Konu
:
Psikolojide yaklaşımlar
Tekil Mesaj Gösterimi
03-01-2008, 20:25
#
3
(
permalink
)
O'NEAL
Cevap: Psikolojide yaklaşımlar
Psikodinamik Yaklaşımlar
19. yüzyılın sonunda Sigmund Freud öncülüğü ile bir grup doktor
akıl ve ruh hastalıklarını psikolojik açıdan incelemeye çalışmışlardır. Zira bu hastalıklardan bir çoğunun fiziksel veya organik kaynakları bulunamıyordu. Hastalıkların kaynaklarının bulunmasında önce hipnoza başvurulmuştur; daha sonraları da psikanaliz yöntemi geliştirilmiştir.
Freud
akıl hastalıklarının psikolojik nedenlerini incelerken "Bilinçaltı" nı keşfetmiştir. Freud ve arkadaşları psikoz ve nevrozların çoğunun
kişinin çocukluktan itibaren tatmin edilmemiş olan arzu ve ihtiyaçlarının baskı altına alınmasından
bilinç dışına itilmesinden meydana geldiğini öne sürmüşlerdir. Kliniklerde yaptıkları deneylerde bunu kanıtlamaya çalışmışlardır.
Freud'a göre içsel yaşantılar bilinçlilik bakımından birbirinden farklı üç düzeyde bulunurlar. Bunlardan tam bilinç düzeyinde kişi
anılar
düşünceler
duygular gibi içsel yaşantıların farkındadır. Bilinç tam olarak aydınlıktır. İkinci düzey bilinç öncesidir
burası bilince yakın olan anıların
arzuların bir deposu gibidir. Kişi bunların farkında değildir
ama istediği anda bilinç alanına çıkabilir. Üçüncü düzey ise bilinçaltıdır. Burada kişinin istediği zaman bilinç alanına çıkaramadığı varlıklarından bile haberdar olmadığı duyguları
düşünceleri
anıları
dürtüleri bulunur.
Bilinçaltında bulunan bu düşünceler yok olmazlar. Kişiyi rahatsız eder
davranışlarını şu ya da bu şekilde etkilerler. Bilinçaltı düşünceleri rüya ve hayallerde ortaya çıkar.
Freud'a göre anormal davranışlar
aslında insanların ruhsal çatışmalarından kurtulabilmek için başvurdukları çabalardır. Bu nedenle bu davranışlar asla anlaşılmayacak olan davranışlar değildir. Normal davranışlarla aralarında yalnızca bir derece fark vardır. Freud
ayrıca kişilik konusunda da yeni bir görüş getirmiştir. İnsanın id-ego-süper ego denilen üç yanını ve bunların etkileşimini incelemiştir.
Özet olarak psikanalitik psikologlar (Freud
Adler ve Jung) akıl hastalıklarını ve bilinçaltını klinik yöntemlere ve gözleme başvurarak incelemişlerdir. Psikolojinin bulgularını hekimlik alanında kullanmışlardır.
Fenomenolojik Yaklaşımlar
Fenomenolojik yaklaşım
olayları
bize göründüğü şekliyle
temel özelliklerinde gözleme ve betimlemeyi amaçlayan sistematik bir yaklaşımdır. Bu yaklaşım
insan davranışlarında
özel koşullardan bağımsız olarak genel olanı ortaya koymak ve global terimlerle betimlemek ister.
Bunun için öncelikle
davranışları birer olgu olarak
yani belirli bir bağlamda
belirgin bir durumda bulunmasından geçici olarak bağımsız öğeler gibi soyutlamaya ve nitelemeye çalışır.
Fenomenolojik anlayış
esas olana indirgemektir
burada esas olanda anlam geçici olarak dışta bırakılır ve daha sonra dahil edilir. Bir başka deyişle davranış veya eylemlerin özellikleri
anlamları
niyetlilikleri paranteze alınır. Fenomenoloji içerikten ziyade içerenle
anlamlardan ziyade biçimlerle ilgilenir. Naif gözlemi
yani araştırmacının bakışını yanlı kılacak örtük veya açık her türden postülayı iradi olarak askıya almayı benimser; bu tutum görünen anlam yerine algılanan biçime öncelik tanımak demektir.
Bu tutumun sonucunda olgu kavramına ulaşılır: Olgu özel işlevleri geçici olarak paranteze alınmış ve örgütlenmiş bir bütündür. Fenomenolojik soru basittir: "Bu
nedir?". Bu sorgulama nasıl veya niçinle ilgilenmez. Olayın anlamı
sürecin başında değil sonunda dikkate alınır ve anlam
insanların özel davranışlarını (yemek
içmek
uyumak
gezmek) betimsel kriterlerinden hareketle bütünleştirici bir öğe gibi en sonda devreye girer. Bu şekilde ayırdedilen özellikler
olguları
esasa indirgeyerek oluşturmayı sağlarlar.
