsel bir gerçek gibi kamuoyuna sunmaktadırlar. En üstteki iki gazete haberi bunun bir örneğidir: Haberlerde kuş tüylerine sahip bir "kanatlı dinozor" fosili bulunduğu ve bunun kuş-dinozor evrimi senaryosunu kanıtladığı ileri sürülmektedir. Oysa iki yıl kadar sonra

söz konusu fosilin yeni bir evrim sahtekarlığı olduğu ortaya çıkmış ve bu kez aynı gazeteler "dino-kuş"un "palavra" olduğunu kabul etmek zorunda kalmışlardır. Ancak gerçek her zaman bu kadar açık bir şekilde ortaya çıkmamakta

çıksa bile çoğu insanın zihninde evrim sahtekarlıkları ve masalları "bilimsel gerçek" olarak kalmaktadır.
National Geographic dergisinin sergilediği bu tavrın

evrim teorisi adına düzenlenen ilk sahtekarlık olmadığını da belirtmek gerekir. Ortaya atılmasından bu yana

teoriyi desteklemek için pek çok sahtekarlık yapılmıştır. Alman biyolog Ernst Haeckel

Darwin'i destelemek için sahte embriyo çizimleri yapmıştır. İngiliz evrimciler

insan kafatasına orangutan çenesi monte edip

bunu British Museum'da 40 yılı aşkın bir süre "Piltdown Adamı-Evrimin En Büyük Kanıtı" diye sergilemişlerdir. Amerikalı evrimciler

tek bir domuz dişini "Nebraska Adamı" diye lanse etmişlerdir. Dünyanın dört bir yanında

"rekonstrüksiyon" adı verilen sahte çizimlerle

gerçekte hiçbir zaman yaşamamış olan "ilkel yaratıklar" veya "maymun adam"lar tasvir edilmiştir.
Kısacası evrimciler daha önce Piltdown adamı sahtekarlığında denedikleri bir yöntemi bir kez daha kullanmışlardı: Bulamadıkları ara geçiş formunu kendileri üretmişlerdi. Bu olay

evrim teorisi lehinde yapılan uluslararası propagandanın ne kadar yanıltıcı olduğunun ve evrimcilerin teoriye bağlılık uğruna her türlü sahtekarlığı yapabileceklerinin bir kanıtı olarak tarihe geçmiş oldu.
8. "İNSAN EMBRİYOSUNDAKİ SOLUNGAÇLAR" HURAFESİ

HANGİ BİLİMSEL SAHTEKARLIĞA DAYANIR?
Canlıların

doğumlarına kadar olan süre içinde anne rahminde 'evrime delil olabilecek bazı dönemler' geçirdiği tezi

evrim teorisinin temelsiz iddiaları arasında özel bir yer tutar. Çünkü evrimci literatürde "rekapitülasyon" olarak bilinen bu tez bilimsel bir yanılgı olmasının ötesinde bilimsel bir sahtekarlığı da ifade etmektedir.
HAECKEL'İN REKAPİTÜLASYON HURAFESİ
Bilim tarihinin en önde gelen şarlatanlarından biri olan Ernst Haeckel
Rekapitülasyon iddiası evrimci biyolog Ernst Haeckel tarafından 19. yüzyılın sonlarında ortaya atılmıştır. Bu terimin ifade ettiği evrimci tez

"bireyoluş soyoluşun tekrarıdır" (ontogeny recapitulates phylogeny) şeklinde özetlenen bir iddia öne sürer. Bunun anlamı

canlı embriyolarının gelişim süreçleri sırasında

sözde evrimsel atalarının geçirmiş oldukları evrim sürecini tekrarladıklarıdır. Örneğin

insanın ana rahminde önce balıklara

sonra sürüngene benzediğini

son olarak da insan özellikleri gösterdiği öne sürülmektedir. Embriyonun gelişim dönemi içinde "solungaç" sahibi olduğu iddiası da işte bu tezden kaynaklanmaktadır.
Oysa bu tez tam bir hurafeden ibaretti. Rekapitülasyonun ortaya atılmasından sonraki yıllar içinde bilimdeki ilerlemeler

tezin geçerliliğinin araştırılmasına olanak sağladı. Bunun sonunda tezin

bunu ortaya atan evrimcilerin hayal güçlerinden ve kasıtlı çarpıtmalarından başka dayanağının olmadığı anlaşıldı. İnsan embriyosunun ilk dönemlerinde ortaya çıktığı iddia edilen sözde solungaçların