Kısaca belirtirsek
fenomenolojik yaklaşımda
başlangıçta
gerçeklik hakkında bir yargıda bulunmaktan kaçınılır
zira gerçeklik çoğu kez
anlamaya değil
görülmeye açıktır; olgular açık değildir ve bu nedenle onları değerlendirmek mümkün değildir. Olgular soyutlanıp ayırdedildiğinde
aslında
kendi görüşlerimizden ve içinde bulunduğumuz özel gerçeklikten uzaklaşmamız söz konusudur. Bu sayededir ki olgu
gözlemimizden ve ona yüklediğimiz Özel yargılardan bağımsız olarak kendini gösterebilir.
Fenomenolojik yaklaşım
temel felsefesini Husserl'de bulur. Sayılar
geometrik figürler gibi matematiksel fikirlerin
yani zihinsel olguların doğasını araştıran Husserl
bunları sübjektif psişik durumlar olarak niteleyen deneysel psikolojinin açıklamalarını yeterli bulmamış ve hocası Brentano'nun 'niyetlilik' kavramına odaklaşmıştır. Bu kavram
insanın dünyayla ilişkisini ifade etmektedir.
Buna göre
gerçek (reel) denilen şey
yaşanan dünyadır ve bu dünya
bize
daima bir açıdan görünür. Dünyamız
algılarımız
arzularımız ve isteklerimiz tarafından yapılandırılır. Bu
niyetliliktir. Bu kavramdan yola çıkan Husserl'e göre 'gerçeklik
daima bir olgular bütünü gibi görünür: Bir ağaç
bir renk
bir arkadaş. Bir çiçeği ele alalım.
Kafamızda onun görüntüsünü değiştirebiliriz (aidetik varyasyon yöntemi); bu çiçek
bir gül veya papatya olabilir
kırmızı veya beyaz olabilir. Ama bu somut görüntülerin ardında
bir salt fikir
bir 'öz' (eidos) vardır. Çiçeğin özü
bir bilinç ile bir objenin karşılaşmasından doğmuştur. Dünyayla ilişkide inşa edilmiştir. Her bilinç bir şeyin bilincidir. Ancak
bu özün aynı zamanda evrensel buyanı da vardır. Fenomenolojinin amacı
dünyayla ilişkimizi yapılandıran özleri açığa çıkarmak
aydınlatmaktır.
İnşacı Yaklaşım
İnşacı yaklaşım ya da inşacılık (constructionism)
bireylerin kendilerinden önce mevcut bir dünyaya uymaktan ziyade
bu dünyanın oluşumuna sürekli ve aktif bir biçimde katkıda bulunduklarını savunan bir yaklaşımdır.
Bu yaklaşımın temel sayıltısı şudur: İster sokaktaki insanın isterse laboratuvardaki uzmanın olsun
teorilerimiz şeylerin veya 'doğa'nın bir yansıması değil
bu şeyler veya doğa hakkındaki bir kurgumuzun ürünüdür. Bazıları bu inşa sürecinin dil
öznelerarasılık (entersübjektivite) veya müzakereyle değişim (exchange) tarafından yönlendirildiğini
diğer bazıları ise şeylerle veya doğayla olan sosyal ilişkiler tarafından yönlendirildiğini savunmaktadırlar.
"İnşacılık nedir?" sorusuna
alışılmış tarzda bir tanım vermeyi doğru bulmayan Potter'a (1996) göre
inşacılık
nötr ve nesnel olarak tanımlanabilecek ve betimlenebilecek basit bir şey gibi ele alınamaz ve gerçekçi (realist) bir tanımı verilemez; inşacılık bu tür tanımları kesinlikle reddeder. 'İnşacı' bir 'inşacılık' tanımı
inşacı-lığı betimlenebilir bir şey olarak görmez.
Ancak Shotter ve Gergen'in (1994) inşacılığın "kişisel kimliklerin sosyal inşası; anlamı sosyal olarak üretmede iktidarın rolü; bilimleri kurmada retorik ve anlatı; günlük etkinliklerin merkezîliği; sosyal olarak oluşturulan etkinlikler olarak hatırlama ve unutma; metot ve kuramsallaştırmada refleksivite gibi bir dizi yeni konuya" odaklaştığı şeklindeki saptamalarını ve Gergen'in (1994) sosyal inşacı bir bilim için tanımladığı beş temel varsayımı zikreder:
� Dünyayı ve kendimizi anlattığımız ifadeler
ifadelerin nesneleri/konuları tarafından dikte edilmezler.