gerçekte insanda orta kulak boşluğu

östaki borusu

paratiroidler ve timüs bezlerinin oluşumları öncesindeki taslağı oluşturdukları anlaşıldı. Evrimciler tarafından insan embriyosunun "yumurtanın sarı kesesi"ne benzetilen bölümünün fetus için kan üreten bir parça olduğu saptandı. Evrimcilerin embriyoda görerek "kuyruk" yakıştırması yaptıkları bölümün ise insanın omurga kemiği olduğu ortaya konmuş ve evrimcilerin "kuyruk" benzetmesinin bu bölümün anne karnında bacaklardan önce gelişmeye başlamasından kaynaklandığı anlaşıldı.
Rekapitülasyon iddiasının bilimsel yanlışlığı bugün önde gelen evrimci bilim adamları tarafından da kabul edilmektedir. Neo-Darwinizm'in kurucularından George Gaylord Simpson

"Haeckel evrimsel gelişimi yanlış bir şekilde ortaya koydu. Bugün canlıların embriyolojik gelişimlerinin geçmişlerini yansıtmadığı artık kesin olarak biliniyor" diye yazar.40 American Scientist'te yayınlanan bir makale ise bu gerçeği okurlarına şöyle duyurmuştur:
Biyogenetik yasası (Rekapitülasyon Teorisi) artık tamamen ölmüştür. 1950'li yıllarda ders kitaplarından çıkarıldı. Aslında bilimsel bir tartışma olarak 20'li yıllarda sonu gelmişti.41
Aynı gerçek

New Scientist dergisinin 16 Ekim 1999 tarihli sayısında da şöyle ele alınmıştır:
Haeckel

teorisini "biyogenetik yasa" olarak adlandırdı ve bu düşünce kısa zamanda "rekapitülasyon" olarak popülerleşti. Gerçekte ise

Haeckel'in keskin yasasının yanlış olduğu yakın bir zaman sonra gösterildi. Örneğin

erken insan embriyosunun hiçbir zaman bir balık gibi solungaçları yoktur ve embriyo hiçbir zaman erişkin bir sürüngene ya da maymuna benzer evrelerden geçmez.42
Görüldüğü gibi tezin ortaya atılışından sonraki gelişmeler"rekapitülasyon"un bilimsel hiçbir dayanağının olmadığını göstermişti. Ancak aynı gelişmeler

tezin sadece bilimsel bir yanılgıdan değil

bariz bir "sahtekarlık"tan kaynaklandığını da gösterecekti.
HAECKEL'İN ÇİZİM SAHTEKARLIĞI
Rekapitülasyon tezini ortaya atan Ernst Haeckel

teorisini desteklemek için bazı çizimler de yayınlamıştı. İlerleyen yıllarda ve daha Haeckel hayattayken yapılan incelemelerin ortaya koyduğu sonuç son derece çarpıcıydı. Haeckel balık ve insan embriyolarını birbirine benzetebilmek için sahte çizimler yapmıştı! Sahtekarlık yaptığının anlaşılmasından sonraki açıklamaları ise çok daha şaşırtıcıydı:
Bu yaptığım sahtekarlık itirafından sonra kendimi ayıplanmış ve kınanmış olarak görmem gerekir. Fakat benim avuntum şudur ki; suçlu durumda yan yana bulunduğumuz yüzlerce arkadaş

birçok güvenilir gözlemci ve ünlü biyolog vardır ki

onların çıkardıkları en iyi biyoloji kitaplarında

tezlerinde ve dergilerinde benim derecemde yapılmış sahtekarlıklar

kesin olmayan bilgiler

az çok tahrif edilmiş şematize edilip yeniden düzenlenmiş şekiller bulunuyor.43
Önde gelen bilim dergilerinden Science da

5 Eylül 1997 tarihli sayısında

Haeckel'in embriyo çizimlerindeki sahtekarlık konu etmiştir. "Haeckel'in Embriyoları: Sahtekarlık Yeniden Keşfedildi" başlıklı makalede şu gerçekler vurgulanmıştır:
Londra'daki St.George's Tıp Fakültesi Hastanesi'nden Michael Richardson

'(Haeckel'in çizimlerinin) verdiği izlenim

yani embriyoların birbirine çok benzedikleri izlenimi yanlış' diyor…O ve arkad