� Dünyayı ve kendimizi anlamamızı sağlayan terimler ve formlar insan eliyle yapılmış sosyal kurgulardır (social artifaci)
insanlar arasında kültürel ve tarihsel olarak konumlanmış takasların ürünleridir.
� Dünyanın veya benliğin ifadesinin zaman içinde güçlenmesi
ifadenin nesnel geçerliliğine dayanmaz; fakat sosyal süreçteki değişikliklere dayanır.
� Dilin önemi
insani ilişki örüntülerindeki işlevlerinden kaynaklanır.
� Mevcut söylem formlarını keşfetmek
kültürel yaşam örüntülerini değerlendirmektir; bu tür değerlendirmeler diğer kültürel alanları seslendirir.
İnşacılık kavramı
tutarlı bir akımdan ziyade
birbirinden oldukça farklı çeşitli düşünce akımlarını ifade etmektedir. Örneğin
Bateson'un Palo Alto Ekolü; zekâyı
bireyin bilişsel potansiyelleri ile çevresi üstündeki eylemleri arasında bir etkileşim sayesinde yavaş yavaş ilerleyen bir inşa olarak gören Piaget kuramı (constructivisme); sosyal gerçekliği
sürekli bir inşa olarak gören
örneğin giyinme
beslenme
konuşma tarzlarının sürekli yeniden gözden geçirilen
müzakere edilen sosyal normların ve içselleştirilmiş bir öğrenmenin ürünü olduklarını öne süren sosyolojik görüşler. Tanınmış sosyologlardan Norbert Elias
Pierre Bourdieu
Thomas Luckmann ve Peter Berger
bu yaklaşıma dahil edilebilirler.
Potter (1996)
inşacı yaklaşımların genellikle çeşitli disiplinlerin marjinal bölgelerinde gelişmiş olduklarını (örneğin
psikolojinin sosyolojiyle karıştığı
edebiyatın politik bilimlerin sınırına geldiği
feminizm ve retoriğin kesiştiği yerler
vb.) belirtir ve inşacı perspektifte
bir düzine kadar yaklaşım sıralar:
Konuşma Analizi (Atkinson & Heritage
1984)
Söylem Analizi (Potter & Wetherell
1987)
Etnometodoloji (Button
1991)
Ethogenics (Harre
1992)
Feminist Çalışmalar (Radke & Stam
1994)
Sosyo-Kültürel Psikoloji (Wertsch
1991)
Post-Yapısalcılık (Culler
1983; Hollway
1989)
Postmodern Politik Bilim (Der Derian & Shapiro
1989)
Retorik (Billig
1987)
Refleksi/ Etnografı (Clifford & Marcus
1986)
Bilimsel Bilginin Sosyolojisi (Latour & Woolgar
1986)
Sembolik Etkileşimcilik (Hevvitt
1994).
Bu yaklaşımların bazıları
esas olarak psikolojinin içinde gelişmiştir
psikolojiye yöneliktir
ancak çoğu
psikolojide de taraftarları bulunmakla birlikte
psikolojinin sınırları dışındadır.
İnşacılığın sosyal bilimler alanında daha yaygın bilinen ikinci versiyonu
ereksel inşacılık (constructivism) olarak adlandırılabilir. Ereksel inşacılık
kısaca inşacılıktan farklı olarak bir amaca
bir hedefe yönelik olmayı içermektedir. Sosyal bilimler alanında İnşacılığın özellikle bu versiyonu üzerinde durulmakta ve eleştirilmektedir. Eleştiriler
sosyal yapıları ve ortamı göz ardı ederek kişi veya grupların niyetine
motivasyonuna önem vermesi ve buna dayalı açık veya örtük planlama fikri üstünde odaklaşmaktadır. Sosyal olaylarda motivasyonlar ile sonuçlar arasında nedensellik ilişkisi kurmak genellikle mümkün değildir.
Zira aktörlerin eylemleri
mevcut sosyal ortam içinde işlemekte ve bunların sonuçları
önceden kestirilememektedir. Toplum
yaşanan süreç içinde ihtiyaçlarını
isteklerini
özlemlerini ve kendine ilişkin bilinç ve anlayışını değiştirebilmektedir.
Domenach (1995) tarafından zikredilen bir örnek olayda
mafyayla mücadele başlatan İtalyan yetkilileri
Kuzey bölgesindeki zanlıları zorunlu ikamete tabi tutmuş
ancak bir süre sonra
mafya üyelerinin bu durumdan faydalanarak örgüte yeni katılımlar sağladıkları ve Örgütün gücünü artırdığı görülmüştür.
Buna benzer başka örnekler verilebilir: Weber'in rasyonelleşmenin bir ürünü gibi kavramlaştırdığı bürokrasinin
gerçekte bunun aksine büyük bir irrasyonellik geliştirmesi; Le Bon'un betimlediği gibi
kalabalık içinde bireysel düşünce ve eylemlerin erimesi; Girard'ın işaret ettiği gibi
pek çok sosyal olguda (moda
medya
organizasyon sistemleri
vb.) bireysel motivasyonların değil
birbirine taklit (mimesis) ağıyla bağlı
sosyalleşmiş ve sosyalleştirici aktörlerin rol oynaması
vb.
İşlevselcilik
Yüzyılın başında yapısalcılığa karşı bir tepki olarak doğan işlevselcilik
W. James ve J. Dewey tarafından geliştirilmiş bir yaklaşımdır. Bu yaklaşıma göre insan zihnini anlamak için
yapısından çok işlevine bakmak gerekir; önemli olan insanın bilinçli deneyimleri ile davranışları arasındaki ilişkiyi keşfetmektir.
Gerçekliğin daha genel ve daha pragmatik bir anlayışını savunan işlevselcilik temel postülasını Darwin'de bulmaktadır. Nasıl ki insanın fiziksel özellikleri
onun idamesini ve çevreye uyumunu sağladıkları ölçüde nesilden nesile geçiyorsa
bu durum insan bilinci için de geçerli olmalıdır. Bu nedenle işlevselciler
zihinsel süreçlerin işlevsel ya da uyumsal rolüyle ilgilenmişlerdir.
İşlevselci psikologlar içebakış yönteminin dışında gözlem ve davranış ölçüm yöntemlerini de kullanmış ve hem insan
hem de hayvan davranışları konusunda bilgi toplayarak psikolojinin bilgi alanını genişletmişlerdir.
Kişisel Modernlik Yaklaşımları
Kişisel modernlik yaklaşımları
sosyal değişme ve modernleşme olgularını
genel olarak bireylerin kişisel özelikleriyle ilişkilendiren görüşlerdir. Dünyanın pek çok ülkesinde görülen sosyal değişme olayının modernleşme olarak tanımlandığına işaret eden Kağıtçıbaşı'ya (1976) göre "modernleşme
hem sosyal yapıda kurumsal değişmeleri
hem de bireysel düzeyde tutum ve davranış değişmelerini içeren" karmaşık bir süreç niteliği göstermektedir.
Çağdaş değişmelerin
daha önceki örneklerinden farklı olarak
toplumu derinlemesine ve yaygın bir şekilde etkilediğini
ekonomik
teknolojik oldukları kadar da politik ve entelektüel bir nitelik taşıdıklarını belirten Smith (1973) de aynı hususa işaret etmektedir. Ona göre dünya
bu model etrafında dönmekte ve herkes
tek bir dünyada yaşamaya mecbur kalmaktadır.
Bu tür bir sosyal değişme
kültürel ve psiko-sosyal çerçevedeki değişmeleri de kapsayan toplumsal (societal) bir değişmedir. Tüm bu değişikliklerin insanlar tarafından özümsenmesi ve kişilik özellikleri ve davranış planında yansıması gerekmektedir; modernleşme
ekonomik ve sosyal organizasyon biçimlerinin değişmesi yanısıra
psiko-sosyal boyuttaki değişmeleri de kapsamaktadır.
Bu nedenledir ki
bir yandan toplum düzeyindeki
öte yandan birey düzeyindeki değişmelerde kendini göstermesi ve ayrıca bu iki düzeyde cereyan eden olayların ilişkisini içermesi dolayısıyla modernleşmenin
sosyal psikolojik bir araştırma alanı olarak ele alınması kaçınılmaz olmuştur.
Nitekim
çeşitli araştırmacılar modernleşme olgusunu
sosyal psikolojik bir perspektiften ele alıp incelemişlerdir. Bunlar arasında modernleşmeyi birtakım bireysel özelliklere dayandıran görüşler
özellikle dikkati çekmektedir. Örneğin McClelland (1961)
modernleşmeyi 'başarı güdüsü'ne dayandırmış ve bir toplumda başarı motivasyonunun düzeyi ile toplumun gelişme düzeyi arasında bir ilişki bulunduğunu öne sürmüştür. Lerner (1958) ise modernleşmeyi
bir toplumdaki empati düzeyi yüksek kişilerin sayısıyla ilişkilendirmiştir.
Kişisel modernlik yaklaşımları çerçevesinde yer alan bir başka anlayış
çeşitli toplumlardaki 'modern insan' özelliklerinin betimlenmesine yönelmiştir. Bu çerçevede Afrika ülkelerinde çalışan Doob
modern insanın özellikleri olarak zamana önem vermek
geçmişe değil geleceğe yönelik olmak; devlet faaliyetlerine karşı olumlu tutum; iyimserlik ve kendi kaderini kontrole inanç; yurtseverlik; bilim ve determinizme inanç; insanlara güven duygusu; ulusal liderlere karşı olumlu tutum; geleneksel inançları önemsememek. Bunlar değişime açık kişinin özellikleri sayılmıştır.
Arjantin
Şili
Hindistan
İsrail
Nijerya ve Bangladeş'te yaptığı araştırmasında Inkeles (1969)
modern kişilik özellikleri olarak yeni tecrübelere açıklık; ana-baba otoritesinden bağımsızlık; yurttaşlık faaliyetlerine ilgi ve katılma; zamanla ilgili olma (planlama
dakiklik) gibi özellikleri saptamıştır.
Türkiye'de yapılan araştırmalarda da (Kağıtçıbaşı
1973)
modern kişilik özellikleri arasında kişisel gelecek hakkında iyimserlik
başarı güdüsü
içten kontrole inanç ve yurtseverlik gibi özellikler saptanmaktadır. Kişisel modernlik yaklaşımı çerçevesinde yer alan yazarlar genel olarak
modern kişilik örüntüsünün eğitimle sağlanabileceği görüşünü savunmuşlardır (Kaynak; Kağıtçıbaşı
1976).
Kişisel modernlik yaklaşımları paradigması dışında Bilgin (1976) tarafından yapılan bir başka araştırmada da
modernliğin hem kişisel
hem de toplum düzeyindeki temel göstergesinin şeyleri iyi ve işler halde tutma çabası olarak tanımlanan 'koruyucu bakım anlayışı' (maintenance) olduğu öne sürülmüştür.
Onarıcı tutumlara karşıt olarak tanımlanan koruyucu anlayış
zamanda ritmiklik
ilerleme duygusu
zamanı yücelten ve zamanda dakiklik arayan proje temelli bir zaman anlayışı
bir check-list ya da listing zihniyeti
eşyaya bağlılık
eşyada süreklilik ve işlevselliği yüceltme değerleri
sorumluluk duygusu gibi özellikleri kapsamaktadır. Bu özellikler çerçevesinde bakıldığında modern toplum
sanayi toplumunun değerleriyle az çok örtüşmekte ve tüketim toplumuyla karşıtlık göstermektedir.
Pragmatik Yaklaşım
Kaynağını dilbilimci Austin'de bulan bu yaklaşım
dilin kullanımının özellikleri (konuşmacıların motivasyonları
tepkileri
söylem tipleri
söylemlerin konuları
vb.) üzerinde durur. Bu yaklaşıma göre
bir ifadenin anlamı iki faktöre bağlıdır: Bir yandan cümlenin anlamına
öte yandan ifadenin içinde yer aldığı dilsel (lengüistik) veya dil-dışı bağlama.
Bu anlamda
salt dilsel yapıların biçimsel özellikleri (sentaktik boyut) veya dilbilimsel birimler ile dünya arasındaki ilişkiler (semantik boyut) üzerinde duran yaklaşımlardan ayrılır. Austin'e göre (1962) "bir ifade
yanlış veya doğru olmaksızın bir işlev görebilir ve söylemde bir başka anlam tipi araştırmayı başlatır; bu anlam
söylemin dediğiyle değil
yaptırttığıyla ilgilidir ve bu
dilin pragmatik boyutudur".
Dilin pragmatik boyutunu vurgulayan çeşitli filozoflar (Ryle
Searle
Rorty
vb.) dilin rasyonellik ve objektiflik temelinde geliştirilen modellerine karşı
dilin günlük yaşamdaki kullanımlarına dikkat çekmişlerdir. Günlük yaşamdaki dil oyunları
Palo Alto Ekolü mensuplarının (Watzlawick
vb.) davranış analizlerinde önemli bir yer tutmaktadır.
O'NEAL
Üyelere Açık Profil Bilgileri
O'NEAL - Özel Mesaj gönder
O'NEAL´nin Web Sitesini ziyaret edin
O'NEAL - Daha fazla mesajını bul